
Hiç günün nasıl bittiğini anlamadığınız, saatlerin parmaklarınızın arasından kayıp gittiğini hissettiğiniz oluyor mu? Eskiden daha "yavaş" akan o günler nereye gitti?
Bu bölümde, modern insanın en büyük çıkmazlarından birini masaya yatırıyoruz: Zaman algımız neden değişti? Aslında hızlanan şey akrep ve yelkovan mı, yoksa bizim bitmek bilmeyen uyaran trafiğimiz mi?
Nelerden Bahsettik?
Zaman Algısı: Neden çocukken bir yaz mevsimi asır gibi gelirken, şimdi haftalar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor?
Multitasking Yalanı: Aynı anda birçok iş yapmaya çalışırken aslında neyi kaybediyoruz?
Odak Sorunu: Dikkatimiz neden bu kadar dağınık ve bu durum zamanı "hızlı" görmemize nasıl neden oluyor?
Temel Sebep: Zamanın kısalığı bir illüzyon mu yoksa odaklanamama sorunumuzun bir yan etkisi mi?
Eğer siz de sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama hiçbir yere tam varamıyormuş gibi hissediyorsanız; durup biraz soluklanmak ve zamanın ritmini yeniden anlamak için bu bölüm tam size göre.
Keyifli dinlemeler!
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar, hoş geldiniz.
Ben Semra. Bugün sizinle hepimizin cebinde taşıdığı ama bir türlü yetişemediği bir şeyden konuşacağız.
Tahmin edin bakalım ne?
Tabii ki zaman. Ama öyle saat kaç anlamındaki zaman değil.
O sürekli elimizden kaçıyormuş gibi hissettiğimiz zamandan bahsedeceğiz.
Hiç fark ettiniz mi arkadaşlar?
Bazen bir gün göz kırpması gibi geçiyor.
Bazen de bir dakika sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzuyor.
Mesela sınav sonucunu beklerken zaman sürünüyor değil mi?
Aman Allah'ım neydi o günler.
Ama tatildeyken özellikle tatilin son günü sanki biri böyle hayatın hız tuşuna basmış gibi oluyor.
Peki size bir soru soracağım.
Gerçekten zaman mı hızlı geçiyor yoksa biz mi onun içinde koşturup duruyoruz?
Bugün biraz bunu konuşacağız.
Zaman dediğimiz şey nedir?
Gerçekten dışarıda akan bir şey mi?
Yoksa bizim zihnimizin içinde oluşan bir deneyim mi?
Biraz bilime bakacağız, biraz tarihe bakacağız ama en çok da kendimize bakacağız.
Yani bugün zamanı sadece bir takvim yaprağı olarak değil, bir insan deneyimi olarak konuşacağız.
Hazırsanız haydi başlayalım.
Arkadaşlar hiç düşündünüz mü zaman gerçekten dışarıda kalmış şey mi?
Yoksa bizim içimizde mi?
Bilim insanları zamanı genelde şöyle tanımlıyor.
İnsan bilincinin geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurduğu deneyim akışı.
Yani zaman aslında biraz algı meselesi diyebiliriz.
Çünkü bazen çok hızlı geçiyormuş gibi hissediyoruz.
Bazen de böyle hiç ilerlemiyor gibi.
Ama işin ilginç tarafı şu.
Bilim de diyor ki zaman sandığımız kadar sabit bir şey değil.
Yani teorik olarak konuşursak bir astronot uzaya gidip geri geldiğinde dünyadaki insanlardan biraz daha az yaşlanmış olabilir.
Düşünsenize belki de ya ben çok yaşlandım diyen bir arkadaşımız sadece farklı bir uzay zaman eğrisinde yaşıyordur.
Kim bilir?
Ama işin ilginç kısmı fizik değil aslında arkadaşlar.
Zaman duygularımıza göre bükülüyor.
İşte mutluyken hızlı geçiyor, canımız sıkkınken böyle ağırlaşıyor, geçmek bilmiyor ya da birini özlerken saniyeler bile işkenceye dönüşebiliyor.
Belki de zaman dediğimiz şey biraz da duygularımızın nabzı olabilir.
Şimdi bir düşünün, sabah kalkıyorsunuz, bir yandan diş fırçalıyorsunuz, işte bir yandan kahve makinesini bekliyorsunuz, diğer yandan telefondan hava durumuna bakıyorsunuz, öbür yandan ne bileyim bugün ne giyeceğim
diye dolabı açıyorsunuz.
Yani daha gün başlamadan beynimizde 8 sekme açık.
Sanki zihnimiz bir bilgisayar ve arka planda 25 program çalışıyor.
Çok yorucu değil mi? Şöyle bir şey soracağım size arkadaşlar.
En son ne zaman sadece tek bir şey yaptınız?
Mesela sadece kahve içtiniz.
Hatırlıyor musunuz? Geçen gün ben bu deneyi yaptım arkadaşlar.
Kendime bir kahve yaptım.
Ama bu sefer telefonumu başka bir odaya bıraktım.
Böyle bildirim yok, mesaj yok, podcast bile yok.
Sadece kahve. Ve şunu fark ettim.
Kahvenin gerçekten tadı varmış.
Garip değil mi?
Yani tadına vararak bir kahve içtim gerçekten.
Hani şey gibi oldu bu.
Bugüne kadar içtiğim kahveler neydi acaba?
Çünkü çoğu zaman kahve içmiyoruz.
Kahve içerken başka şeyler yapıyoruz.
İşte aslında orada kaçırıyoruz hayatı.
Arkadaşlar insanlık aslında yüzyıllardır hızın peşinde.
Ama işler özellikle bir dönemde değişiyor.
Sanayi devrimi döneminde.
O dönemde çok ünlü bir söz ortaya atılıyor.
Benjamin Franklin diyor ki...
Times money yani zaman paradır ve o günden sonra zaman artık sadece yaşanan bir şey değil.
Ölçülebilen bir şey oluyor, planlanan bir şey oluyor, bölünen bir şey oluyor.
Düşünün eskiden insanlar güneş doğunca kalkardı, şimdi alarm çalınca kalkıyoruz.
Gerçi ben alarmı çoğu zaman duymuyorum bile.
Yani artık doğayı değil telefonumuzu dinliyoruz.
Hız kültürü o kadar büyüyor ki arkadaşlar.
Mesela geçen gün markette sıradayım.
Önümdeki kişi kartını bulamadı.
Yaklaşık böyle 30 saniye falan sürdü.
Ama içimden of hadi ama falan dediğimi fark ettim.
İşte hız kültürü tam olarak burada başlıyor arkadaşlar.
Tahammül seviyemiz gerçekten hiç yok.
1900'lerin başında İtalya'da bir sanat akımı ortaya çıkıyor.
Fütürizm. Fütüristler şöyle diyor, hız güzelliktir, yavaşlık geçmişin paslı zinciridir.
Yani insanlar o dönemde bile hızın büyüsüne kapılmış durumda.
Bugün onların yerini kim aldı peki?
Sosyal medya tabii ki de.
Çünkü artık bir düşünceyi anlatmak için bile 15 saniyemiz var.
Bir araştırmaya göre modern bir insan günde ortalama 260'dan fazla telefona bakıyor arkadaşlar.
Yani neredeyse her 5 dakikada bir...
Her bakışta beynimiz küçük bir ödül alıyor.
Dopamin. Ama bedeli tabii büyük oluyor bize.
Dikkatimiz çünkü parçalanıyor.
Gloria Mark adlı bir psikologun araştırmasına göre bir insanın dikkati dağıldıktan sonra tekrar odaklanması ortalama 23 dakika sürüyormuş.
Yani bir bildirim geldi 23 dakika uçtu.
Geçmiş olsun. Bir de şu meşhur multitasking meselesi var.
Yani aynı anda birçok iş yapma.
Bize hep şöyle satılıyor bu tabii.
Sen çok güçlü bir insansın, aynı anda her şeyi yapabilirsin.
Tabii canım yaparız. Ama araştırmalar diyor ki, çoklu görev yapan insanların odaklanma kapasitesi azalıyor.
Yani tehlikeli bir şey arkadaşlar.
Yani çok böyle fazla bir şeyleri yapınca kendimizi çok becerikli hissediyoruz.
Yani her şeye yetişmeye çalışan beyin aslında hiçbir şeye yetişemiyor arkadaşlar.
Bir yandan mail yazıyoruz, bir yandan müzik dinliyoruz.
İşte bir yandan kahve içiyoruz.
Diğer yandan akşam ne yiyeceğiz diye düşünüyoruz.
Sonra günün sonunda şöyle diyoruz.
Hiçbir şey yapmadım ama çok yoruldum.
Evet. Çünkü gerçekten çok yorulduk.
Psikolog Carl Jung diyor ki insan ruhunun hızına yetişemediğinde kaygı başlar.
Ve bence modern çağın anksiyetesi tam olarak bu arkadaşlar.
Ruh hızla çalışmaz.
Ruh ritimle çalışır.
Arkadaşlar antik günanda zaman için iki farklı kelime kullanılıyormuş.
Kronos ve kairos.
Yani kronos ölçülen zaman.
İşte saatler, dakikalar, takvimler.
Kairos ise doğru an demek.
Yani zamanı ölçmek değil, onu hissetmek.
Biz bugün tamamen Kronos insanı olduk.
Ama Kairos'u unuttuk tabii.
Bir düşünün arkadaşlar, en son ne zaman bir yemeği sadece odaklanarak yediniz?
Ya da yürürken sadece yürüdünüz?
Ne bileyim biriyle konuşurken gerçekten sadece dinlediniz?
Çoğumuz hep bir arada yaşıyoruz.
Kulaklıkta müzik, işte kafada yapılacaklar listesi.
Zihin hiç durmuyor.
Ve bu durum gerçekten bizi çok yoruyor arkadaşlar.
Peki arkadaşlar, trafikte hiç kendinizi izlediniz mi?
Işık yeşile döndüğü anda arkadaki araba hemen böyle korna çalıyor ya, bir saniye bile beklemek istemiyoruz.
Ama komik olan şu, o korna arabaları hızlandırmıyor.
Sadece kalp atışımızı hızlandırıyor.
Bazen düşünüyorum, acele kelimesi gerçekten acıyla akraba olabilir mi?
Çünkü ikisi de insana huzur vermiyor.
Arkadaşlar bilim insanları diyor ki zaman algımız beynin prefrontal korteks bölgesinde işleniyor.
Yani stresimiz, duygularımız, dikkatimizi nereye verdiğimiz hepsi zamanın nasıl hissettirdiğini değiştiriyor.
Stresliyken zaman hızlanıyor, huzurluyken genişliyor.
İşte bu yüzden sevdiğimiz biriyle geçen iki saat bize iki dakika gibi geliyor.
Çünkü huzurlu oluyoruz ya ama beklemek, işte beklemek bazen sonsuzluk gibi geliyor lanet olsun.
Peki arkadaşlar çocukken yaz tatilini hatırlıyor musunuz?
Bitmek bilmezdi. Ama şimdi bir hafta geçiyor ve biz şu soruyu soruyoruz kendimize.
Ya hafta sonu ne ara bitti?
Sebebi çok basit.
Çocukken her şey yeniydi.
Beynimiz sürekli yeni deneyimler alıyordu.
Ama yetişkinlikte birçok şey rutin halinde.
Beyin artık bunu biliyorum deyip hızlı geçiyor.
Yani yaşlanmıyoruz aslında.
Beyin sadece bazı şeyleri hızlı geçiyor.
Bu biraz rahatlatıcı değil mi?
Yani itiraf ederim bence çok rahatlatıcı bir şey.
Arkadaşlar bir itirafta bulunalım mı?
Biz artık boş kalamıyoruz.
Bir dakika sessizlik bile olsa hemen bir şey açıyoruz.
İşte video açıyoruz, müzik, history, podcast.
Evet bu da dahil.
Çünkü sessizlikte kendimizle kalmak bazen zor geliyor.
Ama belki de en çok ihtiyaç olan şey tam olarak o.
Bir neuropiskolog şöyle diyor arkadaşlar, zamanı yönetemezsiniz, sadece dikkatinizi yönetebilirsiniz.
Yani sorun zamanın azlığı değil.
Sorun dikkatimizi nereye verdiğimizle alakalı biraz da.
Belki de yapmamız gereken şey çok küçük bir şey değil.
Sadece küçük deneyler.
Bir gün boyunca tek bir işe odaklanmak mesela.
Ya da bir kahveyi sadece kahve olarak içmek.
Bir yürüyüşte sadece yürümek ve görmek.
Gerçekten nasıl hissettiriyor?
Çünkü bazen hayat bizim fark etmediğimiz anlarda akıyor.
Telefon ekranında, trafikte, market kuyruğunda ve bir bakıyoruz gün bitmiş, hafta geçmiş, yıl uçmuş.
Oysa zaman çabuk geçmiyor.
Biz onun içinde yokuz.
Evet arkadaşlar bugün birlikte biraz yavaşladık.
Ama size bir soru sormak istiyorum.
Gerçekten hiçbir şey yapmadan durmayı denediniz mi?
Bir kahveyi, bir rüzgar sesini.
Ya da bir sessizlik anını.
Gerçekten dinlediniz mi?
Belki de hayat acele etmeyenlere daha çok sır veriyordur.
Ben Semra. Bir sonraki bölümde yine birlikte biraz düşünmeye, biraz gülmeye ama en çok da yavaşlamayı bekliyorum sizi.
Ve unutmayın zaman sizin düşmanınız değil.
Sadece aynınız. Ne kadar sakin bakarsanız o kadar net görürsünüz.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
