
Bu bölümde sadece müzik konuşmuyoruz.
Bir ülkenin nasıl hissettiğini konuşuyoruz.
1980’lerin arabeski…
Kaderine küsen, içine kapanan, acıyı sessizce büyüten bir nesil.
Sonra rap geldi.
Öfke dile geldi, sokak konuşmaya başladı.
Ve bugün… trap.
Aynı hikâye, bu sefer parayla, statüyle ve görünür olma arzusu ile anlatılıyor.
Peki gerçekten ne değişti?
Arabesk öldü mü, yoksa sadece kılık mı değiştirdi?
Müslüm Gürses’ten Cartel’e, Ceza’dan Sagopa’ya, oradan Ezhel, Uzi, Lvbel C5 ve yeni nesle uzanan bu yolculukta;
Türkiye’nin son 40 yılındaki “isyan biçimlerini” birlikte çözüyoruz.
Bazen sesler değişir…
ama o sesin çıktığı yer çoğu zaman aynı kalır.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün biraz damar, biraz bas, bolca da sosyoloji konuşacağız.
Kulaklığınızda şu an ne çalıyor inanın bilmiyorum ama muhtemelen ya bir trap beat ya da playlistinizin diplerinde bir yerlerde sakladığınız o efkar şarkısı var.
Hiç düşündünüz mü?
1984 yılında İstanbul'un tozlu bir banliyosunda elinde pilli radyosuyla Müslüm Gürsöz dinleyip Uzaklara dalan o gençle bugün Bağcılar'da ya da Berlin'de
kafasında kapşonuyla rap dinleyen gencin ortak noktası ne?
Biri kader diyor, diğeri sokak.
Biri ağlıyor, diğeri bağırıyor.
Ama ikisi de aslında aynı şeyi yapıyor arkadaşlar.
Görülmek istiyorlar.
Bugün popüler kültür okumalarında Türkiye'nin son 40 yılındaki isyan haritasını çıkaracağız.
Arabesk neden sadece bir müzik türü değildi?
Rap neden bugün ana akımı ele geçirdi?
Ve en önemlisi, acı çekmekten neden vazgeçmiyoruz?
Evet, hazırsanız iğneyi plağa bırakıyoruz.
Şimdi geriye, 1980'lere gidelim.
Türkiye'nin en sessiz, en gri yılları.
Bir darbeden yeni çıkılmış, siyaset yasak, konuşma tehlikeli.
Ama bir şey var ki, ne kadar bastırırsanız o kadar gürültülü patlıyor.
Göç. Anadolu'nun varından kopup İstanbul'un çeperine yerleşen milyonlarca insan.
Şehre geliyorlar ama şehirli olamıyorlar.
Nişantaşı'ndaki operaya gidemezler.
Köydeki boğzağı da artık dinleyemezler.
Arada kalmışlık yani bir tür kültürel Araf yaratıyor.
İşte Arabesk bu Araf'ın milli marşıdır.
O dönem TRT yani devletin sesi Arabesk'i yozlaşmış buluyor.
Bu müzik Türk müziği değil, Arap etkisi var.
Ağlak ve pasifize edici diyorlar.
Hatta Orhan Gencebay'ı, Müslüm Gürses'i ekrana çıkarmıyorlar.
Ama halk ne yapıyor?
Minibüslerde, gece kondularda, gizli saklı kasetçilerde bu müziği büyütüyor.
Burada çok kritik bir nokta var.
Arabesk aslında bir sessiz çığlıktı.
O dönem insanı sisteme karşı çıkamıyordu, bağramıyordu.
O da kendi içine, kederine sığınıyordu.
Batsın bu dünya dediğinde Orhan Gencebay aslında siyasi bir devrim istemiyordu.
Sadece ben buradayım ve canım yanıyor diyordu.
Arabes şehre tutunmaya çalışan ama her seferinde öteki ilan edilen insanın hayatta kalma stratejisiydi.
Şimdi biraz daha derine Müslüm Gürses fenomenine bakalım.
Gülhane konserlerini hatırlayanlar ya da o görüntüleri izleyenler bilir.
İnsanlar kendilerini jiletliyorlardı.
Modern, rasyonel akıl bunu anlamaz.
Neden biri müzik dinlerken canını yakar der?
Sosyolojik okuması şudur.
O insanlar hayatta o kadar çok görünmez darbe alıyorlardı ki, fakirlik, dışlanma, aşağılanma gibi fiziksel bir acı hissetmek, ruhsal acıyı somutlaştırmanın
ve onu kontrol etmenin bir yoluydu.
Yani kendi acımın sahibi benim demenin bir yoluydu.
Nusum Gürses o sahnede bir şarkıcı değil.
Bir şifa dağıtıcı gibiydi.
Dinleyiciyle kurduğu bağ bugünün hiçbir pop starının kurabileceği bir bağ değil.
Çünkü Müslüm Baba da onlardandı.
O da acı çekmişti, o da dışlanmıştı.
Ama sonra ne oldu?
90'larla beraber o meşhur arabeski keşfettik.
Müslüm Gürses, Teoman kabırları yapmaya başladı.
İşte tam bu kırılma anında sokaktaki genç başka bir yere bakmaya başladı.
Çünkü arabesk artık ehlileşmişti.
İsyanın yeni, daha sert ve daha hırslı bir sese ihtiyacı vardı.
Sahneye kim çıktı?
Almanya'dan gelen o sert rüzgar.
Rap. Evet, 90'lara geldik.
Türkiye'de özel kanallar açılmış, pop müzik patlamış.
Herkes abone ya da bandra bandra dinliyor.
Ama tam o sırada sınırın ötesinden Almanya'dan bir ses yükseliyor.
Öyle bir ses ki...
Ne bağlamaya benziyor ne de o dönemin neşeli popuna.
Kartel. 1995 yılında o meşhur sarı kapaklı kaseti teybe taktığımızda ne hissettiğimizi hatırlayın.
Cehennemden çıkan çılgın Türkler diyorlardı.
Bu sadece bir şarkı değildi.
Bu bir hayatta kalma manifestosuydu.
Almanya'daki gurbetçi çocukları neonazilerin saldırıları altında dışlanmışlığın en dibindeyken Kendilerine bir kalkan bulmuşlardı.
Hip-hop. Peki neden arabesk değil de rap?
Çünkü arabesk kader diyordu, sabret diyordu.
Ama o gençler artık sabretmek istemiyordu.
Onlar yumruğunu masaya vurmak, ben buradayım, beni yok sayamazsınız diye bağırmak istiyorlardı.
Rap hızıyla ve sertliğiyle onlara bu alanaştı aslında.
Kartel Türkiye'ye geldiğinde Beşiktaş stadını hınca hınç doldurduğunda şunu anladık.
Bizim gençliğimizin içinde birikmiş bir öfke var ve bu öfke artık melodiyle değil ritimle beat patlatmak istiyor.
2000'lerin başına geldiğimizde işler iyice karıştı ve ciddileşti.
Artık Almanca akrabaların getirdiği bir tarz olmaktan çıktı bu iş.
İstanbul'un, Ankara'nın arka sokaklarında stüdyolar kuruldu ve sahneye iki dev isim çıktı.
Ceza ve Sagopa Kajmer.
Bu ikili aslında Türk toplumunun iki farklı ruh halini temsil ediyordu.
Ceza hızıyla, teknik becerisiyle ve sisteme attığı o bitmek bilmeyen punchline'larıyla öfkenin sesiydi.
Sagopa ise o karanlık bitleri ve felsefi sözleriyle aslında modern bir derviş gibiydi.
Burada çok ilginç bir tespitim var.
Sagopa Kayzmer'in o dönemki kitlesine bakın.
Aslında çoğu eski arabeskidir.
Neden mi? Çünkü Sagopa Arabesk'in o melankolisini, terk edilmişlik hissini aldığı üzerine biraz tasavvuf, biraz da batı tınısı ekleyip gençlere sundu.
Yani Arabesk ölmemişti.
Sadece üzerine geniş bir kapşon geçirip adını melankolik rap koymuştu.
Ceza ise sokağın haksızlığın sesi oldu.
Bu iki isim rap müziği ana akımın kalbini bir yere kadar taşıdı.
Peki bu iki tür arasındaki en büyük zihinsel fark neydi arkadaşlar?
Arabesk dinleyen adam başına gelen kötü şeyleri feleğin bir silesi olarak görür.
Masasına oturur, rakısını koyar ve ağlar.
Kaderine küser ama onu değiştirmeye çalışmaz.
Pasif bir direniştir bu.
Rap ise aktiftir.
Rapçi der ki, evet fakirim, evet mahallem kötü ama ben bunu anlatacağım.
Ben buradan çıkacağım ve başaracağım der.
İşte bu Türk gencinin zihin yapısındaki devasa bir dönüşümdür.
Ağlamayı bırak, harekete geç mottosu.
Fakat tam burada 2010'ların sonunda çok garip bir şey oldu.
İnternet hızlandı, sosyal medya hayatımıza girdi ve karşımıza trap çıktı.
İsyanın rengi bir gecede mordan, melankoliden, altın sarısına, lüks tüketime döndü.
Eskiden sistem bizi eziyor diyen çocuklar birden Gucci çantam, altımda Mercedes'im demeye başladılar.
Peki bu bir ihanet miydi?
Yoksa isyanın en uç noktası mıydı?
Evet arkadaşlar, şimdi Spotify listelerini açtığımızda karşımıza bambaşka bir manzara çıkıyor.
Sürekli paradan, lüks arabalardan, marka kıyafetlerden ve başarıdan bahseden bir nesil var.
Eski rapçiler sistem bizi eziyor derken yeniler sistemi satın aldım diyor.
Peki ne oldu? Ne oldu da bu isyanın dili asgari ücretten Rolex'e döndü?
Buna sosyolojide sınıf atlamanın estetiği diyoruz.
Eğer toplum sizi hep en altta görmeye alıştıysa onlara verebileceğiniz en büyük cevap bakın ben de sizin sahip olduğunuz her şeye sahibim demektir.
O mahalledeki gencin Ferrari diye bağırması aslında bir zenginlik övgüsü değil.
Ben o yırtık ayakkabılı çocuk değilim artık.
Beni görmezden gelemezsiniz çığlığıdır.
Yani aslında bu da bir isyan.
Ama bu seferki isyan fakirliği kutsamak yerine fakirlikteki kaçışı kutsuyor.
Şimdi asıl meseleye gelelim.
Bugünün YouTube ve Spotify listelerini alt üst eden o isimlere bakalım.
Level C5, Block 3, Uzi, Çakal ve Poesy.
Geleneksel rap takipçileri bu isimlere bazen mesafeli yaklaşıyor.
Bunlar ne anlatıyor sürekli?
Paradan ve lüksten bahsediyorlar diyorlar.
Bu çocuklar aslında neyin peşinde?
Ve neden milyonlar onları dinliyor?
Aslında cevap çok basit.
Arabesk ölmedi arkadaşlar.
Sadece evrim geçirdi.
Ezel'in gecelerini, Uzi'nin ara sandasını düşünün.
Bu şarkıları alın, ritmini biraz yavaşlatın, arkasına bir keman, bir kanun ekleyin, karşınıza ne çıkar biliyor musunuz?
Safkan bir arabesk şarkı.
İşte bu Türk insanının değişmeyen genetiği.
Biz ne kadar trap desek de o melodi, o damar tınısına değmediği sürece bu topraklarda karşılık bulmuyor.
Örneğin Uzi. Uzi bu listedeki arabesk damarını en canlı tutan isim.
Arasanda gibi parçalarında o bahsettiğimiz mahalle ruhunu, terk edilmişliği ve sokak adaletini anlatıyor.
Uzi, Müslüm Gürses'in o jilet atan kitlesinin 2026 versiyonuyla kurduğu köprüdür.
Sokaktaki sertliği, içimizdeki o bitmeyen romantizmle harmanlıyor.
Hemen yanına blok 3'ü koyalım.
Ne yapıyorsun mesela diyor.
Git diyor. Onun başarısının sırrı o aşırı bizden olma hali.
Eskiden arabeskçilerin o halkın içinden geldiği vurgusunu Block 3 modern bir dille, filtresiz bir şekilde yapıyor.
Sanki mahalle kahvesinde yanınızda oturmuşsa maceralarını anlatıyormuş gibi bir samimiyet.
İnsanlar onun başarısında kendi sınıf atlama ihtimallerini görüyorlar.
Öte yandan Label C5 ve Çakal var.
Label C5'in o baba deyişi Çekal'ın kendine has vibe'ı, burada artık sadece müzik dinlemiyoruz, bir yaşam tarzı tüketiyoruz.
Bu çocuklar şunu diyor, evet dünya zor bir yer, gelecek belirsiz ama ben bugün buradayım, eğleniyorum ve kimseye eyvallahım yok.
Poesy gibi isimlerle işin içine daha dark, daha global bir sound giriyor olabilir.
Ama dikkat edin, hepsinin ortak noktası o sarsılmaz özgüvenleri.
Eskiden anabesta ezildim, hor görüldüm diyen o kurban psikolojisi bu isimlerle beraber yerini kazandım, buradayım ve daha fazlasını alacağım diyen bir avcı psikolojisine
bıraktı. Peki gençler neden bu isimleri bu kadar çok seviyor?
Çünkü bu şarkılar birer hızlı terapi gibi.
Eskiden babalarımız rakı masasında dertleniyordu.
Şimdiki gençler gece kulübünde ya da kulaklığıyla tek başına yürürken dertleniyor.
Ama o yalnızlık hissi hiç değişmedi.
3 dakikalığına da olsa o şarkıyı dinleyen genç kendini o ay hayal ettiği lüks arabanın içinde tüm dertlerinden arınmış ve başarmış hissediyor.
Arabesk nasıl acıyı paylaşıp hafifletiyorsa Block 3, Uzi başarı halini paylaşıp gençlere o çok ihtiyaç duydukları dopamini veriyor.
Artık jilet atmıyoruz, autoton ile sesimizi mekanikleştiriyoruz ama kalbimizdeki o damar hala aynı yerden atıyor.
Türkiye'nin acısı da, neşesi de, isyanı da hep aynı kökten besleniyor.
Müslüm Baba'nın yıkılsın bu dünya demesiyle bugünün gençlerinin dünya umurumda değil terzi aslında aynı kapıya çıkıyor.
Var olma çabası.
Sesler değişiyor, teknoloji değişiyor.
Autoton geliyor, neye gidiyor?
Basslar geliyor. Ama o damar hiç kopmuyor.
Biz bu topraklarda dertlenmeyi de, o derdi ritme dökmeyi de çok seviyoruz.
Haftaya başka bir derin mevzuda buluşana dek, sesinizi yükseltmekten ve ritmi hissetmekten korkmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
