
Ya bugüne kadar en çok güvendiğin kişi... kendi zihninse? Ya seni en çok yanıltan da yine oysa? Bu bölümde doğru bildiklerimizi, ilk izlenimlerimizi ve kesin emin olduğumuz düşünceleri yeniden sorguluyoruz. Çünkü bazen gerçeğe ulaşmanın ilk adımı, sadece "Ya yanılıyorsam?" diyebilmekten geçiyor.
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar, hoş geldiniz.
Bugün hep birlikte farkında olmadan neredeyse her gün yaptığımız ilginç bir şey üzerine konuşacağız sizinle.
Üstelik bunun zekayla ya da eğitim seviyesiyle pek bilgisi yok.
Çünkü bazen doğru olduğu için değil, doğru olmasını istediğimiz için bazı şeylere inanıyoruz.
Daha da ilginç olanı bunu yaparken çoğu zaman bunun farkına bile vermiyoruz.
Peki zihnimiz neden böyle çalışıyor?
Gerçekten düşündüğümüz kadar objektif miyiz?
Yoksa beynimiz bizi sandığımızdan daha da fazla mı yönlendiriyor?
Hazırsanız gelin birlikte bunun nedenini anlamaya çalışalım.
Arkadaşlar bir şey fark ettim.
İnsanlar yanlış bilgiye inanabiliyor.
Ama bence asıl mesele bu değil.
Asıl mesele inandığımız bir şeyin yanlış olduğunu kabul etmenin neden bu kadar zor olduğu.
Çünkü çoğumuz kandırılmaktan değil kandırıldığımızı kabul etmekten çekiniyoruz.
Arada çok önemli bir fark var.
Yanılmak insan olmana bir parçası evet.
Hepimiz hayatımızın bir döneminde yanlış bir kararlar verebiliyoruz.
Birini yanlış tanıyabiliyoruz ya da eksik bilgiyle bir sonuca varabiliyoruz.
Bunlar çok normal şeyler. Zor olan bütün bunlardan sonra dönüp kendi kendine galiba ben burada yanılmışım diyebilmek.
Çünkü o cümle sadece bir fikri değiştirmiyor.
Biraz da egomuzu rahatsız ediyor arkadaşlar.
Bu yüzden bazen gerçeği olduğu gibi kabul etmek yerine onu kendimize daha rahat hissettirecek şekilde yorumluyoruz.
Aslında bunu her gün yaşıyoruz.
Mesela çok övülen bir restorana gidiyoruz.
Belki günler öncesinde rezervasyon yaptırdınız.
Belki sırf orası için kilometrelerce yol geldiniz.
Üstelik arkadaşlarınıza da buraya mutlaka gitmeliyiz diyen kişi de sizsiniz.
Sonra yemek geliyor, iki lokmayı alıyorsunuz ve içinizden geçen ilk cümle şu.
Ya bu kadar anlatıldığı gibi değilmiş.
Ama bunu yüksek sesle söylemek kolay olmuyor.
Onun yerine, fena değilmiş, belki bugün şefin kötü günüdür, aslında sosu güzel gibi cümleler kurmaya başlıyoruz değil mi?
Bir anda restoranın müşterisi olmaktan çıkıp avukatı oluveriyoruz.
Çünkü artık savunduğumuz şey sadece yemek değil, kendi kararımız.
Çünkü kabul ettiğimiz anda sadece kötü bir yemek yemiş olmuyoruz.
Aynı zamanda yanlış bir tercih yaptığımızı da kabul etmiş oluyoruz.
İnsan zihni tam da bu noktada ilginç çalışıyor arkadaşlar.
Gerçeği değiştiremeyeceğini biliyor ama bu gerçeğin hikayesini değiştirmeyi deniyor.
Ve farkında olmadan hepimiz hayatımızın bir yerinde bunu yapıyoruz.
Ama bu durum sadece bir restoranda yaşanmıyor.
Aslında verdiğimiz birçok kararda aynı refleksi gösteriyoruz.
Aldığımız bir telefonu, seçtiğimiz bir arabayı ya da işte taşındığımız şehri, çalıştığımız işi hatta bazen hayatımıza aldığımız insanları bile.
Çünkü ilginç bir şey oluyor.
Bir karar verdikten sonra onu değerlendirmek yerine onu savunmaya başlıyoruz.
Neden? Çünkü o kararı verdik artık yani.
Kendimize orada yanlış karar vermiş gibi göstermekten çekiniyoruz.
Bunu kendimize bile aslında bu şekilde yapıyoruz.
Ve çoğu zaman savunduğumuz şey kararın kendisi olmuyor.
Kendimiz oluyoruz.
Belki de bu yüzden bazı tartışmaların bir kazananı olmuyor.
Çünkü masada iki farklı fikir yok.
İki farklı ego var.
Kimse gerçekten doğru olan ne sorusunun peşinde değil.
Daha çok ben yanılmış olmamalıyım duygusuyla konuşuyor.
Dürüst olmak gerekirse bunu zaman zaman ben de yapıyorum arkadaşlar.
Muhtemelen hepimiz yapıyoruz.
İşte bu yüzden yıllar önce yapılan bir psikoloji deneyi bana çok çarpıcı gelmişti.
Araştırmacılar bir grup insanı aynı odaya alıyor ve oldukça basit bir görsel soru soruyor.
Aslında doğru cevap o kadar açık ki yanlış yapmanız neredeyse imkansız.
Ama odadaki herkes planlı bir şekilde yanlış cevap veriyor.
Ve bir süre sonra beklenmedik bir şey oluyor.
Bazı insanlar kendi gözleriyle doğruyu gördükleri halde çoğunluğa uyup yanlış cevabı vermeye başlıyorlar.
İlk duyduğumda aklıma tek bir soru gelmişti.
İnsan kendi gördüğünden nasıl şüphe eder?
Sonra fark ettim ki bunun cevabını laboratuvarda değil günlük hayatın içinde görüyoruz.
Bir ürünü sırf herkes alıyor diye daha kaliteli geliyor değil mi?
Mesela bir dizi. Sırf herkes konuşuyor diye daha merak uyandırıyor.
Ya da bir fikri sırf çok kişi savunuyor diye daha doğru zannedebiliyoruz.
Çünkü bazen çoğunluğa katılmamızın nedeni haklı olduklarına inanmamız değil.
Yalnız kalmak istemiyoruz bu yüzden arkadaşlar.
Ve bence bunu kabul etmek insanı zayıflatmıyor.
Sadece daha dürüst yapıyor.
Aslında bunun bir nedeni var.
İnsan beynine ait olmayı sandığımızdan daha çok fazla önemsiyor.
Çünkü binlerce yıl önce bir topluluktan dışlanmak sadece yalnız kalmak anlamına gelmiyordu arkadaşlar.
Hayatta kalma ihtimalinin de azalması demekti.
Aradan binlerce yıl geçti, şehirler değişti, teknoloji değişti.
Ama o ilkel savunma mekanizmasının büyük bir kısmı hala bizimle birlikte.
Ve belki de bu yüzden dışlanmak canımızı bu kadar yakıyor olabilir.
Eleştirilmek moralimizi bozuyor.
Kalabalığın tam tersini söylemek ise çoğu zaman cesaret istiyor.
Hatta bazen doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi değil, daha az tepki çekecek olanı söylemeyi tercih ediyoruz değil mi?
Çünkü zihnimizin bir köşesi hala şunu fısıldıyor.
Kalabalığın içinde kal, güvendesin.
İşte bu yüzden insanların fikirleri yalnızken ve bir grubun içindeyken aynı olmayabiliyor.
Tek başımızayken rahatça savunabildiğimiz bir düşünceyi.
Kalabalığın içinde dile getirmekten çekinebiliyoruz.
Bunun en görünür örneklerinden biri de sosyal medya.
Bir konu gündem oluyor mesela, ilk birkaç saat insanlar daha çok birbirini izliyor değil mi?
Kim ne diyecek, hangi taraf daha baskın çıkacak ve bir süre sonra ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Bazı insanlar gerçekten düşündüklerini yazıyor.
Bazıları ise düşüncelerini değil, ait olmak istedikleri grubun düşüncelerini.
İşte bu noktadan sonra hangi yorumun gerçekten bir fikir, hangisinin ise sadece kalabalığa uyum çabası olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor.
Arkadaşlar insanın içinde hiç bitmeyen garip bir denge var.
Bir yanımız farklı olmak istiyor, kendi fikirleri olan, başkalarından ayrışan biri olmak ama diğer yanımızda ait olmak istiyor.
Bir grubun parçası olmak gibi, onay görmek, kabul edilmek gibi.
Belki de bu yüzden bir yandan ben kimseyi umursamam diyoruz.
Diğer yandan da bir paylaşımımız beklediğimiz kadar ilgi görmeyince dönüp tekrar tekrar telefona bakıyoruz değil mi?
İnsan bazen kendisiyle bile çelişebiliyor.
Ama sanırım daha ilginç olan şu.
Biz sadece düşüncelerimize değil, hafızamıza da gereğinden fazla güveniyoruz.
Uzun süre ben de öyle düşünüyordum arkadaşlar.
Yaşadıysam doğru hatırlıyorumdur diyordum.
Sonra psikolog Elizabeth'in yaptığı deneyleri okudum ve ilk başta bana inanılmaz gelmişti.
İnsanlara çocukluklarında hiç yaşamadıkları bir olay anlatılıyor.
Mesela küçükken bir alışveriş merkezinde kayboldukları söyleniyor.
Oysa böyle bir anı hiç yaşanmamış.
Aradan biraz zaman geçiyor ve bazı insanlar sadece Olabilir demekle kalmıyor.
O günü hatırladıklarını söylüyorlar arkadaşlar.
Hatta ayrıntılar eklemeye başlıyorlar.
Yani olmayan bir şey bu.
Sanırım kırmızı bir montum vardı gibi mesela.
Ya da işte sonra annem beni bulmuştu.
İşin ilginç tarafı şu arkadaşlar.
Anlattıkları şeyin tamamı gerçek gibi hissettiriyor.
Ama gerçek değil. Çünkü hafızamız bir güvenlik kamerası gibi kayıt yapan bir sistem değil.
Daha çok her hatırladığında yeniden yazılan bir hikaye gibi çalışıyor.
Her hatırlayışta bazı ayrıntılar siliniyor, bazıları ekleniyor, bazıları da farkında olmadan değişiyor.
Bence ürkütücü olan tam olarak bu.
Çünkü bir tartışmada ben bunu çok net hatırlıyorum demeniz onun gerçekten öyle olduğu anlamına gelmeyebiliyor.
Hissetmek başka bir şey.
Doğru hatırlamak ise bambaşka bir şey.
İşte bütün bunlardan sonra insanın aklına ister istemez şu soru geliyor.
Eğer hafızamız bile bizi zaman zaman yanıltabiliyorsa, düşüncelerimize neden bu kadar güveniyoruz?
Galiba insanın kendisiyle ilgili kabul etmesi en zor şeylerden biri de bu.
Zihnimiz sandığımız kadar tarafsız değil arkadaşlar.
Hafızamız sandığımız kadar kusursuz değil.
Ve düşüncelerimiz de sandığımız kadar tamamen bize ait olmayabiliyor.
Bunu kabul etmek kolay değil, evet.
Çünkü yıllardır hayatın direksiyonunda sadece bizim oturduğumuzu düşünüyoruz.
Oysa bazen direksiyonu alışkanlıklarımız devralıyor.
Bazen korkularımız, bazen çocukluğumuzdan taşıdığımız deneyimler, bazen de varlığını bile fark etmediğimiz önyargılarımız.
İşte bu yüzden bir karar verdiğimizde aslında o kararı kimin verdiğini fark etmiyoruz.
Biz mi? Yoksa bizi biz yapan o görünmez etkiler mi?
Bunun en basit örneklerinden biri de ilk izlenimler.
Arkadaşlar hiç daha yeni tanıştığınız biri için birkaç dakika içinde ben bu insanı sevdim ya da işte galiba bununla anlaşamayacağız dediğiniz oluyor mu?
Muhtemelen olmuştur.
Peki o birkaç dakikada gerçekten neyi tanıdınız?
Karakterini mi? Değerlerini mi?
Hayata bakışını mı?
Yoksa sadece hareketlerini mi?
Çoğu zaman verdiğimiz kararlar elimizdeki bilgilerden değil.
Zihnimizin boşlukları ne kadar hızlı doldurduğundan kaynaklanıyor.
Çünkü insan zihni belirsizliği pek sevmiyor arkadaşlar.
Elinde yeterince veri olmasa bile eksik parçaları tamamlayıp hızlı bir şekilde sonuca varmayı tercih ediyor.
Ve bazen hayat kurtarıyor ama bazen de bizi yanıltıyor.
Belki de hayatımızın en büyük yanılgıların bir kısmı henüz karşımızdaki insanı gerçekten tanımadan ilk birkaç saniye içinde verdiğimiz kararlarla başlıyor.
Aslında bunu sadece tanıştığımız insanlarda bile yaşayabiliyoruz.
Bazen biriyle tanışıyoruz, ilk günler bazı özelliklere dikkatimizi çekiyor mesela.
İçimizdeki küçük bir ses, burada beni rahatsız edebilecek bazı şeyler var diyor ama hemen ardından başka cümleler kurmaya başlıyoruz.
Zamanla değişir, birbirimizi tamamlarız, bu kadarını da sorun etmeyeyim diyoruz.
Çünkü hoşumuza giden başka özellikleri de var.
Bize kendimizi değerli hissettirmesi ya da o anki yoğun ilgiyle bize yaklaşması.
Yanımızda olduğunu hissettirmesi mesela.
İşte tam o noktada zihnimiz ilginç bir şey yapıyor arkadaşlar.
Hoşumuza giden tarafları büyütüyor.
Bizi düşündüren tarafları ise küçültmeye başlıyor.
Sanki eksik parçaları kendi beklentilerimizle tamamlıyor.
Belki de bunun nedeni artık bir ilişkiyi yürütmek istememizden kaynaklanıyor olabilir.
Belki yalnız kalmaktan yorulmuş olabiliriz.
Belki de bu kez biraz daha anlayışlı olayım diye düşünmemiz olabilir.
Aslında bunların hiçbiri kötü niyetli duygular değil arkadaşlar.
Tam tersine oldukça insani ama bazen tam da bu yüzden karşımızdaki insanı olduğu gibi görmek yerine olmasını istediğimiz haliyle görmeye başlıyoruz.
Sonra zaman geçiyor.
Günlük hayat başlıyor ve ilk tanıştığımız gün fark ettiğimiz ama önemsemediğimiz o küçük ayrıntılar yavaş yavaş daha görünür hale geliyor.
Çünkü onlar sonradan ortaya çıkmıyor.
Aslında en başından beri vardı.
Sadece biz görmek istediğimiz tabloya daha çok odaklandığımız için onları arka planda bırakmıştık.
Belki de birçok hayal kırıklığının sebebi insanların değişmesi değil, bizim onları zihnimizde değiştirmiş olmamız.
İnsan bazen karşısındaki kişiye değil, onun bir gün dönüşeceğine inandığı ihtimale bağlanıyor.
Ve o ihtimal gerçekleşmediğinde en çok da kendi kurduğu hikayeyle yüzleşmek zorunda kalıyor arkadaşlar.
Ve bir şey daha var. Bence yaşadığımız çağın en büyük sorunlarından biri de bu.
Eskiden bilgiye ulaşmak zordu mesela.
Bugün ise bilgiye ulaşmak sadece birkaç saniye sürüyor değil mi?
Ama bu kez başka bir problem çıktı arkadaşlar.
Bilgiye ulaşmak kolaylaştı evet, doğru bilgiyle yanlış bilgiyi ayırt etmek zorlaştı.
Çünkü artık herkes konuşabiliyor.
Gerçekten yıllarını bir alana vermiş biri de aynı ekrana çıkıyor.
Konuyla ilgili hiçbir uzmanlığı olmayan biri de.
İkisi de benzer videolar çekiyor, ikisi de aynı özgüvenle konuşuyor ya da işte ikisi de kendinden çok emin görünüyor.
Peki siz hangisine güveniyor olabilirsiniz?
Keşke cevabı en bilgili olana olsaydı.
Ama çoğu zaman öyle olmuyor.
Çoğu zaman en iyi anlatana inanıyoruz.
Çünkü insan zihni yalnızca bilgi aramıyor.
Anlam arıyor. Ve iyi anlatılmış bir hikaye.
Çoğu zaman onlarca istatistikten daha akılda kalıcı oluyor.
Belki de bu yüzden markalar bize ürün satmaktan çok bir duygu satıyor.
Bir saat sadece zamanı göstermiyor arkadaşlar.
Başarıyı temsil ediyor.
Bir parfüm sadece güzel kokmuyor mesela.
kendimizi daha çekici hissetmemizi vaat ediyor değil mi?
Bir fincan kahve mesela sadece kahve olmaktan çıkıyor.
Sakin bir sabahın, düzenli bir hayatın ya da küçük bir mutluluğun sembolüne dönüşüyor.
Aslında satın aldığımız şey çoğu zaman ürünün kendisi değil.
O ürünün bize anlattığı hikaye.
Bir de şu cümleyi mutlaka duymuşsunuzdur.
Ben reklamlardan etkilenmem.
Bunu söyleyen insanlara hiçbir zaman şaşırmıyorum ben.
Çünkü reklamın amacı sizi 30 saniyede ikna etmek değil.
Asıl amacı size tanıdık gelmek.
Bir markayı defalarca gördüğünüzde onu daha kaliteli olduğu için değil, daha tanıdık olduğu için daha güvenilir hissetmeye başlıyorsunuz.
Psikolojide buna maruz kalma etkisi deniliyor arkadaşlar.
Bir şeyi ne kadar sık görürsek ona karşı o kadar sıcak hissetme eğiliminde oluyoruz.
Bu aslında bir tür insan psikolojisinde de böyle.
Mesela bir kişiyi ne kadar çok sık görürsek ona olan güvenimiz de o kadar artıyor.
Hani ilgi duymamız da o kadar artıyor.
Ama ilginç olan şu arkadaşlar.
Bu his çoğu zaman o şeyin gerçekten daha iyi olmasından kaynaklanmıyor.
Sadece zihnimiz artık onu yabancı olarak görmüyor.
Belki de bu yüzden bazen güven dediğimiz şey, Gerçekten doğru olana değil, en çok karşılaştığımız şeye dönüşebiliyor.
Galiba bütün bunları öğrendikten sonra insanın kendine bakışı da birazcık değişiyor.
Çünkü bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun.
İlk duyduğunda bu cümleyi insana rahatsız edici geliyor değil mi?
Sanki emin olmamak için bir eksiklikmiş gibi.
Oysa belki de tam tersi.
Çünkü yanılabileceğini kabul ettiğin anda öğrenmeye devam ediyorsun.
Asıl tehlike... artık yanılmayacağına inandığına başlıyor.
İşte bütün bunları konuştuktan sonra insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor arkadaşlar.
Peki o zaman ne yapacağız?
Hiçbir şeye inanmayacak mıyız?
Sürekli bir şeylerden şüphe mi edeceğiz?
Bence mesele bu değil.
Hayata sürekli kuşkuyla yaşamak da sağlıklı değil.
Asıl mesele bir fikre ilk karşılaştığımız anda kesin doğru ya da kesin yanlış damgasını vurmamak.
Kendimize küçük bir düşünme payı bırakabiliriz.
Çünkü bazen en büyük hatalarımız yanlış düşündüğümüz için değil.
Hiç yanılmayacağımızı düşündüğümüz için oluyor.
Son zamanlarda kendimde değiştirmeye çalıştığım küçük bir alışkanlık var arkadaşlar.
Bir haber gördüğümde işte bir video izlediğimde Ya da biri bana çok iddialı bir şey anlattığında eskisi gibi hemen kesin doğrudur ya da işte tamamen bu saçmalık dememeye çalışıyorum.
Çünkü önce kendime başka bir soru soruyorum.
Neden buna inanmak istedim?
Gerçekten kanıtları güçlü olduğu için mi?
Yoksa zaten duymak istediğim şeyi söylediği için mi?
İşin zor tarafı da burada başlıyor.
Çünkü bu sorunun cevabı her zaman hoşuma gitmiyor.
Bazen fark ediyorum ki beni ikna eden şey mantık değil.
Alışkanlıklarım. Ya da duygularım, içinde bulunduğum çevre, defalarca duyduğum cümleler ve bütün bunları fark etmek ilk başta insanı biraz rahatsız ediyor.
Ama aynı zamanda insana başka bir kapı da açıyor.
Çünkü o zaman düşüncelerine dışarıdan bakmayı öğreniyorsun.
Belki de bu yüzden fikir değiştirmekten bu kadar korkmamak gerekiyor.
Biz yıllardır fikir değiştirmeyi tutarsızlık gibi görüyoruz değil mi arkadaşlar?
Oysa bazen tam tersi.
Dün başka düşünüyordum.
Çünkü dün başka şeyler biliyordum.
Bugün yeni şeyler öğrendim.
Eğer hiçbir fikrim değişmiyorsa belki de uzun zamandır gerçekten yeni bir şey öğrenmiyorumdur.
Bu yüzden bana göre mesele her zaman haklı çıkmak değil.
Gerektiğinde galiba burada yanılmışım diyebilmek.
İnsan bunu söyleyebildiğinde bir şey kaybetmiyor.
Aksine öğrenmeye devam edecek kadar merakını koruyor.
Belki de çocukların bizden daha iyi yaptığı şey tam olarak bu.
Sürekli soru soruyorlar, anlamaya çalışıyorlar, bilmedikleri zaman da bunu saklamıyorlar.
Sonra büyüyoruz ve her konuda bir fikrimiz olması gerekiyormuş gibi davranmaya başlıyoruz.
Sonra bilmiyorum demek eksiklikmiş gibi.
Oysa bazen insanın kurabileceği en dürüst cümlelerden biri sadece şu.
Bu konuda henüz emin değilim.
Belki de gerçekten merak tam da burada başlıyor.
Arkadaşlar belki bölüm bittikten birkaç gün sonra anlattığım deneylerin hepsini hatırlamayacaksınız.
Mesela hafızayla ilgili verdiğim örnekleri de tek tek hatırlamayacaksınız.
Ama keşke bütün bu bölümden geriye tek bir soru kalsa.
Bir haber okurken, bir tartışmanın ortasındayken ya da sosyal medyada bir paylaşımı kesin doğru ya da kesin yanlış ilan etmek üzereyken içinizden sadece şu soru geçse.
Ben şu an gerçekten gerçeğimi savunuyorum.
Yoksa kendi fikrimi mi?
Bence insanın kendine bunu sorabilmesi birçok tartışmanın yönünü değiştiriyor.
Çünkü o an amaç haklı çıkmak olmaktan çıkıyor.
Anlamaya çalışmak haline geliyor.
Ve belki de en çok buna ihtiyacımız var.
Çünkü hiçbirimiz dünyaya olduğu gibi bakmıyoruz.
Hepimiz olayları geçmişimizden, yaşadıklarımızdan, korkularımızdan, umutlarımızdan ve önyargılarımızdan süzülen bir pencereden görüyoruz.
Belki de bilgelik o pencereyi tamamen kaldırabilmek değil.
Zaten bu pek mümkün de değil arkadaşlar.
Asıl mesele o pencerenin varlığını unutmamak.
Çünkü insan zihnin kendisini her zaman yanıltamayacağını düşündüğü an değil, yanılabileceğini kabul ettiği an gerçekten düşünmeye başlıyor.
Ve galiba bugün anlatmak istediğim asıl mesele de buydu.
İnsan bazen yanlış bilgiye sahip olduğu için yanılmıyor.
Bazen sadece kendi zihnine gereğinden fazla güvendiği için yanılıyor.
Belki de hayat boyunca öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri de şu.
Daha fazla bilgi biriktirmek kadar, Nasıl düşündüğümüzü de zaman zaman sorgulayabilmek.
Çünkü bazı cevaplar bizi rahatlatır.
Ama doğru sorular bizi değiştirir.
Ve belki de kendimize sorabileceğimiz en değerli sorulardan biri de şu.
Ya yanılıyorsam? Çünkü bu soru insanı küçültmez.
Tam tersine öğrenmeyi açık tutar.
Aslında Mesele Şu.
Hayat... Her zaman haklı çıkmaya çalışanların değil.
Bazen durup düşünebilen, gerektiğinde fikrini değiştirebilen ve kendine dışarıdan bakabilen insanların elinde gelişir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum arkadaşlar.
Bir sonraki bölümde yeni bir konuda tekrar birlikte düşünmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
