
Yaz Yaklaşırken Neden Kilo Verme Paniği Başlıyor?
10 Nisan 2026 · 20 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
"Bahar geliyor, hava ısınıyor ama içimizi bir 'yaza hazırlık' stresi kaplıyor. Ocak ayında başlayan diyet listeleri, detokslar ve bitmek bilmeyen kalori hesapları arasında kendi bedenimize yabancılaşıyor muyuz? Bu bölümde; sosyal medyanın yarattığı yetersizlik hissini, beden algısı üzerinden dönen ekonomiyi ve neden hayatı hep 'biraz daha ince' olacağımız o meçhul geleceğe ertelediğimizi konuşuyoruz. Aylin Balboa’dan ilhamla soruyoruz: Bir şeyden kaçmıyorsak neden bu kadar koşuyoruz?
Transkript
Sizinle hangi
anda denk geldiysek. Oradan merhaba.
Cansu ben. Nasılsınız arkadaşlar?
Umarım herkes iyidir.
Ben iyi değilim.
Yani iyi olmadığım bir dönemden geçiyorum.
Ve mikrofonun başına geçene kadar çok mücadele verdim diyebilirim.
Podcast yapmak, sizinle konuşmak bana iyi geldiği için yapmak istedim.
Ve bugün biraz hepimizin içinde olan ama çok az kişinin dürüstçe konuştuğu bir şeyden bahsedelim istiyorum.
Bahar geliyor, hava ısınıyor, yaz yaklaşıyor ve insanın içine garip bir stres çöküyor.
Böyle tatlı bir bahar neşesi falan değil, bildiğin iç sıkıntısı.
Çünkü bahar gelince çoğumuzun aklına çiçekler, güneş, deniz, tatil gelmesi lazımken önce bedenimiz geliyor.
Evet, yazı hazır mıyım sorusu geliyor.
Ve daha kötüsü şu ki bu soru bize aitmiş gibi geliyor ama çoğu zaman bize ait bile değil.
Çünkü bu hikaye aslında yazın başlamıyor.
Haziran da başlamıyor.
Mayıs da başlamıyor.
Bu işin stresi ocakta başlıyor arkadaşlar.
Dağ hava buz gibi.
Üstümüze montlar var.
Denizle alakamız bile yokken.
Sosyal medyaya bir giriyoruz.
Herkes başlamış.
Spor salonları dolu.
Yaza fit giriyoruz videoları dönüyor.
Detokslar, diyet listeleri, yürüyüş hedefleri, kalori hesapları.
Ve insan ister istemez geriliyor.
Çünkü ekrana bakınca şöyle bir his geliyor.
Herkes hazırlanıyor. Bir tek ben hazırlanmıyorum.
Herkes disiplinli. Bir tek ben de anığım.
Allah Allah. Herkes kontrolü eline almış gibi görünüyor.
Bir tek ben geri kalmışım gibi hissediyorum.
Sonra dönüp kendine bakıyorsun.
Aynaya bakıyorsun. Pantolonla bakıyorsun.
Fotoğraflara bakıyorsun ve içinden şu geçiyor.
Ne oluyor ya? Cidden ne oluyor?
Ben daha bir ortamda çevremde fiziğim güzel, kendimi iyi hissediyorum diyen birine neredeyse hiç rastlamadım.
Gerçekten. 55 kilo olan da kilo vermem lazım diyor.
90 kilo olan da kilo vermem lazım diyor.
Yani gayet zayıf biri bile yok yok kilo vermem lazım diyor.
Bedeni toplumun makbul dediği kalıba yakın olan da rahat değil, uzak olan da rahat değil.
O zaman dürüstçe soralım.
Bu normal mi? Herkesin yetersiz hissettiği bir yerde sorun gerçekten bedenler mi?
Yoksa o bedenlere bakan düzen mi?
Bence burada ciddi bir anormallik var.
Çünkü ortada bireysel bir memnuniyetsizlikten daha büyük bir şey var.
Sistematik bir yetersizlik var aslında.
Sana sürekli şunu söyleyen bir dünya var.
Olduğun hal yetmiyor.
Biraz daha incel.
Biraz daha sıkılaş.
Biraz daha toparlan.
Pürüzsüz ol. Genç görün.
Diri görün. Yani biraz daha az yer kapla.
Ve biraz daha estetik ol.
Biraz daha uğraş.
Biraz daha utan.
Ve insan bir yerden sonra kendi sesiyle konuşmamaya başlıyor.
Kafasının içinde kendi cümleleri değil, dışarıdan yüklenmiş cümleler dönüyor.
Göbeğim çıkmış.
Kolum kalın.
Bacağım kötü, yüzüm şiş, selülitim var, ben böyle denize giremem, önce biraz kilo vereyim, şunu giyemem falan diyoruz.
Bunu taşımıyor beden.
Sürekli bir kontrol, sürekli bir iç denetim yapıyoruz.
Sanki sürekli bedenimizi dışarıdan birileri izliyor da biz onlara kendi bedenimizi gösteriyoruz ve rahat edemiyoruz gibi.
Yani arkadaşlar bunun adı yaşamak değil.
Üzgünüm bunun adı kendimize işkence çektirmek bence.
İşin en kötü tarafı şu ki bu sadece sosyal medyada gördüğümüz 3-5 video meselesi de değil.
Bu aynı zamanda sosyolojik bir şey.
Çünkü toplum özellikle kadın bedenini uzun zamandır sadece yaşayan bir beden olarak değil değerlendirilen bir yüzey olarak görüyor.
Beden, sağlık, güç.
Dayanıklılık, yaşam, deneyim taşıyan bir şey olmaktan çıkıyor.
Bakılan, yorumlanan, sınıflanan, düzeltilmesi gereken bir şeye dönüşüyor aslında.
Küçüklüğümüzden beri bunun içinde mi yiyoruz?
Biraz kilo almış, biraz zayıflamış, yüzün çökmüş.
Böyle daha güzel olmuşsun.
Şunu giyme, bunu giy.
Saçını böyle yapma, şöyle yap.
Göbeğini kapat. Aman bacakların görünmesin.
Yani daha cümle bitmeden insan zaten bölünüyor.
Mesele sadece aynaya bakmak değil arkadaşlar.
Mesele aynaya bakarken yalnız olmamak.
Çünkü insan aynaya baktığında tek başına bakmıyor hiç o zaman.
Annesinin sesi var, akrabanın sesi var, eski sevgilinin sesi var, arkadaş ortamının sesi var, reklamların, sosyal medyanın sesi var.
Ve hiç tanımadığımız insanların bakışı var.
Kendi bedenine kendi gözleriyle değil.
Kalabalık bir mahkemenin gözleriyle bakıyor.
Sonra da neden kendimi beğenmiyorum diyor.
E tabi beğenmezsin.
Sana kendin olma hakkı verilmemiş ki.
Sürekli sana daha iyi versiyonlu üretlenmiş.
Sosyal medya bu işi iyice azıttı.
Çünkü eskiden güzellik baskısı vardı ama şimdi baskı cebimizde geziyor.
Sabah uyanır uyanmaz elimizde.
Gece yatmadan önce elimizde.
Ve mesele sadece güzel insan görmek değil.
Mesele... Algoritmanın sana en dikkat çekici, en cilalanmış, en kusursuzlaştırılmış görüntüleri tekrar tekrar önüne koyması aslında.
İnsan kendi normalini başkasının seçilmiş ve düzenlenmiş anlarıyla karşılaştırmaya başlıyor.
Sonra da kendi bedenine sanki objektif bakıyormuş gibi davranıyor.
Halbuki baktığı şey bile çoktan bozulmuş bir ölçü.
Bir de işin ekonomik tarafı var.
O da ayrı bir rezalet.
Çünkü önce bir yetersizlik satılıyor bize.
Sonra da çözümü satılıyor.
Yani diyor ki önce böyle olmaz diyorlar.
Sonra şunu al deniyor.
Önce yazı hazır değilsin deniyor.
Sonra sana program satılıyor.
Ürün, uygulama, spor paketi, çay, tayt.
Yani anlayacağınız bedenimiz üzerinden bir sektör dönüyor.
Ve bu sektörün işleyebilmesi için bizim tam olarak iyi hissetmememiz gerekiyor.
O yüzden tam bir huzur vermiyorlar.
Hep biraz daha eksik bırakıyorlar.
Çünkü eksiklik kar getiriyor.
Aylin Balboa'nın Bu Hikaye Senden Uzun Osman kitabındaki o cümleler geliyor aklıma.
Çünkü bazen bu hazırlık meselesi o kadar absürt bir yere varıyor ki insanın gerçekten sadece durası geliyor.
Bunu o kadar iyi anlatıyor ki kitapta.
Şöyle, geçenlerde spor salonuna yazıldım.
Herkes gittiğine göre bir bildikleri vardır diye düşündüm.
Fakat koşu bandında koşarken kendimi laboratuvar fareleri gibi hissetmekten alıkoyamıyorum.
Bir şeyden kaçmıyorsak niye koşuyoruz anlamıyorum.
O kadar koşup da bir metre bile yer değiştiremeden aletten indiğimde kendimi aptal gibi hissediyorum.
Bu spor işini sürdürebileceğimi sanmıyorum.
Yemişim endorfinin Osman.
Ben durmak istiyorum.
Gerçekten öyle değil mi ya?
Bir şeyden kaçmıyorsak niye bu kadar koşuyoruz?
Kime yetişiyoruz? Neye yetişiyoruz?
Neden sürekli kendimizi bir projeye çevirmiş gibi yaşıyoruz?
Bazen spor salonunda değil de laboratuvarda gibi hissetmemizin sebebi de bu belki.
İnsan bedeniyle bağ kurmuyor.
Bedenini disipline etmeye çalışıyor.
Arada çok büyük bir fark var.
O yüzden bence bugün sormamız gereken soru neden böyle hissediyoruzdan biraz daha sert bir yere gitmeli.
Bizi böyle hissettirmek kimin işine yarıyor?
Çünkü bu sadece bireysel özgüven eksikliği değil.
Bu yönetilebilir bir huzursuzluk hali.
Sana kendini sürekli proje gibi hissettiren bir kültür var.
Bitmeyen bir tasarım dosyası gibisin.
Sürekli revize, sürekli düzeltme.
Sürekli bir tık daha iyisi.
Ve bu yüzden artık insan bedeniyle yaşamıyor.
Bedeninin görüntüsüyle pazarlık yapıyor.
Bence en acı cümle bu arkadaşlar.
Denize girmek istiyoruz ama önce nasıl görüneceğimizi düşünüyoruz.
Tatile gitmek istiyoruz ama hangi açıdan fotoğraf vereceğimizi düşünüyoruz.
Güzel bir elbise giymek istiyoruz ama beni olduğundan kilonu mu gösterdi diye düşünüyoruz.
Yürüyüşe çıkmak istiyoruz ama önce kıyafetin bizi nasıl göstereceğini düşünüyoruz.
Yani bedenimiz bizim yaşama aracımız olmaktan çıkıyor.
Sürekli pazarlık yapılan bir vitrine dönüşüyor.
Bunun gerçek sonuçları var.
Evet, biz hayatımızı erteliyoruz.
Biraz kilo vereyim ondan sonra denize girerim.
Önce toparlanayım sonra tatile rahat çıkarım.
Şu kiloya geleyim ondan sonra fotoğraf çektireceğim.
Yaza kadar hallolur.
Düğüne kadar veririm.
Tatile kadar toparlarım.
Hep bir sonra var.
Hep şartlı bir hayat.
Sanki yaşamak için önce beden sınavını geçmek gerekiyormuş gibi.
Çok korkunç değil mi?
Yani kendi hayatımız ancak küçülürse giriş hakkı kazanıyor gibiyiz.
Ben bütün bunları dışarıdan konuşmuyorum bu arada.
Ben de yaşadım. Hala da bu algının içine çekildiğim oluyor.
Son zamanlarda beni gören birçok kişi kilo almışsın Cansu diyor.
Evet aldım çünkü tedavi görüyorum arkadaşlar.
Kullandığım ilaçlar kilo aldırdı evet.
Bu kadar düz. Bunun biraz iradeyle çözülecek bir tarafı yok bazen.
Ama buna rağmen ne oldu?
Önce bir moralim bozuldu.
Bir ara içtiğim ilaçtan bile nefret ettim.
Çünkü düşününce ne kadar sert geliyor kulağa.
Sana iyi gelmesi gereken, seni taşıması gereken bir şeye sırf sende bıraktığı görüntü yüzünden öfke duyuyorsun.
Çünkü sen de o algının içine düşüyorsun.
Ben olduğum olası çok yiyen biri değilim.
Yıllardır sağlığımdan dolayı yediklerime her zaman dikkat etmek zorunda olan biriyim.
Hatta dedim ki kendi kendime, ya ben şimdi diyet yapayım da neye dikkat edeceğim?
E zaten yemiyorum. Yani zaten dikkat ediyorum.
Ama yine de insan görüntüye takılıyor.
Sağlığını ikinci plana atıp aynadaki görüntüye odaklanabiliyor.
İşte bu ne kadar derine işlemiş olduğunu gösteriyor bence.
Ve burada yalnız olmadığımı da biliyorum.
Düşünsenize bedeni gayet iyi olan insan bile yetmiyormuş gibi hissediyor.
O zaman burada bir durmak gerekmiyor mu?
Bedeni iyi denen insan da yetersizse zaten mesele beden değil.
Mesele insanı hiçbir zaman tamam hissettirmeyen o sistem.
Çünkü bu düzenin sana tamam oldun dediği bir nokta yok.
Olmayacak da. 55 kilo da olsan biraz daha versem iyi olur dedirtiyor.
90 kilo da olsan aynı şeyi dedirtiyor.
Spor yapanı da rahat bırakmıyor yapmayanı da.
Fit olan da huzursuz olmayan da huzursuz.
Çünkü hedef sağlık falan değil burada.
Hedef sürekli kendinle meşgul olman.
Sürekli kendine yetememen.
Bence bunun sosyolojik taraflarından biri de şu ki arkadaşlar, biz beden üzerinden sadece estetik değil, ahlak da yüklüyoruz.
Kilo aldıysan salmış oluyorsun.
Zayıf kaldıysan iradeli oluyorsun.
Kaslıysan disiplinli oluyorsun.
Selülitin varsa bakımısız sayılıyorsun.
Yani bedenimiz bir anda karakter belgesi gibi okunuyor.
Halbuki insan bedeni hastalık görür, ilaç görür, stres yaşar, doğum yapar, yaz yaşar ya, depresyon yaşar, hormonlar değişir, hayatın yükünü
taşır ve bütün bunlar bedende iz bırakır.
Ama biz ne yapıyoruz? Bedeni biyografi gibi okumak yerine ahlak puanı gibi okuyoruz.
Bence orası çok çürük bir yer.
Bir de işin şu tarafı var.
Bu baskı bireysel değil bence, bulaşıcı.
Bir kişi aynanın karşısında kendi bedeninden nefret ettikçe yanında duran insana da o dil bulaşıyor.
Ben çok kötüyüm diyorsun.
Diğeri dönüp kendine bakıyor.
Yok ya ben daha kötüyüm diyor.
Bir ortamda biri sürekli kilo konuşunca herkes otomatik olarak kendi bedenini yoklamaya başlıyor.
Bu yüzden bu mesele sadece kişinin kendi iç meselesi değil.
Sosyal bir atmosfer.
Yani yetersizlik tek başına yaşanmıyor.
Topluca üretiyoruz. Bu yüzden insan bazen durup şöyle demek istiyor.
Biz birbirimize ne yapıyoruz arkadaşlar?
Gerçekten ne yapıyoruz?
Bu bedeni kime beğendirmeye çalışıyoruz?
Neye yetiştirmeye çalışıyoruz?
Hangi kapı açılacak da biz rahatlayacağız?
Hangi sayıyı tartıda görünce tamam şimdi insan oldum diyeceğiz?
Olmuyor işte. Çünkü sorun rakam değil.
Sorun insanın değerini sürekli görünüşe bağlayan kültür.
O yüzden hiçbir kilo tam yetmiyor.
Çünkü eksik hissetme hali bedende değil, sistemde üretiliyor.
Ve bunun kadınlar üzerinden daha sert çalıştığını da söylemek lazım.
Çünkü kadın bedeni çok daha uzun zamandır kamusal yorum nesnesi haline geldi.
Herkesin fikri var. Akrabanın, komşunun, sosyal medyanın, yabancının, partnerinin, reklamların yani kadın bedeninde herkes kendini yetkili hissediyor.
O yüzden kadınlar çoğu zaman sadece beden taşımıyor.
Aynı zamanda bakış taşıyor, yorum, beklenti taşıyor.
Ama burada önemli bir şey söylemek istiyorum.
Bu bölüm kendinizi sevin, harikasınız klişesi değil.
Çünkü bazen insan bedenini sevmiyor olabilir.
Bazen gerçekten aynaya bakıp morali bozulabilir, değişmek isteyebilir.
Bunda bir gariplik yok. Mesele kendine düşman olmak.
Kendini değersizleştirerek değişmeye çalışmak.
Sağlığını, ruhunu, yaşam sevincini bir kenara bırakıp sadece görüntüye kilitlenmek.
Belki de bizim beden sevgisinden önce bedenle bir ateş kese ihtiyacımız var.
Her sabah kalkıp aynaya aşık olmak zorunda değiliz.
Ama en azından...
Bedenine hakaret etmeden bir gün geçirmek mümkün olmalı.
En azından denize gireceğimiz zaman kendi kendimizi mahvetmemek mümkün olmalı.
Bugün kötü görünüyorum diye bütün gün zehir olmamalı.
Çünkü gerçekten bu savaşın kazananı yok.
İnsan kendi bedenine ne kadar saldırırsa saldırsın sonunda yine onun içinde yaşıyor.
Ve fark ediyor musunuz bilmiyorum ama bu baskı aslında bizi hayattan koparıyor.
Yaz geliyor ama sen yazı yaşamıyorsun.
Bahar geliyor ama sen çiçeğe, havaya, ışığa bakmıyorsun.
Kendi göbeğine bakıyorsun.
Kıyafetine, aynaya bakıyorsun.
Yani aslında başkasının bakışına bakıyorsun.
Mevsimi yaşamıyorsun.
Mevsimde nasıl görüneceğini yönetmeye çalışıyorsun.
İnsan hayatı sırf bedeni belli bir kalıba girmedi diye bu kadar daralmamalı ya.
Bazen artık şunu daha çok düşünüyorum.
Belki de bize bedeninle barış demeden önce bedenini hayatın merkezi olmaktan çıkar demek lazım.
Çünkü bütün zihinsel alanı beden işgal edince insanın yaşayacak enerjisi kalmıyor.
Ne giydiğini, nasıl göründüğünü, kaç kilo olduğunu, ne bileyim kimin ne dediğini, fotoğrafta nasıl çıktığını, yüzünün şiş olup olmadığını ya da kolunun kalın görünüp görünmediğini düşünmekten
başka şey eğer kalmıyor.
Sonra da tükeniyoruz.
Çünkü bu bitmeyen bir zihinsel mesai.
Ve şunu da söyleyelim.
Sağlıkla görünüş aynı şey değil.
Çok kritik bir nokta bu arkadaşlar.
Toplum sürekli bunları birbirine karıştırıyor.
Birinin bedeni dışarıdan iyi görünebilir ama ruh hali berbat olabilir.
Biri daha kilolu olabilir ama başka bir sağlık hikayesi taşıyor olabilir.
Biri ilaç kullanıyordur ya da hormonal bir süreç yaşıyordur.
hastalık tedavisi görüyordur ya bir hayat mücadelesi veriyordur.
Yani dışarıdan gördüğün beden sana tam hikayeyi anlatmaz hiçbir zaman.
O yüzden insanların bedenleri hakkında rahat rahat yorum yapmak zaten başlı başına hadsizlik.
Kilo almışsın cümlesi çoğu zaman insanların sandığı kadar masum değil.
Çünkü o bedenin arkasında ne var bilmiyorsun.
Bir de şu var, çoğu insan aslında bedenine değil, bedenine yöneltilen yargıyı taşımakta zorlanıyor.
O yüzden bazen problem göbek değil.
Göbeği yorumlama biçimimiz.
Problem kilo da değil.
Kilonun ahlaklaştırılması.
Problem selülütümüz de değil.
Selülütün kusur ilan edilmesi.
İnsan bedeninden çok ona yapıştırılan anlamlardan yoruluyor.
O yüzden bugün biraz isyan edesim var açıkçası.
Çünkü gerçekten yeter ya.
Yeter bu kadar kendimizi didik didik ettiğimiz.
bu kadar aynanın karşısında savcı gibi durduğumuz, yeter bu kadar hayat ertelediğimiz, yeter bu kadar başkasının bakışını kendi iç sesimiz haline getirdiğimiz, yeter bu kadar
her mevsimin beden kaygısıyla karşıladığımız, insan biraz da yaşasın ya, biraz da rahat bıraksın kendini.
Belki de bu yaz büyük laflar etmeyiz.
Kendimi yüzde yüz seviyorum demeyiz.
Tamam demeyelim, okey.
Ama en azından şunu diyebiliriz.
Kendimi bugün aşağılamayacağım.
Bugün hakaret etmeyeceğim.
Sırf biraz kilo aldım diye kendimi daha az değerli görmeyeceğim.
Denize gireceksem gireceğim.
Fotoğraf çektireceksem çektireceğim.
Rahat bir şey giymek istiyorsam giyeceğim.
Hayatı gelecekteki daha zayıf halime bırakmayacağım.
Çünkü o da çok büyük bir tuzak.
Sanki gerçek hayatı sadece daha ince, daha sıkı, daha iyi bir bedene kavuşunca başlayacakmış gibi yaşıyoruz.
Başlamıyor arkadaşlar. Hayat beklemiyor.
Yaz beklemiyor.
Zaman bizi beklemiyor.
Ve belki de en sonunda şunu söylemek gerekiyor.
Yaz için hazır beden diye bir şey yok.
Gerçekten yok. Yaz için yaşayan bir beden var.
Nefes alan bir beden.
Ya yorulan, toparlanan, değişen bir beden var.
Kusursuz olmak zorunda değiliz.
Makbul olmak zorunda hiç değiliz.
Herkes tarafından beğenilmek zorunda değiliz.
Zaten bedeninin sadece senin hayatını taşıyor olması bile başlı başına yeterli bir şey.
O yüzden bu bölümü şurada kapatmak istiyorum arkadaşlar.
Belki de bu yaz bedenimizi başkalarına beğendirmeye çalışmayı biraz bırakırız.
Belki de aynaya her baktığımızda kusur aramayı biraz azaltırız.
Kendimizi düzeltecek proje gibi görmekten vazgeçeriz.
Belki de ilk kez bedenimizin neye benzediğinden çok bizim için ne taşıdığına bakarız.
Belki de hayatı daha zayıf versiyonumuza ertelemeyiz.
Biraz da yaşarız.
Çünkü insanın en çok ihtiyacı olan şey bazen daha ince olmak değil, kendi bedeninin içinde biraz huzurlu hissedebilmek.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
