
Sezen Aksu’nun hikâyesi;
çocukluğundan sahneye, aşklarından kayıplarına, şarkılarından suskunluklarına uzanan bir yolculuk.
Bu bölümde Minik Serçe’nin nasıl Sezen Aksu’ya dönüştüğünü,
şarkıların nasıl hayata, hayatın nasıl şarkılara karıştığını konuşuyoruz.
Firuze’den Kaybolan Yıllar’a, Sen Ağlama’dan Gülümse'ye uzanan bir hayat.
Bir yıldızın değil,
kırılıp kırılıp yeniden ayağa kalkan bir kadının hayatı.
Ve Sezen Aksu’nun hikâyesi şunu fısıldar:
Hayat, her şeye rağmen’dir.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba.
Cansu ben. Bugün Sezen Aksu'nun bir minik serçenin hayat hikayesini konuşacağız.
Çünkü biz Sezen'le büyüdük.
İlk kalp kırıklığımızda o vardı.
Ayrılırken, içimiz yanarken de.
Rakı sofralarında sessizce bardağa bakarken de o vardı.
En mutlu anımızda bir masada kahkaha atarken de.
Arabada camdan dışarı dalıp gittiğimizde, gece tek başımıza kaldığımızda.
Hayatın her halinde bir şarkısı vardı.
Bizi anlayan, bizden önce ağlayan, bazen de ayağı kaldıran bir sesi vardı.
O yüzden bugün burada sadece bir sanatçının hayatını anlatmıyorum.
Hayatımıza dokunmuş bir kadını anlatıyorum.
Kronolojiyi koruyacağım evet.
Tarihler olacak, dönemler olacak ama ben her şeyi değil.
Beni durduran yerleri anlatacağım.
Kalbime çarpan anları, minik serçeyi, gerçekten Sezen yapan kırılmaları.
Çünkü Sezen Aksu sadece bir şarkıcı değil, bizim duygusal hafızamız.
O zaman hazırsanız başlıyorum.
13 Ağustos 1954, Denizli, Sarayköy.
Bir kız çocuğu doğuyor.
Adı Fatma Sezen Yıldırım.
Şimdi bunu böyle söyleyince sıradan duruyor.
Ama hiç sıradan değil. Çünkü o gün aslında Türkiye'nin bizlerin duygularını şarkıyla anlatacak bir ses doğuyor.
Sadece o an kimsenin haberi yok bundan.
Sezen 3 yaşına geldiğinde aile İzmir'e taşınıyor.
1957. Ve bence İzmir onun ilk sahnesi.
Çünkü bu kadın çocukluğundan beri duramıyor zaten.
Masaların üstüne çıkıyor, şarkı söylüyor, taklitler yapıyor.
Yeşilçam filmleri onun ilkokulu gibi.
Ayşecik izliyor, sonra aynanın karşısına geçip Ayşecik oluyor.
Ajdayı görüyor, Ajda oluyor.
Daha o yaşta bile tek ihtiyacı belli.
Görünmek, alkışlanmak.
Ama o ev başka bir dünya.
Babadan çekinilen bir ev.
Disiplin var, mesafe var, cumhuriyet terbiyesi var diyelim.
O yüzden Sezen alkışı evde bulamıyor, sokakta arıyor, komşularda arıyor, sahne hayalinde arıyor.
Bir de dansöz olmak istiyor.
Dansöz olma hayalini poşetlerde saklıyor.
Azize 45'liğini ve kostümlerini poşete koyup komşu evlerinde giyiyor.
Düşünsene, bir çocuğun hayali poşetin içinde saklı.
Babası bu sahne işlerini tehlikeli buluyor.
Ve Sezen daha küçücük yaşta iki hayat yaşamaya başlıyor.
Evde uslu kız, içinde sahneye kaçan deli kız.
1960'ların sonu, 70'lerin başı.
Türkiye zaten karmakarışık.
Bir yanda umut, bir yanda korku.
Gençlik sokakta, üniversitelerde eylemler.
Ama aynı anda baskı da var.
Bu ruh hali Sezen'in de içine giriyor.
Ve çok genç yaşta.
Hasan Yüksektepe ile evleniyor.
Henüz ergenliğini bile yaşamadan ama evlilik 3 gün sürüyor.
3 gün ya. Bu çocukluktan kadınlar çarpan duvar gibi bir şey.
Ruhu çöküyor, bedene etkileniyor, sağlık sorunları yaşıyor.
Hatta ölüme yaklaşan bir ruh halinden geçiyor.
Bir de anne babaya karşı müthiş bir suçluluk hissi var.
İçinde sürekli su dönüyor.
İstedikleri gibi bir kız olamadım.
Ve Sezen'in ilk büyük sancısı burada başlıyor aslında.
İlk kez kendine şunu soruyor.
Ben kimim? Babası bir noktada anlıyor.
Bu kız baskıyla durmayacak.
Alan açmak lazım.
Lise 2'deyken yani 1971 civarı Rüştü Şardağ'dan müzik dersleri almaya başlıyor.
Ve orada bir şey fark ediliyor.
Sesindeki S harflerini söyleyememe problemi.
Bugün olsa herkes saklamaya çalışırdı bunu.
Sezen saklamıyor, üstüne gidiyor.
Çünkü onun derdi kusursuz olmak değil, kendi olmak.
1972'de 15 yaşındayken altın ses yarışmasına katılıyor.
Jüri de bilin bakalım kim var.
Evet, Ayza Pekkan.
Hayran olduğu kadının karşısında şarkı söylüyor.
Yarışmada 6. oluyor, 1.
ise Nilüfer.
Nilüfer'in yolu orada açılıyor.
Sezen için ise bu ilk büyük hayal kırıklığı oluyor.
Büyük bir hayal kırıklığıyla İzmir'e geri dönüyor.
Ama bu geri dönüş bir yenilgi değil.
Bu biraz daha pişmem lazım hali gibi.
1973 yazında liseden mezun oluyor.
Şehirler arası telefon baş müdürlüğünde işe giriyor.
Telefon santralinde çalışıyor.
Hat bağlıyor. O zamanlarda telefon bağlarken şarkı söylediğim için müdürden azar işitiyordum diyor.
Aslında başkalarının seslerini birbirine bağlarken kendi sesini bekliyor.
Aynı yıl Ege Üniversitesi ziraat fakültesine giriyor.
Üniversitede kırmızı saçları, yüksek topuklu ayakkabılarıyla zaten ben buradayım diyen bir kız.
1974'te henüz 20 yaşındayken Engin Aksu ile evleniyor.
Buradan sonra Sezen'in hayatı bambaşka bir yere evriliyor.
Engin Aksu ile evliliği Sezen'in hayatında sadece bir evlilik değil, bir kapının açılması gibi.
Çünkü Engin Aksu devrimci bir kimlik.
Sezen onunla birlikte bambaşka bir dünyaya giriyor.
Devrim kitapları okumaya başlıyor.
Devrimci bir çevrenin içine giriyor.
Ve bir anda şunu fark ediyor.
Dünya sadece şarkı tarafından bakamıyorsun.
Artık insana, sisteme, hayata bakıyorsun.
Ama o günlerde Sezen'in kafası çok karışık.
Bir sürü fikir, bir sürü duygu, bir sürü çatışma.
Ve bir gün okuduğu bir yazı hayata bakış açısını değiştiriyor.
Şöyle anlatıyor o yazıyı.
Biz insanı hayvandan ayıran en önemli özelliğin düşünce olduğunu öğrendik.
Halbuki insanı hayvandan ayıran en önemli özellik duygudur.
Duygu doğuştan yavardır.
Ya yoktur. Ya da dünya tarafından üzeri toprakla örtülmüştür.
Oraya ulaşmak için derin kazılar gerekir.
Ben o kazılardan çok hoşlandım.
Bu cümle Sezen'i anlatıyor.
Çünkü onun bütün varlığı duygudan ibaret zaten.
Ve diyor ki ben neysem oyum.
O andan sonra artık kendisiyle kavga etmiyor.
Kendini saklamaya çalışmıyor.
Olduğu gibi olmaya başlıyor.
1975'te ilk 45'liği çıkıyor.
Haydi şansım gel bana.
Ama adı Sezen Aksu değil.
Kapağa Sezen Seley yazılıyor.
Plak şirketi ona sormadan bu soy isimli çıkarıyor.
Plak neredeyse hiç satmıyor.
Kaynaklarda 50 adet satıldığı yazıyor.
Düşünsene bütün kalbini koyuyorsun ama kimse dönüp bakmıyor.
Yine büyük bir hayal kırıklığıyla İzmir'e dönüyor.
Bu arada Engin Aksu doktora yapmak için Kanada'ya gidiyor.
Sezen de para kazanmak için güzellik salonu açıyor.
Evet, doğru duydunuz.
Pedikür manikür yapıyor.
Ama bu iş de yürümüyor.
Ve Sezen şunu anlıyor.
Ben burada kalırsam müzik tamamen bitecek.
Hayatının dönüm noktalarından biri aslında.
Aldığı kararla İzmir defterini kapatıyor ve İstanbul'a gidiyor.
Engin'e duyduğu özlemle, elinde onlarca hüzünlü bestesiyle un kapanına gidiyor.
Ama kimse bu çelimsiz, üniversiteli kızı ciddiye almıyor.
Bir arkadaşının aracılığıyla biri dinliyor onu.
Ve sonra hayatının eşiği geliyor.
1974'ü 1975'e bağlayan yılbaşı gecesi.
TRT'nin yılbaşı yayınında Haydi Şansım şarkısını söylüyor.
Türkiye'nin onu ilk kez gerçekten gördüğü gece.
Burası çok sezenlik.
Plak satmıyor ama ses gidiyor.
Kapak susuyor ama televizyon konuşuyor.
Ve o şarkı birden başka bir anlam kazanıyor.
Şansım hadi bir kez gerçekten gel.
1976'da ikinci 45'lik geliyor.
Kusura bakma yaşanmamış yıllar.
Bu kez adı artık Sezen Aksu.
Ve kapılar yavaş yavaş aralanıyor.
1977'de ilk düzenli sahnesi olan Bebek Belediye Gazinosu'nda çıkmaya başlıyor.
Artık mesele bir şarkı söylemek değil, her gece ışığın altında çıkmak.
Bu arada Engin hala Kanada'da.
Sezen özlüyor, yanına gidiyor.
Ama Engin oraya yerleşmesini istiyor.
Ve Sezen bir saniye bile düşünmüyor.
Çünkü müzikten uzak olmak onun için yok olmak gibi.
Devrimci aşkına veda edip Türkiye'ye dönüyor.
Ve döner dönmez kaybolan yılları yazıyor.
1977 Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler.
Bu cümle bir kuşağın cümlesi.
Şarkısı oluyor.
Sezen artık sadece kendini anlatmıyor.
Herkes anlatmaya başlıyor.
70'lerin sonu.
Politika sokakta.
Gerilim kuliste ve Sezen her gece sahneye çıkıp mikrofona yaklaşıp ben buradayım diyor.
1978'de Serçe albümü geliyor.
Kulak estetiği olmuş, kilo almış ve yeni tarzı ile minik Serçe doğuyor.
Evet, bizim bildiğimiz minik Serçe.
Artık sadece ünlü değil, sanki herkesin hayatında bir yerinden dokunmuş gibi.
1979 yılında Sezen sadece müzikte değil, Sinemada da görünmeye başlıyor.
İlk filmi Minik Serçe.
Bulut Aras'la başrolü paylaşıyor, Atıf Yılmaz çekiyor.
Bir yıldız doğarken başka bir yıldızın sönüşünü anlatan yabancı bir film uyarlaması.
Film çok sevilmiyor ama Sezen'in lakabı orada doğuyor.
O günden sonra hepimiz ona Minik Serçe demeye başlıyoruz.
1980'e gelindiğinde Sezen artık tanınan bir isim.
Ama hayatında yine bir eşik var.
Bu kez yeni bir aşk kapıyı aralıyor.
Sinan Özer. Basın artık sadece şarkılarını değil, özel hayatında konuşmaya başlıyor.
Sezen artık şarkı söyleyen kadın olmaktan çıkıp merak edilen kadın oluyor.
1981'de Sezen 3.
evliliğini Sinan Özer ile yapıyor.
Ve gazeteler 5 aylık hamile olduğunu yazıyor.
Bugün bile zor bir cümle.
O gün için çok daha cesur bir durum.
Çünkü kadın görünürse güçlü olursa, üstelik bir de özgür davranırsa toplum onu daha sert yargılıyor.
1981'de oğlu Mithat Can Özer doğuyor.
Sezen anne oluyor.
Ama hani böyle anne oldu duruldu gibi bir hikaye yok.
Tam tersi. Hayatındaki en üretilen dönemlerden biri başlıyor.
Oğlu ona şans getiriyor.
O sıralar 80'ler Türkiye'si için karanlık yıllar.
12 Eylül sonrası.
Herkes suskun, herkes yaralı.
Sokaklar sessiz ama kalpler çok gürültülü.
Ve Sezen o sessizliğin içinde bir şarkı yazıyor.
Ağlamak güzeldir.
Ağlamak şu gelip geçici dünyada.
Her şeye rağmen var olmak demek.
Bu bir şarkı sözü değil sadece.
Bu bir dönemin duygusal manifestosu.
Artık Sezen sadece aşkı değil, korkuyu, kırılmayı, kaybolmuşluğu da şarkı yapıyor.
1983'te Sinan Özer'le evliliği bitiyor.
Üçüncü evlilik de sona eriyor.
Ama Sezen için ayrılıklar hiçbir zaman son olmuyor.
Her ayrılık onun için bir beste sebebi.
Ve tam bu dönemde hayatına biri giriyor.
Onno Tunç.
Onno sadece bir aranjör değil, bir müzik hocası.
Bir ses eğitmeni.
Bir disiplin kurucusu.
Ve evet, hayatının aşkı.
Sezen daha önce hep içinden geldiği gibi söylüyordu şarkılarını.
Onno bunu yeterli bulmuyor.
Nasıl söylemesi gerektiğini öğretiyor.
6 yıl boyunca çalışıyorlar.
Tekrar, tekrar.
Sabırla, teknikle.
Sezen bir ara gerçekten müziği bırakmayı düşünüyor.
Çünkü Onno'nun istediği sese ulaşamayacağını sanıyor.
Bir gün evde prova yaparken Türk müziğinden bir eser söylüyor.
Onu duruyor. Asistanları Suheyla'nın gözleri doluyor.
Ve onu diyor ki işte kendi sesin bu.
Sezen Aksu o an için söyle diyor.
İnsan kendi sesine hayran olur mu?
O an ben oldum.
Sezen Aksu'nun gerçek sesi orada doğuyor.
1984'te Sen Ağlama albümü çıkıyor.
Bu albüm 10 yıllık bir birikimin sonucu ve Sezen'in müziğinde bir dönüm noktası oluyor.
Ve bu albümde 3 büyük isim var.
Sezen Aksu, Onlu Tunç ve Aysel Gürel.
Aslında Türk pop müziğinin kaderi orada değişiyor diyebiliriz.
Bu artık sadece bir şarkı değil, bir teselli biçimi.
TRT bu albümdeki birçok şarkıyı arabesk bulduğu için yayınlamıyor.
Ama Hulk başka bir şey yapıyor ve şarkıları sahipleniyor.
Çünkü Sezen yukarıdan söylemiyor, yanımızdan söylüyor, yanımızda ağlıyor.
Takvim 1982'yi gösterdiğinde Sezen Aksu'nun hayatında başka bir efsane doğuyor.
Firuze. Ama Firuze bir stüdyoda bir anda yazılmıyor.
Firuze önce bir müzik.
Bestesi Atilla Özdemiroğlu'na ait.
Atilla bu müziği önce Emel Sayın'a dinletiyor.
Çok beğeniliyor. Ama aylar geçiyor, ses çıkmıyor.
Sonra Sezen'e geliyor.
Sezen müziği çok seviyor ama yazdığı sözler bir türlü içine sinmiyor.
Atilla sıkılıyor. Bu müzik boşa gitmemeli diyor.
Sezen yazsa Aysel yazar deyip Aysel Gürel'e gidiyor.
Aysel Gürel Firuze'yi yazıyor.
Firuze'nin sözlerini Aysel Gürel kızı Müjde Ara yazmış.
Ama sadece bir güzellik övgüsü değil, bir kadın eleştirisi, bir toplum ironisi Firuze.
Acelenle, bekle Firuze.
Yani büyümek o kadar da kutsal değil.
Kadın olmak aceleyle tüketilecek bir şey değil.
Atilla sözleri okuyor.
Müzikle birebir örtüştüğünü fark ediyor.
Ve Sezen, Atilla, Aysel bir masaya oturuyor.
Atilla müziği. Aysel sözleri, Sezen sesi ve duyguyu veriyor.
Ortaya bir şarkı değil, bir karakter çıkıyor.
Firuze. Ve Sezen artık sadece şarkı söylemiyor, kadın hikayesi taşıyor.
Firuze'den sonra artık Sezen'in hikayesi bambaşka bir yere evriliyor.
1986'da Git albümü geliyor.
Yine aynı üçlü.
Sezen, Onno ve Aysel.
Artık onların arasında sessiz bir anlaşma var.
Kim neyi yapacağını biliyor.
Biri duyguyu getiriyor, biri disiplini, biri kelimeyi.
1988'de Sezen Aksu Söylüyor albümü çıkıyor.
Oradaki kavaklar onun 90'larda kuracağı yeni dilin habercisi gibi.
Ve 1989 Sezen Aksu Söylüyor albümünün satışları 1,5 milyonu aşıyor.
Artık Sezen Aksu bir yıldız.
Ama yıldız olmak onu hafifleşmiyor.
Aksine ağırlaştırıyor.
Çünkü artık herkes ondan bir şey bekliyor.
Bir söz, bir tutum, bir duygu.
Ve sonra bir şarkı geliyor.
Hadi gülümse.
Kemal Burkay'ın şiirinden.
Tuz ki karnım acıktı.
Anneme küstüm.
Tüm şehir bana küstü.
Bir kedim bile yok.
Anlıyor musun? Hadi gülümse.
Ah bu şarkı.
Bir neslin umut cümlesi gibi.
Doksanlara geçiş kapısı gibi.
Bir de şunu unutmayalım.
Hadi bakalım kolay gelsin şarkısı bir dönem ana vatan partisinin seçim şarkısı oluyor.
Sezen'in şarkıları artık sokaktan siyasete kadar gidiyor.
1991'e geldiğimizde Sezen ile onun otunç yollarını ayırıyor.
Ama bu bir küslük değil.
Bu bir düşmanlık hiç değil.
Bu çok yoğun, çok üretken, çok yorucu bir ortaklığın sonu aslında.
Sezen şunu söylüyor.
Her şeyin temelinde aramızda aşk ve tutku vardı.
Ve hayatına başka bir DH giriyor.
Uzay Heparı.
Uzay başka bir şey.
Daha genç, daha keskin, daha delice bir zeka.
Sezen onu şöyle anlatıyor.
Uzay, sürüden olmayacağını doğarken belli etmiş bir ruhtu.
1991'in ikinci yarısında birlikte çalışmaya başlıyorlar.
Müzikal olarak da, duygusal olarak da çok yakınlar.
Ama aralarındaki ilişki hiçbir zaman net bir kalıba girmiyor.
Bir de işin medyatik tarafı var.
Aradaki yaş farkı gazetelerin dilinden düşmüyor.
Sezen o zamanlarda Yıldız Tilbe'yi keşfediyor.
Ve onu alıp İstanbul'a getiriyor.
Yıldız Sezen'in evinde kalıyor.
Sezen ona alan açıyor.
Sesini, yolunu, sahnesini paylaşıyor.
Ama 1992'nin ortasında uzay ile Yıldız arasında bir gecelik bir ilişki oluyor.
Ve Yıldız bunu Sezen'e açıkça anlatıyor.
Burası çok ağır bir yer.
Çünkü bu sadece bir aldatma değil, bir güven kırılması.
Bir sınır ihlali.
İç içe geçmiş hayatların birbirine çarpması.
Sezen o gün Yıldız'ı evinden gönderiyor.
Vokalisti olarak da çalıştırmıyor.
Ama uzayla müzikal bir iş birliği devam ediyor.
Çünkü Sezen kişisel kırgınlıkla sanatı ayırabilen bir kadın.
Ama aradaki bağ artık başka bir formda.
Daha mesafeli ve daha dikkatli.
Ve tam o sırada 90'lar başlıyor.
Pop müzik alt üst oluyor.
Yeni bir çağ açılıyor.
Sezen Aksu artık sadece bir sanatçı değil, bir okul.
Genç yetenekleri elinde tutuyor, büyütüyor, bir anısını anlatıyor.
Motosikletin üstündeyken bir beste yaptım, kaydedecek bir şey yoktu.
Sertap'ı aradım, telefonla mırıldandım.
İşte o şarkı, sen yeter ki sev, kulun olayım.
Çok acayip değil mi ya?
1993'te Levent Yüksel'in Medcezir albümünün müzik yönetmeni Uzay Hepari, yapımcısı Sezen Aksu.
Medcezir, kadınım, bu gece son.
Hepsi bu iş birliğinden çıkıyor.
1994'te Sezen kendi albümü için uzayla çalışıyor.
Deli Kızın Türküsü çıkıyor.
12 parçanın 9'unun düzenlemesi uzaya ait.
Ve sonra 20 Mayıs 1994.
Uzay Hepar'ı kısa süre önce aldığı motosikletiyle Etiler Koç Köprüsü üzerinde Küfe bardaki programına gitmekte olan Demet Akban arızalanan arabasına çarptı
ve boynu kırılarak ağır yaralandı.
11 gün bitkisel hayatta kaldı.
31 Mayıs 1994'te hayatını kaybediyor.
Henüz 22 yaşında.
Burası çok acı.
Bir gecede bir deha gidiyor.
Yoğun bakımdayken arkadaşları bir evde toplanıyor.
Yoğunca evcimik.
İzel, Aşkın Nur Yengi, Hakan Peker, Aykut Gürel, Ercan Saatçi.
O gece Ercan Saatçi Ah Yandım'ı yazıyor.
Bestesi Aykut Gürel'in şarkıyı İzel söylüyor.
Ah yandım ben Allah'ım, buna can dayanmaz.
Bu şarkı bir vedadır aslında.
Sezen bir yol arkadaşını toprağa veriyor.
Ve müzikle ilişkisi artık başka bir yere evriliyor.
Daha ağır, daha sorumlu, daha yaslı.
Uzay hep arından sonra Sezen için hiçbir şey eskisi gibi akmıyor.
Bu üzüldü gibi bir şey değil.
Bu insanın içinden bir çağın kopması gibi.
Çünkü uzay sadece bir müzisyen değildi.
O Sezen'in deli zeka dediği şeydi.
Sürüden olmayan, kendi dünyasını kuran bir ruhtu.
Onu toprağa verdiğinde Sezen sadece bir insanı değil bir ihtimali de gömdü.
Ama Sezen kaçmadı.
Hiçbir zaman kaçmadı.
Acı'yı da şarkıya çevirdi.
1995'te Levent Yüksel'e verdiği yaz şarkısını kalbi parmak uçlarında atan bir çocuk olarak tanımladığı Uzay Hepari'ye bir ağıt olarak yazdı.
Konuşarak anlatamayacağı bir vedayı Şarkıyla anlattı.
Tam burada duralım biraz.
Çünkü boğazım çok düğümlendi ya.
Ve Sezen tamam artık daha fazla kayıp olmaz dediği yerde 14 Ocak 1996.
Onla Tunç.
Kullandığı küçük uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybediyor.
Burası Sezen için başka bir yıkım.
Çünkü Onla onun müzikal olarak yeniden doğduğu adam.
Sesini bulmasına yardım eden öğretmeni.
Şarkı söylemeyi ona yeniden öğreten kişi.
Uzay gitti. Onno gitti.
İki deha, iki yol arkadaşı.
İkisi de çok genç yaşta.
Sezen için bu sadece yaz değil.
Bir tür yetimlik hali gibi.
Müzikal olarak da, ruhsal olarak da.
Onno ile açmayı planladıkları stüdyoya bir yıl boyunca giremiyor.
Kapıyı açamıyor. Çünkü orası hala onunla dolu diyor.
Sonra bir gün cesaret ediyor, içeri giriyor.
Ve bir röportajında şunu söylüyor.
Tuhaf bir şekilde onun hala orada olduğunu hissediyorum.
Onunla onun ardından yazdığı şarkı.
Yarası saklım.
Yaralı kuşum, hazan güneşim.
Güz ayızında kor ateşim.
Bir sözün uçur, günüm gül açsın.
Ya derler, aldı bizi.
Bu şarkı bir veda değil, bir yıkımın sessiz hali.
İlk On Nosuz konserinde Sen Ağlamayı repertuarından çıkartıyor.
Söyleyemem diyor, kontrolünü kaybettiğini söylüyor.
Sahne susuyor ve şarkıyı seyirci söylüyor.
Sezen ilk defa bir şarkısını halkın omzuna bırakıyor.
Ve belki de ilk kez gerçekten yalnız olmadığını orada hissediyor.
90'ların ortası artık Sezen'in olgunluk dönemi.
Şöhretle mesafesi artıyor, sorumlulukla bağ güçleniyor.
Bir yandan pop dünyasını kurmaya devam ediyor, bir yandan gençlere alan açıyor.
Tarkan, oynama şıkıdım şıkıdım Sezen Aksu bestesi.
Levent Yüksel, Medcezir onun elleriyle büyüyor.
Aşkın Nur Yengi, Serta Perener, hepsi Sezen'in sesinden geçerek kendi seslerini buluyor.
1998'de Işık Doğu'dan Yükselir albümü geliyor.
Onno'nun mirası, Atilla Özdemiroğlu'nun emeği, Sezen'in vizyonu birleşiyor.
Bu albümde Sezen için müzik uçmak, kanat çırpmak aslında.
Ve artık Sezen sadece sanatçı değil, bir turuş.
Cumartesi annelerinin yanında duruyor.
Grant Dink için şarkılar yapıyor.
Ünzile'yi okuyor.
Erdal Eren için yazdığı Son Bakış'ın arkasında duruyor.
Gezi'de açıkça destek veriyor.
Sahnede gökkuşağı bayrağı açıyor.
Çünkü onun için sanat korkudan büyük bir şey.
Bu onu küçültmüyor.
Aksine büyütüyor.
Hayran kitlesi daha da artıyor.
2009'da NASA tarafından keşfedilen 266.854 numaralı göktaşına Sezen Aksu adı veriliyor.
Düşünsenize bir kadın sadece dünyada değil uzayda da iz bırakıyor.
2010'da Amerikan NPR radyosu dünyanın en iyi 50 sesi listesini alıyor Sezen Aksu'yu.
Sessiz ama çok büyük bir onay bu.
2016'da Sezen sahneye veda ediyor.
Artık konser vermeyeceğini söylüyor.
Bu bir küslük değil. Bu bir tamamlanma hali olmalı.
Aynı yıl Sezen'li yıllar konserleriyle kendi hayatının jubilesini yapıyor.
Kaybettiği dostlarını toprağa emanet ediyor.
Teme Vakfı ile birlikte 10 ayrı hatıra ormanı kuruyor, yaklaşık 50 bin fidan.
Çünkü o kaybı betona değil, toprağa bırakıyor.
Ve bugün şarkı bestelemeye devam ediyor.
Söz yazıyor, arenje yapıyor, ayakkabı ve takı tasarlıyor.
2025 yılına gelince, 8 yıl aradan sonra Paşa Gönül Şarkıları albümü geliyor.
Listelere giriyor.
Gençler dinliyor, yaşlılar ağlıyor.
Çünkü Sezen'in yaşı yok, zamanı yok.
O zamansız.
2017'den beri müzik listelerinde Türkiye'de en çok dinlenen kadın sanatçı.
Listelerde yerini kimse kapamıyor.
Ve Sezen Aksu'nun hikayesi burada bitmiyor.
Çünkü bu bir insan hikayesi değil sadece.
Bu bir ülkenin duygusal hafızası.
O yüzden Sezen Aksu'yu sevmek bir şarkıcıyı sevmek değil.
Kendi yaralarına şarkı bulmuş olmayı sevmek.
Ve Sezen Aksu'nun da dediği gibi bütün hayatını özetleyen cümlesiyle kapatıyorum.
Hayat her şeye rağmendir.
Evet podcast burada bitiyor ama Sezen konuşması bitmiyor.
Arkandan Konuştuk Instagram sayfasında.
Arkandan konuşurken dinledikleriniz diye bir bölüm yaptım.
Bir sonraki yayına kadar her gün bu bölümle ilgili günü şarkısını paylaşıyorum.
Hani konuşurken arkada çalan şarkılar var ya, işte onlar orada olacak.
Orada buluşalım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
