
Bazen bir ses, bir koku, bir cümle bile bizi yıllar önce yaşadığımız bir ana geri götürebiliyor… Peki neden? Travmalar gerçekten sadece “geçmişte kalan olaylar” mı, yoksa bugün verdiğimiz tepkilerin sessiz belirleyicileri mi?
Hazırsanız başlayalım 🎙️
Transkript
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Semra. Bugün hayatımızda görünmeyen ama derin etkiler bırakan bir konuyu konuşacağız.
Travmalar ve izleri.
Arkadaşlar, travma deyince genelde akla büyük olaylar geliyor değil mi?
Kaza, kayıp, savaş.
Ama bazen travma sadece bir kelime kadar sessiz.
Mesela çocukken birinin sen zaten yapamazsın dediğini hepimiz hatırlıyoruzdur muhakkak.
Yıllar geçer ama o ses tam bir adım atacakken kulağımıza fısıldar.
Küçük ama derin bir izdir o.
Hadi dürüst olalım arkadaşlar.
Hepimizin içinde bir yerlerde o eski yankılar var.
Ama güzel haber şu, o kırık yerlerden ışık sızıyor.
Bugün biraz da o ışığı konuşacağız.
Hazırsanız o halde başlayalım.
Trauma dediğimiz şey sadece kötü bir an değil.
Hem bedenin hem ruhun yediği ani bir darbe.
Hayatın karşımıza beklenmedik bir anda çıkardığı sürpriz.
Ters köşe anlar var ya tam olarak o.
Kelime kökeni de Yunanca wound yani yara.
Ama yara hep deride açılmıyor.
Bazen ruhun orta yerine isabet ediyor.
Arkadaşlar 1800'lerde doktorlar savaşlardan dönen insanların neden titrediğini ve neden bayıldığını anlamaya çalışıyorlar.
O dönemde tıbbi olarak tabi bunu açıklayamıyorlar.
Ta ki Josef Breuer ve Sigmund Freud'un çıkıp bir kadının geçmişte yaşadığı acı olayları anlattığında rahatladığını fark edene kadar.
Freud diyor ki konuşmak iyileştirir.
Evet modern psikolojinin ilk bölümü o anlatılıyor.
O zamana kadar insanlar unut diyordu, Freud ise anlat diyor.
Ve insanlık ilk kez fark ediyor.
Zihin bastırdığını bedene yazıyor.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra askerlerde savaş nevruzu kavramı doğuyor.
Bugün bildiğimiz adıyla travma sonrası stres bozukluğu.
O zamana kadar kimse bu askerlerin neden aynı kabusu gördüğünü, bir patlama sesiyle neden yere yattığını anlamıyor.
Ama artık biliyoruz.
Beyin geçmişi şimdi zannediyor.
Arkadaşlar 1980'lerde Amerikan Psikiyatri Derneği travmayı resmen bir bozukluk olarak tanımlıyor.
Artık bu zayıflık değil, biyolojik bir tepki deniliyor.
Ve 2000'lerde beyin görüntüleme teknolojileriyle şunu görüyoruz.
Travma yaşayan insanların beyninde amigdala yani tehdit alarmı sürekli açık.
Prefrontal Cortex yani mantık bölgesi sessiz.
Arkadaşlar akıl güvendeyiz dese bile beden hayır değiliz diyor.
Ünlü psikiyatrist Bessel van der Kolk diyor ki travma sadece akılda değil bedende de yaşar.
Ve evet arkadaşlar beden unutmuyor.
Belki biz hatırlamıyoruz ama kaslarımız, nefes alışımız, tepkilerimiz hatırlıyor.
Beynimizde amigdala tehlikeyi algılıyor, hipokampus anıları kaydediyor.
Tetiklenmeler aslında beynimizin hayatta kalma mekanizması.
Epigenetik araştırmalar ise çocuklukta ağır travma yaşamış bireylerin stres hormonlarını düzenleyen genlerinde hala stres geçmişi taşıdığını gösteriyor.
Küçükken yaşadığı kazayı sürekli hatırlayan biri yetişkinlikte benzer durumlarda aşırı kaygı hissedebiliyor.
Bazı anıları hatırlamasak da bedenimiz tepkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Mesela kalp çarpıntısı, terleme, anksiyete gibi.
Gelin biraz arkadaşlar bugüne bakalım.
Travma sadece geçmişte yaşanmıyor.
Bugünü de yönetiyor. İlişkilerde, işte hatta trafikte bile.
Mesela çocukken ilgisiz bir ailede büyüdün diyelim.
Partnerin iki saat mesaj yazmasın.
Hemen panik modu, kesin beni sevmiyor, kesin beni terk edecek.
Ya halbuki adamcağızın şarjı bitmiş.
Diğer yandan bazıları duvar örüyor, yaklaşmak istiyor ama korkuyor.
İşte şöyle diyor, ne zaman birini sevdim canım yandı.
İşte arkadaşlar biz zannederiz ki bugünkü tartışma bugüne ait.
Ama çoğu zaman geçmişteki yankılar bugünün duvarlarını örüyor.
Mesela iş hayatında.
Patron yüksek sesle bir şey söylüyor, bir anda kalp çarpmaya başlıyor.
Oysa karşımızda patron değil, çocukken bağıran babamız ya da öğretmenimiz var.
Beyin o anı şimdiyle karıştırıyor.
Arkadaşlar bence aşırı tepki verdiğimiz her davranışın mutlaka altında yaşanmış bir travmatik olay var.
Hatırlamasak da beyin bunu her defasında bize yaşatıyor.
Mesela ben ani seslere aşırı tepki veriyorum.
Yani böyle ani seslere verdiğim tepkide sanki deprem alarmıyım.
Yanımdakiler sakin ben zıplıyorum.
Ablam küçükken beni korkutmayı çok severdi.
Her korktuğumda annem gelir terlik operasyonunu başlatırdı.
Ama ablam yılmaz bir savaşçı.
Yine korkuturdu.
O anlar geçiyor sanıyoruz ama geçmiyor işte.
Mesela markette sırada beklerken biri çok yaklaşıyor bize.
Böyle içimiz daralıyor değil mi?
Hani böyle bir tedirgin oluyoruz.
Sonra kendimize diyoruz ki ne alaka ya sadece ben sırada bekliyorum.
Ama belki o daralma hissi yıllar önce yaşadığımız bir korkunun yankısı.
Yani benim korkularım kadar tepki vermeseniz de içten içe tedirgin oluyorsunuzdur.
Arkadaşlar bir de bu aralar tetiklenme kelimesini fazla duyar olduk.
Ama aslında beyin sadece kendini korumaya çalışıyor.
Bir filmde, bir müzikte hatta bir korkuda bile o eski duygular canlanabiliyor.
Şimdi bir an durup düşünelim.
Kaçımız ben artık geçmişi geride bıraktım dedikten sonra bir anda hiç beklemediği bir olayda o eski duygunun geri geldiğini hissetti.
Bence çoğumuz bunu hissetti.
Hani sanki bir film sahnesi gibi.
Aynı korku, aynı kalp çarpıntısı, aynı kaçma isteği.
Chapman Üniversitesi'nin 2018 araştırması da diyor ki çocukluk travması yaşayanlarda stres hormonu yetişkinlikte bile yüksek.
Alarm tuşu bozulmuş gibi düşün.
Kapatıyorsun 5 dakika sonra yine çalıyor.
Bir başka deneyde arkadaşlar travma geçirmiş kişilere güvenli bir sahne izletiliyor ama beyin aktiviteleri incelendiğinde amigdalanın hala alarmda olduğu görülüyor.
Yani akıl biliyor ama beden inanmıyor.
Araştırmada ilginç bir detay daha var.
Çocukluk travması geçiren kadınların saç örneklerinde yani uzun vadeli hormon seviyelerinde bu kortizol artışı açıkça görülmüş.
Arkadaşlar saç bile geçmişi saklıyor.
Düşünsenize saçlarımızın uçlarına kadar yaşadıklarımız işlenmiş gibi.
Belki de saçlarımızın okşanması bu yüzden bizi iyi hissettiriyordur.
Travalarımızı anlamak sadece duygusal bir yolculuk değil.
Aynı zamanda biyolojik bir farkındalık.
Bedenimizin alarmını kapatmayı öğrenmek, tehlike geçti sinyalini yeniden yazmak demek.
Ve bu mümkün iyileşmek, geçmişi silmek değil.
Onunla barışmayı öğrenmek aslında.
Mesela çocukken okulda elini kaldırdığında öğretmenin seni görmezden geldiği bir an vardı ya.
O sessiz, o önemsizim galiba duygusu.
Yıllar sonra iş yerinde biri seni toplantıda susturduğunda beden o eski duyguyu hatırlıyor.
Aslında o anki öfken bugüne değil, o sınıfta oturan küçük haline ait olabilir.
Sanki zaman yolculuğu yapıyor ama o yolculuk hep aynı yere gidiyor.
Geçmişin kalp kırıklığına.
Arkadaşlar bazen ilişkilerde çok verici ya da çok mesafeli oluyoruz ya hani.
Bir taraf hep ilgiyi kovalayan, diğeri kaçan.
Belki biri sevgiyi sürekli ispatlamak zorunda kalmış bir geçmişten geliyor.
Diğeri ise sevgiyi göstermekten korkmuş bir evden.
Yani bugünkü ilişkideki çatışma aslında iki geçmişin çarpışması olabilir.
Ters Yüz filmi vardı hatırlarsınız belki arkadaşlar.
Orada üzüntü karakteri başta hep böyle dışlanıyordu.
Ama filmin sonunda fark ediyoruz ki bazı anılar üzüntüyle karışmadan tam anlamıyla iyileşmiyor.
Travmalar da böyle bastırınca kaybolmuyor.
Sadece sessizleşiyor.
Bir keresinde bir arkadaşımla oturuyorum bana sen çok pozitifsin dedi.
Ben de refleksle yok ya ben sadece iyi rol yapıyorum dedim.
Sonra düşündüm neden teşekkür ederim demedim.
Çünkü belki geçmişte övülmekle ilgili bile bir tedirginlik yaşamışım.
Yani olumlu yönlerimizi bile kabullenirken zorlanıyoruz.
Çünkü bunun da kaynağı geçmişten gelen bir travma.
Hepimiz bir yerlerde eleştirildik, aşağılandık, küçümsendik yani değersiz hissettirildik.
E hal böyle olunca da bünye alışık olmadığı bir durumla karşılaşınca kabullenmekte zorlanıyor.
Bir iltifat bile bazen travmayı dürtüyor.
İşte travma böylesinsi böyle yaratıcı arkadaşlar.
Bir bakıyorsun karşındaki kişiyle değil, geçmişteki kişiyle kavga ediyorsun.
Bir bakıyorsun aslında bugünkü üzüntün yıllar önceki küçük halinin gözyaşı.
Peki ne yapacağız? Adım adım gideceğiz.
Fark edeceğiz, kabul edeceğiz.
Kırığım ama buradayım diyeceğiz.
Nefes egzersizleri, meditasyon.
Kulağa çok spritüel geliyor ama değil.
Resmen beyne diyoruz ki.
Arkadaşım dur bir sakin ol.
Sosyal destek, terapiler, yazmak, yürümek, dans etmek.
Hepsi birer ilaç.
Van Gogh acısını renge döktü, Frida fırçasıyla yüzleşti.
Biz de yazabiliriz, konuşabiliriz, ağlayabiliriz.
Hepsi iyileştirir.
Ve evet, kahkaha bazen terapiden bile güçlü.
O yüzden bol bol kahkaha atıyoruz.
Travmalar silinir mi Semra diye soranlara cevabım keşke.
Ama silinmezler, dönüşürler.
Her farkındalık küçük bir iyileşme adımı.
Arkadaşlar bugün travmaların...
Genel bakış açısını basitçe ele aldık aslında.
Bu konu çok derin ve gerçekten saatlerce üzerinde konuşulması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Belki ilerleyen bölümlerde daha detaylı inceleriz.
Ama kısa da olsa ruhumuzun kırık yerlerine birlikte baktık.
Travmanın tarihine, beynimizin nasıl çalıştığına, ilişkilerimize nasıl sızdığına değindik.
Ve artık biliyoruz ki travma sadece acı değil.
Bazen büyümenin başlangıcı.
O yüzden kendimize şunu söyleyelim.
Bu tepkimin bir hikayesi var.
Ve unutmayın, kırıldığımız yerden ışık sızıyor.
Ben Semra, bir sonraki bölümde yeniden buluşalım.
Kendinize iyi bakın ve lütfen kırık parçalarınızdan utanmayın.
Çünkü o parçalar sizi siz yapan en güzel izler.
Hoşçakalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
