
Kalınmaması Gereken Sofralar: Hayır Diyememenin Tahribatı
17 Eylül 2025 · 6 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Kalınmaması gereken sofralar vardır.
Hatır için oturulan, sesini kısmak zorunda kaldığın, gülümseyerek incindiğin sofralar…
Bu bölümde; hayır diyememenin görünmeyen tahribatını, Oğuz Atay’a bir selamla ama kendimize bir yüzleşmeyle konuşuyoruz.
Transkript
Mikrofon açık. Merhaba, Can Suban.
Bugün burayı hiç dökmeyi değil, aslında bir alışkanlığı gömmeye geldim.
Bu yayın kelimeleri fazla yutanlara, gülümserken dişlerini sıkanlara, kendinden vazgeçip başkalarının gönlünü yapanlara ve en
çok da hayır kelimesini yüreğinin eşiğinde tutup dudaklarına bir türlü çıkaramayanlara.
Çünkü... Bazı masalara oturulmaz.
Yemeğe kal dediler, kaldım.
Oysa kalınmaz.
Onlar biraz ısrar ederler, sen biraz nazlanırsın.
Sonunda kalkıp gidilir.
Bu cümleyi ilk okuduğumda içimden bir şey koptu.
Oğuz Atay'ın tutunamayanlarında değil sadece bu cümle.
Bizim hayatımızda da yazıyor.
Ama biz hayır diyememeyi kibarlık zannettik.
O sofralarda fazladan oturmaya devam ettik.
Peki neden?
Hayır demek kulağı kısa gelir ama dili yorar, kalbi ezer.
Çünkü biz küçükken bile hayır dediğimizde ama ayıp olur, ama kırılır, ama seni sever o.
Hep amalarla büyüdük.
Ve büyürken şunu öğrendik.
Sevilen olmak istiyorsan evet demelisin herkese.
Ve her şeye rızanı bile veremeden evet demelisin.
Biri senden bir şey ister, içinden istemese bile tamam dersin.
Çünkü karşı tarafı mutlu etmek için kendi içini susturmayı öğrenmişsindir.
Zamanla öyle bir hale gelirsin ki kendi sınırlarının nerede başladığını bile unutursun.
Herkesin talepleri sende bir yer kablar.
Ama sen kendine yer açamaz.
Çünkü hayır dediğinde vicdan azabı gelir.
Ama evet dediğinde kendinden giden bir şeyler vardır.
Ve sen bu iki yıkım arasında gülümseyerek parçalanırsın.
Peki ne olur hayır demezsek?
Fazla sorumluluğa kalırız.
Yorgun ama hep iyi görünürüz.
İnsanlara seni kullanabilirim.
İzlenimi veririz. Ve en önemlisi kendi hayatımızda bir figüran oluruz.
Başkasının öncelikleriyle kendi hayat senaryomuzu yazmaya çalışırız belki de.
Ve bu senaryo her zaman mutlu bitmez.
Çünkü kendini sürekli bastıran biri eninde sonunda kendine küser.
Seni kıran
insana değil ona hayır diyemediğin için kendine öfkelenirsin.
Ve bu öfke içinde sessizce büyür.
Depresyon olur, boyun ağrısı olur, mide krampları olur, hatta gece uykusuzlukları olur.
Olur da olur. Ama en çok da kendine yabancılaşma olur.
Ne istediğini bilmez hale gelirsin.
Çünkü hep başkalarının istediğini yapmaya alışmışsındır.
Hayır dediğinde ne olur biliyor musun?
Kimin yanında gerçekten kendin olabildiğini anlarsın.
Sınırlarına saygı göstermeyenleri daha net görürsün.
İç huzurunu yavaş yavaş geri kazanırsın.
Hayır demek bencillik değil bence.
Hayır demek özgürlük.
Çünkü evet dediğin her şeyin bir bedeli var.
Ama hayır dediğinde bazen kendine bir kapağı açmış oluyorsun.
Mesela birisi sana sitem etti.
Ama neden gelmedin?
Beni kırdın. İşte orada iç sesin şöyle diyebilmedi.
Çünkü kendime iyi bakmam gerekiyordu.
Senin ihtiyacınla benim sınırlarım çatıştı.
Ve bu sefer ben kendimi seçtim.
Ve işin güzel yanı şu ki gerçekten sevenler buna saygı duyar.
Yemeğe kal dediler, kaldım.
Oysa kalınmaz.
O sofralar kalınmaması gereken, sırf hatır için katlanılan.
Biraz daha beklenirse...
düzelecek sanılan. O sofralar, bizi bizden alan masalardı.
Bugün bir şeyi fark et.
Belki hala o masalardasın.
Belki hala birinin ısrarı ile kendi gerçeğini bastırıyorsun.
Ama artık kalkabilirsin.
Sessizce, kimseyi kırmadan, kimseye hesap vermeden, sadece kendi iç sesine saygı duyarak.
Çünkü bazı masalardan kalkmak, iyileşmeye başlamaktır.
Ben Cansu.
Bu bölümü oturmaması gereken tüm sofralara evet demiş herkese adıyorum.
Ve en çok da kendime.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
