
Köy Enstitüleri | Türkiye Kendi Geleceğinden Neden Vazgeçti?
5 Ağustos 2026 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Köy Enstitüleri hakkında herkesin bir fikri var. Peki gerçekten ne kadarını biliyoruz? Bu bölümde Atatürk’ün eğitim vizyonunu, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un hayalini, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü, iş içinde eğitim modelini, siyasi tartışmaları ve neden kapatıldığını adım adım konuşuyoruz.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek, oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün Cumhuriyet tarihinin en çok konuşulan ama belki de en az anlaşılan projesini, köy enstitülerini konuşacağız.
Hayatında ilk kez metal kaşık gören, elektrik nedir bilmeyen o gariban köy çocuklarının, akşam karanlığında Sofocles okuyup, yeri geldiğinde cumhurbaşkanından bile nasıl hesap sorabildiğini
konuşacağız. Peki, emir beklemek yerine.
Kendi hikayesini yazmaya başlayan bu çocuklar kimleri neden bu kadar korkuttu?
Bize hep anlatılan o masası Ütopya'dan arkasında yatan ağır işçilik, zorlu şartlar ve siyasi kavga neydi?
Evet arkadaşlar, hazırsanız başlayalım.
Şimdi gelin
1930'ların Türkiye'sine gidelim.
Ülkede 16 milyon insan var ve bunun yaklaşık 12 milyonu köylerde yaşıyor.
Yani bildiğiniz ülke koca bir köy.
Ama o 40 bin köyün sadece 4 bin kadarında okul var.
Yani bütün köylerde topu topu 6 bin öğretmen çalışıyor diyelim.
Her 7 kişiden sadece biri okuma yazma biliyor.
Yol yok, elektrik yok, doktor hak etire.
Sıtma veren frengi kol geziyor.
Köylü dediğiniz adam yoksulluk, tefeci ve toprak ağası üçgeninde can çekişiyor.
Cumhuriyet kurulmuş evet, devrimler yapılmış ama o kanunlar Anadolu'nun çamurlu yollarında takılıp kalmış.
Cumhuriyet köylerin kapısından tam anlamıyla içeri girememiş arkadaşlar.
Üstelik şehirde lüks içinde okuttuğun öğretmen köyün çamuruna gitmek istemiyor.
Giden de yol barınma dertlerinden dayanamayıp kaçıyor.
Ve dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıka'nın çok net bir isyanı var.
Elimde para var fakat köye gidecek insan yok.
Olmuyor yani. Devlet yıllarca uğraşıyor ama zorla güzellik olmuyor.
Sonra Atatürk çıkıp o muazzam ters köşeyi yapıyor.
Şehirliden köy öğretmeni olmuyorsa biz bu öğretmeni neden doğrudan köyün içinden, o çamurun içinden yetiştirmiyoruz diyor.
Köyü bilen oranın şartlarına dayanabilecek o çocukları neden eğitmiyoruz?
Ve evet o hikayenin ateşi işte bu soruyla yanıyor arkadaşlar.
1935 yılındaki CHP kurultayında bu kriz açık açık masaya dökülüyor.
İlk parlak fikir şu askerliğini çavuş ya da onbaşı olarak yapmış biraz okuma yazma bilen gençleri alalım kısa bir eğitimden geçirip kendi köylerine geri yollayalım diyorlar.
Ve 1936'da Eskişehir çiftelerde ilk eğitmen kursu açılıyor.
Yaklaşık 85 köylü genç 6 ay eğitim alıp köylerine dönüyor.
Çocuklara alfabeyi, köylüye tarımı, sağlığı öğretiyorlar.
Fikir küçük gibi görünebilir ama devrim niteliğinde.
Peki neden biliyor musunuz?
Çünkü köylüye ilk kez eğitilecek, kurtarılacak zavallı muamelesi yapılmıyor arkadaşlar.
Aksine başkalarını eğitecek adam rolü veriliyor.
Yani iş başarılı olunca 1937'de köy eğitmenleri kanunu çıkıyor.
Çifteler, Kızılçullu, Kepirsepe ve Gölköy gibi yerlerde köy öğretmen okulları açılıyor.
Ve bu okullara gelen çocukların fakirliğini anlatsam aklınız almaz.
Yani kaynaklarda geçen öyle çarpıcı bir sahne var ki insanın içi sızlıyor.
Çocuğunu kaydettirmek için istenen 30 lirayı büyük güçlüklerle denkleştiren aileler var.
Çocuklar okula geldiklerinde hayatlarında ilk kez metal kaşık görüyorlar.
Tahta kaşığı alıştıkları için önlerine konan pirinç çorbasını nasıl içeceklerini bilmiyorlar ve şaşırıp kalıyorlar.
Şimdi bu çocuğu gözünüzün önüne getirin.
Hayatında metal kaşık görmemiş ve bu çocuk birkaç yıl sonra Dostoyevski okuyacak, keman çalacak, tiyatro sahnesine çıkacak, inşaat yapacak ve kendi köyüne öğretmen olarak
dönecek. Çünkü mesele sadece kitap okuması değildi.
Çocuğa ilk kez adam akıllı güvenilmesiydi.
Ona sen öğrenebilirsin, üretebilirsin, yaşadığın yeri değiştirebilirsin denilmesiydi.
Ve o küçük denemeler sonucunda 17 Nisan 1940'ta 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile büyük bir Türkiye projesine dönüştü.
Başlangıçta 14, sonraki yıllarda 21 enstitü kuruldu.
Hedef sadece öğretmen değil, tarım bilen, sağlık hizmeti sunan, zanaattan anlayan insanlar yetiştirmekti.
O dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü siyasi kalkan oldu.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel işin kültür vizyonunu çizdi.
İlk öğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç ise bu büyük yapının asıl mimarıydı.
Tonguç'un eğitim anlayışı çok netti.
İş içinde, iş aracılığıyla eğitin.
Yani öyle sırada oturup bilgi ezberlemek yok.
Bir bina mı yapılacak?
Kitaptan okumayacaksın arkadaşım.
Temel kazacaksın, ölçü alacaksın, tuğla öreceksin ve o çatıyı sen kuracaksın.
Tarım mı? Tarlayı süreceksin, tohum ekeceksin.
Biyolojiyi aracılıkta, matematiği o ördüğün duvarın ölçüsünde, fiziği elektrik tesisatında kullanacaksın.
Harika değil mi ya? ve müfredatın yaklaşık yarısı kültür dersleri yani Türkçe, matematik, tarih, edebiyat, %25'i tarım, kalan %25'i ise demircilik, dikiş,
marangozluk gibi teknik işlerdi.
Arkadaşlar yani akıl ve el birleştirildi.
Tonguç'un o meşhur sarsıcı sözünü size hatırlatmak istiyorum.
Elimden gelse bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım diyor.
Yani hedef sadece meslek öğretmek değildi.
Hakkını bilen, devlete el açıp emir beklemeyen, sorun çözebilen ve sömürüyü fark edip isyan edebilen bir insan yaratmaktı.
Ankara'nın doğusunda İdris Dağı'nın eteklerinde 1941'de kurulan Hasanlıoğlan Köy Enstitüsü sistemin vitriniydi arkadaşlar.
Ama ilk gittiklerinde ortada kampüs falan yoktu.
Kıraç bir arazi, susuzluk ve birkaç yılız ağaç.
Köylüler bu gelen öğrenci kafilesine bakıp açıkça dalga geçiyordu.
Bu bebeler mi inşaat yapacak?
Çünkü gelen ustalar falan değil, Türkiye'nin 14 ayrı köy enstitüsünden yollanmış öğrencilerdi.
O bebeler ne yaptı biliyor musunuz?
Lalahan istasyonundan 6 kilometre öteden yapı malzemelerini sırtlarında, rayların üzerinde kurdukları düzeneklerle.
Kendi has güçleriyle taşıdılar.
Kamyon yoktu arkadaşlar.
Kerpiç kardılar, tuğla dizdiler, çatı kurdular.
Ve ilk 6 ayda 20 bina diktiler.
20 bina. 1945'e gelindiğinde o dalga geçilen çocuklar var ya, o bebeler.
Tam 43 binadan oluşan fırını, atölyesi, tarım alanları ve tiyatrosu olan dev bir kampüs yaratmıştı.
İşte o özgüven denilen şey buradan geliyordu.
Yani arkadaşlar hazır bir okula girsen o okulun sadece öğrencisisin ya.
Ama temelini kazıp duvarını ördüğün okulun sen kurucususundur da.
Orada emeğin vardır, söz hakkın vardır.
Çocuğa kendine güven denmiyor ki.
Ona koskoca bir bina, bir tarla teslim edilip gerçekten güveniliyordu.
Ama biz bu işin doğrusunu yani dobra dobra konuşalım istiyorum.
Burayı fazla romantize etmeyelim istiyorum.
Çünkü bu çocuklar bildiğiniz ağır işlerde çalıştı.
Bazen inşaat, üretim, eğitimin bile önüne geçti.
Sistemin arkada kalması için çocukların emeği yoğun biçimde kullanıldı.
Ortada sadece şiirsel bir bozkurt ütopyası yoktu arkadaşlar.
Yoksul bir ülkenin çocuk işçiliğine de dayanan sert bir kalkınma projesi vardı.
Yani iki tarafı da aynı anda görmek zorundayız kusura bakmayın.
Ve Hasan Oğlan enstitüsünde gün erken başlardı arkadaşlar.
Kız erkekli zeybek oynanır, kendi fırınlarında pişen ekmek de kahvaltı edilirdi.
Gündüz tarla, çamur, amelelik ve ders.
Hasan Oğlan'a daha elektrik bile gelmemişken o çocuklar elle çalıştırılan bir dinamo ve kendi yaptıkları dev bir antenle 2.
Dünya Savaşı'nın haberlerini radyodan dinliyorlardı.
Öğrenciler kendi hallerini şu dizelerle anlatıyordu.
Kepirtepe, Kelepir, Hasanoğlan, Kırkıraç.
İki yeşil yoksunu, ne su vardı ne ağaç.
Bakar mısınız muazzam ya.
Akşam 19.30 oldu mu okuma saati başlardı arkadaşlar.
Hasan Ali Yücel'in tercüme bürosu sayesinde çevrilen klasikler kütüphanelere akıyordu.
Öğrencilerden yılda en az 25 klasik kitap okumaları bekleniyordu ve bu zorunluydu.
Yani düşünün, çorba içmeyi yeni öğrenmiş o çocuklar Molière, Shakespeare, Gogol tartışıyordu.
İsmet İnönü'nün Savaştepe ziyaretinde yaşandığı anlatılan o meşhur olay her şeyi özetliyor aslında.
Bir kız öğrencinin çantasını açmasını istiyor ve çantasından yarım somun ekmekle beraber Sophocles'in kitabı çıkıyor.
Bir yanda ekmek, bir yanda kitap.
Bedenini yaşatanla zihnini yaşatan aynı çantada.
Yani insanı hayatta kalmakla insan gibi yaşamak arasında seçim yapmaya zorlamamak.
Arkadaşlar bütün vizyon buydu işte.
Yani şu gün bir şey almamız gerekiyorsa bizim bu vizyonu almamız gerekiyor.
O çantanın sahibi bir kız öğrenciydi üstelik.
Yani şunu bir düşünün. 1940'ların Türkiye'sinde bütün kaderi tarladan koca evine gitmek olarak çizilmiş bir köy kızının eline mandolin vermek.
Onu erkeklerle aynı sıraya oturtup aynı sahnede antik Yunan trajedisini oynatmak.
Kusura bakmayın ama bu sadece bir eğitim hamlesi değil.
Başlı başına bir toplumsal deprem.
Sessiz ama çok derin bir kadın devrimi gibi bir şey ya.
Sanatta boş vakit hobisi olarak geçiştirilmiyordu orada.
Eğitimin bir parçasıydı arkadaşlar.
Her öğrencinin en az bir enstrüman çalması hedefleniyordu.
Aşık Veysel elinde sazıyla enstitüleri gezip ders veriyordu.
Ruhi Su, Aydın Gün müzikte, Mahir Canova tiyatroda, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol edebiyatta oradaydı.
Bir yanda Aşık Veysel'in sazı, diğer yanda Beethoven ve piyano.
Mesele köy kültürünü silmek değil, yanlış anlamayalım, yerelle evrenseli harmanlamaktı.
Saffet Arıkan'a Almanya'dayken Hitler'in hediye ettiği iddia edilen bir piyano vardı ve Saffet Arıkan da bu piyanoyu bu enstitüye gönderdi.
Ve o zamanlar söylenen cümleyi söylüyorum size.
Faşist Avrupa'nın piyanosu Bozkır'ın ortasında umut çalıyordu.
Ve 1943'te Mimar Mualla Eyüboğlu'nun öncülüğünde Hasanoğlan Amfiteatrosu inşa edildi.
Benim en hayran olduğum yerlerden biri burası.
Şimdi işçiliğe bakar mısınız?
1940 oturma yeri, kuruluş yılı, 17 basamak, 17 Nisan, 4 merdiven bölümü, Nisan'ın 4.
ayı oluşu. Yani açılışta bu çocuklar o sahnede Sofoklas'ın Kral Oedipius'unu oynadılar.
Birkaç yıl önce kıraç bir arazi olan yerde toprağa işleyen eller var ya, antik Yunan trajedisinin perdesini açıyordu.
Ve arkadaşlar demokrasi ders kitabında kalan bir laf değildi.
Her cumartesi bütün okul toplanırdı.
Yemek mi kötü öğrenci eleştirir.
Müdür mü haksız öğrenci hesap sorar.
Ve yönetici ben müdürüm sus diyemez açıklamak zorundaydı.
İsmet İnönü'nün bir ziyaretinde İnönü'ye özel yemek çıkarılıyor.
Bir öğrenci cumartesi toplantısında müdür Rauf İnönü'ne dönüyor.
Bu okulda ayrıcalık mı var?
Cumhurbaşkanına neden farklı yemek çıkarıldı diyor.
Ve Düsü'nün altını çiziyorum tek parti dönemindeyiz farkında mısınız?
Köylü bir çocuk Cumhurbaşkanı'nın tabağının hesabını soruyor.
Ve Raufinan bunun yine önünün şeker hastalığından olduğunu açıklıyor.
Sizin aranızda da hasta olan arkadaşlarınıza özel yemek çıkarıyoruz ya bu da onun gibi diyor.
Ve konu kapanıyor. Mesele çocuğun her zaman haklı çıkması değil.
soru sormaya hakkı olduğunu bilmesiydi.
Okulun sütü sadece öğretmenlere dağıtılıyor diye hesap sorup o düzeni bile değiştirdiler.
Ya daha sarsıcı bir şey söyleyeyim.
Bir öğretmen bir öğrenciye bir tokat atıyor ve olay oluyor.
Müdür Raufinan açıkça bir ilan getiriyor bütün enstitülere.
Bundan sonra bir öğretmen öğrenci döverse, öğrenci karşılık verebilir.
Bakar mısınız? Olay kavgayı kışkırtmak falan değil arkadaşlar.
Makamın var diye kimseye şiddet uygulayamazsını beyinlere kazımaktı.
Mustafa ve Cemal diye iki öğrenci kooperatifi soyduğunda ne oldu biliyor musunuz?
Okuldan atılmadılar.
Müdür kooperatifin anahtarını onlara verdi.
Birini başkan, diğerini yardımcı yaptı.
Yani suçu hasır alta etmedi.
Sorumluluk vererek o çocukları dönüştürmeyi seçti.
Demin dayak atan öğretmenden bahsettim ya, o öğretmene de ne yaptılar biliyor musunuz?
Üç tane okuması için pedagoji kitabı verdiler.
Yani arkadaşlar, disiplin korkutmak değil, sorumluluk vermekti orada.
Ve 1942'de Hasanoğlan bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü kuruldu.
Amaç sisteme müfettiş, yönetici yetiştirmekti.
Tonguç klasik üniversiteleri sevmiyordu.
Üniversite oturan bir kurumdur, hareketsizdir diyordu.
Yani biz geleceğin üniversitesini hazırlıyoruz diyordu.
Öğrenci köylere gidecek, araştıracaktı.
Çıkardıkları köy enstitüleri dergisiyle çocuklar kendi hikayelerini kendileri yazmaya başladı.
Ve arkadaşlar bu enstitülerden Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran işte bu ekolden çıktı.
İnsan kendi hikayesini yazarsa başkasının ona biçtiği kadere razı olamaz değil mi?
Ve... Bu sistem bu kadar kısa ömründe 17 binden fazla öğretmen, 8 bin eğitmen yetiştirdi.
Öğretmen sadece alfabe öğreten değil, dilekçe yazan, tarım anlatan, bataklık kurutan adamdı.
Diyarbakır Dicle'de bozulan ve tamiri için 35 bin lira istenen elektrik sistemini Hasan Oğlan mezunu Hasan Güleli'nin sadece 500 liralık malzemeyle tamir ettiği anlatılıyor.
Yani mesele tam da buydu.
Ezberleyen değil, çözen insan yetiştirmek.
Ve kıyamet tam burada koptu arkadaşlar.
Çünkü köydeki eski güç dengesi sarsılmaya başladı.
Köylü artık okuyabiliyor, dilekçe yazıyor, hakkını arıyor.
Aya, şıha muhtaç kalmıyordu.
Ve bu okullar eğitim meselesinden çıktı, bazıları için büyük bir tehdide dönüştü.
Köy enstitülerinin kapatılmasını tek bir sebebe ya da tek bir partiye bağlamak kolaya kaçmaktır.
Büyük toprak ağaları köylünün uyanmasından rahatsızdı.
Muhafazakar çevreler kızlı erkekle okumayı, tiyatro yapmayı ahlaksızlık sayıyordu.
Klasik okumak, laik eğitim derken iş bu okullarda komünist yetiştiriliyor iftirasına kadar gitti.
CHP milletvekili ve parantez içinde söylüyorum toprak ağası Emin Sazak o meşhur lafı etti.
Ben bineceğim eşeğin benden akıllı olmasını istemem.
Lafa bakar mısınız ya?
Van milletvekili Kinyas Kartal'ın da enstitü mezunları yüzünden ağalığının sarsıldığı için sisteme düşman olduğu söyleniyor.
Yani köylü hakkını öğrendikçe ağanın gücü eriyordu.
İlginçtir, eleştiri sadece sağdan da gelmedi.
Kemal Tahir gibi sol aydınlarda enstitüleri köylüyü köyde tutmaya çalışan devletçi bir emek sömürüsü olarak eleştiriyordu.
Yani kimine göre fazla devrimci, kimine göre de yeterince devrimci değildi.
Ve asıl olan 2.
Dünya Savaşı sonrası 1945'te oldu.
Sovyetler Kars, Ardahan ve Boğazlar için baskı yapınca Türkiye panikle ABD'ye, Batı bloğuna yanaştı.
1947'de Truman doktorunu ile yardım alınmaya başlandı.
Ama Türkiye batıya yaranmak için içeride anti-komünist bir paranoya başlattı diyelim.
Ve en kolay hedef ne oldu?
Zaten komünistlikle suçlanan enstitüleri oldu.
Aynı yıllarda çok partili hayata geçildi.
Kırsal'ın o toprak ağalarının oyları kıymete bindi.
CHP kendi kurduğu sisteme kendine işlerini vurdu.
Ve 1946'da Hasan Ali Yücel bakanlıktan ayrıldı.
Tonguç uzaklaştırıldı.
Yücel asılsız komünistlik suçlamalarıyla Yücel Öner davası Uğraşmak zorunda bırakıldı.
Sistem bir günde kapatılmadı arkadaşlar.
Önce içini boşalttılar.
1947'de Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.
Karma eğitim sınırlandırıldı.
Öğrencilerin yönetime katılması yasaklandı.
Yani özgür tartışma bitti.
1950'de Demokrat Parti iktidara gelince bu tasfiye hızlandı.
Kız ve erkek öğrenciler tamamen ayrıldı.
Ve 1954'te Demokrat Parti'nin çıkardığı kanunla ilk öğretmen okulları ile birleştirilip isimleri de ruhları da tarihe gömüldü enstitülerin.
Son noktayı Demokrat Parti koydu evet ama kusura bakmayın ipi 1946'da CHP çekmeye başlamıştı.
Bütün suçu tek bir kötü karaktere yıkmak tarihi çarpıtmak arkadaşlar.
Yani bu son yıllara eğilen siyasi korkuların ve güç mücadelesinin sonucuydu aslında.
Bugün bu meseleye bakan aydınlarımız aslında o çift taraflı bıçağı, o kaçan büyük fırsatı çok iyi özetliyor.
Mesela Yılmaz Özdil meseleye hep cumhuriyetin çalınan aydınlanma projesi olarak bakıyor.
Köy enstitülerinin kapatılmasını, cehaletin ve siyasi çıkarların, bu ülkenin en parlak çocuklarına, kendi öz evlatlarını attığı en büyük ihanet kazığı olarak anlatır.
Bence hak veriyorum doğru da söylüyor.
O okulların kendi kendine yeten, düşünen, köylü yaratma vizyonuna hayrandığı haklı da.
Öte yandan Celal Şengör gibi bilim insanları bu projeye daha soğukkanlı yani bir o kadar da acımasız bir gerçeklikle yaklaşıyor.
Celal Şengör enstitülerin temelindeki Pedagojik kusursuzluğu, Atatürk vizyonunu ve Hasan Ali Yücel'in akılcılığını göklere çıkarır.
Ama bir gerçeği de yüzümüze şamar gibi vurur.
O ilkel toplum yapısında köylünün bir kısmı da o aydınlanmayı aslında istememiştir.
Yani kendi geleneklerini ağasını şığını tercih etmiş, politikacılarda 3-5 oy uğruna bu muazzam sistemi hiç düşünmeden satmıştır.
Yani ikisi de farklı pencerelerden Türkiye'nin kaçırdığı o en büyük treni anlatır aslında arkadaşlar.
Ve bu konuyu biraz daha yakından görmek isteyenlere buraya şahane bir öneri bırakacağım.
Youtube'da Yücel'in Çiçekleri diye bir belgesel var.
Ben hazırlanırken izledim.
Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un hayatları üzerinden bu enstitülerin nasıl kurulduğunu, neyin hayal edildiğini ve bu sistem uğruna...
nasıl mücadele edildiğini harika anlatıyor.
İzlemeye değer olduğunu düşünüyorum.
Ve bu bölümü bitirdikten sonra izlerseniz kafanızda biraz daha bir şeyler oturur diye düşünüyorum.
Peki arkadaşlar, kapatırken şunları söylemek istiyorum.
Köy enstitüleri kusursuz bir İtopya mıydı sizce?
Hayır değildi.
Çocukların o ağır işçiliğini, merkezin köyü zorla dönüştürme planlarını eleştirebiliriz evet.
Ama bu projenin eşsizliğini zerre kadar azaltmıyor.
Türkiye'nin kendi çamurundan, kendi yoksulluğundan ürettiği, Avrupa'nın falan taklidi olmayan en özgün kalkınma modeliydi.
Kapatılmasaydı kesin İsviçre gibi olurduk diye klişelere girmeye gerek yok, ben de girmeyeceğim.
Gerçekte yaptıkları zaten yeterince büyük bir şey.
Bu okullar sadece okuma yazma öğretmedi arkadaşlar.
Toprağı işleyen ellerle kitap tutan elleri aynı insanda birleştirdi.
Tahta kaşıkla büyümüş o çocuğa dönüp şunu dedi.
Sen sofoklesi de anlayabilirsin, bina da dikebilirsin, keman da çalabilirsin.
Haksızlık gördüğünde müdüre hatta cumhurbaşkanına bile itiraz edebilirsin.
Sen yaşadığın köyün kaderini değiştirebilirsin.
İşte köy enstitüleri kapatıldığında biz sadece bir okulu kaybetmedik.
Tonguç'un o dersini yarım bıraktık aslında.
İnsanın insanı sömürmemesi.
Çünkü bir insanı sömürüden korumanın yolu ona alfabe öğretmek değil.
ona kendi gücünü, değerini ve hakkını fark ettirmektir.
Bugün test kitaplarındaki dört şık arasına sıkıştırılmış, sadece sınav çözmeyi bilen o nesillerle, kendi okulunun tuğlasını bizzat öğren, hayatı çözmeyi öğrenen o nesil
arasındaki büyük uçuruma bakıp, o meşhur soruyu yeniden sormamız lazım arkadaşlar.
Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?
Ezberleyen, biat eden, emir bekleyen mi?
Yoksa üreten, sorumluluk alan ve gerektiğinde hesap soran mı?
Çünkü bir çocuğun eline sadece kitap verirseniz okur geçer.
Ama kitabın yanına güven, sorumluluk ve söz hakkı verirseniz kendi hayatını baştan yazar.
Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Çok merak ediyorum. Köy enstitüleri bugün bir şekilde yaşasaydı eğitim sistemimiz ve toplum yapımız nerede olurdu?
Fikirlerinizi, yorumlarınızı...
Instagram Arkandan Konuştuk sayfasında, Apple Podcast yorumlarda bekliyor olacağım.
Ve eğer bu bölümün eğitimine inandığınız birilerine dokunacağını düşünüyorsanız onlarla paylaşmayı unutmayın.
Kendinize çok iyi bakın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
