
Nazım Hikmet | Büyük Aşkları ve Geride Bıraktığı Kadınlar
3 Haziran 2026 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bugün 3 Haziran. Mavi Gözlü Dev, Nâzım Hikmet'in ölüm yıldönümü. Onu sadece memleket hasretiyle ve ölümsüz dizeleriyle değil; o dizelerin arkasında bekleyen, kırılan, aldatılan ve susan kadınlarla anıyoruz. Sabiha’dan Şükûfe Nihal’e, Nüzhet’ten Lena’ya, Piraye’den Münevver’e ve Vera’ya uzanan bu biyografik yolculukta hem büyük bir tutku hem de büyük bir yalnızlık var.
Nâzım Hikmet şiirlerinin gölgesinde kalan kadınların gerçek hikâyelerini konuştuğumuz bu bölümde, aşkın şiirlerde değil, hayatın tam ortasında nasıl yaşandığına bakıyoruz. Dinlerken kendi "saat kayışınızı" sorgulayacağınız bir bölüm sizleri bekliyor.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek, oradan merhaba, Cansu ben.
Tahir olmak da ayıp değil, zühre olmak da.
Hatta sevdan yüzünden ölmek de ayıp değil.
Bütün iş tahirli zühre olabilmekte, yani yürekte.
Bugün 3 Haziran, Nazım Hikmet'in ölüm yıl dönümü.
Muhtemelen hepimizin sosyal medya yakışında onun dizeleri dolaşacak.
Kimi tahir olmak da ayıp değil diyecek, kimi mavi gözlü dev paylaşıp içecek.
Ya da bazıları memleket hasretinden de vuracak.
Haklılar da. Çünkü Nazım Hikmet bu ülkenin tartışmaya kapalı en büyük şairlerinden biri.
Aşkı, memleketi, kavgayı öyle güzel yazmış ki.
Aradan yıllar geçse de o dizeler boğazımızda koca bir yumru gibi oturuyor.
Ama ben bugün Nazım Hikmet'in biyografisini, hayatını değil, bugün Nazım Hikmet'in o dillere destan aşklarını konuşacağım.
Fakat bunu aa ne güzel sevmiş adam diye romantize ederek yapmayacağım.
Bu kadar efsane bir şekilde sevildiğini söyleyen kadınların hayatında aslında nasıl fırtınalar kopmuş ona bakacağız.
Yani dürüst olalım arkadaşlar.
Bazen bir şiir kusursuzdur ama o şiirin yazıldığı hayat tam bir enkazdır.
Bazen bir adam size dünyanın en güzel cümlelerini kurar ama hayatınızın en karanlık anında elinizi bırakıverir.
Bazen adınızı saat kayışına tırnağıyla kazır.
Evet ama başka bir kadına da aynı tutkuyla yürür.
Size memleketimsin der.
Sonra sizi o memlekette kucağınızda, bebeğinizde, korkunuzda yapayalnız bırakır.
İşte biz bu yayında bunları konuşacağız.
Hazırsanız başlayalım.
Nazım'ın aşk hayatı sandığımız gibi birdenbire Piraye'yle ya da Vera'yla başlamıyor.
Aşk daha çocukluk yıllarından itibaren onun için aslında yazının ilk yakıtı.
İlk duran Sabriye Hanım.
Abdülhamit Tevri'nin ünlü valilerinden birinin kız olduğu söyleniyor.
Nazım, gencecik kalbiyle Sabiha Hanım için o şiiri yazar.
Gözleri siyah kadın, o kadar güzelsin ki çok kimseler hasetle bakacaklar peşinden.
Tabi ortada henüz sürgünler, davalar yok.
Sadece güzelliğe çarpılan genç bir kalp var.
Ama dikkat edin arkadaşlar, kadın kendi hikayesiyle değil.
Gözleriyle ve rengiyle hatırlanıyor.
17 yaşına geldiğinde ünlü bir doktorun baldızı olan Azize Hanım'a tutuluyor bu kez.
Dizelerinde ona Azize, gözleri nurdan Azize diye sesleniyor.
Yani yine ışık, yine göz.
Kadınları gerçek hayattaki karmaşıklıklarıyla değil, kendi zihnindeki büyük imgelerle görme hali yani.
Yani şurayı bir aklınızda tutsun arkadaşlar.
Çünkü ileride kadınlar şiirde devleşirken...
Gerçek hayatta Nazım'ın onlara biçtiği rollerle silikleşecekler.
Ve 1920'ler Erenköy bahçeleri, edebi sohbetler ve dönemin güçlü, özgür ruhlu kadını Şukufe Nihal çıkıyor.
Nazım fena çarpılıyor.
Ona verdiği bir kağıtta şöyle bir sitem yazıyor.
Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz.
Şimdi bu cümleyi dışarıdan baksak kıyamam deriz.
Ama aslında içinde...
Büyük bir erkek egosu var.
Yani ben bu kadar hissederken sen nasıl kayıtsız kalırsın Kibribo?
Oysa aşk dediğimiz şey karşı tarafın sizi seçmeme hakkını da barındırıyor içinde.
Şüküfe Nihal için yazıldığı düşünülen o şiirde ne diyordu?
Erkek kadına dedi ki seni seviyorum ama nasıl?
Avuçlarımda camdan bir şey kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kıra sıya çıldıra sıya.
Şimdi gelelim en büyük kırılmaya.
Nusret Berkin.
Yıl 1921.
Nazım, arkadaşı Valla Nurettin'le birlikte cebinde komünizm tutkusuyla Trabzon limanından bir gemiye atlayıp Sovyetlere gidiyor.
Moskova'da İstanbul'un Nişantaşı'ndan tanıdığı Nusret'le karşılaşıyor.
Ve çok büyük bir aşk başlıyor.
Ama öyle huzurlu aşk falan sanmayın.
Nazım kızı fena darlıyor.
Nusret'i yakışıklı bir Dağıstanlı öğrenciyle konuşurken görünce kıskançlıktan çıldırıp gövdemdeki kurt şiirini yazıyor.
Sen benim minare boyunda çam gövdeme yumuşak beyaz bir kurt gibi girdin.
Kemirdin. Bakar mısınız ya?
Yani kadın sevilen kişi olmaktan çıkmış, adamın içini kemiren bir şeye dönüşmüş.
Nusret'in başka biriyle sadece konuşması bile Nazım'da varoluşsal bir yara açıyor.
Ve 1922'de Rusya'da Doğu Emekçiler Komünist Üniversitesi'nin öğrenci pansiyonunda evleniyorlar.
Ama iki aile de karşı bu duruma.
Nusret'in ailesinin mektubunda o şahane lafı unutmamak lazım.
Her sözüyle, her hareketiyle isyan etmiş.
Hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi bir munis kız geçinemez.
Nasıl tarif etmişler?
Aile haklı çıkıyor tabii.
Nusret 1923'te hastalanıp tedavi için önce Bakü'ye sonra Türkiye'ye dönüyor.
Ve Nazım Ağa o tarihi cümleyi kuruyor.
Bizim de herkes gibi bir yuvamız.
Cici bi cibi evimiz olsun istemez misin Nazım?
Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek?
Dünyayı kurtarmak zorunda mı herkes?
Yani bunun neresi suç onu anlamadım.
Yani bir kadının güvenli bir ev istemesinde ne var?
Nazım Temmuz 1924'te dönüyor ama ilişki düzelmiyor.
Hatta bir tiyatroda Nusret onu görmezden geliyor.
1926'da felsefe öğretmeni Mehmet Servet Erkin ile evleniyor Nusret.
Ve terk edilmeyi hazmedemeyen Nazım 1932'deki o meşhur şiiri patlatıyor.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali...
Minnacık bir evdi.
Bahçesinde Ebru'yu hanım ile açan bir ev.
Şiir şahane değil mi?
Eyvallah. Ama arka planda yaralı bir erkek gururu var.
Nusret huzurlu bir hayat seçmiş.
Nazım da ceza olarak onu şiirinde minnacık yapmış.
Yani edebiyatın en tehlikeli yanı da bu arkadaşlar değil mi?
Ya sizi ölümsüz yapıyor ama şairin egosunun çizdiği karikatürle.
Nusret hep...
Devi anlamayan minicik kadın olarak kaldı.
Maalesef ki. Eylül 1925'e geliyoruz.
Nazım ikinci kez Sovyetlerde.
Sahneye Yelena Yurchenko yani Lena çıkıyor.
Diş hekimi Nazım'dan birkaç yaş büyük.
Bol okuyan Nietzsche hayranı dirençli bir kadın.
1926'da evleniyorlar.
Evet arkadaşlar doğru duydunuz evleniyorlar.
Nazım ailesine Sıhhatim gayet iyidir.
Lena ile her gün sizlerden konuşuyoruz yazıyor.
Ama Nazım'ın lügatında sakinlik sadece kısa bir mola.
1928'de Türkiye'ye dönüyor.
Lena vize alamıyor ve evlilik orada bitiyor.
Nazım döner dönmez 3 ay tutuklu kalıyor.
Dönemin vize ve pasaport sınırlarını anlıyoruz ama Nazım'ın hayatında bir pattern var değil mi?
Bir aşk doğuyor sonra araya siyaset, sürgün ya da başka bir aşk giriyor.
Yani geride hep bir kadın kalıyor.
Hapis korkusu kalıcı bir atmosfere dönüşürken 1930 yılından sahneye o büyük sabır taşı Queen'imiz evet Piraye giriyor.
Piraye kız kardeşi Samiye'nin arkadaşı.
Nazım'la tanıştığında henüz 24 yaşında.
Kocası Vedat Örfi'den boşanmak üzere.
Suzan ve Mehmet adında iki çocuk annesi bir kadın.
Yani masallardaki bomboş prenseslerden değil, kendi geçmişi ve yaraları var aslında.
31 Ocak 1935'te gizlice evleniyorlar.
Fakat bu evlilik daha baştan zor.
Yani bir yandan devlet baskısı, tutuklanmalar, diğer yanda Nazım'ın başka kadınları olan kolayca çarpılan tarafı.
1934'te Bursa cezaevinde Semiha Berksoy ziyarete geliyor.
Aralarında bir yakınlaşma oluyor.
Nazım ona bu bir rüyadır operatini yazıp başrolü veriyor.
Dışarıdan bakınca sanat ama evdeki kadın için koca bir kalp kırıklığı.
Sonra 1935 sonlarında Suat Derviş var.
Çamlıca sırtlarında karda çamurda dolaştıkları anlatılıyor.
Piraye eve çamurlu dönen Nazım'dan şüpheleniyor.
Hatta öyle bir noktaya geliyor ki üzerine bir kova su döküp Şubat sonunda balkona çıkıyor.
Yani bu romantik kıskançlık falan değil arkadaşlar.
Bu bir kadının ruhsal olarak nasıl hırpalandığının sahnesi.
Sonra Cahit Uçuk var.
24 yaşındaki güzel öykü yazarıyla yakınlaşması da Piraye'nin sabrını zorlayan olaylardan biri.
Yani Piraye'nin hikayesi sadece hapisteki kocasını bekleyen fedakar kadın değil.
Aynı zamanda sevdiği adamın başka kadınlara yönelişini tekrar tekrar hisseden ve yaşayan kadının hikayesi.
Ocak 1938'de Nazım yeniden tutuklanıp çok ağır bir ceza alıyor.
Dışarıda çocuklarla, beş parasızlık ve polis takibiyle boğuşan Piraye varken içerideki Nazım kol saatinin içini boşaltıp Piraye'nin fotoğrafını koyuyor ve
kayışa tırnağıyla Adını yazıyor.
Senin adını kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var, bizlere alatı kata yasaktır, ne de başı bulutlarda bir çınar.
Dize muazzam değil mi?
Fakat arkadaşlar, şiir kira ödemiyor.
Şiir çocuğunun ateşini düşürmüyor.
Kapıdaki sivil polisi kovmuyor.
Nazım içerideyken bile Piraye'yi darlarken Piraye'nin ona yazdığı mektup her şeyi özetliyor aslında.
İkimiz de dışarıdayken beni aldatmadın mı?
Sen alçaksın ve dışarı çıkar çıkmaz beni yine aldatacaksın.
Bakar mısınız ya?
Kadın adeta şairin kumaşını okuyor ve ne acıdır ki haklı çıkıyor.
Ekim 1948 Bursa mahpushanesine Nazım'ın dayısının kızı Münevver Andaç geliyor.
Münevver ressam Nurullah Belk ile evli ve bir kızı var.
Bak evli ve bir kızı var diyorum.
Nazım'dan 15 yaş küçük.
Nazım ona delicesine vuruluyor.
O dillere destan mektupları yazdığı piraye bir anda buharlaşıyor.
Ayıptır ya. Ya gerçekten düşününce çıldıracak gibi oluyorum.
Arkadaşlar ben Nazım Hikmet'in Piraye yazdığı mektuplar kitabını yaklaşık 22 yaşında falanken okumuştum.
Böyle 780 sayfalık bir kitaptı.
Ve beni benden almıştı yani Nazım'ın Piraye'ye aşkı.
Ve karşılığında 729.
sayfalara falan geldiğim zaman Nazım'ın Piraye veda mektubunu okuduğumda, hayatına giren münevveri okuduğumda yıkılmıştım.
Kitabı fırlatıp atmak istemiştim yani öyle düşünün.
Neyse çok dağıtmayayım.
Piraye bir anda buharlaşıyor evet.
Ve Nazım Hikmet müneverandaca şu dizeleri yazıyor.
Sen esirliyim ve hürriyetimsin.
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin.
Sen memleketimsin.
Bu uğurda Piraye öyle bir ağır mektup yazıyor ki.
Size bu mektubu okumak istiyordum.
Altını çizdim kitabımda hatta ama.
Burada çok dallandırıp budaklandırmak istemiyorum.
Belki Nazım'ın Piraye'ye yazdığı mektuplarla ilgili ayrı bir bölüm çekerim diye düşünüyorum.
Şöyle bir mektup yazıyor.
Mektubun bir kısmından bir cümle.
Yeryüzünde hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır diyor.
Ama böyle de bitmiyor.
Aslında devamında yine de gel beni yalnız bırakma diyor.
Yani benciliğin zirvesi değil mi?
Hem kadını aldatıyor hem yine de gel beni yalnız bırakma diyor.
Ama sebebini söyleyelim hemen.
Münevver Nazım'a boşanacağını söylemişti ya hani.
Boşanamıyor. Boşanamadığı için de bir daha Nazım'ın yanına gelmiyor.
Nazım Hikmet ne yapıyor tabii?
Piraye'ye dönüyor. Yalvarıyor, yakarıyor.
Mektuplar yazıyor geri dön diye.
Ve 7 Nisan 1950'de o zamanın siyasi şartlarından bahsedelim.
Nazım açlık grebindeyken Piraye'ye arkadaşları haber gönderiyor.
Hani artık bir gelsin görsün diye.
Ne oluyor? Piraye dayanamayıp geliyor ama o an odada Münevver de var.
Yani bu Nazım ve Piraye'nin son karşılaşması oluyor.
Arkadaşlar o mektupları okuduğum zamanı hatırlıyorum.
Kadına deliler gibi yalvarmıştı geri dönsün diye.
Geri döndüğünde ne oldu?
Münevver'le aynı anda.
Karşılaştılar yani. Ve boşuna Piraye'ye başlamadan önce Queen demedim.
Bu onların son karşılaşması oldu.
Şimdi ben birazcık Piraye'de durmak istiyorum.
Onca yıl çekilen hasret.
Onca yıl çekilen çile.
Bunun için miydi gerçekten ya?
Hapishanede bence Nazım Hikmet Piraye'yi kutsallaştırdı.
Ve sonunda bence Piraye bunu hak etmiyordu.
Buncayı seni beklemiş, bu kadar acı çekmiş, bu kadar yoksullukla direnmiş ve her daim yanında olan kadın bu sonu hak etmiyordu.
Hemen bir anda dizi eleştirmeni gibi oldum ben ama çok dokundu bana bilmiyorum.
Ve Nazım tahliye oluyor 23 Mart 1951'de Piraye'den boşanıyor.
Piraye'nin o sessiz gidişi bütün o şatafatlı şiirlerden çok daha büyüktür bence.
Sadece 3 gün sonra.
26 Mart 1951'de münevver bir erkek çocuk doğuruyor.
Adını Mehmet koyuyorlar.
Nazım Hikmet Piraye'nin oğlu Mehmet'i o kadar çok seviyordu ki kendi oğluna da Mehmet adını verdi.
İnanabiliyor musunuz? 49 yaşındaki Nazım'a askerlik kağıdı gelince can korkusu basıyor tabii ve 17 Haziran 1951'de bir tekneyle Türkiye'den kaçıyor.
Münevver kucağında birkaç aylık bebeğiyle o uğruna şiirler yazılan memlekette bir başına kalıyor arkadaşlar.
Sen memleketimsin demek çok büyük bir söz değil mi?
Ama tehlike kapıya dayandığında o büyük sözler bir kadının yükünü hafifletmiyor maalesef ki.
Münevver o zamanlarda yuva yıkan kadın olarak görüldüğü için çok dışlanmıştı.
Yani bilmiyorum biraz acımasız olacak belki eleştirme ama...
İlahi adalet mi dersiniz?
Başka bir şey mi dersiniz?
Bilmiyorum valla. 1952'de Nazım Çin'de kalp krizi geçiriyor.
Moskova'ya döndüğünde hayatına Dr.
Galina Grigoryevna Kolesnikova giriyor.
Yani Galina tam 7 yıl boyunca onun doktoru, yardımcısı, arkadaşı oluyor.
Şimdi Galina genelde hızlı geçilir çünkü büyük aşk anlatılarının sevdiği türden parlak bir hikayesi yok gibi.
Ama bence tam da bu yüzden önemli.
Çünkü aşk tarihleri tutkuyu sever, bakım emeğini sevmez.
Saman sarısı saçlar şiire girer, ilaç saatini hatırlatan kadın dipnot olur gider.
Ne kadar tanıdık ve ne kadar sinir bozucu değil mi?
Galina Nazım'ın hayatındaki görünmeyen emeklerden biridir.
Birini sevmek sadece onunla yanmak değil, bazen onun sönüşünü izlerken yanında kalmaktır.
Ama Nazım durulmaz, değil mi?
Nasıl durulsun? 1955'te Vera Tulyakova hayatına girer.
O meşhur Vera.
Nazım'dan 30 yaş küçük, evli ve bir çocuk annesidir.
Duydunuz değil mi? Yine evli.
Nazım ondan bir film için yardım istiyor.
Ve ilk görüşte ne hikmetse aşık oluyor.
Vera kocasından ayrılıyor.
18 Kasım 1960'da Nazım'la evleniyorlar.
Vera, Saman Sarısı şiirindeki kadındır.
Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, dudakları kırmızı.
Yani şiir rengarenktir.
Sanki Nazım yaklaşan ölümün gırgıyına karşı Vera'nın gençliğini yazmakta.
Ama burada sadece aşk yok.
Vera, Nazım için gençliktir.
Işık, hareket, enerji.
Yani aslında ölüm karşısında son aynıdır.
Doktorunun ona söylediği aktarılan cümlede zaten çok acıdır.
Aşksız on yıl yaşarsın, aşık olursun üç yıl.
Ve 3 Haziran 1963'te Nazım Hikmet Moskova'da hayata veda eder.
Pasaportunun içinden Vera'ya kendi el yazısıyla yazdığı son şiiri çıkar.
Gelsene dedi bana.
Kalsana dedi bana, gülsene dedi bana, ölsene dedi.
Geldim, kaldım, güldüm, öldüm.
Vera'nın gençliği ona hayatı hatırlatırken kendi sonunu da gösteriyor aslında.
Vera, Nazım'ın ölümünden sonra bir daha evlenmez.
Ve 2001'de Moskova'da ölür.
Bunu da hep böyle ne büyük aşk diye anlatırlar.
Olabilir. Ama bir kadının bir daha evlenmemesi her zaman masası bir sadakat değildir.
Bazen bir hayatın büyük bir gölgenin altında kalmasıdır.
Bugün Nazım Hikmet'i anarken onun sadece büyük şair diye anmak kolay.
Yani zaten büyük şair.
Bunu söylemek zor değil.
Zor olan o büyük şiirlerin arkasındaki kadınları da görmek.
Şimdi bu kadar şey okuduktan sonra...
Acaba Nazım Hikmet'in başına böyle bir şey gelseydi ne olurdu diye düşündüm.
Evet ve Celile Hanım.
Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım.
Dönemin en dikkat çekici kadınlarından biri.
Ressam, kültürlü ve oldukça özgür rolu bir insan.
Dönemin büyük şairlerinden Yahya Kemal.
Bir süre sonra Yahya Kemal ile Celile Hanım arasında bir yakınlaşma başlıyor.
Hatta evlenebilecekleri bile konuşuluyor.
Fakat genç Nazım bu ilişkiye çok sert tepki veriyor.
Çünkü Yahya Kemal onun gözünde sadece bir şair değil hani aynı zamanda hocası.
Rivayete göre Nazım Hikmet Yahya Kemal'e şu meşhur sözü söylüyor.
Yani aslında ceketinin cebine yazıp veriyor.
Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.
Sonunda Yahya Kemal ile Celile Hanım evlenmiyor.
Kimilerine göre Yahya Kemal geri adım atıyor, kimilerine göre ilişkinin üzerindeki baskılar ağır geliyor.
Ama bu olay Nazım'ın hayatındaki en dikkat çekici aile hikayelerinden biri olarak edebiyat tarihine geçiyor.
Yani işin ilginç tarafı şu ki, Türk şiirinin en büyük iki isminden biri olan Yahya Kemal ile diğer olacak Nazım Hikmet'in yolları önce aynı evde bir aşk hikayesi
yüzünden kesişiyor.
Ve ayrıca Yahya Kemal'in Sessiz Gemisi Çelile Hanım'a yazılmış diye söyleniyor.
Bugün Nazım Hikmet'in şairliğini yargılamıyoruz arkadaşlar.
O hala edebiyatımızın en büyük çineri.
Ama sanatını icra ederken çevresindeki kadınların hayatlarını o şiir ateşine nasıl odun gibi attığını gördük.
Piraye'nin çalınan 13 yılı ve o muazzam sessizliği.
Münevver'in Karadeniz'e bakarken kucağındaki bebekle yaşadığı dehşet.
Ve Vera'nın omuzlarına yüklenen o yaşlılık nöbeti.
Sizden şunu düşünmenizi istiyorum ve bunu Apple Podcast yorumlarda yazın lütfen.
Bir kadın olarak soruyorum size.
Uğruna nesiller boyu okunacak dünyanın en güzel aşk şiirlerinin yazılmasını mı isterdiniz?
Yoksa o şiirleri hiç yazmasa bile?
Hayatın en zor anında elinizi bırakıp gitmeyecek sıradan birini mi?
İlham perisi olmak mı daha güzel arkadaşlar?
Yoksa sadece güvende hissetmek mi?
Bugün 3 Haziran arkadaşlar.
Mavi gözlü devin bu dünyadan o bitmek bilmeyen fırtınasından göçüp gittiği gün.
O şiirlerin faturasını ödeyen kadınların hakkını tam anlamıyla teslim ederek veda edelim.
Biz bu bölümde Nazım'ı yıkmadık.
Sadece onu o erişilmez kaidesine koyarak eteklerinde ezilen, kalbi kırılan kadınları yerden topladık diyelim.
Nazım çelişkileriyle, zaaflarıyla, bencillikleriyle belki çok kusurlu bir insandı evet.
Ama onu bu kadar büyük bir şair yapan şey de tam olarak buydu.
Hayatı, aşkı, ölümü kemiklerine kadar bazen etrafındakilerini yakıp yıkma pahasına kadar yaşaması.
O kadınları sevdi.
Hapislere girdi, kaçtı, gitti.
Onlara geride kaldı.
Fakat ne gariptir ki o büyük aşkların ardından, o kadınların onsuz nasıl hayatta kalacağını, unutulma hissinin ne kadar çıplak ve acımasız bir gerçek olduğunu yine
de en iyi o yazmıştı.
Daha gencecikken idam edilme ihtimaliyle yargılanırken Piraye yazdığı o mektupta aslında bütün aşklarının özetini, geride kalanların o mecburi direnişini yüzümüze
vurdu. Bu bölümü o dillere destan aşk romantizmiyle değil, geride bırakılan bir kadının onca acıya rağmen hayatta kalışına yazılmış o dürüst, acımasız,
sarsıcı gerçekliğiyle kapatalım istiyorum.
Nazım'a büyüklüğü...
Geride kalan bütün o kadınlara da sabırları için teşekkür ederek kapatalım bence.
Bir tanem son mektubunda başım sızlıyor yüreğim sersem diyorsun.
Seni asarlarsa seni kaybedersem yaşayamam diyorsun.
Yaşarsın karıcığım.
Kara bir duman gibi dağları atıram rüzgarda.
Yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı.
En fazla bir yıl sürer 20.
asırlarda. Ölüm acısı.
İyi ki geçtin bu dünyadan Nazım.
Bize o muazzam kelimelerini bıraktığın için sana, o kelimelerin yükünü omuzlarında taşıyan bütün o kadınlara sonsuz bir minnetle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
