
Her şeye bakıyoruz ama çok az şey hissediyoruz.Dijital vicdan, linç kültürü, seyirci etkisi ve algoritmaların bizi nasıl tepkisel insanlara çevirdiğini konuşuyoruz.Vicdan rahatlatmak için mi var, rahatsız etmek için mi? Bu bölüm biraz yavaşlatıyor.Biraz düşündürüyor.Ve biraz can sıkıyor. Çünkü gerçekler genelde öyledir.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba.
Cansu ben. Bugün vicdanla tepki arasındaki o ince çizgide nasıl kaybolduğumuzu konuşacağız.
Bizim ülkede bir şey oluyor.
Evet, biz daha ne olduğunu anlamadan sinirlenmiş, taraf olmuş, story atmış hatta tweet atmış oluyoruz.
Bu durum size de garip gelmiyor mu?
Yani önümüze bir haber düşüyor.
İki satır bilgi var.
Ama nedense herkes bir anda savcı, psikolog, anne baba, ahlak bekçisi oluyor.
Ne olduğu belli değil ama kim suçlu belli.
İşte bu refleksi konuşacağım bugün.
Algoritmaları, dijital vicdanı, psikolojideki seyirci etkisini ve linç kültürünü.
Evet, hepsi aynı masada.
Hazırsanız başlıyorum.
Şunu baştan bir netleştirmek istiyorum.
Kötü insan değiliz.
Vicdansız hiç değiliz.
Ama bir garipleştik sanki ya.
Bazen şunu düşünüyorum.
Garip bir şey var ama adını koyamıyorum.
Yani her şey çok fazla değil mi arkadaşlar?
Her gün çok fazla şey oluyor.
Birine kızıyoruz. Bir olaya üzülüyoruz.
Ya da bir konuda taraf oluyoruz.
Ama hiçbir şey tam olarak içimize oturmuyor sanki.
Hani bazen bir şey olur ya.
İnsanın göğsüne ağırlık çöker, geceleri uykusu kaçar.
Bu öyle bir şey değil.
Bu daha çok bakıp geçmek gibi.
Ve ben bunu başkaları için söylemiyorum.
Kendim için de söylüyorum.
Ben de bakıyorum, bazen paylaşıyorum, sonra başka bir şeye geçiyorum.
Ve bir noktada durup şunu sordum kendime.
Biz ne zaman bu kadar çok şeye bakıp bu kadar az hissetmeye başladık?
Sürekli bir yerden bir şeyler akıyor önümüze.
Haberler, videolar, storyler, tweetler hepsi çok acil.
Her şey çok önemli.
Hepsi şuna bakmazsan kötü insansın gibi bir his veriyor.
Ama insan her şeye aynı anda üzülünce aslında hiçbir şeye tam anlamıyla üzülmemiş oluyor.
Bu bir duyarsızlık mı?
Bence değil. Bu bir yorgunluk.
Bazen telefonu alıyorum elime.
Hani hiçbir şey yapmayacağım aslında.
Bir bakıp çıkacağım. Şu sadece bakacağım yalanı var ya.
İşte ondan. Sonra fark ediyorum ki 10 dakika geçmiş.
5 ayrı şeye sinirlenmişim.
2 şeye üzülmüşüm.
Birine de yuh artık demişim.
Peki şunu sorayım size.
Ben ne yaşadım az önce?
Gerçekten bir şey yaşadım mı?
Yoksa sadece bir şeylere tepki mi verdim?
Geçen gün Twitter'da gezinirken, evet ben hala Twitter diyorum, şöyle bir tweet gördüm.
Bu ülkede her şeye üzülmekten hiçbir şeye tepki vermeye halim kalmadı.
Altında binlerce like, bir sürü yorum vardı.
Biri artık üzülmek teliküsü yazmış.
Çok acayip bir cümle değil mi?
Biz ne ara bu hale geldik?
Psikolojide seyirci etkisi diye bir terim var.
Hani kalabalık bir yerde biri yere düşer ya da ne bileyim bayılır ya da trafikte bir kaza olur.
Kimse yardım etmez de herkes birbirine bakar ya.
Çünkü herkes aynı anda şunu düşünür.
Nasıl olsa biri yardım eder.
Nasıl olsa biri polisi arar.
İşte sosyal medya maalesef ki bu etkiyi küresel bir hale getirdi.
Artık sadece sokakta değil ekranda da seyirciyiz.
Bir şey oluyor. Herkes görüyor ama herkes birbirine bakıyor.
Kimse kalkmıyor, harekete geçmiyor.
Geçen gün bir olayın altında yine bir tweet gördüm.
Bu kadar insan görüyorsa mutlaka bir şey yapılmıştır.
Hayır, kimse bir şey yapmıyor.
Ve işte bu tweet seyirci etkisinin özeti gibi.
Herkesin gördüğü yerde kimse sorumluluk hissetmiyor.
Çünkü kalabalık rahatlatıyor.
Benim bir şey yapmama gerek yok rahatlığı geliyor.
Zihin kendini korumaya almış.
Çünkü her şeye tek tek sorumluluk hissetsek insan delirir.
Ama sorun şu ki herkes böyle düşününce ortada kimse kalmıyor maalesef.
Bir de son yıllarda hep bir ben meselesi çıktı.
Yani ben kültürü.
E tabi yanlış anlaşılmasın insanın kendini düşünmesi kötü bir şey değil.
Ama... Her şey artık şuraya bağlanıyor.
Bu bana iyi geliyor mu?
Bu beni çok yordu.
Bu olay enerjimi düşürdü.
Günden bile buna göre süzülüyor.
Bunu söyleyenlere de kızmamak lazım.
Yani bir noktada haklılar.
Şu da bir gerçek.
Az önce dediğim gibi herkes kendini kollasa ortada kimse kalmaz.
Geçen gün bir arkadaş ortamında sohbet esnasında şöyle bir konuşmaya denk geldim.
Artık gündemi takip etmiyorum çünkü beni çok etkiliyor.
Diğer arkadaşlar da fikrine hemen katılarak destek çıktı.
Evet arkadaşlarım, en değerli sizlersiniz.
En öncelik sizin hisleriniz.
Bunu bir yandan şeye benzettim.
Hani ben hastane sevmiyorum, gidince kötü oluyorum diyen insan var ya.
Çünkü hastaneye giden keyfinden gidiyor sanki.
İşte aynı o mantık.
Burası çok acayip bir yere dönüştü.
Bir yandan dünya yanıyor, diğer yanda bireysel konforu kutsallaştırıyoruz.
Ve bu ikisi artık çatışmıyor bile.
Yan yana duruyor.
Algoritma dediğimiz şey ise bu işte çok uyanık.
Bu sana ağır mı geldi?
Geç. Ama geçerken sana başka bir felaket gösteriyor.
Yani diyor ki, hem kendini koru, hem de buna bak.
Benim havuzumdan çıkma.
Sonuç ne biliyor musun?
Sürekli tetikte, sürekli huzursuz, sürekli yorgun bir kafa.
Açık konuşayım. Bu kadar çok şeye maruz kalan insan normalde çöker.
Ama biz çökmüyoruz.
Neden? Çünkü bizim küçük kaçış yollarımız var.
Like atmak, paylaşmak, yorum yapmak ve sonra içinden şunu diyorsun.
Ben duyarsız değilim.
Bu cümle çok tanıdık değil mi?
Dürüst olayım. Bence çoğumuzun derdi iyi olmak falan değil, duyarsız görünmemek.
Ve sosyal medya bunu fazlasıyla besliyor.
Görünmen lazım, bir şey demen lazım.
Susarsan eksik sayılıyorsun.
Ve işte burada devreye dijital vicdan giriyor.
Evet, Türk Dil Kurumu 300 bin kişinin katıldığı halk oylaması sonucunda 2025 yılının kelimesini açıkladı.
Dijital vicdan.
Peki ne bu dijital vicdan?
İnsanlar gerçek hayatta sorumluluk almadıkları ya da almak istemedikleri konularda sosyal medya platformlarında paylaşım ve beğeni ile vicdanlarını rahatlatma eğilimine
girmeleriymiş. Yani bu durum tıklanabilir bir işleme indirgeyerek beğeni, yorum, paylaşım yapan insanların insani görevlerini yerine getirdiğini hissetmeleriymiş.
Aslında bu kelime merhamet ve insaf duygusunu sembolik bir görünürlükte sınıflandırmak.
Bu kelimeyi biraz sosyal medyada araştırayım dedim.
İnsanlar nasıl yorumlar yapmış, ne tepki vermiş diye merak ettim.
Gözüme birkaç yorum çarptı.
Biri dijital vicdan için sosyal ağlarda her konuda merhamet sergilemek, ahkam kesmek, gerçekte ise suya sabuna dokunmamak demiş.
Ve şöyle örneklendirmiş.
Bir hırka alıp giydirmeyeyim ama giydirine de neden iki tane giydiriyor diye linçliyim.
Of ne örnek ama.
Linç kültürünün özeti gibi.
Genel olarak herkes ne yapalım paylaşmayıp sessiz mi kalalım istiyorsunuz diye tepki vermiş.
Dikkatimi çeken bir diğer yorum ise her şeye üzülmekten kaçıyorum ama kaçınca da vicdansız hissediyorum yazmış.
İşte bu cümle çağımızın özeti.
Hem bakmak zorundasın hem de bakınca üzülüyorsun.
Eee ne yapıyorsun?
Bakıp geçiyorsun.
Peki vicdan neydi?
Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine düşünmesini sağlayan duyguydu.
Vicdan rahatsız eder arkadaşlar.
Yerinden kaldırır.
Yani bedel ister.
Sadece izletmez. Sanki hepimiz bir şeylerin fragmanını izliyoruz ama film hiç başlamıyor gibi.
Evet duygu var, öfke var, üzüntü var, müzik var.
Ama film yok.
Çünkü film çekmek riskli.
Emek ister, bedel ister.
Evet şunu açık söyleyeyim.
Ben de bunun içindeyim.
Ben de bazen bugün bunu kaldıramam diyorum.
Kaldırmama halim artıyor.
Ve biliyorum ki bu çok tehlikeli.
Çünkü insan sürekli kaçtıkça daha az dayanabilir hale geliyor.
Şunu da inkar edemem.
Evet, dijital vicdan bazen gerçekten işe yaradı.
Bazı dosyalar vardı ki yıllarca kapalı kaldı.
Ama bazı insanlar vardı ki gerçek hayatta dokunulmazdı.
Ve o dosyalar, o insanlar...
Bizlerin sayesinde ilk kez sosyal medyada görünür oldu.
Bir tweet düştü.
Altına binlerce kişi yazdı.
Bu normal değil. Bu earth pass edilemez.
Bu unutulmamalı dedi.
Ve bazı şeyler ilk kez unutulamadı.
Hatırlayalım. Bir kadın bir şey yazdı.
Tek bir tweet. Ben yalnız değilim.
Altına yüzlerce benzer hikaye geldi.
Aynı isim, aynı yöntem, aynı suskunluk.
O noktada bu artık linç değildi.
Bu bir kollektif tanıklıktı.
Başka bir gündem, bir görüntü yayıldı, bir olay.
Normalde münferit denilip geçilecek bir şey ama bu sefer geçilmedi.
Tweetler geldi.
Bu ilk değil, bunu yaşayan tek kişi o değil, bu kişi yıllardır böyle diye.
Ve işte o anda dijital vicdan devreye girdi.
Çünkü artık mesele...
Bir kişiye öfke değil, bir düzenin ifşasıydı.
Bazı davalar tekrar açıldı.
Bazı soruşturmalar başlatıldı.
Bazı güçlü insanlar ilk kez geri adım attı.
Ve evet, bunların çoğu sosyal medya baskısıyla oldu.
Şunu net söyleyeyim, eğer bu paylaşımlar olmasaydı birçok konu hala halının altında dururdu.
Yani dijital vicdan bazen gerçekten adaletin ilk kıvılcımı oldu.
Belki de mesele şu değil.
Dijital vicdan iyi mi kötü mü?
Belki mesele şu.
Biz onu ne kadar düşünerek kullanıyoruz?
Çünkü dijital vicdan doğru yerde ise adaletin sesi oluyor.
Yanlış yerde ise sadece öfkenin megafonu.
Ve ikisi de aynı tuşla çalışıyor.
Paylaş. Asıl soru şu olmalı bence.
Paylaşırken gerçekten neyi büyütüyoruz?
Bir gerçeği mi yoksa sadece rahatlamamamız mı?
Bir de bütün bunların üstüne bir şey daha bindi son yıllarda.
Adını hepimiz biliyoruz ama tam olarak ne olduğunu konuşmuyoruz.
Linç. Linç kültürü.
Linç dediğimiz şey artık sadece birine saldırmak değil.
Linç bir olayın kendisinden daha hızlı yayılıyor.
Hatta çoğu zaman olaydan bile önce geliyor.
Bir şey oluyor, daha detaylar netleşmeden, daha kim ne demiş, ne yapmış belli olmadan etiketler hazır.
Bu zaten belliydi.
Şaşırdık mı? Tipinden belliydi.
Ve bakıyorsun, herkes o kadar emin ki.
Yani linç kültürü aslında şuradan besleniyor.
Bizim belirsizliğe tahammülümüz yok.
Bir şey olduysa mutlaka bir suçlu olmalı.
Ve o suçlu mümkünse hemen bulunmalı.
Çünkü belirsizlik rahatsız eder.
Vicdanı değil, zihni.
Linç burada devreye giriyor.
Çünkü linç etmek düşünmekten daha kolay geliyor bize.
Sorgulamaktan daha hızlı ve tuhaf bir şekilde rahatlatıcı.
Pirini hedefe koyduğunda...
Ben doğru taraftayım hissi geliyor.
Linç eden insanların çoğu kötü niyetli değil.
Aksine kendini iyi tarafta hissetmek istiyor.
Ama sorun şu.
İyi tarafta hissetmek iyi olmakla aynı şey değil.
Linç kültürü dijital vicdanın en sert hali.
Çünkü burada artık sadece izlemiyoruz.
Burada taş atıyoruz.
Ama taş attığımızda bile şunu söylüyoruz.
Benim niyetim kötü değildi.
Ben sadece tepki verdim.
Herkes yapıyordu.
İşte burada seyirci etkisi tekrar ortaya çıkıyor.
Bu sefer izleyen değil, vuran kalabalık var.
Ve kalabalıkta sorumluluk yine dağılıyor.
Kimse kendini fail hissetmiyor.
Herkes sadece parçası olduğunu söylüyor.
Linç kültürü bir adalet duygusu değil.
Bizim için bir deşarj biçimi.
Öfkenin. Hayal kırıklığının, çaresizliğin tek bir yere boşaltılması.
Ve evet, bazen gerçekten suçlu olanlar var.
Bazen gerçekten hesap verilmesi gereken şeyler oluyor.
Ama linç hesap sormaz.
Linç yakmak ister.
Çünkü yakmak daha hızlıdır.
Yakınca susar her şey.
Sorular da susar.
Ama şunu fark ettim.
Linç bittiğinde geriye kalan şey adalet olmuyor.
Sadece biraz daha yorgun, biraz daha hissiz insanlar olarak kalıyoruz.
Ve en tehlikelisi şu, bugün linç edilenin öteki, yarın sessiz kaldığımız şey oluyor.
Çünkü insan bir yerden sonra şunu öğreniyor, yanlış bir şey söylersem sıradaki ben olabilirim.
İşte o an vicdan susuyor, empati geri çekiliyor, herkes kendi kabuğuna dönüyor.
Ve biz... Hem her şeye bakıp hem hiçbir şeyin altına gerçekten girmeyen insanlara dönüşüyoruz.
Belki de asıl mesele şu.
Biz linç etmeyi değil, birlikte düşünmeyi unuttuk.
Ve belki de bu yüzden her şey bu kadar gürültülü ama bir o kadar da boş geliyor.
Ve biliyorum çok konuştum, bayağı dolmuşum.
Kapatırken şunu söylemek istiyorum.
Vaaz verir gibi değil, laf olsun diye hiç değil.
Arkandan konuşur gibi.
Bizden rahatlatmak için değil, rahatsız olmak için vardı.
Ve bazen rahatsızlık insan olduğumuzun kanıtı.
Belki bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla tepki değil, daha fazla durma.
Bakmak yetmez.
Ama yakmak da çözüm değildir.
Ve belki de en insani cümle şudur.
Ben görüyorum...
Ama acele etmiyorum Çünkü insan hayatı hızlı tüketilecek bir şey değil
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
