
Popüler Kültürün Gizli Algoritması | Ne İzleyeceğine Kim Karar Veriyor?
20 Mayıs 2026 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
TikTok’ta, Instagram’da, Spotify’da ve sosyal medyada karşımıza çıkan viral içerikler, trendler, şarkılar ve diziler gerçekten tesadüf mü; yoksa algoritmalar ne izleyeceğimizi, ne dinleyeceğimizi ve neyi seveceğimizi bizden önce mi seçiyor?
Bu bölümde popüler kültürün görünmeyen tarafını konuşuyoruz. Bir şarkının nasıl bir anda her yerde duyulduğunu, bir dizinin neden herkesin diline düştüğünü, trendlerin nasıl büyütüldüğünü ve algoritmaların dikkatimizi nasıl yönlendirdiğini masaya yatırıyoruz.
Transkript
Sizinle hangi anda, hangi telaşın ortasında denk geldiysek, oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün sizinle biraz dertleşmek istiyorum.
Ama baştan anlaşalım, size yeni bir dizi önermeyeceğim.
Şarkı listesi falan da vermeyeceğim.
Bugün hepimizin hayranlıkla izlediği o gösterişli arabanın kaputunu açıp doğrudan motora bakacağız.
Şimdi diyorsunuz ki bu kız ne diyor?
Şöyle... Hani şu şarkı nasıl oldu da bir anda her yerde patladı?
Ya da bu dizi niye bütün hafta sonu hepimizin dilindeydi diye kendi aramızda konuşuyoruz ya.
İşte hep o kaputa bakıp büyüleniyoruz ama kimse ya bu motor neyle çalışıyor diye sormuyor.
Şimdiden çok net bir şey söyleyeyim size.
Popüler kültürde hiçbir şey tesadüf değil.
O aa ne tesadüf dediğimiz, kendiliğinden oldu sandığımız şeylerin çoğu...
Aslında çok ince hesaplanmış bir tasarımın yan etkisi.
Amacım canınızı sıkmak ya da kompletörleri kurmak falan değil.
Sadece biraz özgürleşelim istiyorum.
Çünkü bizi neyin yönettiğini fark edersek o ipleri yavaş yavaş kendi elimize alabiliriz.
Hazırsanız başlayalım.
Şimdi ilk yüzleşmemizi yapalım.
Çoğumuz popüler kültürün en iyi olanının kazandığı.
hak edenin parladığı bir yer olduğunu sanıyoruz.
Ama maalesef öyle değil.
Popüler kültür, en iyi dağıtılanın kazandığı bir oyun alanı.
Eskiden bunu kim yapardı arkadaşlar?
Televizyonlar, büyük radyolar, büyük gazeteler.
Şimdi ipler tamamen dijital platformların elinde.
YouTube, Instagram, TikTok, Spotify.
Ve bu yeni sistemin acımasız tek bir kuralı var.
İnsanların neyi gerçekten sevdiğine falan bakmıyorlar.
Neye daha çok maruz kaldığını ölçüyorlar.
Bir içeriğin çok derin ya da çok harika olması gerekmiyor.
Yeter ki kusursuz paketlensin ve tam zamanında bizim önümüze itilsin.
Yani o çok sevdiğimiz dillerden düşmeyen popülerlik var ya, çoğu zaman kalitenin değil, müthiş bir erişim tasarımının sonucu.
Yanlış anlaşılmasın, popüler olan her şey çöp falan demiyorum.
Sadece bunun gökten zembille tamamen tesadüfen indiğine inanmayı bırakalım diyorum.
Algoritmayla ilgili hepimizin çok tatlı bir yanılgısı var.
Algoritma beni çok iyi tanıyor.
Hep seveceğim şeyleri çıkarıyor karşıma diyoruz.
Ah keşke öyle olsa.
Algoritmanın derdi bize iyi şeyler önermek falan değil ki.
Onun tek bir derdi var.
Bizi o ekranın başında tutmak.
Çünkü bu platformların asıl ürünü içerikler falan değil.
Biziz. Bizim zamanımız, dikkatimiz.
Tekrar tekrar o uygulamayı açmamız.
Satılan şey bizzat biziz.
Algoritma içeriğin ne kadar kaliteli olduğunu falan anlamıyor.
Ama senin, benim davranışımı milimetrik ölçüyor.
Bu video seni durdurdu mu?
Kaydırmayı bıraktın mı?
Yorumlarda kavga ettin mi?
Veya uygulamayı kapatıp 10 dakika sonra tekrar açtın mı?
İşte sadece buna bakıyor.
Onun en sevmediği cümle şu.
Bugünlük bu kadar yeter artık.
Uyuyayım. Öyle bir şey yok.
O yüzden popüler kültür bizi muslu etmeye çalışan değil.
Bizim zaaflarımıza göre dizayn edilmiş koca bir laboratuvara dönüşüyor.
Şu meşhur trend meselesine gelelim.
Sanıyoruz ki bir sabah uyandık ve herkes aynı dansı yapıyor.
Aynı kelimeyi kullanıyor.
Öyle bir şey yok arkadaşlar. Bir anda herkes diye bir durum yok.
Çünkü bunun bir matematiği var.
Önce içeri küçük bir gruba veriliyor.
Yani bir nevi tohumlama yapılıyor.
Sonra o kitleden veri alınıyor.
Tutarsa büyük bütçelerle büyütülüp herkesin önüne saçılıyor.
Ve bir süre sonra aa herkes bunu konuşuyor hissine kapılıyoruz.
Son vuruşta FOMO yani dışarıda kalma korkusu.
Sen de o akıma katılmak zorunda hissediyorsun kendini.
Buna astroturf diyorlar.
Yani tabandan, bizden gelmiş gibi duran ama aslında masa başında planlanmış suni dalgalar.
Doğal sandığımız o dev dalgalar çoğu zaman yapay başlatılıp bizimle birlikte gerçeğe dönüşüyor aslında.
Müziğe gelirsek iş daha da ilginçleşiyor.
Eskiden müzik dediğimiz şey bir albümdü, oturur başından sonuna bir hikaye dinlerdik.
Şimdi çoğu şarkı sadece bir hook'tan ibaret.
Yani o beynine yapışan ve 15 saniyede seni yakalayan kanca.
Çünkü Spotify gibi yerlerin başarı kriteri çok mekanik.
İlk 5 saniyede şarkıyı geçtin mi?
Nakarata gelmeden sıkıldın mı?
Bunlara bakıyorlar.
E hal böyle olunca şarkılar da sanat eseri gibi değil.
İlk 20 saniyeyle seni TikTok'ta yakalayacak bir ürün gibi tasarlanıyor.
Bir de playlist savaşları var tabii.
Bir şarkının hit olup olmayacağını bazen o şarkının ne kadar güzel olduğu değil, hangi dev listeye girdiği belirliyor.
Listeye giremeyen şarkı adeta dijital mezarlığa gömülüyor.
Yani hit olmak demek çok sevilmekten ziyade sistem tarafından zorla çok görünür kılınmak demek oldu.
Sonra da bize gelip diyorlar ki neden sürekli eskiyi övüyorsunuz, eski şarkıları piyasaya çıkarıyorsunuz diye.
Yani çünkü eskiden duygu vardı.
Biz oturur bir albüm dinlerdik ya.
Baştan sona bir albüm ezberlerdik.
Bir Müslüm Gürses'in, Ferdi Tayfur'un şarkı girişlerini hatırlayın ya.
Üç dakikada şarkıya giremezlerdi müzikten.
Ve biz bunları beklerdik, tüketirdik, severek dinlerdik.
Şimdi? Şimdi maalesef öyle bir şey yok.
Her şey, her şey algoritmalarda.
Peki ya diziler? Ne güzel hikaye diye izlediğimiz şeylerin çoğu aslında birer davranış mühendisliği projesi.
Senaristler artık sadece karakter ve duygu yazmıyor.
Bölüm sonunu öyle bir yerde keselim ki saat gece 3 olsa bile diğer bölüme geçsinler diye hesap yapıyorlar.
Hangi sahneyi kesip reels yaparlar?
Hangi diyalog Twitter'da insanları birbirine düşürür?
Bunların hepsi ince ince düşünülüyor arkadaşlar.
Dizi sadece izlemek için değil, parçalanıp sosyal medyada oradan oraya taşınsın diye yapılıyor.
O yüzden bir dizi bittiğinde oh be ne güzel bitti demek yerine hep bir boşluk, bir sonraki sezona veya yeni bir diziye karşı açlık hissediyoruz.
Çünkü senin masadan doyup kalkman platformun en son isteyeceği şey.
Ve beni en çok rahatsız eden yere geldik.
Duygularımızın paketlenmesi.
Popüler kültür bizim karmaşık ve derin hislerimizle ilgilenmez.
Çünkü onlardan veri çıkaramaz.
O kolay duyguların peşindedir.
Hızlı bir öfke, anında gelen gözyaşı, yapay bir nostalji.
Çünkü bunlar tıkır tıkır ölçülür ve anında paylaşıma dönüşür.
Bir içeriğin viral olması için dünyayı siyah beyaz göstermesi, birilerini zalim, diğerlerini mağdur yapması gerekir.
Bizi sarsıp düşündüren, içimize döndüren o derin işler yerine hemen tüketip attığımız duygusal abur cuburlarla besleniyoruz artık.
Ve sistem ne yazık ki hızlı tepkiyi seviyor arkadaşlar.
Durup düşünmemizi istemiyor.
Peki bu sistem dediğimiz şeyin en büyük yakıtı ne biliyor musunuz?
Bizim o bitmek bilmeyen bir yere ait olma ihtiyacımız.
Bugün bir şarkıyı sadece melodisi güzel diye dinlemiyoruz.
O şarkıyı sevenlerin oluşturduğu, o havalı grubun bir parçası olmak için dinliyoruz.
Fandomlar dediğimiz şey aslında bugünün modern kabileleri.
Ve bu durum pazarlamacıları için bulunmaz nimet.
Birine sen bu ailenin parçasısın dediğin an ona tişört de satarsın, konser bileti de, özel üyelikte.
Popüler kültür sana aslında izleyeceğin, dinleyeceğin bir şey satmıyor.
Sana giyip dolaşabileceğin bir kimlik satıyor.
Tabii şunu da atlamayalım.
Karşımıza çıkan her şey kötü ya da çöp demiyorum.
Başında da söylemiştim.
İçlerinde şahane işler var.
Ama sistem bize hiçbir zaman gerçeğin tamamını anlatmaz.
Köşede sponsorlu yazmadığı için o içeriğin tamamen tesadüf önüne düştüğünü, tamamen organik olduğunu sanırsın.
Oysa platformun onu arkadan ittirmesi, algoritma öncelikleri, zamanlama.
Bunlar reklamdan bile daha güçlü bir yönlendirmedir.
Hepimiz ben reklamdan ya da algoritmadan etkilenmem deriz.
Kesin etkilenmeyiz de.
Özgürce seçtiğimizi sandığımız şeyler aslında bize sunulan menüdeki seçeneklerden ibaret.
Asıl sormamız gereken soru şu.
Peki o menüyü kim yazıyor?
Peki biz ne yapacağız arkadaşlar?
Telefonları bırakıp mağaraya falan mı kaçıp yerleşeceğiz?
Tabii ki de hayır.
Sistemi anladıysak kendi oyunumuzu kurabiliriz diye düşünüyorum.
Cansu burada ne demek istiyor?
Yani çok basit birkaç hamlemiz var aslında.
İlk dürtümüze hemen teslim olmayalım.
Yani bir video sizi anında öfkelendirdiyse ya da coşturduysa bir durun ya bir nefes alın.
Bu içerik benim hangi düğmeme bastı?
Ve bu doğal mı yoksa birinin işine yarasın diye tasarlanmış bir düğme mi diye sorun kendinize.
Daha sonra algoritma sürekli aynı tarz şeyler mi gösteriyor size?
İnatla gidin alakasız hiç bakmadığınız zıt bir şeyler izleyin.
Okuyun. Yani kendi balonunuzu kendi elinize patlatın.
Ve biraz yavaşlayın.
Bir şeyi anında paylaşma kriziniz geldiğinde sadece bekleyin biraz.
Sistem bizden hep hız ve refleks istiyor.
Biz yavaşladığımızda direksiyon bize geçiyor.
Ve son olarak söyleyeyim.
Sevdiğiniz şeyi sevin ama körleşmeyin.
Yani bir pop şarkısına ana akım bir diziye bayılıyor musunuz?
Dinleyin doya doya ama ben bunu neden seviyorum sorusunu sormaktan vazgeçmeyin.
En başa dönüyoruz.
Popüler kültürde hiçbir şey tesadüf değildir arkadaşlar.
Ama bu hayatın izlediklerimizin bir anlamı olmadığı anlamına gelmiyor.
Yani bu şu demek. Bize anlam diye yutturulan şey bazen sadece çok iyi parlatılmış bir ambalajdır.
O ambalajı fark etmeyi öğrendiğimizde Neyi tüketip neyin bizi tüketmesine izin vermeyeceğimizi çok daha özgür, çok daha dürüst bir şekilde seçebiliriz.
Bugünlük dertleşmemiz bu kadar olsun.
Kendinize, zihninize ve en önemlisi nereye harcadığınıza dikkat ettiğiniz zamanınıza çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
