
Her şeye yetişmeye çalışırken, aslında en çok kendimizden mi çalıyoruz? Bu bölümde, 'hayır' diyememenin omuzlarımıza bindirdiği görünmez yükleri, bizi nasıl tükettiğini ve 'evet'lerin arkasına sakladığımız o yorgunluğu konuşuyoruz. Eğer siz de günün sonunda başkalarını mutlu edip kendinizi ihmal edilmiş hissediyorsanız, bu bölüm tam size göre. Kendi sınırlarını çizmeye hazır mısın?
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar, hoş geldiniz.
Ben Semra. Bugün yine hepimizin hayatına bir yerinden mutlaka dokunan bir konuyla geldim.
Mesela hiç istemediğiniz bir şeye tamam dediğiniz oldu mu?
Hani ağızdan böyle olur çıkar ama içinden böyle bir ses bağırır.
Ben bunu neden kabul ettim ya dersiniz ya.
Daha cümle bitmeden pişmanlık gelir.
Ama iş işten geçmiştir.
Takvim dolmuştur, enerji gitmiştir ve sen yine kendini ikinci plana atmışsındır.
Bugün tam olarak hayır diyememeyi konuşacağız.
Kırılmasınlar diye, kendimizi yormayı, ayıp olmasın diye sınırlarımızı aşmayı, herkese yetişmeye çalışırken kendimizi nasıl sona bıraktığımızı.
Neden hayır demek bu kadar zor arkadaşlar?
Bu alışkanlık nereden geliyor?
Ve biz fark etmeden bize neler hissettiriyor?
Bilimsel açıklamalarla, gerçek hayattan tanıdık anlarla ve arada bir tam ben ya dedirten örneklerle birlikte düşüneceğiz.
Çünkü mesele sadece bir kelime değil, mesele kendimizle kurduğumuz ilişki.
Eğer siz de herkesi üzmemek için kendinizi üzenlerdenseniz doğru yerdesiniz.
Hazırsanız o halde başlayalım.
Arkadaşlar şimdi biraz geriye gidelim.
Hayır diyememek modern hayatın bize kazandırdığı bir zayıflık değil.
Bu insanlık tarihi kadar eski bir davranış.
Hani ilk topluluklarda hayatta kalmak gruba ait olmakla mümkündü ya.
İşte öyle. Dışlanmak kelimenin tam anlamıyla ölüm riski demekti.
Yani uyum sağlamak, itiraz etmemek, gruptan kopmamak biyolojik bir avantajdı.
Beynimiz şunu öğrendi.
Uyum eşittir güvenlik.
Arkadaşlar bilim insanları buna evrimsel uyum refleks ediyor.
İnsan beyni hala binlerce yıl öncesi bu kodla çalışıyor.
Bugün biri bize kızdığında ya da onaylamadığında, kırıldığında beynimiz bunu sadece duygusal değil tehdit olarak algılıyor.
O yüzden hayır demek beyin için basit bir kelime değil.
Risk demek, gerilim demek, yalnız kalma ihtimali demek.
Peki arkadaşlar beyin ne yapıyor?
Norobilim bize şunu söylüyor.
Hayır demek istediğimiz anlarda beynin amigdala bölgesi devreye giriyor.
Amigdala tehlike algısından sorumlu olan bölge.
Yani hayır demek beyin için birisini üzebilirsin değil.
Bağın kopabilir sinyali.
Bu sırada stres hormonu kortizol yükseliyor, kalp hızlanıyor, boğaz düğümleniyor.
Ve ağızdan otomatik bir tamam çıkıyor.
Aslında o an yaptığımız şey şu.
Ruhsal bir tehlikeden kaçıyoruz.
Mesela tarihe baktığımızda hayır deme hakkı her zaman ve herkese ait değildi.
Feodal toplumlarda hiyerarşi vardı, üst konuşur alt kabul ederdi.
Kadınlar, çocuklar, köleler itiraz edemezdi.
Sessizlik güvenlikti yani.
Bu kültürel miras nesiller boyunca aktarıldı arkadaşlar.
Bugün hala birçok insanın özellikle otorite figürlerine, aile büyüklerine, yöneticilere hayır demekte zorlanmasının nedeni sadece kişisel değil, tarihsel bir
alışkanlık. Arkadaşlar özellikle doğu kültüründe hala çok baskın bir şekilde gördüğümüz bir gerçek var.
Aile büyüklerine hayır demek çoğu zaman bir sınır koymak değil.
Tüpedüz bir saygısızlık olarak öğretiliyor bize.
Düşünün. Bir konuda ısrarcısınız.
Sizin için önemli bir konu ama işte atıyorum babanız net bir şekilde hayır hiçbir şekilde olmaz diyor.
Ve o anda şunu fark ediyorsunuz.
Artık karşı cevap vermeye bile cesaret edemiyorsunuz.
Çünkü zihninizde bir korku devreye giriyor.
Eğer nedenini sorarsam saygısızlık etmiş olur muyum?
İtiraz edersem sevgisini kaybeder miyim?
Sesimi yükseltirsem nankörlük mü olur?
Ve çoğumuz ne yapıyoruz?
İçimize atıyoruz, sineye çekiyoruz ve kabul ediyoruz.
Ama burada çok kritik bir çelişki var.
Karşımızdaki kişi saygı duyulması gereken biri olduğu için bizim hayır deme hakkımız ortadan kalkıyor.
Ama aynı kişi bize hayır dediğinde bunun son derece normal olduğunu öğreniyoruz.
Yani bize öğretilen şey şu, o sınır koyabilir ama sen koyamazsın.
İşte tam da burada farkında olmadan bir şey gelişiyor.
Öğrenilmiş çaresizlik.
Kendi istediğini bastırmayı, kendi fikrini küçültmeyi, kendi sınırlarını yok saymayı öğreniyorsun.
Ve bu sadece çocuklukta kalmıyor arkadaşlar.
Büyüyorsunuz ama işte atıyorum patronuna hayır diyemiyorsun ya da partnerine itiraz edemiyorsun.
Arkadaş ilişkilerinde bile kendini geri çekiyorsun.
Çünkü bir yerlerde hala şuna inanıyorsun.
Hayır dersem sevilmem.
Hayır dersem kaybederim.
Hayır dersem yanlış yapmış olurum.
Oysa gerçek şu. Saygı sessizlik değil.
Sevgi itaat değil.
Ve sınır koymak kimseye ihanet etmek değil.
Asıl soru şu. Biz gerçekten saygılı mıydık?
Yoksa sadece susmayı mı öğrendik?
Mesela arkadaşlar çocukluğumuzda hayır dendiğinde ne oluyordu?
Terbiyesizlik yapma büyükleri hayır denmez ya da işte uslu ol.
Beyin şunu kayıt alıyor hayır eşittir ceza demek ve büyüdüğümüzde bedenimiz hala çocuk gibi tepki veriyor.
Yetişkin aklımız sınır koymam gerekiyor derken bedenimiz tehlike var diye alarm veriyor.
Aslında mesele şu arkadaşlar hayır diyememek karakter değil.
Öğrenilmiş bir hayatta kalma stratejisi.
Ve tam da bu yüzden hayır diyemediğimiz anlarda kendimizi suçlamak yerine şunu fark etmek gerekiyor.
Bu refleks nereden geliyor?
Bize ne hissettiriyor?
Ve günlük hayatta nasıl ortaya çıkıyor?
İşte şimdi bu refleksin hayatımızda nasıl şekil aldığını konuşmaya başlayabiliriz.
Arkadaşlar hayır diyememenin arkasında çoğu zaman düşündüğümüzden daha derin sebepler var.
Birincisi çocukluk. Birçoğumuz uslu çocuk olarak büyütüldük.
Ya da işte uslu olmaya zorlandık.
İşte sessiz ol, sorun çıkarma, büyüklerin sözünü dinle, paylaş, idare et.
Hayır kelimesi her zaman ayıp sayıldı.
Az önce de bahsetmiştim.
Bazen bu saygısızlık olarak etiketlendi.
Ve çocuk zihni şunu öğreniyor.
Eğer kabul edersem sevilirim.
Yani sevgi senin davranışına bağlı.
Uyumluysan varsın.
İtiraz edersen rizik alırsın.
Bu öğrenme büyüyor bizimle, yaşa alıyoruz ama hiçbir şekilde değişmiyor.
Toplum bize şunu fısıldıyor arkadaşlar.
İyi insan her şeye yetişir.
İyi insan hayır demez.
İyi insan fedakardır.
Ama kimse şunu sormuyor.
Bu fedakarlığın bedelini kim ödüyor?
Genelde cevap bellidir.
Biz işte mesela arkadaşımızın yükünü alırız kırılmasın diye, aile içinde susarız tatsızlık çıkmasın diye ve günün sonunda yorgun, kırgın ama hala idare eden kişi gibi oluyoruz.
Aslında mesele şu, iyi insan olmakla kendini yok saymak karıştırılıyor.
Arkadaşlar hayır diyemeyen insanlar genelde şu üç sınırı da sürekli ihlal ediyor.
Fiziksel sınır, zihinsel sınır ve duygusal sınır.
Çünkü sınır koymayı kabalık sanıyoruz.
Oysa psikolojide sınır koymak ruhsal sağlığın temeli.
Sınır yoksa ilişki değil yük vardır.
Araştırmalar şunu gösteriyor.
Hayır diyemeyen insanlar tükenmişlik sendromuna daha yatkın.
Özellikle empati düzeyi yüksek, sorumluluk alan, idare eden kişilerde bu çok yaygın.
Belirtiler tanıdık geliyor.
Sürekli yorgunluk, içten içe öfke, insanlara tahammül edememe, kimse beni düşünmüyor hissi.
Ama ironik olan şu. Herkesi düşünürken seni düşünmediğini fark ediyorsun.
Hayır diyemediğin her an kendine geç kalıyorsun.
İşte aile ortamı, kalabalık masa, herkes oturmuş.
İşte bir ses yükseliyor.
Sen yaparsın, sen beceriklisin.
Buna hayır diyemiyoruz.
Çünkü ailede hayır demek sanki ben sizi sevmiyorum demekle aynı şey.
Bir bakmışsın mutfaktasın.
Herkes çay içerken işte sen üçüncü tabak yıkıyorsun.
Ve içinden geçirdiğin cümle şu.
Ben yine nasıl gönüllü oldum ya.
Çünkü yıllarca sana şu öğretildi.
İyi evlat idare eder.
Mesela telefonuna mesaj geliyor.
İşte görüyorsun ama cevap yazmıyorsun.
Çünkü hayır demek yazıyla daha zor geliyor.
Ses tonun yok, mimik yok.
Açıklama yapma ihtiyacı artıyor.
O yüzden ne yapıyoruz? Mesajı görmezden geliyoruz.
Kendinle pazarlık yapıyorsun ve 45 dakika sonra işte kusura bakma yeni gördüm yazıyoruz.
Aslında yeni görmedin.
Yeni cesaret ettin.
Aslında mesele şu arkadaşlar.
Hayır diyemeyen insan mesajla bile yoruluyor.
Mesela iş yerinde sana zahmet 5 dakikalık bir şey.
Sen zaten daha hızlısın.
Yani yapıyorsun. İşte o 5 dakika senin molanı alıyor.
Mesaini uzatıyor.
Eve götürdüğün yorgunluğunu büyütüyor.
Peki sen ne diyorsun? Tamam hallederim.
Sonra eve gidiyorsun. Yorgun ama hala kibarsın.
Arkadaşlar bir de kendimizi ön plana çıkarma çabamız var.
İşte bir ortamda biri ben yapamam diyor.
Ne oluyor? Susuyoruz orada.
O sesledikten sonra şu cümle çıkıyor.
Ben hallederim. Ve kaderin orada yazılıyor.
Çünkü sen hallederim dedikçe herkes rahatlıyor.
Ama kimse senin yorgunluğunu üstlenmiyor.
İşte her şeyi halleden insan bir gün kimsenin halletmediği kişi oluyor.
Arkadaşlar Abraham Lincoln başkanlığı döneminde aldığı sert kararlar nedeniyle çok eleştiriliyor.
Ama onun meşhur bir sözü var.
Başkalarını memnun etmeye çalışmasaydım bu koltukta oturmazdım diyor.
Ya da Frida Kahlo hayatının bir döneminde herkesi memnun etmeye çalışırken kendini tamamen kaybettiğini yazıyor günlüklerinde.
Sonra şunu fark ediyor.
Acımı da sınırımı da sahiplenmezsem kimliğim siliniyor.
Bunu diyor. Yani şunu söylüyor aslında.
Herkese iyi görünmeye çalışırken kendime kötü davranmışım.
Acımı yok saydığımda geçmiyor.
Sınırlarımı kaldırdığımda ilişkiler derinleşmiyor.
Kendim kalmak için önce kendime yer açmam gerekiyor.
Mesela Einstein gençliğinde herkese ulaşılabilir olmaya çalışıyor.
Mektuplara cevap veriyor.
Ricaları kırmıyor, davetleri kabul ediyor.
Bir süre sonra şunu fark ediyor.
Zihni dağılmış, üretimi düşmüş.
Ve hayatının ilerleyen dönemlerinde sekreterine şu talimatı veriyor.
Zamanımı korumazsam düşüncelerimi kaybederim diyor.
Yani hayır demek bazen bencillik değil.
İnsanlığın yararına bir sorumluluk.
Bu insanlar kötü insan oldukları için değil.
Kendilerini korumayı öğrendikleri için hayır dediler.
Hayır demek bencil olmak değil arkadaşlar.
Ya da kabu olmak değil.
Sevilmeyecek biri olmak da değil.
Hayır demek şu, ben de varım.
Ve ilginçtir, net hayır diyen insanlar zamanla çok saygı görüyor.
Çünkü ne bekleyeceğini biliyorsun.
Arkadaşlar bölümü kapatmadan önce kendinize şu soruları sormanızı istiyorum.
Mesela hayır yerine evet dediğinizde bunu gerçekten istediğim için mi kabul ediyorum?
Bu sorumluluğu alsam benden ne götürecek?
Ya da aynı durumda bir arkadaşım olsa ona ne önerirdim?
Kendime bugün küçük bir hayır deme hakkı verebilir miydim?
Bu sorular farkındalığın ilk adımı arkadaşlar.
Hayır demek bir ilişkiyi bitirmez ama kendinle olan ilişkini kurtarabilir.
Bugün bu bölümde bir kelimenin etrafında dolaştık aslında.
Kısacık ama ağırlığı büyük bir kelime.
Hayır. Çocukluğundan bugüne nasıl taşındığını konuştuk.
İyi insan olma çabasıyla, ayıp olmasın diye, kırılmasınlar diye kendimizi nasıl sessizce ertelediğimizi fark ettik.
Günlük hayatın içinden örneklerle Bir kahve bahanesiyle işte iş yerindeki 5 dakikalık ricalar, aile içinde sen yaparsın denilen anlardan, mesajı görüp cevap yazmadığımız
o tanık suskunluklara kadar hayır diyemediğimiz her anın bize neler götürdüğünü konuştuk.
Bilimsel olarak bunun neden böyle olduğunu gördük.
Sınır koymanın kalabalık değil, ruh sağlığının temel taşlarından biri olduğunu hatırladık.
Ve hayır diyememenin bizi nasıl yavaş yavaş yorgun, kırgın ve tükenmiş hissettirdiğine dokunduk.
Belki de uzun zamandır kendine karşı bu kadar dürüst oldun ve eğer bu bölüm sana biraz iç çekme hissi verdiyse bil ki bu kötü bir şey değil.
Bu farkındalığın başladığı yer.
Aslında Mesele Şu arkadaşlar, hayır demek başkalarını dışlamak değil, kendini içeri almak.
Bir dahaki sefere ağzınızdan otomatik bir tamam çıkmak üzereyken bir saniye durun ve kendinize şunu sorun.
Ben bu evetin neresindeyim?
Ben Semra. Bir sonraki bölümde yeniden buluşalım.
Kendinize iyi bakın ve unutmayın.
Hayır demek bir kopuş değil.
İnsanın kendini doğru attığı sessiz bir adım.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
