
Kartı okuttun. Bip sesi geldi. Turnike açıldı. Geçmiş olsun. Kurumsal hayata hoş geldin.
Bu bölümde kurumsal hayatın kara kutusunu açıyoruz: hasta olunca hain ilan edilmek, zam döneminde patronun BMW’si, sigara molalarının gizli hükümeti, 38 kişiye yarım kilo pasta ve “feedback–deadline–CC” arasında kaybolan ruhlarımız.
Transkript
Kartlar okutuldu mu? Bip sesi geldi mi?
Turnike açıldıysa geçmiş olsun.
Kurumsal Hayat'a hoş geldiniz.
Bugün kurumsal hayatın bütün rezil ritüellerini masaya yatırıyoruz.
Hasta olmaktan, maaş damlına, dedikodudan, toplantılara kadar her şeyi konuşacağız.
Çünkü hepimiz aynı tiyatroya farklı sandalyelerden bilet kesmiş gibiyiz.
Hazırsan başlayalım.
Mezun oldun, ilk işe girdin.
İlk işe girdiğin yere kadar olan hayat mücadelen ayrı bir podcast konusu olduğu için biz ilk işe girdiğin yerden başlıyoruz.
İlk işine girdin.
O gün hayatının en büyük hatasını yaptın.
Çünkü kurumsal sana diyor ki burada öğrendiklerini hayat boyu unutamazsın.
Evet, unutamıyorsun.
Travma dediğimiz şey öyle kolay silinmiyor çünkü.
İyi kişinden senden her şeyi yapmanı beklerler.
Fotokopi mi? Sen.
Çay mı? Sen.
Sunum mu? Sen.
Müdürün doğum günü pastasını kim alacak?
E tabii ki sen. Hatta pastayı taşırken mumlar eriyip eline akınca bile denir ki.
Böylece kriz yönetmeyi öğrendin.
Ve bütün bunları yaparken sana söylenen...
Tek cümle öğreniyorsun işte.
Deneyim kazanıyorsun.
Olur. Ama ne öğreniyorsun?
Bedavaya iş gücü olmayı öğreniyorsun.
Kurumsal seni hep öğrenme modunda tutar.
Hiç bitmeyen bir staj gibi.
Fotokopi çekiyorsun.
Detaylara dikkat etmeyi öğreniyorsun.
Müdürün kahvesini taşıyorsun.
Takım ruhunu öğreniyorsun.
Toplantıda kimse dinlemese de sunum yapıyorsun.
İfade becerisi kazanıyorsun.
Kısacası sen iş değil, ücretsiz bir kurs görüyorsun.
Ve bütün bunların sonunda maaş bodruna bakarsın, asgari ücretin bir tık üstü.
Ama öyle bir pazarlama yaparlar ki, sanki NASA'dan teklif almışsın da burada kalman lütufmuş gibi hissettirirler.
Burada aldığın deneyim hiçbir yerde yok.
Evet evet doğru. Hiçbir yerde bu kadar ücretsiz kölelik yok.
İlk işinin en büyük tokadı şudur.
Sen işe girerken hayallerin vardır.
Bir şeyler üretmek, değer katmak, belki fark yaratmak.
Ama gerçek şu ki senin fark yarattığın tek şey ofisteki printer'ın tonerini değiştirme hızındır.
İlk işin aslında bir travma üniversitesi.
Diploma yerine yorgunluk.
Maaş yerine minnet, motivasyon yerine şükret veriyor.
Ve o meşhur cümle.
Sen bu şirkette daha çok yenisin.
Öğrenmen gereken çok şey var.
Her işi yaparsın.
Bir noktada elektrikler kestiyse senden jeneratör olmanı bile isterler.
Word'te yazı yaz, kahve getir, Excel'de formül yap, sunum hazırla.
Ha tabii, 3 yıl oldu hala öğreniyorum.
Çünkü sen... Bana öğretmen değil, kölelik stajı verdin.
Bir de klasik performans kriterleri masalı vardır.
Kriter dedikleri şey, sen ne kadar sessiz kaldın ve ne kadar katlandın, ne kadar sabrettin'dir.
Bir sır vereyim mi?
İlk işin öyle bir şeydi ki, sonraki tüm işlerinde senin kişilik testin oluyor aslında.
Her yeni ofise ya da şirkete girdiğinde, İçinden diyorsun ki, Allah'ım yeter ki burada bana pastayı aldırmasınlar.
Gelelim kurumsalda hasta olmaya.
Sadece bedenin zayıflaması değil, karakterinin de sorgulanmasıdır.
Senin için garip üç gün yatak, onlar için ihanettir.
Normalde ne olur? Evde ateşin çıkar, annen başucuna limonlu çay koyar, arkadaşın arar, geçmiş olsun dinlen.
Kurumsalda ise bakışlar serttir.
Tesadüfe bak, tam da rapor teslim haftası.
Müdürlerin çelişkisi ise çok komiktir.
Her fırsatta kulağına fısıldarlar.
Senin alternatifin çok, sen olmazsan da bu iş döner.
Ama bir gün rapor aldığında ne olur?
O çok alternatif dediği insanlar buhar olur.
Bir anda tek kişilik orduya dönüşürsün.
Sanki sen yokken şirket batacak, borsalar kapanacak, dünya ekonomisi altüst olacak.
Mesai arkadaşların da bir tuhaftır.
Ben hiç rapor almadım, ben her gün geldim.
Aferin kardeşim sana.
İşte senin kahramanlığının madalyası o gözaltı morlukların.
Ama bil ki o fedakarlık maaşına bir kuruş eklenmedi.
Kimse sana plaket de vermedi.
Sen sadece övünülecek bir hayalet oldun.
Hastaydı ama geldi.
Kurumsalda hasta olmak aslında şunu gösteriyor.
Senin bedenin şirkete zimmetlidir.
Terlemen, öksürmen, ateşin hepsi şirkete fatura edilir.
Sağlığın senin değil, bodronun yan kalemidir.
Ve işin en ağır kısmı hasta olunca içten içe suçlu hissedersin.
Sanki hastalık değil, Utanç bulaşmış gibi.
İlaç değil, af dilemek istersin.
Ben yaptım.
39 derece ateşte ofise gittim.
O sırada tek düşündüğüm şey şuydu.
Ya işler aksarsa?
Oysa gerçek şu ki, senin grip olmanla ofisin, şirketin çökmesi arasında hiçbir bağ yok.
Ama kurumsal sana öyle hissettiriyor ki, sanki sen nefes almazsan şirkette bu olur.
Kurumsalda sağlık diye bir kavram yoktur.
Sağlıklısın, eşittir, çalışabilirsin.
Hastasın, eşittir, ihanet ettin.
Ve senin raporun onların gözünde kırmızı alemdir.
Sonuç ne?
Hastalığın bile performans kriterine dönüşür.
İyileşmek için değil, kendini aklamak için çabalarsın.
Çünkü burada hasta olmak bile lüks değil.
Ve gelelim zam dönemine.
Kurumsalda yılbaşı yaklaştı mı, ofis ya da şirket bir Game of Thrones setine döner fark ettiniz mi?
Kimin kellesi gidecek, kim tahta oturacak?
Bir anda fazla mesailer başlar.
Normalde ışık hızında kaçan tipler birden ofiste sabahlamaya başlıyor.
Neden? Çünkü en çok ben çalıştım.
Şov zamanı.
Müdürün gözünde iyi görünmek için herkes Oscar'lık performans sergilemeye başlıyor.
Bir gün ofiste biri kalıyor, diğer gün başkası.
Amaç en çok ben çalıştığımı göstermek.
Maaş zammı toplantıları da efsane olmuş.
Patron der ki, en sevdiğim, biz bir aileyiz.
Bu yıl kar edemedik ama sizlerin fedakarlığıyla ayakta durdum.
İnsan içinden şey diyor.
O kar edemediğin dönemde yeni BMW aldın patron.
Ayakta değil gayet de şoför koltuğunda oturuyorsun.
Ama biz bir aileyiz değil mi?
Bu ailede parayı baba alıyor, çocuklara da simit yemek düşüyor.
Aileysek niye kira paylaşmıyoruz?
Ya da aileysek niye sofrada eşit tabak yok da ben sana kölelik yapıyorum?
Toplantılar, toplantılarımız.
Kurumsal da en büyük kara delik bence bu.
Bir saatlik toplantı iki dakikalık karar.
Arkadaşlar toplantıyı kısa tutalım.
Bu cümleyi duyduğunda alarm koş.
Çünkü en az üç saat daha oradasın.
Toplantıda en iyi rol hiçbir şeyi bilmeyip çok şey söylüyormuş gibi yapmak.
Bir cümle atıyorlar ortaya.
Bu konuyu daha sonra detaylandırmamız lazım.
Hepimiz biliyoruz ki o konu asla detaylandırılmayacak.
Ama... 3 ay sonraki toplantıda o detaylandırılmayan konunun hesabı sorulacak.
Bildiğiniz üzere arkadan konuşmak kurumsalın kalbidir.
Kurumsalda CIA'den çok ajan vardır.
Kim kiminle kahve içmiş, kim patron odasından çıkmış, kim yeni ayakkabı giymiş.
Anında yayılır.
Birini müdürle koridorda görün, ertesi gün başlar dedikodu.
Kesin yükselecekler, kesin bir yerlere gelecekler.
Ya arkadaş, belki adam tuvaleti soruyordu.
Ah o gizli ajanlar yok mu, patrona haber uçuran tipler.
Patrona haber uçurunca en iyi elemanı olduğunu sanan, yerini sağlama aldığını düşünen canım tipler.
Halbuki yaptıkları şey, Zeynep 5 dakika geç geldi, Hakan tuvalette 20 dakika kaldı.
Leyla kahve almaya diye gitti.
Bir daha da ortada görünmedi.
Şirket içi WhatsApp grupları var ya orası kurumsalın Twitter'ı.
Tedikodular trend topik olur.
Ve unutmayalım ki sessizlik sevilmez arkadaşlar.
Ya arkadan konuşursun ya arkandan konuşurlar.
Gelelim kurumsal hayatın en kutsal ritüeline.
Sigara balaları.
Şirketin gayri resmi toplantı odası, psikolog koltuğu hepsi tek bir balkonda birleşiyor.
Eğer sinir içmiyorsan geçmiş olsun, şirkette %50 bilgi kaybıyla yaşıyorsundur.
Çünkü bu kritik kararlar aslında balkonda alınıyor.
Orada alınan kararlar toplantı odasında alınan kararlardan çok daha güçlüdür.
Her zaman bir balkon başkanı vardır.
Arkadaşlar yarın kim toplantıya giriyor?
Benim yerime sen gir ben sunum yapamam.
Ve sonuç şirketin kaderi balkonda 5 dakika 2 nefes arasında belirlenir.
Bir de klasik replik vardır.
Sigara içmiyorum ama sizinle çıkayım.
İşte o an sigarasızın kurumsal yalnızlığı başlar.
Çünkü muhabbet döner dolaşır müdürün saçma taleplerine gelir.
Sen duman dışında kalırsın, arkadaşların kahkahalarla dertleşir.
Ama sigara içen de güllük gülistanlık değildir.
Her mola sonrası bakışlar gelir.
Sen daha yeni çıkmadın mı?
Sanki nikotin değil, şirketin cirosunu tüketiyorsun.
Bahçede iki duman çekersin, içeridekiler gözleriyle bıçak atar.
Bu balkonda konuşulanlar var ya.
Aslında bir terapistin defterine yazılsa en çok okunan kitap olurdu.
Gelelim her yerde duyduğumuz, aa bu ne diyor dediğimiz kurumsal dile.
Aslında bu kurumsal hayatta çok bir dilimiz var, değil mi?
İşe iş demeyiz.
Her şeyin bir fiyakalı adı vardır çünkü.
Sen aslında yazı yazıyorsundur ama adı headlinedir.
Teslim tarihi diyeceğine deadline.
Hatta deadline geçtiyse o artık ölüline'dir.
Patron şöyle der.
Arkadaşlar bu bir if acil.
Deadline yarın.
O yüzden headline'ı güçlü tutun.
Yarın feedback'leri toplayın.
Sonra bir revize ederiz.
Sonra da final yaparız.
Yani işin aslı şu ki, çevirisi de şu.
Şunu hemen yapın.
Ben beğenmeyeceğim.
Siz beş kere değiştireceksiniz sonra yine eski haline dönecek zaten.
Ve en ironik tarafı da bu kelimeleri öyle havalı söylerler ki sanki kendini uluslararası bir proje yönetici sanırsın.
Şu kelime sihirbazlıklarımız yok mu?
Kurumsal dil aslında sihirli bir maske.
Sana büyük işler yapıyormuşsun gibi hissettiriyor.
Ama gerçekte yaptığın tek şey bir Excel dosyasını Sebez yapmak.
Benim en sevdiğim noktaya gelelim.
Ofiste, şirkette, kurumsal hayatta meşhur doğum günü kutlamalarına.
Aslında kimse istemez.
Sen de istemezsin çünkü zaten maaşından kesiliyor gibi hissedersin.
Onlar istemez çünkü pastayı almak zorundadır.
Özellikle öğleden sonra herkesin karnı açken gelen o sahne.
Bir anda toplantı odasına çağrılırsın.
Arkadaşlar küçük bir sürpriz.
Küçük mü? Sürpriz küçük mü gerçekten?
38 kişilik ofise yarım kilo yaş pasta almıştınız.
Bu pasta öyle ince dilimlenir ki tabaktaki krema çizgisi mikroskopla görülebilir.
Ve mecburi mutluluk sahnesi başlar.
Ama herkesin içinde aynı his.
Bitse de mailime dönsem.
Bitse de sigara molasına çıksam.
Bir de doğum günü kutlamasında mecburi dilek tutma vardır.
Senin tek dileğin pastayı yiyip çıkmak ama orada dilek tutarken resmen Oscar almış gibi beklenir.
Bir yudumda söndürülen mum ofisin tek zemime anıdır.
En komiği de patronun doğum günü kutlamasıdır.
O zaman pastayı değil kariyerini yersin.
Çünkü herkes patrona şiirsel mesaj atar.
İyi ki varsınız, sizinle çalışmaktan büyük gurur duyuyorum.
Sonuç, doğum günü pastası seni şeker komasına değil, yeni dedikodulara sokar.
Aslında kurumsal hayat sana üç şey verir.
Servis, yemek, sigorta.
Ve bunu da lütufmuş gibi anlatır.
Bak sana yemek veriyoruz.
O yemeği ben zaten maaşımdan ödüyorum.
Servisin de var. O servis beni işe taşımıyor.
Umutlarımı her sabah biraz daha öldürüyor.
Sigortanı da yatırıyoruz.
Ya yatırmayacaksın da ne yapacaksın?
Modern köleliğin resmi sözleşmesi bu zaten.
Ama biz kendimizi avutuyoruz.
Nasıl mı? Şöyle.
Başka nerede bulacağım ki böyle imkanları diyerek yıllarımızı heba ediyoruz.
Kurumsal hayat bize aynı masal anlatıyor.
Biz bir aileyiz.
Ama o ailede sen hep üvey evlatsın.
Hasta olunca suçlu, zam isteyince nankör, sessiz kalınca değerli, ses çıkarınca sorunlu oluyorsun.
Ve bütün bunların karşılığında aldığın şey bir bip sesi.
Trunike'den geçerken çıkan o ses.
Ve şunu hatırlayın, o bip sesi özgürlüğünüzü elinizden alıyor olabilir.
Ama burada...
Bu yayında hepimiz aynı gerçeği biliyoruz.
Kurumsal hayat bir hapishane değil.
Çünkü hapishanede gardiyan mesai bitince eve gidiyor.
Kurumsal da gardiyan da sensin, mahkum da.
Kurumsal hayatın arkasından konuştum.
Önünde alkış yoktu, arkasında gerçek vardı.
Kartları okudum, çıkış saati geldi.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
