
Bu bölümde influencer kültürünün kimsenin konuşmadığı taraflarını masaya yatırıyoruz.
Sahte yakınlıklar, sponsorlu hayatlar, sosyal medya manipülasyonu,tüketim kültürü ve eksiklik hissi üzerinden kurulan dev bir endüstrinin perde arkasına bakıyoruz.
Takipçi misiniz, yoksa müşteri mi?
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek, oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün kaydırıp geçtiklerimizin belki de en tehlikeli, en yüzleşmesi zor bölümüne hoş geldiniz.
Filtreli hayatların bitmek bilmeyen linkte buluşalım yalanlarının ve o zehirli pozitifliğin, influencerlarımızın arkasından konuşacağız.
Ama lafa girmeden önce arkadaşlar kocaman bir şerh düşmek, bir hakkı teslim etmek zorundayım.
Sosyal medyada işini hakkıyla yapan, gerçekten bir değer üreten, bize bilmediğimiz bir şeyi üreten, şeffaf, samimi ve dürüst içerik üreticilerini tezdeh ediyorum baştan.
Onların emeğine sonsuz saygım var.
Benim bugün hedef tahtama koyduğum kitle onlar değil.
Benim derdim hiçbir vazife olmadan.
Sadece bizim boşluklarımızı, eksikliklerimizi ve yalnızlığımızı kullanarak o sömürü çarkıyla yani bize hayatı zindan eden o mükemmellik ilizyonuyla
ilgili. Hazırsanız başlayalım.
Şimdi bunun
arkasında yatan sosyolojiyi anlamak için televizyonun gündüz kuşağına bakmanız yeterli.
Çünkü o iğrençliğe bakıp kendi hayatımızdaki ekonomik sıkıntıyı unutuyoruz.
Kendimizi o pisliğin içinde temiz hissederek rahatlıyoruz.
Instagram'daki o ulaşılmaz lüks pornosu da aynı beynin aynı uyuşturma merkezine basıyor.
Ama tam zıttı yönünde.
Yani biri korkuyla, diğeri de arzuyla uyuşturuyor bizi, evet.
İnsanlar faturalarını ödeyemedikleri o küçük salonlarında otururken ekranı kaydırıp X fenomeninin Dubai'deki 7 yıldızlı tatilini izliyor.
Biz ekranı kaydırdıkça...
Onlar ise farkındaysanız biz uyuştukça zenginleşiyorlar.
Şimdi bu uyuşma hali fena halde bağımlılık yapıyor üstelik değil mi?
Her gün kapılarına yığılan bir sürü kocaman kargolar.
Kutu açılış videoları falan.
Ya soruyorum size arkadaşlar.
Bir insanın 45 tane aynı ton 5 ruju neden olur?
Olmaz. Olmamalı.
Amaç zaten o ruju kullanmak falan değil.
Bakın bana markalar tapıyor.
Ben önemliyim mesajı vermek.
Ve bu durum bizde korkunç bir eksiklik psikolojisi yaratıyor.
Yani sen o videoyu izlerken bilinçaltın sana şunu fısıldıyor aslında.
Senin orucun yok o yüzden sen eksiksin.
Sen o kadar sevilmiyorsun.
Influencerların en büyük silahı bizlerde yarattıkları bu yapay yetersizlik hissidir.
Sonra da kameraya bakıp Kızlar linki bırakıyorum kaçırmayın diyorlar.
Sanki bize bir iyilik yapıyor, bir sırrı paylaşıyor gibi.
Oradaki kızlar kelimesi bile sosyolojik bir hamledir aslında.
Bodler'in simülasyon kuramı gibi.
Yani ortada gerçek bir arkadaşlık yok ama varmış gibi yapıyorlar.
Bizi o kelimeyle kendi kabilesine dahil ediyorlar.
Sen de bu ruju alırsan...
benim gibi pürüzsüz hayatı olan bu kızlar grubuna girersin.
Yani insanların satın aldığı şey ruj falan değil arkadaşlar.
Aidiyet duygusu.
Yalnızlıklarını bir kargo paketiyle dindirmeye çalışıyorlar.
Yani mahremiyet ve gerçeklik kalmadı.
Ama bir yandan da herkes birbirinin kopyası olmaya başladı farkındaysanız.
Dikkat ediyor musunuz bilmiyorum ama bu zaten skeçlere bile konu oldu.
Yüzler hep aynı.
Birebir aynı. Aynı badem gözler, aynı dudak dolguları, aynı hokka burunlar.
Ve bu klonlar bize dönüp yalan söylüyor.
Kadının yüzünde 5 farklı cerrahi işlem, sayısız dolgu ve botoks var.
Biri çıkıp cildin ne kadar pürüzsüz, dudakların ne güzel dediğinde utanmadan sadece bol su içiyorum ve şu X markasının doğal kremini kullanıyorum diyor.
Eee bu büyük bir yüzsüzlük değil mi?
Bu yalanın sosyolojik tahribatı çok büyük.
Onu izleyen 16-17 yaşındaki genç kızlar aynaya bakıp kendinden nefret ediyor.
E ben de su içiyorum, benim neden elmacık kemiklerim böyle değil diyor.
Yeme bozuklukları, anksiyete, depresyon patlama yaşıyor o yaş grubunda.
Kendi ceplerini doldurmak için o çocukların beden algısını paramparça ediyorlar.
Güzellik standartlarını o kadar erişilmez bir yere koydular ki...
Ancak onların sattığı o mucize ürünleri alırsak yaklaşabileceğimize inandırılıyoruz.
Bir de o mucize kremleri satmakla kalmayıp kendi markasını kuranlar var.
En sevdiğimiz ilizyon.
Kendi markamı kurdum çünkü güçlü bir girişimciymiş o bu.
Yahu Çin'deki fason fabrikalarda ucuza basılmış ürünlerin üzerine logo yapıştırıp Bunu aylardır laboratuvarda formül geliştiriyoruz diye satmak dolandırıcılıktır.
Girişimcilik değil, kalıplarımız efsane kızlar diyerek gülümsüyorlar ekrana.
Kalıp dedikleri şey AliExpress canım.
Kimi kandırıyorsunuz ya?
Bir de bunların birbirlerine övdükleri o lansman partileri var.
Bütün sektör toplanıyor, arka planda birbirlerinin dedikodusunu yapan, Birbirlerinin PR paketlerini kıskanan insanlar kameralar açılınca canım kız kardeşim benim
inanılmaz başarılısın diye birbirlerine sarılıyorlar.
Ya arkadaşlar ortada büyük bir sen benim ürünümü öf ben seninkini mafyası var.
Bu kapalı bir ekosistem ve o ekosisteme bizim sadece cüzdanımıza dahil olmamıza izin var.
Son dönemde bu sömürünün boyut atladığı, en tehlikeli sulara girdiği yer neresi biliyor musunuz?
Spiritserlik ve manifest çılgınlığı.
Kızlar, ben sabah beşte kalkıp frekansımı bolluk seviyesine çekiyorum, evrene mesaj gönderiyorum diyen tayfa.
Bu, net bir sınıfsal şiddettir.
Evet, altını kalın kalın çiziyorum.
Bu, psikolojik bir şiddettir.
Sen sabahın altısında karanlıkta otobüse binip asgari ücrete çalışan bir kadına dolaylı yoldan diyorsun ki sen fakirsin, sen borç içindesin.
Çünkü ruhun fakir, evrene yanlış mesaj gönderiyorsun.
Yani kendi şaibeli kazancını, kocanın kara parasını, evrenin bir lütfu gibi satarak hayatta kalma mücadelesi veren insanları beceriksizlikle suçluyorlar.
Zenginin şımarıklığını ve kurnazlığını Fakirin psikolojik suçu olarak paketliyorlar.
Bu inanılmaz derecede acımasız bir manipülasyon.
Ve o yüksek frekanslı hayatların arasında aniden patlatılan bir ağlayan selfie vardır değil mi?
Bilirsiniz. Hatta çok iyi bilirsiniz.
O muazzam bir ticari deha.
Mükemmel hayatın ortasında aniden gelen bir dram.
Yanakta süzülen tek bir damla yaş.
Ama ışık kısursuz onu atlamayalım.
Makyaj zerre akmamış.
Çünkü o rimel sponsorlu arkadaşlar.
Altına destan yazılır.
Bugün çok kötüyüm, insanız sonuçta falan.
Yorumlar yağmur gibi yağıyor.
Ablam sen çok güçlüsün.
Ve o ağlayan selfie'nin hemen iki story sonrası nedir?
Tabii ki de link. Ağlarken gözyaşımı sildiğim mendilimi çok sormuşsunuz.
Linki bıraktım. Şaka gibi değil mi ya?
Kendi duygusal buğranlarını bile bir satış hunisine, bir metaya dönüştürüyorlar.
Yalnızlık ve satış hunisi demişken arkadaşlar şu meşhur influencer çiftlerinde es geçmeyeceğim.
Aşkın, ilişkinin bile bir içerik stratejisi olması gerçekten delirtici.
Ya inanılmaz bir pazar.
Evlilik teklifleri bile önceden prodüksiyon şirketleriyle planlanıyor.
Dron, kameralar falan kalkıyor, kemancılar ayarlanıyor, adam diz çöküyor.
Ama kadının gözüne asla bakmıyor, farkında mısınız?
Işığa, doğru ışığa yönelmiş.
Kamerada nasıl durduğuna bakıyor.
Ve bu videolar sıradan insanların ilişkilerine, yani bizlerin, evet bizlerin, bizlerin ilişkilerine bomba gibi düşüyor.
Ya bir düşünsenize, asgari ücrete çalışan, yani ya da normal standartta yaşayan bir çift.
Adam karısına yıl döneminde güzel, mütevazı bir çiçek alıyor.
Kadın içten içe üzülüyor.
Neden? Çünkü sabah Instagram'da X fenomeninin kocasının evi 10 bin gülle donatıp altına son model araba çektiğini izledi.
Al işte. Bir yetersizlik hissi daha.
Normal, sağlıklı, kendi halinde yaşayan bir ilişki sosyal medyadaki o sponsorlu aşklar yüzünden değersizleşiyor.
İnsanlar birbirlerini o filtreli çiftlerle kıyaslamaya başlıyor.
Kavgaları bile stratejik ya.
Geçenlerde bir çift izledim.
Birbirlerine storyde laf falan sokuyorlar.
E tabi bunu bütün Türkiye bunları konuşuyor.
İki gün sonra bir baktık.
Meğer ilişki terapisi uygulamasının reklamını yapacaklarmış.
Ya inanabiliyor musunuz?
Aşkı, kavgayı, nefreti hepsini metalaştırdılar.
İnsana dair hiçbir kutsal, hiçbir mahrem alan kalmadı.
Ve evet arkadaşlar eğer her şeyin bir fiyatı etiketi varsa Bence bu endüstenin en korkunç faturasını çocuklara kesiyoruz.
E şimdi diyeceksiniz ki ne alaka?
Şu alaka. Anne çocuk influencerları.
Yani bence önümüzdeki 10 yılın en büyük insan hakları ihlali.
En büyük dijital hukuk davası tam olarak burada kopacak bence.
Ya daha doğmamış çocuğun ultrason görüntüsüne folik asit sponsoru alanlar var ya.
Düşünebiliyor musunuz?
Çocuk daha anne karnındayken.
vergi levhasına dönüşüyor.
Doğumhaneye ışık sistemleri, prodüksiyon ekibiyle giriliyor.
O çocuğun ilk adımı, ağlama krizleri, tuvalet eğitimi ya, milyonlarca yabancı insana izletiliyor.
Neden? Neden neden?
Çünkü algoritma bebekleri seviyor.
Etkileşim rekoru kırıyor.
Eleştirdiğimizde de cevap hep aynı.
Ben çocuğumla dijital bir albüm yapıyorum.
Hayır, yalan söylüyorsun.
Sen onu falan biriktirmiyorsun ya.
Sen çocuğunun mahremiyetini kullanıyorsun.
Onu satıyorsun. Çocuğun yediği organik brokoli bile aslında bir tencere markasının gizli reklamı ya.
Bu düpedüz modern çocuk işçiliği.
O çocuk 14 yaşına geldiğinde, okulda zorba bir arkadaşı onun 3 yaşındaki tuvalet eğitimi videosunu önüne koyduğunda, yaşanacak travmanın hesabını kim verecek?
O çocuğun rızasını kim aldı?
Hiç kimse. Çok sinirlendim ya.
Peki bunca yalana, skandala, istismara rağmen bir şeyler patladığında bu insanlara neden bir şey olmuyor ya?
Neden ortadan kaybolmuyor?
Neden zarar görmüyor?
Ya da neden silinip gitmiyorlar?
O meşhur özür videoları neden işe yarıyor?
Çünkü, çünkü arkadaşlar o videolar bir kriz yönetimi başyapıtıdır.
Skandal patlar, 48 saat sessiz kalınır.
Sonra o dolabın en dibindeki dizleri çıkmış gri eşofman giyilir.
Makyaj silinir, gözaltları bilerek yorgun gösterilir.
Kamera yere, aşağı konur ki bizlere karşı boynu bükük ve ezik görünsünler.
Sonra o meşhur cümle gelir.
Beni tanıyanlar bilir ki benim kalbimde kötülük yoktur.
Hayır, tüpedüz manipülasyon yaptın.
Ve şu an sponsorların kaçıyor diye yerlerce sürünüyorsun.
Ama bizler bunu yiyoruz değil mi?
Adam gözlerinin önünde etik dışı bir iş yapıyor.
Kitle onu savunuyor.
Neden? İşte burada psikolojideki bilişsel çelişki devreye giriyor.
O asgari ücrete çalışan kadın yıllarca o fenomene abla demiş.
Onun kargolarıyla aidiyet hissetmiş.
Eğer onun bir sahtekar olduğunu kabul ederse...
kendisinin aptal yerine konduğunu, duygularının sömürüldüğünü de kabul etmek zorunda kalacak.
Bunu kabullenmek çok acı verici değil mi?
İnsan egosu.
Ben kandırıldım demek yerine hayır ona iftira atıyorlar diyerek yalanı savunmayı seçiyor.
Kendini korumak için kendini sömüren idolünü koruyor.
Stockholm Sendromu'nun dijital versiyonu bu.
Özetle arkadaşlar. Ekranda gördüğümüz o pürüzsüz hayatların büyük bir kısmı tamamen bizlerin eksiklik duygularından beslenen, yetersizlik hissimiz üzerine inşa edilmiş
birer ticarethane.
Bizi eğiten, güldüren, ilham veren o güzel içerik üreticilerini baş tacı edelim lütfen.
Ama sizi eksik hissettiren, size sürekli bunu almazsan çirkinsin, bunu düşünmezsen fakirsin mesajı veren o zehirli hesapları.
Bugün takipten çıkın bence.
Kendi hayatınızın, kendi dağınıklığınızın, kendi sıradan görünen ama gerçek olan anlarınızın kıymetini bilin.
Kıymetini bilelim.
Bizi sömürmelerine izin vermeyelim.
En azından zihnimizi bu çöplükten arındıralım.
Sizlere telefonunuzu falan kapatın demeyeceğim tabii ki gerçekçi değil.
Hepimiz bu sistemin içindeyiz zaten.
Ama en azından şunu fark edelim.
Bazı hesaplar size ilham vermiyor.
Bazı hesaplar doğrudan öz güveninizi emiyor.
Ve bunu çok güzel ışıklarla, çok güzel müziklerle, çok tatlı konuşarak yapıyorlar.
O yüzden gerçekten kendinize şunu sorun.
Bu insanı izledikten sonra kendimi iyi mi hissediyorum yoksa eksik mi?
Bence cevabı bütün meseleyi anlatıyor zaten.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere arkadaşlar.
Sizi eksik hissettiren o yukarı kaydır butonlarından uzak durun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
