
Yeşilçam’ın “Sultan”ı olarak tanıdığımız Türkan Şoray…
Bu bölümde o efsaneyi değil, o imajın ardındaki gerçeği konuşuyoruz.
Karagümrük’te başlayan bir hayat…
Yoksulluk, parçalanmış bir aile ve erken yaşta omuzlara yüklenen bir sorumluluk.
Şöhretin zirvesine çıkarken yazılan “Şoray Kanunları”…
Bir kadının kendi hayatı üzerindeki kontrolünü kaybettiği o görünmez sınırlar. Bu bölümde sadece bir hayat hikâyesi yok.
Bir kadının bedeni, emeği ve kimliği üzerinden kurulan bir sistemin anatomisi var.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek, oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün Türkiye'nin en çok izlenen ve en çok beğenilen kadınlarından birini konuşacağız.
220'den fazla film, yıllarca zirvede kalan bir kariyer, Sultan diye anılan bir isim.
Ama ben size başka bir şey soracağım.
Bu kadar izlenen bir insan, kendi hayatını ne kadar yaşayabildi?
Çünkü Türkan Şoray'ın hikayesi sadece bir yükseliş hikayesi değil.
1945'te Eyüp'te başlayan, 1960'larda Yeşilçam'ın en hızlı yükselen yıldızına dönüşen, 1970'lerde kendi kurallarını yazan, 1980
'lerde o kuralları yıkmak zorunda kalan bir hayat.
Ve işin ilginç tarafı şu ki, onu herkes tanıdı.
Ama kimse gerçekten ne yaşadığını bilmiyor arkadaşlar.
Bugün Türkan Şoray'ın hayatını başından sonuna, kırılma anlarıyla, ilişkileriyle, kararlarıyla konuşacağız.
Hazırsanız başlayalım.
28 Haziran
1945'te İstanbul Eyüp'te, yoksul bir semtte, gece konduların arasında Polis memur Halit Bey ile ev hanımı Meliha Hanım'ın ilk kızı olarak doğuyor
Türkan. Ardından kız kardeşi Nazan geliyor.
Burada yıllarca yanlış bilinen, gazetelerin manşetlerinden inmeyen çok önemli bir yanlışı çözelim arkadaşlar.
Ailesi basında ve toplumda yıllarca roman olarak bilindi.
Yani neden bilmiyorum ama galiba Türkiye'de esmer, kara kaşlı, kara gözlü ve yoksul bir mahalleden çıkan herkese bu etiket kolayca yapıştırılıyor.
Ancak Türkan Şoray yıllar sonra kökenine bizzat şu sözlerle açıklık getirdi.
Annemin babası Selanikli, baba tarafım ise Kafkasya'dan gelme, Kuzey Kafkaslar'daki Kabartay Çerkezleriyiz diye açıkladı.
Fakat o yıllar asalet değil, sefalet yıllarıydı.
Evdeki kavgalar bitmiyordu.
Halit Bey'in polis maaşı evi geçindirmeye yetmiyor ve şiddetli geçimsizlik duvarlara çarpıyordu.
Nazan'ın doğumundan birkaç sene sonra anne ve babası boşandığında Türkan hayatındaki ilk büyük kırılmayı o derin fay hattını yaşadı.
Zamanla ailesi daha da dağılacaktı aslında.
Annesi ikinci evliliğini yapıp Figen'e Babası ise ikinci evliliğinden Oktay'ı dünyaya getirdi.
O karanlık günlerde Melea Hanım iki kızıyla ortada kalmamak, dedesine yakın olmak için kara gümrükte derme çatma bir eve taşındı.
Gururunu bir kenara bırakıp bir plastik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başladı.
İşe giderken Türkan Şoray'ı Fatih'teki dedesi ve anneannesinin evine bırakıyordu.
Şunu bir hayal etmenizi istiyorum.
Lise çağında Fatih Kız Lisesi'ne giden, içine kapanık, yamalı kıyafetlerinden ve fakirlikten utanan bir genç kızsınız.
Aslında sanat aşkı hiç yok değildi tabii.
İlkokul birinci sınıftayken Cumhuriyet Bayramı'nda sahneye çıkıp şiir okumuştu.
Beşinci sınıfta başrol oynamışlığı var.
Ama büyüdükçe tek bir hayali kalmıştı biliyor musunuz?
Fabrikadan, yorgun argın, elleri nasırlı dönen annesinin yüzünü güldürebilmek.
Ve bir gün öğretmen olabilmek istemiş.
Evet, doğru duydunuz.
O bir star değil, öğretmen olmak istiyormuş.
Bizi yıllarca içinde sönmeyen bir yıldız ateşi var diye kandırdılar.
Hayır. Benim bu hayata dair çok net bir tespitim var.
Türkiye'nin içinde sönmeyen bir yıldız ateşi değil arkadaşlar.
Aslında sönmeyen...
Çok büyük bir yoksulluk korkusu vardı.
Evet, yıl 1960.
Yeşilçam tarihinin en çok yanlış bilinen gerçeğini de burada düzeltmek istiyorum.
Yıllarca bize Türkan Şoray'ı sinemaya kazandıran ismin Emel Sayın olduğunu anlattılar.
Bu bilgi tamamen yanlışmış.
Gerçek kişi kara gümrükteki ev sahiplerinin kızı olan Yeşilçam'da ufak tefek roller oynayan Emel Yıldız'dır.
Yani namı diğer Pantaramel.
Bir gün Emen Yıldız köyde bir kız sevdim filminin setine giderken 15 yaşındaki Türkan'ı da kolundan tutup yanında götürüyor.
Türkan setin bir köşesinde sessizce otururken dönemin efsanevi yapımcısı Türker İnanoğlu o tarifsiz hüznü görüyor ve başrolü Emen Yıldız'ın elinden
alıp 15 yaşındaki Türkan'a vermek istiyor.
Empati yapalım mı?
Hayatınızdaki ilk zaferinizi sizi o sete götüren en yakın arkadaşınızın hayallerini yıkarak, onun rolünü alarak elde ediyorsunuz.
Ve Türkan günlerce bunun için ağlıyor.
Sonradan şöyle bir itirafta bulunuyor.
Kendimi hep suçlu hissettim.
Hiçbir zaman ben ne kadar güzelim, hadi beni meşhur edin diyen hırslı bir kız olmadım.
Aslında işte efsane böyle başlıyor.
Yani büyük bir zafer ve onun getirdiği ağır bir vicdan azabıyla.
Hatta şöyle bir detay var arkadaşlar.
Türkiye İnanoğlu Türkan Şoray'ı o kadar çok beğeniyor ki.
O gün Emel Yıldız'a sözleşmeyi imzalamamak için daktilonun bozulduğunu söylemiş.
Ya inanabiliyor musunuz?
Nereden nereye kapılar açılıyor.
Ve kameranın önüne geçen Türkan Şoray'ı kameralar o kadar çok seviyor ki.
Yani sanki bu iş için yaratılmış gibi diyebiliriz.
O kadar çalışıyor, o kadar çok film çekiyor ki kariyeri boyunca 220'den fazla filmde rol alıyor.
Ve sıkı durun evet bu filmlerin tam 196'sında başrol oynuyor.
Dünya sinemasında tarihi bir rekor kırıyor aslında.
1964 yılına geldiğimizde henüz 19 yaşında gencecik bir kızken Metin Ergsan'ın yönettiği o şah eser Acı Hayat filmindeki Manikürcü
Nermin rolüyle Antalya Altın Portaka Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü alıyor.
Ve o güne kadar bu ödülü alan ilk kadın olarak tarihe geçiyor.
Sonrasında 1968'de Vesikalı Yârim.
Hepimizin o çok sevdiği ve bildiği film.
Hani Türkan Şoray İzzet Günay'a diyor ya, sevmek de yetmiyormuş bazen.
Çok eskiden rastlaşacaktık.
Ne filmdi ya? Ve 1987'de Hayallerim Aşkım Ve Sen 1994'te bir aşk uğruna ile bu ödülü toplam 4 kez alıyor.
Ama o büyüdükçe yani o meşhur Türkan Şoray makyajı da kalınlaşıyor.
Bu benim hikayede en çok takıldığım detaylardan biridir.
Bütün göz kapağını kaplayan simsiyah şakaklara uzanan kuyruklu eyeliner.
Altta ve üstte ağır takma kirpikler.
Islak görünümlü, abartılı dudaklar.
Ben bunun sadece bir güzellik trendi olduğuna asla inanmıyorum.
Bu kara gümrüklü, savunmasız kızın, yeşil çamın kurtlar sofrasında o gücü elinde tutan koca adamlara karşı yüzüne çektiği bir barikat gibi arkadaşlar.
İzleyici o maskaya bakıp ulaşılmaz bir sultan gördü.
Türkan ise o maskenin ardına saklanıp hayatta kalmayı başardı.
Ve geliyoruz hayatının en büyük, en yaralı fayatına.
Evet, yıl 1962.
Türkan henüz 17 yaşında.
Sete şık giyimli, otoriter, karizmatik ve son derece kudretli bir adam geliyor.
Eski Galatasaray As Başkanı, İstanbul Beyefendisi Rüçhan Adlı.
Türkan 17, Rüçhan Adlı 40 yaşında.
Aralarında tam 23 yaş var.
Şoförünün oynadığı ufak bir çöpçatanlık oyunuyla bu iki insan bir araya geliyor.
Burada o sinematik, romantik gözlüğü çıkarıp sosyolojik bir gözlük takmamız lazım bence.
Babasız büyümüş, omuzlarını çok erken yaşta büyük bir şöhret ve koca bir aileyi geçindirme yükü binmiş.
17 yaşında bir kız çocuğu düşünelim.
40 yaşındaki bu güçlü adam da ne buldu?
Yani elbette sarsılmaz bir sığınak yani ya da bir kalkan olarak düşündü.
Ya da maalesef ki eksik kalan bir baba figürü.
Ama o sığınak zamanla kapıları kilitli, oksijensiz bir altın kafese dönüştü.
Evet, hepimizin yıllarca gazetelerde Türkan Sultan'ın asaletinin simgesi sanıp alkışladığı, yani alkışladığımız o meşhur Şoray kanunlarını
kim yazdı sanıyorsunuz?
Türkan Şoray mı?
Hayır. Maalesef ki hayır.
Bu 18 maddelik kanunlar Rüçhan Adlı'nın inanılmaz kıskançlık krizlerinin, kendinden 23 yaş küçük herkesin arzuladığı bir kadını kontrol etme hırsının kağıda
dökülmüş haliydi. Peki neydi bu maddeler arkadaşlar?
Gelin birkaçını birlikte inceleyelim.
Bir filmde asla öpüşmeyecek ve açık sahnelerde oynamayacak.
Yani bu ne demek oluyor? O beden benim, o kadın sadece bana ait demek oluyor.
2. Pazar günleri kesinlikle çalışmayacak.
Yani çünkü o gün tamamen benimle olacak.
3. Filmler sadece İstanbul sınırları içinde çekilecek.
Yani gözümün önünden, kontrolümden ayrılamazsın.
4. Senaryolar çekimden en az bir ay önce onayımıza sunulacak.
Yani gördüğünüz gibi Türkan Şoray'ın değil, Rüçhan Adlı'nın onayına.
Bu kurallar ona Sultan lakabını verdi, evet.
Hatta sultan lakabını da şuradan alıyor.
Rüçhan adlı sürekli Türkan Şoray'a çiçekler gönderiyor ve çiçeklerinde yani gönderdiği çiçeklerdeki notlarda sultanıma canım sultanım diye yazıyormuş.
Bu da basına sızmış.
Yani Türkan Şoray'ın sultan lakabı oradan geliyor.
Ve dediğimiz gibi bu kurallar onu efsanevi bir sultan yaptı.
Evet, yapımcılar onun karşısında ceket ilikledi.
Ama kendi hayatında onu bir gölgeye, bir köleye çevirdi.
Ne giyeceğinden, kiminle konuşacağına kadar her şeyin karar merci Rüçhan Bey'di.
İşin en acımasız, en travmatik tarafı neydi biliyor musunuz?
Tüm Türkiye'nin taptığı, uğruna canını vereceği bu kadın, gençliğini ve ömrünün en güzel 20 yılını verdiği Rüçhan Adlı ile yaşadı.
Ama Rüçhan Adlı eşinden hiç boşanmadı.
Evet, evliydi.
Düşünebiliyor musunuz?
Türkan Soray.
Tüm ülkenin kraliçesiyken, evinde sevdiği adamın sadece ikinci kadını olmanın acısını yıllarca yuttu.
Yıllar sonra bir röportajında bu 20 yıllık esareti sadece şu yaralı cümleyle özetledi.
Bana bir baba gibiydi aslında.
Yaşça çok büyüktü.
Ne ağır cümleler, ne ağır yaşantı.
1970'lere geldiğimizde Türkan artık...
Bu edilgen, sürekli kurallarla yönetilen kadın rolünden patlama noktasına gelmişti.
Yani kızı Yağmur Ünal'ın tabiriyle Türkan Şoray tam bir küpür canavarıymış.
İyi bir gazete okuyucusuymuş.
Gazetelerde gördüğü toplumsal yara barındıran, senaryo olabilecek ilginç haberleri özenle makasa kesip biriktiriyormuş.
İşte bu birikim onu o dört yapraklı yonca, Hülya, Filiz, Fatma, Türkan içinde...
Erkek egemen Yeşilçam'da kameranın arkasına geçip yönetmen koltuğuna oturan tek kadın star yaptı.
Evet, 1972 yapımı, ilk yönetmenlik deneyimi olan dönüş filmi.
Almanya'ya giden işçilerin götünü anlatan bir film.
Kestiği bir gazete haberinden ilhamla doğmuş.
Adr'ın ardından Bodrum hakimi, azap, yılanı öldürseler geldi.
Yönetmenlik Türkan'a Rüçhan Adlı'nın tahakkümünden kaçıp nefes aldığı, ben sadece bir yüz değilim, benim de bir fikrim var diye bağırdığı tek özgürlük alanıydı.
Fakat 1972 yılı ona sadece yönetmenliği değil aslında ölüm tehlikesinde getirdi.
Cemo filminin seti.
Türkan senaryo gereği bir atın üzerinde.
At bir anda ürküp şahlanıyor.
Türkan metrelerce savrulup yere çakılıyor.
boyun omurları kırılıyor.
Günlerce hastanede felç kalma ve masadan kalkamama riskiyle ölüm düşeğinde yatıyor.
O kazadan sonra boynundaki o hasar hep kaldı.
Ve bir daha hiçbir filmde at binmedi.
Ölümden dönmek insana hayallerini ve ertelediği hayatı sorgulatıyor.
O kazadan sonra Türkan Şoray usul usul içindeki zincirleri kırmaya başladı arkadaşlar.
Ve yıl 1982.
Atıf Yılmaz'ın yönettiği Mine filmi, o yıkılmaz, değiştirilemez denilen, Rüçhan Adlı'nın dikte ettiği 18 maddelik, o aşılmaz Şoray kanunları
bu filmle beraber yerle bir olmuş.
Türkan Şoray bu filmde tabuları yıkan o cesur sahnelerle kendi kurallarını kendi elleriyle paramparça edip çöpe attı.
Bu salt bir sinematografik tercih değil bence arkadaşlar.
Bu çok net bir şekilde ben artık kendi bedenimin de hayatımın da tek sahibiyim çığlığıydı.
Ama asıl bomba mine filminin setinde sadece kanunların yıkılması değildi.
Türkan Şoray o sette filmin başrolü dönemin karizmatik tiyatrocusu Cihan Ünal ile tanıştı.
Rüçhan adlının altın kafesinden beklediği kaçış biletini Cihan Ünal'ın o etkileyici duruşunda bulmuştu.
Film setinde başlayan o elektrik çok geçmeden büyük bir aşka ve bir devrin sonuna işaret etti.
Kanunların yıkılmasından sadece bir yıl sonra, 1983'te.
Türkiye sabah gazetelerini açtığında şok derdi.
Sultan, Mine setinde aşık olduğu Cihan Ünal ile evlenmişti.
Rüçhan adlı efsanesi tarihe gömülmüş gibi görünüyordu.
Bu evlilikten kızı Yağmur doğdu.
Ama yılların geçirdiği o derin psikolojik yorgunluk, o baskılanmış ruh hali bu evliliği ayakta tutmaya yetmedi.
Ve 1987'de boşandılar.
Şimdi bu kadar dolmaz dediğimiz o bilgiye geliyorum.
Türkan Şoray Cihan Ünal'dan boşandıktan sonra eşyalarını toplayıp nereye gitti dersiniz?
Evet, Rüçhan Adlı'nın villasına.
Gençliğini yiyip bitiren, onu kanunlarla boğan o adamın evine geri döndü.
Bu bana o kadar sarsıcı geliyor ki.
İnsanın en büyük hapishanesinin aslında alışkanlıkları olduğunun ispatı bu.
İkiyle oturdular ve akıl almaz bir anlaşma yaptılar.
Rüçhan adlı ölene kadar aynı villada ancak farklı katlarda yaşayacaklardı.
Birbirlerinin özel hayatına karışmayacak, birbirlerini görmeyecek ama aynı çatının altında birbirlerinin nefesini duyacaklardı.
Evet, doğru duydunuz.
1995 yılında Rüçhan adlı vefat edene kadar o büyük yalıda iki yabancı gibi ama görünmez zincirlerle birbirlerine bağlı şekilde yaşadılar.
Peki Türkan Şoray bunun intikamını nasıl aldı biliyor musunuz?
Yıllar sonra çıkardığı o kalın, detaylı biyografi kitabında hayatının tam 20 küsur yılını kaplayan, onu sultan yapan ama hayatını zindana çeviren Rüçhan Adlı'dan
tek bir satır bile bahsetmedi.
Onu yok saydı, kendi tarihinden kazıyarak sildi.
2000'lere geldiğimizde onu televizyonlarda Şener Şen ile İkinci Bahar ve Haluk Bilginer ile Tatlı Hayat dizilerinde izledik.
Ah o ikinci bahar dizisi.
Keşke o diziler geri gelse değil mi?
Çok azadık. Ve artık sadece bir oyuncu değil, yaralarını iyiliğe çeviren bir kadındı.
Hatırlıyor musunuz? Çocukken tek hayal öğretmen olmaktı demiştim.
1973 yılında bir gün Rumeli Hisar'ın da arabasıyla geçerken kilometrelerce yürüyen iki yoksul çocuk görmüş.
Onları arabaya almış.
okula ne kadar zor şartlarda gittiklerini dinlemiş ve o an karar vermiş.
Türkiye'de bir okul yaptıran ilk ünlü oldu ve Türkan Şoray ilk okulunu kurdu.
Yıllar sonra çok zengin olsaydım bütün servetimle her yere okul yaptırırdım dedi.
O okul kara gümrükte annesini kurtarmak için okuyamayan, çocukluğu elinden alınan o küçük kızın başka çocuklara uzattığı dilsiz bir sevkat eliydi aslında.
2010 yılında ise bu iyilikleri onu Yunus Efe Türkiye İyi Niyet Elçisi yaptı.
Ama o kusursuz bedeni içeriden yorulmuştu.
Bugün ekranlarda onu gördüğümüzde konuşurken ellerinin nasıl titrediğine şahit oluyoruz.
Çoğumuz sultan yaşlandı, heyecanlanıyor deyip geçiyoruz.
Oysa kitabında içimizi sızlatan şu itirafı yapıyor.
Ellerimin titremesi kalbimin titremesidir.
İşin bir de çok ağır, yıllarca basından gizlenen bir tıbbi savaşı var arkadaşlar.
2007 yılında o korkunç hastalığa, Cushing sendromuna yakalanıyor.
Vücudu durmadan kortizon üretiyor.
Halk arasında aydada yüzü denilen bir şişlik yaşıyor.
Bedeni deforme oluyor yani.
Böbrek üstü bezlere alınıyor.
Ölüm tehlikesi atlattığı çok ağır bir beyin ameliyatı geçiriyor.
Yıllarca kortizon yüzünden aldığı kiloları, o acımasız magazin flaşlarından, insanların ne oldu bu kadına diyen yargılayıcı bakışlarından saklamaya çalışarak evinde büyük
bir savaş verdi. Yıl 2015.
Yine bir küpür canavarı olarak gazeteden kestiği bir haberden yola çıkarak Kızı Yağmur'un rüyası olan Uzaklarda Arama filmini yönetti.
Ancak film gişede felaket bir şekilde batıyor.
Çok büyük maddi zarara uğradılar.
Ve Türkan Şoray borçları ödeyebilmek için gençliğinin geçtiği, o görünmez anlaşmayı yaşadığı o meşhur villasını satmak zorunda kalıyor.
Ve koca bir devir satılan o villayla kapanıyor.
Ve evet arkadaşlar, Türkan Şoray'ın hayatıyla ilgili benim merak edip araştırdığım, dikkatimi çeken küçük anekdotları da sizinle paylaşmak istiyorum.
Vesikalı Yârim. Film setinde usta yönetmen Lütfü Akas Türkan Şoray'a gözlerinle oynayacaksın demiş.
Ve bu cümle Türkan Şoray'ın oyunculuk stilini kökten değiştirmiş.
Türkan Şoray kanunlarını konuşmuştuk ve demiştik ki Türkan Şoray'ın kanunları bir savunma mekanizması aslında.
Ve o kuralların sonunda bir yaptırım var.
Yani kuralları ihlal eden yapımcıya 100.000 TL ceza.
Yapımcılar kuralları görünce toplanıp Şoray'a film çekmeme yani boykot kararı alıyor.
Ancak seyircinin Şoray'a olan eşsiz bağlılığı ve gişe gücü o kadar büyükmüş ki, ertesi gün boykotu başlatan yapımcılar birbirinden habersiz, gizlice Türkan
Şoray'ın kapısına gelerek bu ağır şartları imzalamayı kabul ediyor.
Ve evet, yönetmen Türkan Şoray, kameranın arkasındaki kadın.
1972 yapımı Dönüş filmiyle cesur bir adım atıyor ve kadın yönetmen kimliğine bürünüyor.
Erkek egemen Yeşilçam setinde otorite kurma savaşı var.
Fikret Hakan kadın yönetmenle çalışmam diyerek rolü reddediyor.
Ve rolü kim kabul ediyor dersiniz?
Kadir İnanış ve Cüneyt Arkın.
Tüken Şoray'la bir film setinde ve Cüneyt Arkın'ı uyarıyorlar arkadaşlar.
Sakın gözlerine bakma yoksa aşık olursun diye.
Cüneyt Arkın şöyle diyor.
Gözlerine bakmıyorum.
Çenesine, alnına, umsuna falan bakmaya başlamış.
Sonra dayanamamış.
Şöyle demiş. Ölürsem öleyim diye isyan ettim.
Ve baktım gözlerine.
Gözler göz değil, gözü istandı.
Memleket türküsüydü.
Türkan Şoray'ın gözlerinden etkilenmemek mümkün mü arkadaşlar?
Ve gelelim Yılmaz Güney'e.
Yeşilçam'ın sultanı ve çirkin kralı.
Kameranın önüne asla bir araya gelemedi.
Bir düşünsenize geldiğini.
Türkan Şoray şöyle diyor.
Onu İzmit cezaevinde ziyaret ettim.
Camdan bana el salladı.
Öyle güzel bakıyordu ki.
Arabanın içinde ağlamaya başladım.
Onunla bir film çevirseydim herhalde ona aşık olurdum.
İnanmıyorum ya. Cüneyt Arkın ne diyor?
Türkan Şoray Yılmaz Güney için ne diyor?
Overtak yapımcıların çabalarına rağmen gerçekleşmemiş bu ikili bir araya gelememiş.
Şoray'ın ukde kalmış içinde.
Ve ideolojinin kopardığı 24 yıllık küslüğe geliyorum.
Evet, Kadir inanır.
1978 Cevriyem seti.
Senaryodaki devrimci Ahmet karakteri sansür kurulundan geçmez korkusuyla yapımcı tarafından adi hırsıza dönüştürülüyor.
Kadir İnanır bu ideolojik sansürü reddediyor ve karakterin içini boşaltmayı kabul etmiyor arkadaşlar.
Sonra Türkan Şoray rol arkadaşına beklediği desteği vermiyor ve sansüre sessiz kalıyor.
İkili kavga ediyor.
Ve yolları ayrılıyor.
2002 gönderilmemiş mektuplar filmine kadar süren 24 yıllık bir sessizlik.
Ne kadar acı. Ve arkadaşlar Türkan Şoray'ın hayasındaki derin aile trajedisi.
Temmuz 1996.
Babasının ikinci evliliğinden olan erkek kardeşi Oktay Şoray'ın kaybı.
16 yaşında geçirdiği motosiklet kazası sonrası psikolojik rahatsızlıklar yaşayan Oktay'ın Kartal'da 5.
kattan atlayarak 34 yaşında hayatına son vermesi.
Ekranda milyonları ağlatan kadının kameralar kapandığında kendi ailesi için döktüğü çaresiz gözyaşları.
Ve evet arkadaşlar biraz da Selvi Boylu'nun Al Yazmalım filmini konuşmak istiyorum.
Türkan Şoray kameranın karşısına geçtiğinde bize sadece bir sinema filmi sunmadı.
Koca bir toplumun vicdanına.
Yüzyıllardır sıra gelen o hastalıklı romantizm anlayışına koca bir balyoz indirdi.
Asya, filmin sonunda o yakışıklı, yürek yakan, tutkulu İlyas'ı değil de sessiz, sağduyulu, çocuğuna ve kendisine emek veren Cemşit
'i seçtiğinde aslında Türkiye'de bir sosyolojik deprem oldu.
Sevgi neydi?
Sevgi iyilikti.
Sevgi emekti.
O gün Asya o kırmızı yazmasını çekiştirirken aslında kendi hayatında hep sevgi dilenen, yıllarca o altın kafeste hapis kalan Türkan'ın da ta kendisiydi.
Kendi gerçeği de belki de o şefkatli Cemşit'i hiç bulamadı.
Hayatına giren İlyaslar hep kendi kuralları ve kanunlarıyla ezdiler onu.
Ama o perdede Asya kılığına bürünüp hayatı ayakta tutan şey, afilli laflar, Ve yıkıcı tutkular değil, omuz omuza verilen mücadeledir.
Emektir diyerek kendi büyük isyanına aykırdı.
Onun hikayesi kalabalıkların içinde hep yalnızdım diyen bir kadının aslında koca bir ülkeyi kendine aşık etme hikayesidir.
O bizim gençliğimiz, annelerimizin gizli hüznü, babalarımızın dile dökülmeyen sevdasıdır.
Biz onu sadece o büyük siyah gavazları için sevmedik.
Biz onu düştüğü atın üzerinden, satılan yalının kapısından, yakalandığı o ağır hastalıkların altından, her seferinde kendi ayakları üzerinde,
kendi başına kalkabildiği için sevdik.
Tacını kanayan yaralarını kimseye göstermeden taşıdığı için sevdik.
Seni çok seviyoruz Tüyken Saray.
Gözlerindeki o dinmeyen hüzne, kalbindeki o durmayan titremeye, annesi için çırpınan o kara gümrüklü kıza ve kendi tırnaklarıyla yarattığın o
eşsiz sultana sonsuz bir saygıyla.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
