
Bu bölümde uzun zamandır konuşulmayan bir yarayı açıyorum:
Toplumsal görgüsüzlük ve kabalığın gerçek anatomisi.
Trafikteki sabırsızlıktan market kuyruğundaki kaynakçılara,
aile içinde merak kılığında yapılan sınır ihlallerinden
dijital dünyanın filtreli kabalığına kadar…
Bu toplum neden böyle gergin?
Kuralı çiğneyen neden kendini ‘akıllı’ sanıyor?
Ve biz nezaketi ne zaman ‘zayıflık’ sandık?
Mizah, felsefe, sosyoloji ve psikolojiyle harmanlanmış sert ama gerçek bir yüzleşme.
Dinlerken hem gülecek, hem düşünecek, hem de kendini bir yerlerde bulacaksın.
Transkript
MÜZİK Merhaba, Cansu ben.
Bu bölüm biraz iç takme, biraz tespit, biraz da tam bizlik hikayelerle dolu olacak.
Çayını kahveni aldıysan...
Toplumsal görgüsüzlüğün kılcal damarlarına kadar ineceğiz.
Şimdi dürüst olalım.
Bu ülkede hepimizin hayatında en az bir tane görgüsüzlüğe damgaladığı insan var.
Ama aynı zamanda hepimizin içinde de minik bir görgüsüz var.
Toplu taşımada aman biri bana çarparsa ben de omuz atarım diyen, sırada biri kaynayınca içinden Hem de yapsam mı acaba diye geçiren o
minik ses var ya, işte bugün o sesi masaya yatıracağız.
Ben bu bölümü şöyle düşünüyorum, bu görgüsüzlükten şikayet edenlerin değil, hem şikayet edip hem sebebine dürüstçe bakanların bölümü.
Evet, hazırsan başlayalım.
Biz görgüsüz doğmadık, görgüsüz değiştirildik.
Açık konuşacağım.
Kimse görgüsüz doğmaz.
Bebekken görgüsüzlük paket olarak gelmiyor yani.
Hocam 3 kilo 200 gram doğdu.
Yanında biraz da ukalalık ve sinirsizlik çıkmış gibi bir şey yok.
Görgü öğrenilen bir şeydir.
Görgüsüzlük de öğrenilen bir şeydir.
Biz bu ülkede neyi gördük?
Herkes ne yapıyordu?
Ne normalleşti?
İşte toplumsal kabalığın asıl kökü burada.
Sosyolog Peter Berger bir şey der.
Gerçeklik tekrarlandıkça normalleşir.
Yani kabalığı 30 yıl gör, görgüsüzlüğü 20 yıl yaşa, kural çiğneyeni 10 yıl izle.
Bir gün dönüp kendine şunu diyorsun.
Demek normal olan bu.
Ama değil. Normal olan bu değil.
Bu travma alışkanlığı.
Bak şimdi şunu gerçek söyleyeyim.
Biz bu ülkede görgüsüzlüğü normalleştirdik.
Çünkü bize başka bir seçenek sunulmadı.
Çocukluğundan beri duyduğun cümleleri bir düşün.
Haklıysan bağır, ezilme, hakkını yedirmeyeceksin.
Sen yapmazsan başkası yapar.
Bu öğretiler özgüven maskesiyle verildi.
Çünkü bu öğretiler şunu demedi.
Görgülü kal, sınırını çiz.
Hayır. Bu öğretiler şunu diyor.
Sert ol, önce sen vur.
Biz kabalığı güç sandık.
Nezaketi zayıflık sandık.
Sabırlı insanı ezik sandık.
Güler yüzlüyü çıkarcı sandık.
İyi insanı enayi ilan ettik.
Bu düşünce yıllarca beynimize kazındı.
Sonra bir gün baktık.
Toplum çığ gibi kaba.
Ama çığ olurken kimse...
Bu ne lan demedi.
Çünkü herkes aynı travmayı yaşıyordu.
Görgüsüzlük dediğin şey birikmiş öfkenin kamuflajıdır.
Bak şimdi bölümün tonunu biraz daha derinleştireceğim.
Ben bu konunun sadece davranış boyutunu anlatmıyorum.
Asıl hikaye toplumun kırgınlığı.
Görgüsüzlük öfkenin değil, kırgınlığın dışa vurumu aslında.
Trafik toplumun röntgen filmi.
Hem de ışık hızında çekilmiş bir filmi.
Şimdi sana çok net bir şey söyleyeceğim.
Bir ülkenin gerçek kültürünü anlamak istiyorsan müzesine gitme.
Tarihine bakma.
Instagram okuşuna bile bakma.
Trafiğine bak. Trafik eşittir toplumun içgüdüsel davranışlarının filtresiz versiyonudur.
Kimse rol yapmaz.
Kimse poz vermez.
Kimse... Ay ben çok iyiyim demez.
Herkesin gerçek yüzü, sinir sistemi, ego seviyesi, empati kapasitesi, hepsi volant açısı kadar görünür.
Ve Türkiye trafiğinde ne görüyorsun?
Bir milyon tane ben var.
Biz yok.
Topluluk bilinci yok.
Sistem yok. Çünkü herkes alfa.
Bu nasıl bir kafa biliyor musun?
Sanki herkes İstanbul Boğaz Köprüsü'nde doğmuş, direksiyon Omurilik'ten çıkmış, sinir sistemi klaksonla entegre edilmiş.
Ve daha da komiği, kimse kendini problem olarak görmüyor.
Trafikte herkes şöyle, ben iyi kullanıyorum, millet pis sürüyor.
Ben haklıyım, ben kural bilirim, ben akıllıyım, ben kralım.
Yahu bu kadar ben iyi sürüyorum diyen insan varsa bu trafik kaosu nereden çıkıyor?
Sinyal vermemek Türkiye'de pasif agresif bir kültür kodu.
Sinyal eşittir niyetimi söylüyorum.
Niyet söylemek eşittir kırılganlık.
Kırılganlık eşittir zayıflık.
O yüzden sinyal vermek bu toplumun yarısı için duygusal açılmak gibi bir şey.
Adam sinyal vermiyor çünkü içten içe şöyle düşünüyor.
Ben dönüyorum kardeşim, sen anla.
Sosyolojik açıklama istersen söyleyeyim.
Bu kolektif telepati fantezisi.
Emniyet şeridimiz.
Emniyet şeridi bizim ülkede elit kulübü gibi.
VIP, kendini özel sanan vatandaş otoyolu.
Sıradan ölümlüler trafikte sıkışır.
Ben özelim diyen vatandaş.
Lanet olsun yeter deyip emniyet şeridinden yardırır.
Polis çevirirse bahane hazır.
Eşim hamile, annem hasta, acil işim var, ben memurum.
Dalga geçmiyorum, hepsi gerçek.
Korna Türk milli enstrümanımız.
Bu ülkede agresyon boşaltma aracı.
Duygu düzenleyici.
Adam sabırsız, kornaya basıyor.
Kız korkuyor, kornaya basıyor.
Karşıdan biri geçiyor korna.
Köpek geçiyor korna.
Nefes alıyor korna.
Düşünüyor korna.
Bu ülkede sessiz bir korna tuşu olsa millet depresyona girer.
Gelelim dörtlülere.
Dörtlüleri yak atla.
Toplumsal hile protokolü.
Dörtlüleri yakınca her şey legal.
Yanlış park legal.
Kaynaşmak legal. Tersten giriş legal.
Yayayı öldürmeye yakın geçmek legal.
Dörtlü yakmak bu toplumda hakkını helal et demek gibi.
Trafikte gördüğün davranış toplumun mikro versiyonu.
Ama şimdi seni makroya götürüyorum.
Market kuyruğu.
Bir toplumun gerçek karakterini görmek istiyorsan siyasetine bakma, dizilerine bakma, sosyal medya trendlerine de bakma.
Görmek istediğin.
Tek bir şey var market kuyruğu.
Market kuyruğu toplumun çıplak röntgeni.
Orada da kimse rol yapmaz, poz vermez.
Kimse aslında ben iyi bir insanım tribi atamaz.
Herkes saf haliyle doğal ortamında sırtı tamamen açık.
Belgesel çekmek istesen Türk toplumu gerçek doğal yaşam diye burada çekersin.
Ve market kuyrukları Türkiye'nin mini evreni gibi.
Bak şimdi tipleri sayıyorum.
Ve her biri toplumun bir alt kültürü.
Ben bir şey soracaktım kaynakçıları.
Bu tür evrimsel süreçte özel bir mutasyonla oluşmuş gibi.
Sen 20 dakikadır bekliyorsun.
Adam gelir kuyruğun yanına paralel bir açıyla yanaşır.
Sanki fizik kurallarını yeni keşfetmiş gibi.
Ben sadece bir şey soracaktım.
Evet kardeşim sen bir şey soracaktın.
O bir şey ne biliyor musun?
Ben... Bu sıraya kaynayabilir miyim?
Ve en manyağını biliyor musun?
Bunu doğal hakları gibi yapmaları.
Sanki evrendeki temel yasalar şöyle.
Yerçekimi, elektromanyetizma ve kaynakçının hilesi.
Sessiz ama içten içe sövenler.
Kuyrukta bekler ama bekledikçe ruhunu kasiyere fırlatır.
Hiçbir şey söylemez.
Ama bakışlarıyla şöyle der.
Senin yüzünden buradayım.
Sen yavaşsın.
Sen suçlusun.
Ben daha değerli bir insanım.
Bu insanlar aslında pasif-agresif Türk kültürünün yürüyen temsilcisidir.
Belli etmeden yana yana yaklaşır.
Söpet masum, kişi hain.
Sanki sibil kıyafetli ajan gibi.
Yavaşça sıyrılır.
Sen fark etmeyince şöyle düşünür.
Demek benden daha güçsüz.
Hızlı davranmadı.
Darwin abim haklıymış.
Evet evet. Darwin burayı görse Türk evrim modeli diye ayrı kitap yazardır.
Ve her şey beklerken olur.
Ekonomi yorumu, siyaset analizi, ürün karşılaştırması, gereksiz tavsiyeler.
Fiyatlar uçmuş ha.
Ben geçen gün bunu Migros'ta daha ucuz almıştım.
Of bu kasiyer çok yavaş.
Ve kaynak yapan utanmıyor, zırada duran utanıyor.
Bu cümlenin ağırlığını hissettin mi?
Toplumun dengesi burada bozuluyor.
Kuralı çiğneyen kendini akıllı sanıyor.
Kuralı uyan kendini kullanılan gibi hissediyor.
Bu yüzden toplumda görgü yerini uyanıklığa bıraktı.
Ama aslında kurnazlık görgü değildir.
Kurnazlık ahlakın bozulmuş versiyonudur.
Market kuyruğu sana bireysel saygıyı gösterir.
Ama aile sofraları sana kültürel saygıyı gösterir.
Çünkü toplumun en tehlikeli görgüsüzlüğü aile içi görgüsüzlüktür.
Bizim ülkede aile dediği şey kutsal kabul edilir.
Sınır dediğin şey.
Öyle bir şey yok bence.
Bizde aile ilişkisi öyle çalışmıyor.
Sen doğarsın ve tüm mahremiyetin ailenin malıdır.
Senin hayatın, senin planların, senin bedenin, senin seçimlerin.
Her şey aile açık oturumunun ortasındadır.
Ve bu kültürde merak eşittir, sevgi sanılır.
Ama değil bizim.
Toplumdaki merak çoğu zaman sevgi değil, kontrol mekanizması.
Şimdi sana çok net bir şey söyleyeceğim.
Türkiye'de insanlar başkasının özel alanına saygı duymayı bilmediği için toplumsal görgüsüzlük zaten kökten başlıyor.
Bak şimdi, klasik Türk aile sorularını açıyorum.
Ne zaman evleniyorsun?
En temel, en geleneksel, en sinir pozucu cümle.
Biz senin yalnız kalmana dayanamıyoruz.
Ama sen ne istersen umrumuzda değil.
Sosyolojik karşılığı kontrol etme ihtiyacıdır.
Hadi artık çocuk yapın.
Bu kadar özel, bu kadar mahrem bir konuyu çay karıştırırken, mutfakta dolma sararken, sofra toplarken rahat rahat sorabilen bir milletsin.
Sanki biyolojik saat değil, müzik kutusu.
Bu sorunun alt metini ne biliyor musun?
Senin bedenin benim sosyete sohbetimin konusu olabilir.
Ve bu görgüsüzlük değil de ne?
Gelelim ayrıldınız mı?
Niye sorusuna.
Bak burada çıldırıyorum.
Bir çift ayrılmış ikisi de kalben zombiye dönmüş zaten.
Yakın çevre şarlar.
Aaa ne oldu?
Kim terk etti? Dedikodu zamanı.
Yemin ediyorum toplumun bir kısmı romantik ilişkileri Netflix dizisi falan sanıyor.
En sevdiğim. Sen biraz kilo mu aldın acaba?
Bu cümle görgüsüzlük değil.
İnsan psikolojisine işlenen bir darbe bence.
İnsan kilo alsa ne olur, vermese ne olur?
Kilo ile kimin evi yıkılıyor?
Ama bu cümle şunu gösteriyor.
Türk toplumu duygusal değil, bedensel odaklı bir toplum.
Herkes birbirinin bedenine karışma hakkı olduğunu sanıyor.
Ve bu kültürel bir travmasında.
Ve görgüsüzlük bazen...
Sorunun kendisi değil, sorulanın tonu.
Bak mesela İngiliz aile yapısında birisi sana how are you diye soruyor.
Türkiye'de ise ne oldu sana geçen?
Neden evlenmiyorsun?
İşsiz misin? Başın mı ağrıyor?
O çocuk kim?
O arabayı nasıl aldın?
Bu soruların hepsi görgüsüzlüğün sosyolojik verisi.
Sosyolog Irving Goffman diyor ki İnsan ilişkileri sahne performansıdır.
Kimse gerçek değildir.
Evet, doğru.
Bizde sahne direkt kafanın içine kuruluyor.
Gerçi sahne yok, perde yok, mesafe yok.
Direkt beyne bağlan kablosu var.
Ailede sınır yoksa toplumda görgü olmaz.
Ama daha da kötüsü var şimdi.
Dijital görgüsüzlük.
Mahremiyetin mezar taşına hoş geldiniz.
Eskiden insanlar mahremiyetlerini korumaya çalışırdı.
Şimdi mahremiyet bir içerik formatına dönüştü.
Bugün biri sevgilisinden ayrılıyor mu?
İlk iş, story'e acıklı bir şarkı atmak.
Altına bazı şeyler anlatılmaz.
Eee o zaman neden anlatmaya çalışıyorsun?
Ya da biri hasta olmuş. Ferun fotoğrafı.
Üzerine sticker. Hayat çok kısa.
Altına... Sadece dua edin.
Gerçekten mi? Gerçekten serumunla niye filtreli story atıyorsun?
Fransız düşünür Guy Debord 1967'de demiş ki, modern yaşam bir gösteriye dönüşmüştür.
Gerçek yerini temsile bırakmıştır.
Yani artık insanlar gerçek gibi görünen sahte hayatlar yaşıyor.
Dijital çağda bu öyle uç bir hal aldı ki.
Artık insanlar kavga ederken bile story çekiyor.
Yani hem kalbim kırık hem ağlıyorum hem de filtre ayarı yapıyorum.
Ve bu toplum bunu normal kabul ediyor.
Şurası bıçak sırtı gibi ama açık konuşacağım.
Çocuğun rızası olmadan onun her anını paylaşmak.
Anne baba ben doğdum ve influencer oldum demek değil.
Bu çocuğun mahremiyetini sömürmektir.
Kabul etseniz de etmeseniz de çocuk bir bireydir ve onun özel alanı vardır.
O tuvalette gülümsediği an senin içerik ihtiyacını karşılamak zorunda değil.
Sosyolojik terimle söyleyeyim.
Kişisel alanın dijital sömürüsü.
Ağlamak bir şeydir.
Ağlarken kamerayı açmak başka bir şeydir.
Ağlayan birini gizlice çekmek dijital röntgenciliktir.
Kendi ağladığın anı paylaşmak dijital pornografi.
Ama duygunun pornografisi.
Evet bu sert olabilir ama gerçek.
Bizim toplumda artık şu anla iş var.
Duygu da malzeme, mahremiyet de içerik, acı da etkileşim.
En çok beni sinirlendiren şeylerden biri ve zaten daha önceki podcastlarımda da bahsettim.
Biri ölmüş, ailesi perişan.
Ama o sosyal medya asla durmuyor.
Taziye storiesi, cenaze videosu, ışıklar içinde uyu yazılı animasyonlar.
Ve en manyağını biliyor musun?
Yatırıma dönüştürülmüş acı.
Nasıldı? Dayımı kaybettik ama sabah yayındayım.
Dedemi gömdük ama YouTube'da içerik geliyor.
Hayat devam ediyor, yeni koleksiyon yayında.
Bak kardeşim, hayat devam ediyor eyvallah.
Ama saygı da devam etmeli.
Acıyı bile ambalajlayıp, estetikleştirip, içerik malzemesi yapan bir toplum olduk.
Ve dijital görgüsüzlük eşittir gerçekten kopmanın kodu.
Bugün biri yemek yapıyor, anında çekiyor.
Tatile gidiyor, anında story.
Biriyle kavga ediyor, anında paylaşın.
Biriyle paylaşıyor.
Duyuru var. Ve şu soruyu kimse sormuyor.
Ben bunu neden gösteriyorum?
Bak işte. Asıl felsefe kırılma burada başlıyor.
Biz artık bir şey yaşarken yaşayamıyoruz.
O anı paylaşma ihtimali üzerinden deneyimliyoruz.
Ve bu gerçeğin ölümüdür.
Şimdiye kadar trafiği, marketi, aileyi, dijitali gömdük tamam.
Ama sorunun kendisi onlar değil.
Onlar belirtisi. Asıl hastalığı şimdi konuşuyoruz.
Bir toplumda görgüsüzlük bu kadar yaygınsa bu bireysel değil, bu kültürel.
Yani bu ülke yıllardır kolektif bir ayıp bozukluğu yaşıyor.
Biz saygıyı kişiye öğrettik ama görgüyü sisteme öğretemedik.
Bu ne demek? Türkiye'de insanlar güçlüye saygı duyuyor, zengine saygı duyuyor, yaşça büyüye saygı duyuyor.
Ama kurala saygı yok, hakka saygı yok, alanına saygı yok, mesafeye saygı yok, toplu yaşama kültürüne saygı yok.
Bu sınıf sağ bir saygı modeli.
Ben senden güçlüysen seni ezerim, sen benden güçlüysen saygı duyarım.
Ve bu kültür piramit gibi ilerliyor.
Piramit eşittir, hiyerarşik, görgüsüzlük sistemi maalesef ki.
Devlet gölgüsüzse toplum da gölgüsüz olur.
Bak bu siyasi değil, bu sosyolojik bir gerçek.
Bir devlet vatandaşa sertse vatandaş birbirine sert olur.
Bir devlet vatandaşı gömüyorsa vatandaş birbirini görmez.
Bir devlet kurala uymuyorsa kimse kural tanımaz.
Sosyolog Richard Sennett diyor ki toplumsal nezaket...
Yönetim biçiminin bir yansımasıdır.
Örneğin Danimarka'da insanlar sıraya robot gibi giriyorsa, sebebi insanlar değil, kültürün onları sıraya sokmasıdır.
Bizde ise herkes şöyle düşünüyor, devlet bile beni anlamıyor.
Ben niye seni anlayayım?
Bu kırılma görgünün temelini yıkan en büyük etken.
Bizim eğitim sistemimiz görgü öğretmiyor.
Evet matematik var, fen var.
Din kültürü var, hayat bilgisi var, ezber çok var.
Görgü? Yok.
Kimse demiyor ki toplum içinde nasıl davranılır?
İnsan kalabalığı nasıl yönetir?
Kuyruk nedir?
Özel alan nedir?
Bedensel sınır nedir?
Tokalaşma nedir?
Söz kesmek neden yanlıştır?
Bu ülkede insan görgüyü nereden öğreniyor biliyor musun?
Sokaktan. Ama sokak?
Zaten travmatik.
Türk iş hayatı şöyle bir döngü yaratıyor.
Patron bağırıyor, müdür bağırıyor, çalışan bağırıyor, müşteri hizmetleri bağırıyor, müşteri bağırıyor, sokak bağırıyor ve toplum bağırıyor.
Bir çeşit bağırış ekonomisi.
Bağıranın otorite sayıldığı bir kültür gelişti.
Bağırmak otorite değil, duyguyu yönetememenin...
Dışa vurumu. Bu döngüde kimse huzurlu değil.
Sistem öfkeli, toplum daha öfkeli.
Türk milleti haklı olmayı sever.
Ama haklı olmanın tanımını yanlış yaparız.
Haklı eşittir en çok konuşan, en çok bağıran, en çok mağduru oynayan, en çok acı çeken, en çok bilmişlik tatsayan.
Haklı olmak bir duygu değil, bir durumdur.
Ama bizde haklılık bir performans ve buradan görgü çıkmaz.
Görünmek maalesef ki kültürü ve saygıyı öldürdü.
Türk toplumunda görünür olmak, değerli olmak anlamına geldi.
Arabası olan daha değerli.
Daha masaya hesabı atan daha değerli.
Daha çok story atan daha değerli.
Daha çok bağıran daha etkili.
Daha çok konuşan daha güçlü.
Görgü ne oldu?
Gösterinin altında ezildi.
Guy Debord tam olarak bunu anlatıyor.
Gösteri gerçeğin yerini alır diyor.
Bizde gösteri o kadar baskın ki insanlar artık görgülü görünmek için bile görgüsüzlük yapıyor.
Mesela garsona çok iyi davranıyorum diye sessiz sessiz davranan tip.
Bu da bir çeşit gösteri.
Görgü sessizdir.
Bu insanlar bağırarak nezaket yapıyor.
Şimdi daha sert bir yere geliyorum.
Türkiye'de sert davranan erkek, erkek gibi erkek sayılıyor.
Kibar olan erkek, yumuşak sayılıyor.
Bu kültür dili bile bozdu.
İnce düşünmek, naif, zayıf, kalın konuşmak güç ve ağırlık gerektiriyor.
Bu dil kodları bile görgüye eziyor.
Şimdi seni... Biraz sistemden çıkarıp sokağa indiriyorum.
Toplumun iç darbelerini tek tek göstereceğim.
Hastane, restoran, kafe, sokak.
Görgüsüzlüğün fiziksel coğrafyasına giriyoruz.
Maalesef ki bu ülkenin sokaklarında empati dolaşmıyor.
Bu ülkenin haritası fiziki olarak da çizilir ama kültürel harita insanların davranışlarıyla çizilir.
Şimdi bu haritayı bölge bölge önüne seriyorum.
Hastaneler. Hastane görgünün ölçeğidir.
Oraya girdiğin an toplumun ruh hali suratına tokat gibi çarpar.
Ve bizde sahne şöyle.
Randevu yok, bağırış var.
Sıra yok, homurdanış var.
Sistem yavaş, sinir var.
Kaygı yüksek, saldırganlık var.
Hastanede insanlar gerçek hedefe değil, en kolay hedefe saldırır.
Nasıl yani? En kolay hedef kim?
Doktor, hemşire, güvenlik, danışma.
Sanki sistemin sorunlarının bedelini tek başına o sekreter çözecekmiş gibi.
Psikolojide buna yer değiştirme saldırganlığı denir.
Yani öfkeni asıl hedefe yöneltemiyorsun, daha zayıf olana yöneltiyorsun.
Bu sadece görgüsüzlük değil, bu travmanın yön değiştirmiş hali.
Restoranlarımız. Garson düşmanı devletine hoş geldiniz.
Burada belki sert olacak ama Türk milleti garsona bağırmayı bir hak sanıyor.
Garsonu alt sınıf, müşteriyi üst sınıf gibi gören hastalıklı bir kültür var.
Garson siparişi geç getirir, dünyanın dengesini bozmuş gibi davranılır.
Garson yanlış getirir, sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Yahu kardeşim, garson insan.
Hata yapar, hızlanır, yavaşlar, yorulur.
Ama gölgesizlik şunu söyler.
Ben para ödüyorum, kölelik satın aldım.
Bu zihniyet, sınıfsal gölgesizliğin doruk noktasıdır.
Kafeler. Ortak alanda sigara içmek, Türk Rönesansı'nın günahı gibi.
Kafe kültürü, tertemiz dış mekan, ferah ortam.
Herkes kahvesini içerken...
Bir bakıyorsun yanmasa da abi sigaranın dumanını senin yüzüne doğru gönül rahatlığıyla üflüyor.
Evet sigara içmek suç değil.
Ama başkasının ciğerine zorla içirmek görgüsüzlüktür bence.
Ve en güzel savunmaları şudur.
Dışarıdayız ne var?
Ne demek ne var?
Dışarısı oksijen için.
Ciğer mezarlığı değil.
Parklarımız. Çöpünü dışarı atan gölgüsüzün doğaya açtığı savaş.
Aileler, çocuklar, köpekler, doğanın huzuru.
Ama çöp kutusu iki metre ötede olmasına rağmen çöpünü yere bırakanlar var.
Bunu yapan kişi şunu düşünür.
Nasıl olsa biri toplar.
O biri kim? Evrenin kölesi mi?
Bu davranış gölgüsüzün en keskin tanımıdır.
Ben bıraktım, başkası halletsin.
Bu zihniyet yüzünden doğa çöplüğe dönüyor.
Sahillerimiz, konser alanlarımız, düğün salonlarımız.
Sahile gidiyorsun, manzara muazzam.
Huzur var, güneş batıyor, dalga sesi.
Derken yan taraftan bir grup sesi geliyor.
Son ses müzik.
Herkes telefonla story çekiyor.
Etraf çöp doluyor.
Yerde çekirdek kabukları.
Bira şişesi kaydırak gibi.
Sahiller artık meditasyon alanı değil, kamusal gölgesizlik festivali.
Asansörlerimiz. Bence kişisel alanın öldüğü metal kutular gibi bir şey.
Asansör, kişisel alanı en iyi test eden yer bence.
Ama Türk insanı asansörü insan dolabına çevirir.
Bir kişi için yapılmış alana beş kişi girer.
İçeri giren herkes birbiriyle nefes nefese.
Bir kişi öne doğru konuşur, biri arkadan kafaya nefes verir.
Ve en klasik sahne.
Asansör kalabalık, biri yüksek sesle telefonla konuşuyor.
Alın size görgü intiharı.
Toplu saçmalarımız.
Kişisel alan diye bir şey yoktur.
O hayal ürünü bizim için.
Otobüste yer varsa kavga yoktur.
Yer yoksa kıyamet başlar.
Adam kulaklıksız video izler.
Teyze şarkı dinler.
Genç yan koltuğuna çantasını koyar.
Biri ayakta düşer.
Ama kimse kıpırdamaz.
Burası toplumun mikro evreni.
Koltuk yok, empati yok.
Evet, bu coğrafya turunu tamamladık.
Şimdi geliyoruz podcast'ın en sert kısmına.
Gölgüsüzlüğün psikolojisine.
Biz neden böyleyiz?
Şimdi sana en dürüst, en acı gerçeği söyleyeceğim.
Görgüsüzü kalabalıktan doğmaz.
Korkudan doğar.
Bu cümleyi bir yere yaz.
Gerçek kök budur.
Görgüsüz insan korkuyordur.
Yetersiz hissediyordur.
Eksik hissediyordur.
Kendini değersiz hissediyordur.
Güçsüzdür ama güçlü görünmek ister.
Kontrolsüzdür ama otorite taklidi yapar.
Şimdi bunu senin için bilimsel bir temela oturtuyorum.
Freud der ki, insan en çok eksik olduğu şeyi en yüksek sesle gösterir.
Bağıra bağıra konuşan en çok değersiz hissedendir.
Sıraya kaynak yapan en çok önemsenmeyendir.
Garsona bağıran en güçsüz olandır.
Telefonda yüksek sesle konuşan kendini duymuyordur aslında.
Dijitalde hava atan gerçek hayatta hiçbir etki yaratmıyordur.
Gölgüsüzlük eşittir.
Ben değerli hissetmiyorum.
Bari kendimi öyle göstereyim.
Adler der ki insan kendini küçük görüyorsa başkasını daha küçük görmeye çalışır.
Bence bu çok sert bir söz.
Ama birebir Türkiye gerçeği.
Garsona bağıran kendini küçük hissediyor.
Yayaya laf atan güç istiyor ama güçsüz.
Asansörde bağıra bağıra konuşan Görünmek istiyor.
Çünkü görünmediğini hissediyor.
Sosyal medyada hava atan, ilgisiz bir hayattan kaçıyor.
Gölgüsüzlük aslında bir üstünlük oyunu değil.
Küçüklük terapisi.
Durkheim der ki, kuralın olmadığı toplumda birey yönsüzleşir.
Yönsüz birey şu hisse girer.
Benim kim olduğumu kimse umursamıyor.
Ve bu his öfke, sabırsızlık, hoyratlık olarak patlar.
Yani görgüsüzlük sadece bireysel değil, toplumsal depresyon belirtisi.
Bu ülkede herkes bir miktar depresyonda.
Ama depresyon kendini sessizlikle değil, kabalıkla gösteriyor.
Baum'un güvensiz toplum, agresif toplumdur der.
Biz güvensiz bir toplumuz maalesef ki.
Ekonomiye güven yok, sisteme güven yok, geleceğe güven yok, işe güven yok, sokağa güven yok.
Ve bu güvensizlik saldırganlığa dönüşüyor.
Bu yüzden biri sana markette omuz atınca aslında şunu demiyor.
Sen kimsin?
Şunu diyor.
Ben hayatı tutunmaya çalışıyorum.
Kenara çekil. Ama bu içsel çığlık dışarıya gölgesizlik olarak yansıyor.
Bu ülkede insanlar iki uç arasında sallanıyor.
Ya aşırı özgüven ya aşırı özgüven eksikliği.
Ve ikisi de...
Aynı davranışa dönüşüyor.
Kabalık. Aşırı özgüven benim yolum.
Aşırı eksiklik ben görünmeliyim.
Bu ikisi birleşince ortaya çıkan yaratık tür görgüsüzlük oluyor.
Şimdi de romantik ilişkilerdeki görgüsüzlüğe bir bakalım.
Türkiye'de ilişkilerin geldiği noktayı tek bir cümleyle özetleyeyim.
Sen beni seviyorsan benim her türlü görgüsüzlüğüme katlanırsın.
İlişki eşittir sevgi değil.
İlişki eşittir tolerans testine dönüştü.
İlişkide görgüsüzlük öyle normalleşti ki artık insanlar birbirlerine eziyet etmeyi sevgi sanıyor.
Sessizlik, küsük, eşittir, soylu ince davranış gibi gösterilir.
Aslında görgünün mezar taşına atılan ilk yürektir.
Adam bir şeye bozulur, konuşmaz.
Kadın bir şeye alınır, surat asar.
İletişim yok.
Duygu... Yok.
Görgü? Tabii ki yok.
Bu öyle bir görgüsüzlük ki sessizliğin kendisi şantaj aracına dönüşüyor.
Ben konuşmuyorum, sen suçlusun.
Bu ne ya? Gerçekten bu ne ya?
Konuşmayı bilmeyen insan ilişki kuramaz.
İletişimsiz ilişki yıkımdır.
Türkiye'de çok yaygın online tatlılık gerçek hayatta umursamazlık.
Mesajda kalp kalp kalp kalp gerçekte ben biraz uzak duracağım.
Mesajda canım bir tanem, gerçekte günaydın diye yazmayı unuttum.
Pardon ya, bu çift yüzlülük modern çağın görgüsüzlüğü.
Sherry Turkle diyor ki, teknoloji insanlara yakınlık hissi verir ama gerçek bağları zayıflatır.
Yani yakınlaşıyorsun ama bağlanmıyorsun.
Görgü dediğin şey zaten bağlılık gerektirir.
Ama bizde bağ yok, wifi var.
Kıskançlık sevginin değil güvensizliğin ve kontrol arzusunun göstergesidir.
Ama Türkiye'de kıskançlık aşkın kanıtı olmuştur artık.
Adam kıskanıyor, sahipleniyor sanılıyor.
Kadın kıskanıyor, değer veriyor sanılıyor.
Ama gerçek şu ki kıskançlık mahremiyeti işgal eden duygusal görgüsüzlük.
Kimse kimsenin malı değil. Kimse kimseye hesap vermek zorunda değil.
Ama bu ülkede ilişki şöyle işliyor.
Ben kıskanırım, sen susarsın.
Kıskançlık kültürü, görgüsüzlüğün romantikleştirilmiş versiyonu.
Hesap görgüsüzlüğüne gelelim.
İlişkide paranın konuşulması değil sorun.
Paranın yanlış şekilde konuşulması sorun.
Bu ülkenin bazı erkekleri ben yedirdim, ben içirdim, ben gezdirdim.
Bu ülkenin bazı kadınları benim için harcamıyorsa beni sevmiyor.
Her iki tarafta da görgüsüzlük var.
Oh my god!
Kültürel analiz yapayım.
Bu ekonomik toplumlarda sevginin parasallaşmasıdır.
Görgüyse şunu söyler.
Ödeme dengesidir ilişki, yarış değildir.
Ayrılanlar şunları yapıyor.
Drum storiesi, alıntı sözler, gizli mesajlar, üstü kapalı göndermeler, yeni hayat fotoğrafları.
Kimse şöyle demiyor.
Kardeşim ben acı çekiyorum.
Sessizce köşeme çekileceğim.
Hayır. Ayrılık dijital festivale dönüştü.
Eski sevgiliye atılan pasif agresif storyler.
Ben mutluyum aslında pozları.
Yoluma bakıyorum etiketleri.
Romantik ilişkilerde görgüsüzlük eşittir duygusal sınır ilali.
Artı iletişim eksikliği.
Artı ego. Artı kültür karışımı.
Bu toplumda aşk bile sıra beklemiyor.
Her şey acil, her şey hızlı, her şey bir gösteriş.
Duygusuyla görgüsüz, görgüsüyle duygusuz bir toplum olduk.
Evet, ilişkileri konuştuk, psikolojiyi konuştuk.
Ama şimdi geliyoruz en can alıcı yere.
Bir toplum nasıl görgülü olur?
Neleri değiştirirsek kabalık biter.
Aslında görgü bir lüks değil.
Toplumun... Yağlama mekanizmasıdır.
Görgü yoksa toplum pastanış.
Biz şu an gıcır gıcır pastasıyız.
Ama bu iş düzelir mi?
Evet. Ama kendiliğinden değil.
Görgü değişir, insan değişir ve toplum değişir.
Kimse toplumu düzeltemez.
Toplumu düzelten tek bir şey var.
Kendi davranışının kontrolü.
Bu cümle çok basit.
Ama emin ol devrim niteliğinde.
Bizde herkes toplumu eleştiriyor.
Kimse kendine bakmıyor.
Yani herkes bir tür mini diktatör.
Ben doğruyum, millet yanlış.
Gerçek şu ki kendi davranışını düzelten çevresini etkiler.
Çevresini etkileyen kültürü etkiler.
Ve kültürü etkileyen toplumu değiştirir.
Bu ülkede çocuklara öğretilenler, büyüklere saygı, misafire ikram, komşuya iyi davran.
İyi, hoş, hepsi güzel ama eksik.
Çocuğa öğretilmesi gereken şey şu, sıranı bekle.
Hayır demek normaldir.
Sınırlarını koru.
Başkasının alanına saygı duy.
Bağırmadan da konuşabilirsin.
Herkesin görüşü farklı olabilir.
Tokat atmak güç değil, kontrolsüzlüktür.
Kendin ol ama başkasına zarar verme.
Bu ülkede gölge eğitimi diye bir ders olmalı.
Yemin ederim ki matematikten daha önemli.
Ve devletin davranış modeli değişmeli.
Nasıl yani? Devlet görgülü davranırsa vatandaş da görgülü davranır.
Bu siyaset değil, sosyoloji.
Örneğin trafik kuralları eşit uygulanırsa...
Toplum kurala saygı duyar.
Kamu görevleri vatandaşa saygılı olursa vatandaş da başkasına saygı duyar.
Devlet agresif değil, bilgili iletişim kurarsa toplum sakinleşir.
Kısacası devlet nasıl konuşursa toplum öyle davranır.
Duygusal zeka bizim ülkemizin en eksik vitamini bence.
Duygusal zeka demek kendini fark etmek, başkasını anlamak.
Empati kurmak, öfke kontrolü, sınır koyma, insan ilişkilerinde olgunluk.
Bu ülkede insanlar duygularını yönetemiyor.
Bu yüzden davranışlarını da yönetemiyor.
Gölgüsüzlük aslında duyguyu yönetemeyen insanın çıkardığı söz.
Basit cümleler var aslında.
Bunlar toplumu düzeltir.
Sence nasıl yapalım?
Rica ederim.
Teşekkür ederim.
Affedersiniz. Uygun musunuz?
Şu an konuşmak istemiyorum.
İnanın dünya barışı çıkar bu cümlelerden.
Ama bu ülkede biz şöyle konuşuyoruz.
Ne diyorsun?
Yap işte. Ben anlamam.
Ben böyleyim. Uzatma kardeşim.
İletişim değil. Saldırı savunma oyunu.
Bu toplum hızlı.
Çok hızlı.
Aşırı hızlı.
Hız sabırsızlık yaratır.
Sabırsızlık Görgüsüzlük yaratır.
Görgüsüzlük kaos yaratır.
Çözüm? Çözüm yavaşlamak.
Yavaşlık kibarla arttırır.
Bu yüzden arabayı iki saniye geç çalıştırınca bağırma.
Yavaşça nefes al.
Kasiyere kızma.
Annen aradığında of deme.
Bir şey hemen olmadı diye dünyayı yakma.
Yavaş insan daha sakin, daha naziktir.
Başkası sana nasıl davranıyorsa ona öyle davranmak değil.
Başkası nasıl olursa olsun senin kendi çizginde durman.
Toplum böyle düzelir.
Yani ben görgüsüz değilim.
Görgüsüzlük bana bulaşamaz.
Görgü bir çeşit avradır.
Sen taşıdıkça yayılır.
Bugün bir sistemi masaya yatırdık.
Psikolojisini, kültürünü, tarihini, dijitalini hepsini gömdük, hepsini analiz ettik.
Ve şimdi geriye tek bir şey kaldı.
Senin kulağına bir gerçek bırakıyorum.
Bu toplumda herkes kabalıktan şikayet ediyor.
Ama kimse ben bugün nazik miydim diye sormuyor.
Hepimiz trafikte deliyi suçluyoruz.
Ama bazen biz de dörtlüğü yakıp atlıyoruz.
Hepimiz markette kaynak yapanı suçluyoruz.
Ama bir gün acelemiz olduğunda biz de kıpırdanıyoruz.
Hepimiz sosyal medyada görgüsüzleri suçluyoruz.
Ama hepimiz bir şeyleri gösterme arzusuna düşüyoruz.
Hepimiz ilişkilerde kabalığı suçluyoruz.
Ama bazen sevdiğimiz insana en sert sözleri biz söylüyoruz.
Hepimiz alemizdeki sınır ihlallerinden şikayet ediyoruz.
Ama bazen biz de birinin mahremine dalıyoruz.
Yani... Bu ülkenin görgüsüzlüğü toplumsal olduğu kadar bireysel bir gölgede.
Kimse masum değil.
Kimse tamamen suçlu da değil.
Bu iş gri bir mesele.
Ama griyi değiştiren tek bir şey var.
Bir kişi bile görgülü olsa dünya değişir.
Evet bu romantik bir laf değil.
Bu bilimsel. Sosyolog Elinor Ostrom yıllar önce kolektif davranış teorisi üzerinde çalışırken şunu keşfetti.
Bir toplulukta küçük bir grup iyi davranışı sürdürürse, davranış kültüre dönüşür.
Yani sen bugün kırmadan konuşursan, bağırmadan anlatırsan, acele etsen bile sıraya girersen, sinirlensen bile saygılı kalırsan, trafikte
sabırlı olursan, bir yabancıya gülümsersen, kendi sınırını korurken, Başkasına saygı duyarsan bunların hepsi kültüre eklenir.
Ve kültür bireyin değil, kollektifin sesidir.
Biz yorgun bir milletiz.
İnsanlar kaba değil yorgun.
Ekonomiden yorgun, gelecek kaygısından yorgun.
Doğduğu ülke tarafından yorulmuş, kendinden yorulmuş, hayattan yorulmuş.
Ve bu yorgunluk sabırsızlığa dönüşüyor.
Sabırsızlık kabalığa, kabalık görgüsüzlüğe.
Ama şunu unutmayalım.
Yorgun insan nazik olabilir, kibar olabilir, vicdanlı olabilir.
Çünkü kibarlık enerji değil, karar gerektirir.
İnsan olmak her gün yeniden karar vermektir.
Biz de bugün bir karar verebiliriz.
Görgülü olmayı seçmek, zarif olmayı seçmek, nazik olmayı seçmek.
Bu küçük bir şey değil.
Bu bir devrimdir. Eğer bir gün market kuyruğunda biri yine araya kaynarsa, trafikte dörtlü yakıp üstüne kırarsa, sosyal medyada biri saçma sapan bir stüdyo
atarsa, aile büyüklerin yine evlen artık diye bastırırsa, sadece içinden şunu fısılda.
Görgü yoksa ben olurum.
Ben varsam görgü ölmez.
Ve sonra gülümse.
Zaten en çok bozan, Gülümseyen insandır.
Cansu ben. Bugün toplumun aynasını tuttum.
Çerçevesini kırdım.
İçine biraz mizah koydum.
Üzerine felsefe serpiştirdim.
Kenarına sosyoloji çizdim.
Bu bölüm bitti. Ama konu bitmedi.
Çünkü Görgü bir podcast bölümü değil.
Bir yaşam biçimi.
Hoşçakal değil. Nazik kal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
