
Dikkat Dağınıklığı Bir Hastalık mı, Yoksa Bir Tercih mi?
8 Haziran 2026 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Gün içinde kaç kez dikkatinizin dağıldığını fark ediyorsunuz?
Bildirimler, algoritmalar ve sonsuz içerik akışı arasında odağımızı korumak neden bu kadar zorlaştı? Bu bölümde, dikkat ekonomisinin görünmeyen tarafını ve dikkatimizi geri kazanmanın yollarını konuşuyoruz.
Bölümle ilgili düşüncelerini benimle paylaşmayı unutma!
Beni Instagram'da Takip Et: @aslindameselesu
İletişim için: aslindameselesu@gmail.com
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar, hoş geldiniz.
Ben Semra. Öncelikle şunu söyleyeyim, evet biraz ara verdik.
Aslında biraz dediğim yaklaşık iki ay kadar falan.
Podcast dünyasında iki ay ne kadar uzun süre bilmiyorum ama algoritmalar açısından bakarsak muhtemelen bazı platformlar beni çoktan kayıp ilan etti.
Belki bazı dinleyiciler acaba geri gelir mi diye düşündü.
Belki bazıları hiç fark etmedi bile.
Belki de şu an tesadüfen karşıma çıktınız.
Her durumda burada olduğunuz için teşekkür ederim.
Ve dönüş için uzun süre hangi konuyla geri dönmem gerektiğini düşündüm.
Sonra fark ettim ki son aylarda benim sıkça yaşadığım ve beni gerçekten rahatsız eden bir...
durum var. Bir sabah bilgisayarın başına oturuyorum.
Bir iş yapacağım. İşte 5 dakika telefona bakıyorum.
Telefona neden baktığımı unutuyorum.
Sonra hava durumuna bakıyorum.
Hava durumundan bir haber sitesine geçiyorum.
Haberden bir videoya geçiyorum.
Videodan bir yoruma geçiyorum.
Yorumlardan başka bir konuya derken aradan 20 dakika geçmiş.
Ve asıl yapmam gereken işe henüz başlamamışım.
Şimdi dürüst olun bu hikayenin bir kısmı size de tanıdık geldi değil mi?
Çünkü bugün konuşacağımız konu tam olarak bu.
Dikkatimizi kim çaldı?
Hazırsanız haydi başlayalım.
Arkadaşlar dikkatimizi gerçekten biri mi çaldı?
Yoksa biz mi fark etmeden teslim ettik?
Çünkü son yıllarda çok ilginç bir şey oluyor.
İnsanlar kendilerini her zamankinden daha meşgul hissediyor.
Ama aynı zamanda her zamankinden daha dağılmış gibi.
Daha fazla bilgiye sahibiz ama daha az odaklanabiliyoruz.
Daha çok bağlantımız var ama daha az derinleşebiliyoruz.
Daha çok içerik tüketiyoruz ama daha az şey hatırlıyoruz.
Ve galiba mesele tam olarak burada başlıyor.
Bir şeyler değişti ama ne değişti?
Şimdi düşünün, çocukluğunuzu bir hatırlayın.
Bir televizyon programı izlerdik, başlardı program, biterdi, arada reklam çıkardı.
İşte reklam bitince programa geri dönerdik.
Başka seçenek yoktu çünkü.
Şimdi ise bir diziyi izlerken aynı anda telefon elimizde.
Telefon elimizdeyken bir yandan mesaj geliyor.
Mesaj gelirken sosyal medya bildirimleri düşüyor.
Bir içerik bitmeden yenisi başlıyor yani.
Yenisi bitmeden diğeri geliyor.
Ve beynimiz durmadan seçim yapmak zorunda kalıyor.
İlginç olan şu arkadaşlar.
Eskiden bilgi kıttı.
Bugün bilgi bol.
Ama dikkatimizi koruyabilmek kıymetli hale geldi.
Çünkü artık savaş bilgi savaşı değil.
Dikkat Savaşı Bugün dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları aslında ürün satmıyor.
Dikkat satın alıyor.
Senin zamanını satın alıyor.
Benim zamanımı satın alıyor.
Herhangi bir platformda ne kadar uzun kalırsan o kadar değerli hale geliyorsun.
Bunu fark ettiğinizde bazı şeyler yerine oturmaya başlıyor.
Mesela neden uygulamalar renkli?
Hiç düşündünüz mü? Neden bildirimler kırmızı?
Neden sonsuz kaydırma özelliği var?
Neden videolar otomatik oynuyor?
Çünkü insan psikolojisini çok iyi biliyorlar.
Bir mühendis oturup sadece güzel bir uygulama tasarlamıyor.
Binlerce mühendis insan davranışlarını inceliyor.
Ve şu soruyu soruyor.
Bu kişiyi burada 5 dakika daha nasıl tutabiliriz?
İşte mesele biraz burada.
Biz sosyal medyayı kullanıyoruz sanıyoruz ama bazen sosyal medyada bizi kullanıyor.
Bunun tarihsel tarafı da çok ilginç.
İnsan beyni aslında bugünkü dünya için evrimleşmedi.
Bunu unutuyoruz.
Bizim beynimiz binlerce yıl boyunca çok farklı bir ortamda yaşadı.
Bir mağarada yaşayan insan için dikkat hayatta kalma meselesiydi mesela.
Çalıların arasından sesi duymak gerekiyordu.
İşte bir tehlikeyi fark etmek gerekiyordu.
Yeni bir bilgiye yönelmek gerekiyordu.
Çünkü yeni bilgi bazen hayat kurtarıyordu.
Bugün aynı mekanizma çalışıyor ama tehlike yerine bildirim görüyoruz.
Aslan yerine kısa video görüyoruz.
Ve beynimiz ikisi arasında ayrım yapmakta gerçekten zorlanıyor.
Yeni olan şeye yöneliyoruz.
Çünkü beynimiz yeni olanı seviyor.
Tam bu yüzden bazen elimiz istemsizce telefona gidiyor.
Canımız sıkıldığı için değil.
Beynimiz ödül aradığı için.
Şimdi çok ilginç bir soru soracağım size.
Gerçekten dikkat eksikliğiniz var mı?
Yoksa dikkatimizi sürekli bölüyoruz da buna dikkat eksikliği mi diyoruz?
Çünkü bazen insanlar şöyle söylüyor.
Ben artık kitap okuyamıyorum.
Ama 3 saat boyunca sosyal medyada kalabiliyorlar.
Demek ki dikkat tamamen kaybolmamış.
Sorun dikkatin süresi değil.
Sorun dikkatin yönü olabilir.
Bu biraz rahatsız edici bir fikir evet.
Çünkü suçu tamamen teknolojiye atmıyoruz.
Bir kısmında bizim tercihlerimiz de var ve galiba bu konuda dürüst olmak gerekiyor.
Ben de zaman zaman aynı şeyi yaşıyorum çünkü.
Telefonu sadece saate bakmak için açıyorum.
5 dakika sonra kendimi tamamen alakasız bir videonun içinde buluyorum.
Nasıl geldiğimi inanın bilmiyorum.
Neden orada olduğumu bilmiyorum ama oradayım.
Bunu yaşayan tek kişi olmadığımı da biliyorum.
Çünkü modern dünyanın ortak deneyimlerinden biri haline geldi.
Peki bunun bedeli ne?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü dikkat sadece odaklanmak demek değil.
Dikkat aynı zamanda hayat demek.
Neye dikkat ediyorsan hayatın biraz da oraya dönüşüyor.
Saatlerin verdiği şey zamanla karakterini şekillendiriyor.
Düşüncelerini şekillendiriyor.
Bir günün nasıl geçirdiğin, yıllarının nasıl geçireceğini belirliyor.
Ve belki de bu yüzden şu soruyu sormamız gerekiyor.
Dikkatimizi kaybettiğimizde aslında neyi kaybediyoruz?
Zamanı mı? Üretkenliği mi?
Yoksa biraz da kendimizi mi?
İşte burada işin biraz daha ilginç tarafına geliyoruz arkadaşlar.
Çünkü çoğumuz dikkatimizin dağıldığını düşünüyoruz.
Ama belki de mesele dikkatimizin dağılması değil.
Mesele dikkatimizin sürekli olarak birileri tarafından talep edilmesi.
Bakın bundan 100 yıl önce insanlar sabah kalktığında dünyanın geri kalanıyla aynı anda iletişim kuramıyordu.
Çünkü telefon yok, internet yok, bildirim yok, mesaj yok.
Bir insanın dikkatini bölmek için fiziksel olarak yanında olmanız gerekiyordu.
Şimdi ise dünyanın herhangi bir yerindeki biri cebinizde duran küçük bir cihaz sayesinde günün herhangi bir anında zihninize ulaşabiliyor.
Bu aslında insanlık tarihinde oldukça yeni bir durum.
Ve beynimiz buna tam olarak adapte olmuş değil.
Mesela çok basit bir örnek vereceğim.
Telefonunuz titrediğinde ne hissediyorsunuz?
Gerçekten bir düşünün.
Merak mı, heyecan mı, beklenti mi?
Belki de çok hafif bir gerginlik.
Çünkü beyniniz şunu bilmiyor.
Bu bildirim önemli mi, değil mi?
Belki bir iş, belki aile, belki arkadaş.
Belki de hiç tanımadığınız birinin yüklediği kahve fotoğrafı.
Ama beyniniz öğrenene kadar o bildirime dikkat ayırıyor.
İşte burada dopamin devreye giriyor.
Dopamin hakkında internette çok fazla yanlış bilgi dolaşıyor arkadaşlar.
Sanki dopamin sadece mutluluk hormonuymuş gibi anlatılıyor.
Aslında durum biraz daha farklı.
Dopamin çoğu zaman ödülden çok beklentiyle ilgili.
Yani ödülü aldığınız an değil, ödülün gelebileceğini düşündüğünüz an daha etkili oluyor.
Bu yüzden bazen telefonu açarken heyecan duyuyoruz.
Çünkü neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
Ve ilginç olan da şu.
Belirsiz ödüller insan beynini en çok meşgul eden şeylerden biri.
Kumar makineleri neden bağımlılık yaratıyor mesela?
Hiç düşündünüz mü? Çünkü her seferinde kazanamıyorsunuz.
Ama bir sonraki sefer kazanma ihtimaliniz var.
Sosyal medyada biraz buna benziyor.
Her kaydırmada harika bir içerik çıkmıyor.
Ama belki bir sonrakinde çıkacak.
Belki bir sonrakinde, belki bir sonrakinde ve fark etmeden yarım saat geçmiş oluyor.
Şimdi bunu söylerken sosyal medyayı şeytanlaştırmak istemiyorum tabii.
Çünkü mesele teknolojik kötü, insan iyi meselesi değil.
Ben de kullanıyorum.
Muhtemelen siz de kullanıyorsunuz.
Sorun kullanımın kendisinde değil.
Sorun kontrolün kimde olduğu.
Telefonu sen mi kullanıyorsun yoksa telefon mu seni kullanıyor?
İşte asıl soru bu.
Bazen ben kendi üzerimde küçük deneyler yapıyorum.
Belki siz de yapmışsınızdır.
İşte telefonu başka bir odaya bırakıyorum.
Bir saat boyunca çalışacağım diyorum.
İlk 10 dakika gayet güzel geçiyor.
Sonra tuhaf bir şey oluyor. Elim telefonu gitmek istiyor.
Ama telefon yanımda değil.
Sonra fark ediyorum ki aslında ihtiyacım olan telefon değilmiş.
Yani o an telefona bir ihtiyacım yok.
Ben alışkanlığımı arıyormuşum.
Çünkü bazen can sıkıntısına tahammül edemiyoruz.
Eskiden insanlar otobüs beklerken beklerdi gerçekten.
Şimdi beklerken ekran kaydırıyoruz.
Ya da sırada dururken düşünürdük.
Şimdi sırada dururken video izliyoruz.
Eskiden sıkılırdık.
Şimdi sıkılmaya fırsat bulamıyoruz.
Ya da imkan vermiyoruz.
Ve bu çok önemli bir nokta.
Çünkü yaratıcılık çoğu zaman boşlukta ortaya çıkıyor.
Can sıkıntısında ortaya çıkıyor yani.
Hiçbir şey yapmadığınız anlarda ortaya çıkıyor.
Mesela en iyi fikirlerinizin duşta gelmesinin nedeni bu olabilir.
Çünkü ilk kez beyninizin sessiz kalmasına izin veriyorsunuz.
E tabi izin veriyorsanız müzik dinlemiyorsanız.
Ama biz artık sessizlikten bile kaçıyoruz arkadaşlar.
Bir yere yürürken kulaklık, yemek yerken işte video, uyumadan önce ekran.
Uyanır uyanmaz yine ekran.
Günün her boşluğu içerikle dolduruluyor.
Ama içi boş içeriklerle.
Sonra neden zihnimiz yorgun diye soruyoruz.
Belki de cevabın bir kısmı burada saklı.
Bir araştırmada insanların önemli bir kısmı birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan oturmayı sıkıcı buluyor.
Hatta bazı katılımcılar yalnız kalıp düşünmek yerine hafif elektrik şoku almayı bile tercih etmiş arkadaşlar.
Bunu ilk duyduğumda bana inanılmaz gelmişti.
Ama sonra düşündüm gerçekten o kadar şaşırtıcı mı?
Çünkü artık sessizlik alışık olduğumuz bir şey değil.
Zihnimizin sesini duymaya alışık değiliz.
Ve bazen dikkatimizin dağılmasının sebebi dış dünya değil.
Kendi düşüncelerimizden kaçıyor olabiliriz.
Biraz zihnini susturmak için burada farklı seslerle, videolarla Orada kendini aslında geri plana atıyor.
Tamamen dış bir sesle aslında zihnini uyutmaya çalışıyor.
Kendi düşüncelerimizden kaçıyoruz arkadaşlar.
Belki de sürekli meşgul olmamızın bir nedeni var.
Çünkü durduğumuzda bazı sorular ortaya çıkıyor.
Mutlu muyum? Doğru yerde miyim?
Doğru insanlarla mı birlikteyim?
Gerçekten istediğim hayatımı yaşıyorum?
Bu sorular kolay değil.
İşte bunları susturmak için sürekli meşgul.
Beyne sürekli bir şeyler veriyoruz.
Ve bazen yeni bir video açmak bu sorularla yüzleşmekten daha kolay geliyor.
Videoyu aç ve beyindeki bütün sekmeleri kapat.
İnsan tarafımız da tam burada ortaya çıkıyor.
Çünkü hepimiz bunu zaman zaman yapıyoruz.
Şimdi başka bir soru soracağım.
Dikkatimiz dağıldığında bunun bedelini nerede ödüyoruz?
İş hayatında mı, ilişkilerde mi, öğrenme kapasitemizde mi?
Belki hepsinde.
Çünkü odaklanma aslında modern dünyanın en değerli becerilerinden biri haline geldi.
Eskiden bilgiye ulaşmak zordu.
Şimdi bilgiye ulaşmak çok kolay.
Zor olan bilgi içinde kaybolmamak.
Dikkat kaybı ilişkilerimizi nasıl etkiliyor mesela?
Neden artık uzun bir film izlemek bile zor geliyor?
Neden kitap okumakta zorlanıyoruz?
Ve belki daha önemlisi dikkatimizi geri almak mümkün mü?
Bence bölümün en önemli sorusu bu.
Çünkü şimdiye kadar biraz karamsar bir tablo çizmiş olabiliriz.
Algoritmalar dedik, bildirimler dedik, dopamin dedik.
İyi de çözüm ne?
Telefonu kırıp dağa mı çıkacağız?
Muhtemelen hayır yapmayacağız böyle bir şey.
Zaten mesele teknolojiyle savaşmak değil arkadaşlar.
Teknolojiyi bilinçli kullanabilmek.
Çünkü Gerçekçi olalım.
Bu araçlar hayatımızın bir parçası.
İşimiz burada, arkadaşlarımız burada, bilgiler burada, eğlence burada.
Sorun onların varlığı değil zaten.
Sorun bizim farkındalığımız.
Yani bizim onu yanlış tüketmemiz, yanlış kullanmamız.
Çünkü dikkat kaybı çoğu zaman büyük bir olayla başlamıyor.
Kimse bir sabah uyanıp bugün dikkatimi tamamen kaybedeceğim demiyor.
Küçük küçük oluyor bunlar.
Bir bildirim, bir video, bir kaydırma, ne bileyim bir mesaj.
Ve yıllar sonra dönüp baktığında günlerin önemli bir kısmının nereye gittiğini gerçekten hatırlamıyorsun.
İnsan bazen bunu fark edince biraz sarsılıyor.
Ben de kendi adıma bunu yaşadım.
Bazen gün sonunda yorulmuş oluyorum.
Ama yaptığım şeyleri düşündüğümde ortada pek bir şey yok.
Çok meşguldüm ama çok ilerlememiştim.
Bu ikisi aynı şey değilmiş mesela.
Bunu sonradan anladım.
Çünkü meşgul olmakla anlamlı bir şey yapmak arasında ciddi bir fark var.
Modern dünyanın en büyük tuzaklarından biri de bu olabilir arkadaşlar.
Sürekli hareket halindeyiz.
Ama gerçekten ilerliyor muyuz?
İşte orası biraz tartışmalı.
Şimdi şöyle bir şey düşünelim.
Hayatınızdaki en güzel anıları bir hatırlayın.
Gerçekten unutamadığınız anları.
Bir dost sohbetini, bir yolculuğu, ne bileyim bir ilk buluşmayı.
Bir aile yemeğini ya da bir çocuğun kahkahasını, bir gün batımını.
Peki fark ettiniz mi?
Bu anların ortak bir özelliği var.
Hepsinde oradaydınız.
Gerçekten oradaydınız.
Zihniniz başka yerde değildi.
Telefon ekranında değildi mesela.
Bildirimlerde değildi.
Çünkü zihniniz orada olmasaydı bunları şu an hatırlamazdınız.
Bir sonraki videoda değildiniz mesela.
O anın içindeydiniz.
Belki de kaliteli bir hayatın temelinde bu yatıyor.
Dikkat. Çünkü dikkat aslında sevginin de temelinde.
Bir insana verebileceğiniz en değerli şeylerden biri dikkatiniz.
Bir çocuğu dinlemek, bir dostu dinlemek, bir partneri dinlemek, karşınızdaki konuşurken telefonu bırakmak.
Bu küçük gibi görünen şeyler aslında ilişkilerin temel taşları.
Arkadaşlar günümüzün gerçekten en büyük sorunlarından bir tanesi de bu.
Karşılıklı oturduğumuzda gerçekten dikkatimiz çok dağılıyor.
Karşı taraftaki konuşurken biz telefona bakabiliyoruz.
Ya da karşımızdaki aynı şekilde telefona bakabiliyor.
Ama günümüzde aynı masada oturup farklı ekranlara bakan insanlar haline geldik.
Bazen fiziksel olarak yan yanayız evet.
Ama zihinsel olarak kilometrelerce uzaktayız birbirimizden.
Ve bunun farkına bile varmıyoruz.
Gerçi ilişkilerde bu çok fazla dile getiriliyor.
Yani duygusal yalnızlık, işte değer verilmemesi ya da karşısındaki insanın hani görülmemesi.
Bu ilişkiler de çok dile getiriliyor ama eşler tarafından çok basite alınıyor.
Yani fiziksel olarak orada bulunmanın karşı tarafa yetebileceği düşünülüyor.
Aslında bu çok yanlış bir bakış açısı.
Kendimizi karşıdaki insanın yerine koyabiliriz.
Karşımızda oturan bir insan var tamamen odağa bizde.
Ve gerçekten yapmak istediği tek şey göz teması kurup muhabbet ya da sohbet etmek.
Biz ne yapıyoruz? Telefon elimizde video kaydırıyoruz.
Ya da telefonla konuşuyoruz.
Mesela bir arkadaşınızla bir kahve içtiğinizi düşünün.
Tam önemli bir şey anlatıyor.
Telefonunuz titriyor.
Sadece bir saniyeliğine bakıyorsunuz.
Sonra tekrar dönüyorsunuz konuya.
Ama aslında o konuşmanın ritmi bozuluyor.
Farkında değilsiniz.
Karşı taraf bunu hissediyor.
Belki bilinçli değil ama hissediyor.
Çünkü dikkat bölündüğünde bağda bölünüyor.
Bu yüzden mesele sadece üretkenlik meselesi değil.
İnsanlık meselesi biraz da.
Çünkü dikkat verdiğimiz şeyler büyüyor.
İlgi gösterdiğimiz şeyler güçleniyor.
İlişkilerde de böyle.
Ya da anne baba çocuk ilişkilerinde de böyle.
İlgi gösterirsen aradaki bağ büyüyor.
Dikkatimizi verdiğimiz çocukla.
Hiçbir şekilde görmediğimiz, bakmadığımız, konuşurken hani onun göz temasına gelmediğimiz çocukla diyerek sizce aynı olabilir mi?
Yani bu psikolojik açıdan değerlendirildiği zaman bile çok ağır bir darbe.
Hayatımızı neyin şekillendireceğine büyük ölçüde dikkatimiz karar veriyor arkadaşlar.
Peki ne yapabiliriz arkadaşlar?
Mükemmel cevaplarım yok ama bazı şeylerin işe yaradığını gördüm.
Birincisi boşluk bırakmak.
Evet bu kadar basit.
Her boşluğu içerikle doldurmamak, yürürken bazen sadece yürümek, kahve içerken sadece kahve içmek, beklerken sadece beklemek.
İlk başta garip geliyor evet.
Çünkü beynimiz sürekli uyarana alışmış durumda.
Ama bir süre sonra zihnin sakinleşmeye başladığını hissediyorsunuz.
İkincisi bildirimlerle ilişkinizi bir gözden geçirin.
Çünkü dürüst olalım telefonumuzdaki her uygulama bizim için hayat öneme sahip değil.
Bazı bildirimler gerçekten gerekli bazıları değil.
Belki de dikkatimizi geri kazanmanın ilk adımı şu soruyu sormak.
Ben gerçekten neye dikkat vermek istiyorum?
Çünkü hayat sınırlı, zaman sınırlı, enerji sınırlı ve dikkatimizi verdiğimiz her şey aslında hayatımızdan bir pay alıyor.
O yüzden bazen sadece şu soruyu sormak bile yeterli olabiliyor.
Bugün dikkatimi hak eden şey ne?
Ve dikkatimi çalan şey ne?
İkisi aynı şey olmayabilir.
Bölümün başında sormuştuk.
Dikkatimizi kim çaldı?
Şimdi bölümün sonunda şunu söyleyebilirim.
Belki tek bir suçlu yok.
Belki algoritmalar var.
Belki teknoloji şirketleri var.
Belki alışkanlıklarımız var.
Belki de biraz biz varız.
Ama önemli olan suçlu bulmak değil.
Önemli olan fark etmek.
Çünkü fark ettiğimiz şey üzerinde kontrol kurabiliriz.
Fark etmediğimiz şey ise bizi yönetmeye devam eder.
Ve belki de mesele şu.
Dikkatimizi kaybettiğimizde sadece odaklanma becerimizi kaybetmiyoruz.
Hayatımızın bir kısmını da kaybediyoruz.
Çünkü hayat dediğimiz şey aslında zaman değil, dikkat.
Neye dikkat ettiğimiz kim olduğumuzu belirliyor arkadaşlar.
Bu bölümle ilgili siz ne düşünüyorsunuz gerçekten merak ediyorum.
Sizce dikkatimizi kim çaldı?
Sosyal medya mı?
Telefonlar mı? İş hayatı mı?
Yoksa biz mi farkında olmadan buna izin verdik?
Bana mutlaka yazın.
Bölümün açıklamalar kısmında Instagram hesabım ve e-posta adresim yer alıyor olacak.
Gönderdiğiniz mesajların gerçekten büyük bir kısmını okuyorum.
Hatta dürüst olmak gerekirse podcast yapmamın en keyifli taraflarından biri de bu.
Bazen hiç tanımadığım birinin gönderdiği birkaç satırlık mesaj günümün en güzel anlarından biri olabiliyor.
Bu yüzden düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin.
Hangi platformdan dinliyorsanız oradan yorum bırakabilirsiniz.
Instagram üzerinden ulaşabilirsiniz, e-posta gönderebilirsiniz.
Bu bölüm sizde ne uyandırdı?
Gerçekten merak ediyorum.
Ve evet, iki aylık bir aradan sonra yeniden buradayız.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Çünkü bugün konuştuğumuz konu düşünüldüğünde zamanınızdan da değerli bir şey verdiniz.
Dikkatinizi. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın ve unutmayın.
Aslında Mesele Şu.
Hayat dikkat verdiğimiz şeylerin toplamından çok, onların bizde bıraktığı izlerin toplamıdır.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
