
Motivasyona en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarda neden kendimize engel oluyoruz? 🤔
Ertelemenin, özgüven çatlaklarının ve bilinçdışı korkuların perde arkasına bakıyoruz. 🔍✨
Kendimizi nasıl sabote ettiğimizi ve bu döngüyü nasıl kırabileceğimizi keşfetme zamanı. 🔄🧠
Hazırsan, kendine karşı daha anlayışlı bir adım atalım. 🎙️
Transkript
Herkese merhaba, hoş geldiniz arkadaşlar.
Ben Semra. Bugün öyle bir konu konuşacağız ki, hani bazen hayatımızda işler tam yoluna girecek gibi olur.
İlişkimiz güzel gider, biri bizi över, biri fırsat verir ve biz şak diye gidip bir şey batırırız ya, işte tam olarak o.
Bugün kendini sabote etmek denen o sinsi, küçük, görünmez ama etkisi büyük davranıştan bahsedeceğiz.
Bir yanımız başarmak isterken diğer yanımız neden şu an bozsan mı diye fısıldıyor.
Neden güzel giden bir şeyi fazla güzel kesin tuzak diye sabote ediyoruz.
Ve işte bugün kendimizin neden bazen engellediğimizi, fırsatlarımızın önüne kendi engellerimizi koyduğumuzu ve bunun beynimizden, geçmişimizden ve günlük hayatımızdan
nasıl kaynaklandığını konuşacağız.
Hazırsanız o halde başlayalım.
Arkadaşlar mutlu olmaya çalışırken neden kendi ayağımıza sıkıyoruz?
Şimdi bir insan düşünün yıllarca ilişki istemiş ve biri bana gerçekten değer versin diyor.
Sonra biri geliyor, değer veriyor, seviyor, ilgi gösteriyor.
Bizimki ne yapıyor arkadaşlar?
Ya bu bana çok iyi davranıyor, kesin bir şey var diyor.
Mesajlara geç cevap veriyor.
Kendi içine kapanıyor, araya soğukluk koyuyor.
Sonra ilişki bozulunca da ben demiştim ya bir şey olacak diye.
Halbuki bir şeyi sen yaptın ama suçlu kader.
Yalnız arkadaşlar bu çok tanıdık geldi bana.
Peki neden böyle oluyor?
Bilim insanları buna tehdit algısının yanlış çalışması diyor.
Bir önceki bölümde de bahsetmiştim.
Beynimiz özellikle amigdala dediğimiz bölüm bizi korumak için tasarlanmış.
Ama bazı insanların beyninde bu sistem aşırı çalışıyor.
Bu da şu anlama geliyor.
Mutluluk eşittir risk.
Yakınlık eşittir tehlike.
Başarı tehdit.
Değer görmek ise kaybetme korkusu.
Yani beyin diyor ki mutlu olma sonra üzülürsün.
Buna en çok çocukken eleştirilenler, başarının bedeli ağırdır diye büyütülenler, travma yaşamış olanlarda görüyoruz.
Bir beyin araştırmasında kendini sabote eden insanların beyni Mutlu bir durum karşısında bile stres hormonları salgılıyor.
Evet yanlış duymadınız arkadaşlar.
İyi bir şey olurken bile beyin kaç uyarısı veriyor.
Mesela çalışma hayatında hepimizin içinde sunumdan önce tuvalete kapanıp kendi kendine konuşan bir taraf var ya işte o sabote eden tarafın en sevdiği an.
Mesela sunumdan 5 dakika önce beynin o kelimeyi yanlış söyleyeceksin diyor.
Arkadaşlar mesela ben bölümü kaydediyorum cümle biraz kayıyor.
Hemen içimden biri çıkıyor.
Of Semra, bunu nasıl yanlış söyledin ya?
Sanki başka kimse hata yapmıyormuş gibi kendimi suçluyorum.
Halbuki mesele şu, bir cümle kaydı diye dünyanın sonu gelmiyor.
Yeni bir işe başvuracaksınız diyelim.
Beni niye alsınlar ki?
Ve sonra başvuru yapmıyoruz.
Yapmayınca da şöyle diyoruz.
Kısmet değilmiş ya.
Yok yok arkadaşlar bu kısmet hikayesi değil.
Bu kendi kendini kapının dışında bırakma hikayesi.
Hatta bir araştırma var.
Kadınlar bir pozisyona başvurmak için %100 yeterlilik hissetmek istiyor.
Erkekler ise %60 yeterlilik hissetmeleri yetiyormuş.
Yani biz tam olarak ne yapıyoruz?
Mükemmel olmadıkça harekete geçmiyoruz.
Sonra da fırsatlar geçiyor, biz hayretle bakıyoruz.
Beyin bazen en iyi arkadaşımız gibi çalışıyor.
Bazen de tam tersi, ben seni koruyorum diye diye hayatımızı sabote ediyor.
Peki neden? Beynin ana sistemi mutlu ol, başarılı ol diye çalışmaz.
Onun birinci gündemi hayatta kal.
Bu yüzden beyin tanıdık olanı güvenli sanıyor.
Hatta bu tanıdık olan şey bize zarar verse bile.
Kaotik bir evde büyüdüysen kaos tanıdık geliyor.
Sürekli eleştirilen biriysen eleştiri normal geliyor.
Sevilmek için çabalaman gerektiğini öğrendiysen bu modele devam ediyorsun.
Yani beyin diyor ki tanıyorum, biliyorum o yüzden güvendeyim.
Ve biz fark etmeden alıştığımız şeye geri dönerek kendimizi sabote ediyoruz.
Mesela sıkça duyduğumuz aman çok sevinme sonra üzülürsün.
Yıllarca böyle büyüyen biri ne yapsın?
Beyni doğal olarak şunu öğreniyor.
Mutluluk eşittir kötü bir şeyin habercisi.
Bir de sürekli eleştirilerek büyüyenler var.
Mesela 80 alıyorsun 90 niye değil?
Başarıyorsun e herkes yapar.
Bir şey deniyorsun. Senin yapacağın iş mi?
Bu ne yapıyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Seni şu iki cümleye mahkum ediyor.
Ben yeterli değilim.
Başarının bedeli var.
Sonra büyüyorsun. İş buluyorsun, ilişkiye giriyorsun, bir şey deneyecek oluyorsun, beyninin içinden biri bağırıyor.
Aman, sakın risk alma, sakın öne çıkma, sakın mutlu olma.
İşte sabotaj tam da orada başlıyor.
Arkadaşlar, en çok yaptığımız şeylerden biri ben hallederim demek.
Sonra yetişmeyince kendimizi suçluyoruz.
Yani burada kendi kapasiteni görmezden gelmek eşittir gizli sabote etmek.
Travma sonrası oluşan görünmez sabotajlarda bu taraf biraz daha duygusal.
Ama çok önemli.
Çocukluk travmaları, özellikle ihmal, duygusal soğukluk, sürekli eleştirilme, güven eksikliği, beynin yakınlık sinyallerini bozuyor arkadaşlar.
Mesela bir insan seni seviyorsa beynin tehlike diyor.
Sen onu seviyorsan beynin daha büyük tehlike ediyor.
Bir bakıma kalbin kırılmaya öyle alışmış ki sevildiğinde rahatsız oluyorsun.
Çünkü sevgi tanıdık değil.
Bu çok yaygın bir durum ve bunun adı da yakınlık korkusu.
Bir araştırma diyor ki yakınlık korkusu olan insanlar mutlu olduklarında bile beynin tehdit merkezini aktive ediyor.
Yani ilişkin güzel gidiyor ama senin beynin bu fazla iyi diye panikliyor.
Sonra sabote ediyorsun, tartışma çıkarıyorsun, soğuyorsun, kendini geri çekiyorsun, boğuluyorum diyorsun, bahaneler üretiyorsun, mesajı atmayı kesiyorsun, ben hazır değilim
diyorsun. İnan bana çoğu zaman mesele hazır olmamak değil, beynin mutluluğa hazır olmaması.
Arkadaşlar bir de çocukken o küçük pencereden hayatı anlamaya çalıştığımız dönemler var ya, o yaşta beynin bir karar veriyor.
Ben ancak uyumlu olursam sevilirim.
Hep güçlü durmalıyım yoksa kimse bana bakmaz.
Hata yapmamalıyım yoksa sorun çıkar.
Kimseye güvenme hayal kırıklığı yaşarsın.
Bu cümleler çocukken seni gerçekten korudu.
Ama yetişkin olunca aynı yöntemler artık sabote etme davranışlarına dönüşüyor.
Çocukken eleştirildiysen yetişkinlikte mükemmelliyetçi olup başlamaktan korkarsın.
Sürekli reddedildiysen ilişkide yakınlık kurmaktan kaçarsın.
Çok fazla sorumluluk aldıysan yetişkinlikte her şeyi tek başına yapmaya çalışırsın.
Yani çocuklukta seni ayakta tutan şey büyüdüğünde engel oluyor.
Mesela çevreden alınmış kalıpların yanında bir de toplumdan öğrendiklerimiz var.
Çok gülme, ağlarsın.
İşte biri çok seviyorsa çıkarı vardır.
Kendini övme, nazar olur.
Bir şey iyi gidiyorsa kesin bozulur.
Sonra büyüyoruz ve hayatımız tam olarak böyle oluyor.
Her güzel şeyin arkasında kötü bir şey arıyoruz.
Neden? Çünkü bize öyle öğretildi.
Beynin tek yaptığı şey çocukluğundaki kodları devam ettirmek.
Mesela bir işe başlayacaksın.
Önce bir kahve yapayım diyorsun.
Kahve yaparken acaba çamaşır makinesini boşaltsam?
Diye aklına geliyor. Derken iki saat geçiyor ve işler hala duruyor.
Zaten geç oldu yarın yaparım diyerek kendimizi sabote ediyoruz.
Bazen düşünüyorum da kendimi sabote ettiğimi en çok nerede yakalıyorum biliyor musunuz arkadaşlar?
Bir işi tam bitirecekken erteliyorum.
Mesela bölüm editini yaptım.
Ses çok güzel. İşte her şey tamam.
Ama ben ne yapıyorum? Bir çay içeyim, öyle yüklerim diyorum.
O çay uzuyor, sonra telefon bildirimleri derken bir bakıyorum bölümün yayınlanacağı günün gecesindeyim.
Sanki o gönder tuşuna basmak dünyanın en zor işi.
Aslında mesele şu, mükemmel olsun istiyorum.
O yüzden geciktiriyorum.
Tarihe baktığımızda ise Vincent van Gogh dünyanın en ünlü ressamlarından biri.
Ama hayatında neredeyse hiçbir eserini satamadı.
Neden? Çünkü sürekli kendini yetersiz, değersiz ve başarısız görüyordu.
Kendini sabote etti, resimlerini yok etti, umutsuzluğa kapıldı.
Bugün bir tablosu 100 milyon dolar ediyor.
Ama o bunu hiç göremedi.
Charles Darwin evet devrim teorisini ortaya atan adam ama kitap çıkmadan önce 20 yıl tereddüt etti.
Belki de tarihin en büyük bilimsel atılımlarından birini yayınlamamak üzereydi.
Yetersizim duygusu yüzünden aşırı kendini sabote eden biriydi.
Kafka'ya baktığımızda öldüğünde tüm yazılarını yakmalarını istedi.
Neden? Çünkü yeterince iyi değilim, insanlar anlamaz diyordu.
Arkadaşı sözünü dinlemese bugün Kafka olmayacaktı.
Yani gelenek bozulmuyor.
Dünyanın en büyükleri bile kendini sabote etmiş.
Arkadaşlar tarihteki dehalar da modern bilim de aynı şeyi söylüyor.
Kendini sabote etmek bir kusur değil.
Bir öğrenme biçimi.
Beynin seni korumak isterken yanlış alarm vermesi.
Ama bu mekanizmayı fark ettiğin anda yönü değiştirebilirsin.
Mesela bir fotoğraf paylaşacaksın.
20 dakika filtre seçiyorsun.
10 dakika çekiyorsun.
Sonra silip yeniden çekiyorsun.
Sonra ne oluyor? Paylaşmıyorsun.
Ya kötü yorum gelirse?
Ya kimse beğenmezse?
İşte bu da sabotaj.
Mesela bana biri podcast için çok iyi olmuş dediğinde içimden otomatik şu çıkıyor.
Yok ya daha iyi olabilirdi.
Sanki birinin beni övmesi bir hata gibi.
İlişkilerde ise karşı taraf yazıyor.
Bugün seni görmek çok güzeldi.
Senin iç ses acaba dalga mı geçiyor?
Acaba herkesle mi böyle yazışıyor?
Acaba derdi ne? Ve sen ne yapıyorsun?
Soğuk bir emoji. Sonra her şey soğuyor.
Diyelim İngilizce öğrenmek istiyorsun.
Videoyu açıyorsun. Çok zor ya deyip kapatıyorsun.
Halbuki zorluk değil sorun.
Yeterli hissetme işin.
Geçenlerde mesela yüzmeye başladım ben.
İlk gün dedim ki bu bana çok iyi geliyor.
Düzenli bir şekilde artık yapacağım.
Kendimi motive ediyorum. İkinci gün de güzeldi.
Devam ettim. Üçüncü gün ya bugün çok yorgunum dedim.
Gitmedim. Dördüncü gün gitmeyi unuttum.
Sonraki günler, e zaten bırakmıştım diye devam etmedim.
Aslında mesele şu, bırakmayı başarı sanıyorum.
Çünkü devam etmek risk.
Arkadaşlar, beyin yeniden şekillenebilir.
Esnek, öğrenebilir, yeni yollar oluşturabilir.
Sabotaj davranışlarını fark etmek, işte o yeni yolun ilk taşı.
Aslında mesele şu, kendimizi sabote etmek bilerek yaptığımız bir şey değil.
Eskiden bizi koruyan sistemlerin bugünkü hayatımıza uyumsuz kalmasından doğuyor.
Kendimizi sabote ettiğimizi fark ettiğimiz an değişimin en güçlü başlangıcı.
Çünkü insan bilmediği bir şeyi değiştiremiyor zaten.
Şimdi gelin bu döngüden nasıl çıkabileceğimize bakalım.
İlk adım her zaman farkındalık.
Şimdi kendimize bir soralım.
Hangi alanlarda kendini sabote ediyorsun?
İyi bir şey olacakken geri mi çekiliyorsun?
Tam başarmaya yaklaşınca mı pes ediyorsun?
Yakınlık artınca mı ben hazır değilim diyorsun?
Karar verecekken mi bahaneler buluyorsun?
Arkadaşlar, sabotaj davranışları genelde tetikleyici bir duyguyla başlıyor.
Korku, güvensizlik, kaygı, yeterli hissetmeme.
Duyguyu fark etmek davranışın yönünü değiştiriyor.
Beynine birden artık korkma diyemezsin.
Ama onu yumuşak, küçük adımlarla şunu öğretebilirsin.
Bak yeni bir şey denedik ve hiçbir şey kötü olmadı.
Mesela 10 tane hedef koyma.
Bir tane ile başla.
Üşendiğin bir işe bir saat değil 5 dakikanı ayır.
Birine tüm duygunu açmak yerine bir cümle ile başla.
Büyük bir kariyer değişikliği değil mesela ufak bir adım at.
Küçük başarılar beynin tehdit algısını düşürüyor ve sabotaj döngüsü gevşemeye başlıyor.
Birçoğumuzun içinde çocukluk yıllarından tanıdık bir sesler var.
Yetersizsin, hata yapma, sakın riske girme, sen kim o işi yapmak kim, ya rezil olursan.
Bu ses senin değil, geçmişte duyduğun beyninde kayıtlı eski bir koruma mekanizması.
Şimdi ona şöyle diyorsun, teşekkür ederim ama artık büyüdüm.
Artık ben seçiyorum.
Bu cümle bile sabotajın sesini yumuşatır.
Çoğumuz duygularla yüzleşmek yerine kaçıyoruz arkadaşlar.
Ama bastırılan her duygu daha sonra sabotaj olarak ortaya çıkıyor.
Mesela kaygıyı konuşmak davranışları düzenler.
Korkuyu fark etmek kontrolü eline verir.
Üzüntüyü hissetmek iç direnci arttırır.
Duygularla güvenli bir şekilde yüzleştiğinde beyin artık alarm modunda kalmamayı öğreniyor.
Arkadaşlar insan beyni yalnız iyileşmek üzerine tasarlanmadı.
Güvenli biriyle konuşmak bile sinir sistemini düzenliyor.
Bu bir arkadaş olabilir, bir terapist, bir partner, bir aile üyesi.
Bazen iyi bir ilişki en büyük anti-sabotaj aracı.
Arkadaşlar bir de bazı insanlar başarıdan korkuyor.
Çünkü beyni diyor ki yükseldin şimdi düşebilirsin.
O yüzden iyi giden şeyleri bozma isteği çok normal.
Ama bunu değiştirmek için şöyle bir pratik var.
Başarı geldiğinde dur.
Nefes al ve bedene öğret.
Bu his güvenli.
Bu his mümkün.
Mutluluğa, huzura, başarıyı alıştıkça sabotaj azalıyor.
Çünkü beyin yeni alanı artık tehdit değil, gerçeklik olarak görmeye başlıyor.
Kendine kızarak çözülmez.
Tam tersi. Daha da artar.
Kendine şöyle demek çok güçlü.
Bunu bilerek yapmıyorum.
Eskiden öğrendiğim bir sislem işliyor.
Ama artık değiştirebilirim.
İşte o an gerçekten dönüşüm başlıyor.
Aslında Mesele Şu arkadaşlar.
Kendini sabote etmek bir karakter zayıflığı değil.
Geçmişin yankısı.
Ama farkındalıkla, küçük adımlarla, ilişkiyle ve şefkatle bu döngü kırılabilir.
Kendine şefkati geliştir.
Kendini suçladıkça bu durum artıyor.
Çünkü suçlama kaygıyı.
Kaygı ise kaçma döngüsünü tetikler.
Kendine şöyle diyebilirsin.
Elimden geleni yapıyorum.
Hatalarım beni insan yapıyor.
Mutluluğu normalleştirme çalışması yap mesela.
Bunu kimse söylemiyor ama bazı insanlar mutluluğa alışkın değil.
Bu yüzden buna maruz kalman lazım.
Mutluluk dozunu arttırmak beynin bu normal demesini sağlıyor.
Arkadaşlar bugün kendini sabote etmenin en derin, en acı ve en insani yönlerini konuştuk.
Umarım bu bölüm sana şunu hissettirmiştir.
Ben böyleyim diye bozuk değilim.
Sadece beynim beni korumaya çalışıyor.
Ve en güzeli bunu fark eden biri artık değişim yolunun yarısında demektir.
Hayat bazen kendi önümüzü tıkıyor gibi görünse de her adımda bir fırsat saklı.
Ben Semra. Bir sonraki bölümde yeniden buluşalım.
Kendinize iyi bakın ve unutmayın kendi yolunuzda yürümek en güçlü adımınız.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
