
Sustukların gerçekten kayboluyor mu sanıyorsun?
İçine attığın her duygu bir yerde birikiyor.
Bazen boynunda, bazen midende, bazen geçmeyen bir yorgunlukta…
Bu bölümde bastırılmış duyguların bedenle nasıl konuştuğunu keşfediyoruz.
Aslında Mesele Şu: Beden, ruhun sustuğu yerde devreye girer.
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar, hoş geldiniz.
Ben Semra. Bugün içimize attığımız duyguların bedenimizde nasıl hastalığa dönüştüğünü, ruhum yoruldu dediğimiz şeyin aslında nasıl belim tutuldu, midem yandı ya da başım ağrıdıya
dönüştüğünü konuşacağız. Peki size de oluyor mu?
Sabah uyanıyorsun ama sanki gece boyunca savaşa gitmişsin.
Kimle savaştın belli değil.
Ama sırt kasların düşman ilan etmiş seni.
Boyun taş gibi, mide ben küstüm modunda.
Uyumuşsun ama... Ama dinlenememişsin.
Ve diyorsun ki ben dün ne yaptım ki ya?
Ne halter kaldırdın ne maraton koştun.
En fazla Whatsapp'ta birine sinir oldun.
Ama beden alarmda.
İşte tam burada Aslında Mesele Şu arkadaşlar.
Biz ruhsal şeyleri hallederim ya diye geçiştiriyoruz ya.
Ama beden geçiştirmiyor.
Beden not alıyor. Beden arşiv tutuyor.
Beden diyor ki tamam sen konuşmadın ama ben bir yerde konuşacağım.
Ve o konuşma genelde çok romantik olmuyor.
Bir migren hata şeklinde geliyor.
Bir mide spazmı olarak geliyor.
Bir anda Belfat'ı merhaba diyebiliyor.
Biz hep şunu sanıyoruz.
Ağrı fiziksel bir şey.
Sebebi nettir. Yanlış yatmışızdır.
Ya da üşütmüşüzdür.
Stresten değil canım klima çarpmıştır.
Ama ya mesele klima değilse, ya mesele içime attım aman huzur bozulmasın dediğimiz o anlar ise, bugün biraz dürüst olacağız, biraz kendimize bakacağız, biraz da ben iyiyim ya maskesini
kenara bırakacağız. Çünkü belki de sen hasta değilsin, belki de bedenin artık susmamaya karar vermiştir.
Ne dersiniz? Hazırsanız o halde başlayalım.
Şimdi şunu en başta netleştirelim arkadaşlar.
Bu bölüm bir tıbbi teşhis bölümü değil.
Başın ağrıyorsa kesin şundandır gibi bir iddia da değil.
Ama modern psikoloji ve norabilim şunu çok net söylüyor.
Duygular bedende iz bırakır.
Örneğin stres anında vücudumuzda kortizol hormonu artıyor.
Bu hayatta kalma mekanizması.
Kısa vadede faydalı ama uzun vadede stres.
İşte orada işler değişiyor.
1970'lerden beri psikosomatik Tıp şunu araştırıyor.
Bastırılan duyguların fiziksel semptomlara etkisi.
Bu alanda en bilinen isimlerden biri olan Gabor Mati diyor ki beden ruhun taşıyamadığı yükü taşımaya çalışır.
Yani mesele sadece kas değil.
Mesele bazen kırgınlık.
Mesele bazen mide değil.
Mesele bazen sindiremediklerimiz.
Düşünsenize bir gün iş yerindesiniz sürekli anlayan taraf sensin.
Sürekli alttan alan taraf sensin.
Sürekli tamam sorun değil diyen de sensin.
Ama akşam eve geliyorsun boynun taş gibi.
Gerçekten kas mı tutuldu?
Yoksa gün boyu yuttuğun cümleler mi oraya yerleşti?
Aslında mesele şu.
İnsan sadece çalışarak yorulmaz.
İnsan rol yaparak da yorulur.
Trauma araştırmaları alanında çalışan Bessel van der Kolk bir kitabında şöyle diyor.
Beden kaydı tutar.
Yani zihnin unuttuğunu beden unutmaz.
Çocuklukta sürekli güçlü olmak zorunda kalan biri mesela.
Yetişkinlikte neden kronik kas gerginliği yaşıyor?
Ya da sürekli tetikte büyüyen bir sinir sistemi.
Yıllar sonra neden rahatlayamıyor?
Çünkü sinir sistemi tehlike geçti komutunu hiç almamış.
Ve biz bunu çoğu zaman benim yapım böyle deyip geçiyoruz.
Hayır arkadaşlar. Belki de sinir sistemin yıllardır alarm modunda.
Mesela Oprah Winfrey hayatının bir döneminde yoğun stres ve bastırılmış duygular nedeniyle ciddi kilo problemleri yaşadığını açıkça anlatıyor.
Kendi ifadesiyle şunları söylüyor.
Yemek açlığımı değil duygularımı susturuyordu.
Beden bazen fazla yemekle konuşur.
Bazen hiç yemek istemeyerek.
Bazen uyuyamayarak.
Ama hep bir şekilde anlatır.
Şimdi size soru soracağım burada arkadaşlar.
En son ne zaman gerçekten yoruldum dediniz?
Ama gerçekten iyiyim demeden, geçer demeden, ben hallederim demeden.
Çünkü sürekli güçlü olmak en yorucu roldür.
Ve ruh en çok orada yorulur.
Arkadaşlar biraz daha yaklaşalım konuya.
Şimdi size çok ilginç bir şey söyleyeceğim.
Beynimizle bağırsaklarımız arasında doğrudan bir hat var.
Bilim buna bağırsak beyin ekseni diyor.
Yani düşündüğün şey sadece kafanda kalmıyor, vücudunda dolaşıyor.
Yoğun stres yaşadığında neden miden bulanıyor mesela?
Ya da neden ishal ya da kabız oluyorsun?
Neden iş görüşmesine girmeden önce karnın ağrıyor?
Bunlar tesadüf değil. Sinir sistemi tehdit algıladığında sindirim sistemini yavaşlatıyor.
Çünkü beden diyor ki şu an hayatta kalman lazım.
Sindirim sonra. Ama biz o tehdidi aylarca yaşıyorsak işte orada mide konuşmaya başlıyor.
Aslında mesele şu. Sindiremediğin şey sadece yemek değil.
Yaşadığın bir olay, söyleyemediğin bir cümle, yutkunup geçtiğin bir kırgınlık.
Şimdi başka bir yerden bakalım olaya arkadaşlar.
Baş ağrısı. Sürekli düşünmek, sürekli analiz etmek, sürekli acaba yanlış mı anlaşıldım diye zihni meşgul etmek.
Zihin hiç susmazsa beden devreye giriyor.
Mesela düşünün iş yerinde, toplantıdasın.
Fikrini söylüyorsun, birisi seni orada küçümsüyor.
O an bir şey demek istiyorsun ama ortam gerilmesin diye susuyorsun.
Boşver diyorsun ama akşam eve geliyorsun, başın zonkluyor.
Migren mi? Belki.
Ama belki de yutkunu bıraktığın o cümle.
Migren bazen bastırılmış hayırların baş ağrısı.
Çünkü bastırılan öfke kaybolmuyor.
Vücutta dolaşıyor, yön değiştiriyor ve çoğu zaman başa çıkıyor.
Sıkışma hissi, basınç, gerilim.
Belki de kafan değil, susturduğun sınırların ağrıyordur.
Mesela bazı insanlar öfkelenemez.
Öfke ayıptır çünkü.
Öfke kabadır, öfke yakışmaz değil mi?
Şimdi biraz daha derine inelim.
Çocukluk. Bir çocuk düşünün.
Evde huzursuzluk var.
Anne üzgün, baba gergin.
Çocuk ne yapıyor? Uslu oluyor, sessiz oluyor, sorun çıkarmıyor.
Çünkü bilinçaltı şunu öğreniyor.
Ben yük olmamalıyım.
Yıllar geçiyor, o çocuk büyüyor.
Herkesin yükünü taşıyor.
Herkesi anlıyor. Herkesi idare ediyor.
Ama omuzları hiç rahatlamıyor.
Boyun tutulmaları, sırt ağrıları, kas gerginliği.
Beden der ki yıllardır taşıyorum.
Arkadaşlar aslında mesele şu.
Güçlü görünmekle güçlü olmak aynı şey değil.
Bir ilişki sahnesi mesela.
Karşı taraf seni kırmış ama sen büyütmeyeyim diyorsun.
İçine atıyorsun. Sonra bir daha atıyorsun bir daha.
Sonra bir gün küçücük bir şeye patlıyorsun.
Ve diyorsun ki ben niye bu kadar abarttım?
Abartmadın, biriktirdin ve beden biriktirilen duyguları taşırken yorulur.
Şimdi biraz daha derin bir yerden örnek vermek istiyorum.
Bazı anneler var mesela herkese yetiyor.
Çocuğuna yetiyor, eşine yetiyor, aileye yetiyor ama kendine yetemiyor.
Gece herkes uyuduğunda mutfakta tek başına oturuyor sessizce ve o an omuzları düşüyor.
Ertesi sabah sırt tutulmasıyla uyanıyor, doktora gidiyor, kas spazmı deniliyor.
Belki öyledir ama belki de yıllardır ben iyiyim diyen bir ruhun yüküdür.
Mesela bir erkek düşünün, evde güçlü, işte güçlü.
Arkadaş ortamında güçlü, erkek ağlamaz cümlesiyle büyümüş, içindeki korkuyu, kaygıyı, yetersizlik hissini kimseye söyleyemiyor.
Bir gün kalp çarpıntıları başlıyor, acile gidiyor.
Testler tertemiz.
Panik atak olabilir deniliyor.
Oysa yıllardır bastırdığı duygular ilk kez kapıyı çalıyor.
Beden diyor ki ben artık taşıyamıyorum.
Aslında mesele şu arkadaşlar, biz duyguları küçümsüyoruz.
Bu da sorun mu diyoruz?
Abartma diyoruz.
Herkes yaşıyor diyoruz.
Evet herkes yaşıyor ama herkes aynı kapasitede taşımıyor.
Bakın Bessel van der Kolk travma üzerine yaptığı çalışmalarında şunu söylüyor.
Vücut geçmişte yaşananı şimdi yaşıyormuş gibi tepki verebilir.
Yani bugün küçük bir eleştiri aldığında aslında geçmişteki büyük bir reddedilme tetikleniyor.
Ama sen sadece şunu görüyorsun.
Ben niye bu kadar gerildim?
Çünkü mesele bugün değil.
Beden geçmişle bugünü ayıramıyor.
Şimdi size dürüst bir soru.
Sürekli güçlü olan siz misiniz?
Arkadaş grubunda toparlayan, ailede sakinleştiren, ilişkide anlayan, işte yük alan.
Peki siz ne zaman dağıldınız?
Belki de hiç dağılmadınız.
Çünkü dağılmak bize göre bir zayıflık.
Ama beden zayıflık kavramını bilmiyor.
O sadece kapasite biliyor.
Ve kapasite dolduğunda alarm veriyor.
Çok net bir soru soracağım.
En son ne zaman gerçekten durdunuz?
Telefonu kapatıp hiçbir rol üstlenmeden, hiç kimseye hiçbir şey ispatlamadan, sadece ben ne hissediyorum diye sordunuz.
Çoğumuz bunu yapmıyoruz.
Çünkü durursak şunu duyacağız.
Yorgunum, kırgınım, yalnızım, kendimi ihmal ettim ve bu yüzleşme bir baş ağrısından daha ağır geliyor.
O yüzden biz ne yapıyoruz?
Kahve içiyoruz. Biraz daha çalışıyoruz.
Biraz daha sabrediyoruz.
Biraz daha güçlü oluyoruz.
Ama beden güçlü olmak zorunda değil.
Beden dürüst olmak zorunda.
Ve dürüstlük bazen ağrı şeklinde çıkıyor.
Bazı insanlar sürekli hastalanıyor.
Tam bir şeyler böyle yoluna girerken grip oluyorlar.
Tam rahatlayacakken migren tutuyor.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü beden bazen ancak hastalıkla durabiliyor.
Sen durmazsan o seni durduruyor çünkü.
Buna psikomatik tepki deniliyor.
Stres bağışıklık sistemini baskılıyor.
Uzun süreli kortizol artışı iltaplanmayı tetikliyor.
Kaslar sürekli kasılı kalıyor ve bir noktada sistem çöküyor.
Arkadaşlar bir de sosyal medya boyutu var.
Sürekli iyi görünme baskısı, sürekli güçlü görünme baskısı, sürekli mutlu görünme.
Ben iyiyim kültürü. Oysa içten içe tükenmiş bir sürü insan var.
Yorgun ama filtresi çok güzel.
İşte kırgın ama story çok enerjik.
Bitmiş ama çok şükür modunda.
Beden filtre kullanmıyor arkadaşlar.
O dürüst çünkü ve dürüstlük bazen ağrı şeklinde çıkıyor.
Aslında mesele şu. Beden düşman değil.
Beden ihanet etmiyor.
Beden sabotaj yapmıyor.
Beden bizi koruyor. Aynı hızla devam edersen zarar göreceksin diyor.
Ama biz ne yapıyoruz? Ağrı kesici, vitamin, kahve, biraz daha dayanma.
Dayanmak bazen en büyük alışkanlık ama sağlıklı değil.
Arkadaşlar şimdi yavaş yavaş toparlıyorum konuyu ama bitirmiyorum.
Derin bir yere geliyoruz burada.
Ruh yorulduğunda beden konuşuyor ama beden bağırdığında hala susuyorsanız orada kendinizle ilişkiniz zayıflamış demektir.
Çünkü insan önce iç sesini kaybeder.
Sonra bedenini.
Şimdi... Size bir davetim var.
Bugün bir ağrın varsa hemen susturma.
Bir dakika dur. Sor.
Bu bana ne anlatıyor?
Boynun mu ağrıyor mesela? Belki bir şeyi taşımaktan yoruldun.
Miden mi bulanıyor?
Belki bir şeyi sindiremiyorsun.
Uyuyamıyor musun? Belki zihnin hiç susmadı.
Ve belki ilk kez şunu demen gerekiyor.
Ben gerçekten yoruldum.
Bu bir yenilgi değil arkadaşlar.
Bu bir fark ediş.
Beden bir alarmdır.
Alarmın sesi rahatsız edicidir.
Sinir bozucudur. Susturmak istersin ama alarmın amacı seni uyandırmak.
Alarmı kırarsan tehlike geçmez.
Ruh yorulduğunda beden konuşur.
Ama sen erken dinlersen bağırmasına gerek kalmaz.
Ve belki de bugün yapabileceğin en büyük güç göstergesi şu.
Kendine karşı dürüst olmak.
Ben Semra. Bir sonraki bölümde yeniden buluşalım.
Ve unutmayın, iyileşmek bazen hastalığı bastırmak değil, yorulduğunu kabul etmektir.
Kendinizi dinleyin, gerçekten dinleyin.
Hoşçakalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
