
Masumiyet sandığın şey, belki de sadece sınanmadığın günahların sessizliğidir.
Bu bölüm, vicdanın karanlık koridorlarında yankılanan bir soru bırakıyor:
İnsan gerçekten “iyi” olduğu için mi masumdur,
yoksa kötülüğünün sırası henüz ona gelmediği için mi?
Transkript
MÜZİK Merhaba, şimdi sana bir soru soracağım.
Ama öyle hemen geçiştirilecek bir soru değil.
Biraz içini yoklaman gerekecek.
Hazırsan başlıyorum.
Mansur? Yoksa sadece sıra sana gelmediği için mi öyle hissediyorsun?
Bu cümleyi ilk duyduğumda içimde bir şey kırıldı.
Çünkü biz masumiyeti hep saf, tertemiz, çocukça bir şey gibi düşünüyoruz.
Oysa masumiyet aslında sınanmadığımız günahların sessizliği olabilir.
Düşünsene hırsız değilim diyorsun.
Ama belki hiç aç kalmadığın için.
İhanet etmedim diyorsun.
Belki fırsatın hiç çıkmadığı için.
Katil değilim diyorsun.
Belki hiç köşeye sıkışmadığın için.
Yani masumiyet, belki de koşulların bize geçici armağanı.
Cam gibi incecik bir hediye.
Ama o cam bir kere çatladı mı artık hep iz kalıyor.
Toplum sana masum dediğinde aslında sana rol biçiyor.
O rolü taşımak var ya.
İşte en ağır yük o.
Bir öğretmeni düşün.
Okulda herkesin dilinde.
Melek gibi kadın.
Çocukların gözünün içine bakıyor.
Veliler, ah bizim çocuk sizin gibi bir öğretmene denk geldi diyor.
Ama bir gün sınıfta yanlış anlaşılan küçücük bir söz.
Bir öğrencinin eve gidip ağlayarak anlattığı minicik bir hikaye.
Ertesi gün koridorda fısıltılar başlıyor.
Acaba öyle miymiş?
Bitti işte.
Sen hala aynı kişisin, aynı kalbin var.
Ama toplum gözünde artık masum değilsin.
Çünkü toplum masumiyetini değil, imajını seviyor.
Ve o imaj bir kere gölgelendi mi geçmiş olsun.
Dostoyevski'nin suç ve cezasında Raskolnikov.
O genç, gururlu, kafası karmakarışık karakter.
Bir baltayla yaşlı bir tefeci kadını öldürüyor.
Ama mesele cinayetten sonra başlıyor.
Kalabalığın ortasında yürüyemiyor.
Bir çocuk ağlıyor, içi parçalanıyor.
Yaşlı bir kadınla göz göze geliyor, yüzünde kendi suçunu görüyor.
Ve en acısı annesinin gözlerine bakamıyor.
Bak düşün, mahkeme daha başlamadı bile.
Polis daha hiçbir şey bilmiyor.
Ama Raskolnikov geceleri zaten kabuslarla bölünüyor.
Asıl kaybettiği şey toplumdaki imajı değil, kendi gözündeki masumiyet.
Bazen en büyük ceza kendi vicdanından geliyor.
Masumiyet cam gibidir.
Şeffaf, parlak, ışığı geçirir.
Ama bir kere çatladığına hep iz kalır.
Bir iftirayı düşün.
Arkadaş ortamında birisi çıkıyor ve o şöyle yaptı.
Sen açıklıyorsun, kanı tarıyorsun.
Ama insanların zihninde hep o küçük...
Ya kalıyor.
Koca bir hayat minicik bir şüpheyle tuzlu buz oluyor.
Bugün sosyal medya çağında daha da acımasız maalesef.
Bir çevit on yıl önce yazdığın küçük bir cümle.
Ve işte bitti.
Vicdanın tertemiz olabilir ama toplum seni çoktan mahkum etmiştir.
Albert Camus'un yabancı kitabında annesi öldüğünde Cenazeye gidiyor ama ağlamıyor.
Ne gözyaşı, ne dramatik bir sahne.
Sıcak havadan bunalmış, sigarasını yakıyor.
Ve işte o an, toplumun gözünde masumiyetini kaybediyor.
Sonra bir cinayet.
Ama mahkemede asıl konuşulan şey cinayet değil.
Asıl mesele şu, bir evlat annesinin cenazesinde ağlamıyorsa kalpsizdir.
Kalpsizse cinayeti de soğukkanlılıkla işlemiştir.
Bir damla gözyaşı bir insanın kaderini belirledi.
Camus aslında bize şunu anlatıyor.
Toplum için suç yaptığın şey değil.
Toplumu senden beklediği rolü oynayıp oynamaman aslında.
Şimdi sana soruyorum.
Hiç böyle hissetmedin mi?
Masum olduğunu bildiğin halde.
suçlu gibi bakıldığını ya da aslında içten içe suçlu olduğunu bildiğin halde dışarıdan hala temiz göründüğünü.
Mesele şu, masumiyet.
Öyle saf bir şey değil.
Masumiyet, sınanmadığın günahların sessizliği olabilir.
Ve sen, ben, hepimiz o sessizliğin içindeyiz belki.
Şimdi gel.
Biraz daha yakından bakalım şu masumiyet meselesine.
Çünkü en kırıcı tarafı şu.
Masumiyet senin elinde değil.
Kendi kendine ben masumum diyebilirsin.
Hatta vicdanın tertemiz olabilir.
Ama toplumun gözünde senin masumiyetin başkasının kararına bağlı.
Ve bu çok acı bir şey.
Bir başkasının ağzından çıkan tek kelime...
senin bütün hayatını değiştirebiliyor.
Mesela savaşçıları düşün.
Bir köy bombalanıyor ve çocuklar ölüyor.
Gazeteler, masum siviller hayatını kaybetti diyor.
Ama sonra bir devlet tetkilisi çıkıyor, orada teröristler vardı diyor.
Ve o çocukların masumiyeti bile bir cümleyle siliniyor.
Düşünsene, daha küçücük bir hayat.
Oyuncaklarını toplamaya bile vakti olmamış.
Ama bir cümleyle suçlu ilan edilebiliyor.
Masumiyet dediğimiz şey işte bu kadar başkasının iki dudağı arasında.
Franz Kafka'nın davasında bir sabah kapı çalınıyor ve tutuklusun.
Şaşkınlıkla soruyor Yosef.
Peki suçum ne?
Cevap yok.
Ve bütün roman boyunca Yosef suçunun ne olduğunu öğrenemeden oradan oraya sürükleniyor.
Karanlık koridorlarda, tozlu odalarda, yüzleri belli olmayan memurların önünde, bitmeyen mahkeme oturumlarında.
Hep aynı çaresizlik.
Ben ne yaptım?
Ama kimse cevap vermiyor.
Asıl dehşet şurada başlıyor.
Suçlu olmak değil.
Masumiyetinin senin elinde olmaması.
Kendi masumiyetini ispatlamaya çalışıyorsun ama suçun bile yok ortada.
Bu sana tanıdık gelmiyor mu?
Hani bazen bir söylenti yayılır.
Birisi arkasından konuşur.
Ve bir anda herkes sana yan yan bakmaya başlar.
Ne olduğunu bile anlayamazsın.
Ama artık sen suçlusundur.
O boğucu atmosfer aslında bizim hayatımızda da var.
Ofis dedikodularında, mahalle fısıltılarında, sosyal medyanın linç kültüründe.
Ve bu yüzden masumiyet dediğimiz şey hiçbir zaman sadece bizim elimizde değil.
Sen hiç iftiraya uğradın mı?
Biri çıkıp hiç yapmadığın bir şeyi sana yakıştırdı mı?
Düşünsene bir, iş yerindesin.
Yıllardır emek veriyorsun.
Ama bir gün patronun kulağına şöyle bir laf gidiyor.
O dosyayı o bozmuş.
Ve sen daha kendini savunamadan gözler üstünde.
Ne dersen de.
İnsanların aklında hep bir küçük soru işareti kalıyor.
Ya gerçekten öyleyse?
Masumiyet dediğimiz şey işte böyle minicik şüphelerle gölgeleniyor.
peşinden geliyor. Bir de işin şu tarafı var.
Masumiyet herkese eşit dağıtılmıyor.
Bir kadının masumiyeti kıyafetiyle ölçülüyor.
Bir erkeğin masumiyeti statüsüyle.
Bir çocuğun masumiyeti yaşıyla sınırlı.
Bir kadın gece sokakta saldırıya uğruyor.
İlk sorulan soru ne?
Peki ne giymişti?
Masumiyetin bile kıyafete bağlı.
Bir erkek iş yerinde suçlandığında hemen statüsüne bakılıyor.
Yahu koskoca adam öyle şey yapar mı?
Güçlüysen masumsun, güçsüzsen suçlu.
Toplum gözünde masumiyet hiçbir zaman mutlak değil.
Hep koşuldu ve hep başkasının kararına bağlı.
Peki ya sen? Hiç böyle hissetmedin mi?
Masum olduğunu bildiğin halde kendini ispatlamak zorunda kaldığın olmadı mı?
Ya da bir başkasının masumiyetini sorgularken aslında kendi önyargını ortaya çıkarmadın mı?
İşte tam da bu yüzden diyorum.
Masumiyet cam gibi kırılgan ve çoğu zaman senin elinde değil, asıl trajedi de bu zaten.
Çünkü toplumun verdiği karar senin bütün hayatını bir anda değiştirebiliyor.
Şimdi biraz da günaha bakalım.
Korkutucu bir kelime değil mi?
Hani çocukken bile duyduğumuzda ürperirdik.
Günah, toplum için günah bir damga.
Üzerine yapıştığı anda kolay kolay çıkmaz.
Ama vicdan için günah bazen bir öğretmen.
Çünkü toplum sana hemen damgalar ama vicdan seni gecenin sessizliğinde sorgular.
Günah dediğimiz şey toplumun gözünde çok siyah beyaz.
Toplumun işi kolay, damgayı vurmak.
Ama insanın kendi vicdanı orası bambaşka bir sahne.
Augustinus şu an eder.
Günahı saklayan esir olur, itiraf eden.
Toplum için itiraf suçun kanıtıdır.
Ama vicdan için itiraf özgürlüğün kapısıdır.
Bir düşün. Kaç kere hayatında sessizce bir günahını sakladın?
Kimse bilmesin diye içine gömdün.
Ve o sır her gün biraz daha ağırlaştı.
Ta ki bir gün paylaştığında hafiflediğini hissedene kadar.
Çünkü... Günahı itiraf etmek sadece tanrıya ya da bir papaza değil kendine bile fısıldamaktır.
Evet ben bunu yaptım ve işte o an vicdan biraz nefes alır.
Kirkegor kaygı günahın gölgesidir der.
Düşünsene bazen daha hata bile yapmamışsındır ama ihtimalin ağırlığını bile taşımaya başlarsın.
Mesela Sevgilini aldatmadın ama fırsat da olsa belki yapabilirim diye düşündüğün anda kaygı başlar.
O ihtimal bile seni kendi vicdanında suçlu hissettirmeye yeter.
Bazen suç işlemek gerekmez.
İnsanı tüketen günahın gölgesidir zaten.
Yani yapamadıklarınla bile kendi vicdanında hesaplaşabilirsin.
Biz günah deyince hep büyük şeyleri düşünüyoruz.
Cinayet, hırsızlık, ihanet.
Ama aslında küçük günahlarla dolu hayatımız.
Bir arkadaşın konuşurken telefonuna bakmak.
Birinin kalbini kırmak ama özür dilememek.
Bir çocuğun sorusunu geçiştirmek.
Git başımdan demek.
Bunların hiçbiri mahkemelik suç değil.
Ama vicdan için kocaman çatlaklar.
Ve işte biz masumiyetimizi çoğu zaman büyük suçlarla değil, bu küçük ihmal ve kırıklarla kaybediyoruz.
Jung der ki, insanın görmek istemediği bir yanı vardır.
Ona gölge deriz.
Gölge dediği şey aslında hepimizin içinde saklı duran potansiyel günah.
Biz onu inkar ettikçe...
başkasının üzerine yansıtırız.
Mesela birini yalancılıkla suçlarken aslında kendi içimizdeki küçük yalanlarımızı bastırıyoruz.
Birini hırsız diye taşlarken aslında kendi açgözlülüğümüzle yüzleşmekten kaçıyoruz.
Toplumda linç kültürü dediğimiz şey belki de gölgelerimizin birleşmiş hali.
Kendi suçlarımızla yüzleşmek yerine başkasının Masumiyetini parçalıyoruz.
Şimdi düşün.
Toplumun seni suçladığı anları hatırla.
Bir de toplumun seni akladığı ama kendi vicdanında suçlu hissettiğin anları.
Hangisi daha ağır geldi?
Ben kendi hayatımda gördüm ki vicdanın mahkemesi toplumun mahkemesinden çok daha acımasız.
Çünkü toplum unutuyor.
Yeni bir gündem çıkıyor ve başkasını suçlamaya başlıyor.
Ama senin vicdanın sabırlı bir gardiyan gibi hep aynı yerde duruyor.
Kaç yıl geçerse geçsin o ses kaybolmuyor.
Yalnız kaldığında en derin sessizlikte yine fısıldıyor.
Peki ya sen?
Hangi günahını kimse bilmedi?
Ve o bilmediği halde senin içine ağır bir taş gibi oturdu.
Kaç kere kimse görmedi dedin ama gece uykunda ter içinde kaldın.
İşte masumiyet burada kırılıyor aslında.
Toplum sana hala masum diyebilir.
Ama sen kendi içinde çoktan suçlusun.
Belki de asıl mesele toplumun değil, kendi vicdanının gözünde masum kalabilmek.
Shakespeare'in Otellosu.
Kadın masumdu ama bir fısıltı yetti.
Bir söylenti.
Otello'nun kulağına düşen küçücük bir şüphe koca bir hayatı bitirdi.
Desdemona yalvardı, açıkladı, ağladı ama boşuna.
Çünkü bir kez suçlu damgası vurulmuştu ve Otello kıskançlığın öfkesiyle kadını öldürdü.
Sonra ne oldu? Gerçek ortaya çıktı.
Destem ona tamamen masummuş.
Ama iş işten geçmişti.
Bak işte, trajedi burada.
Masumiyetin kanıtlanması bazen bir anlam ifade etmiyor.
Çünkü masumiyet dediğimiz şey, doğru zamanda, doğru kişi tarafından görülmediğinde hiçbir şey ifade etmiyor.
Bu sana tanıdık gelmiyor mu?
Hayatta bazen gerçeğin ortaya çıkması bile seni kurtarmıyor.
Çünkü insanlar çoktan kararını vermiş oluyor.
Hani hep deriz ya toplum çok acımasız.
Ama toplum biziz.
Linçleri biz başlatıyoruz.
Dedikoduları biz yayıyoruz.
Birini suçladığımızda kendi gölgemizi görmemek için taşı başkasına fırlatıyoruz.
Hannah Arendt, kötülüğün sıradanlığında, Nazi Almanya'sında savaş suçlarını incelerken fark etti ki, o devasa kötülükleri canavarlar değil, sıradan
insanlar yaptı. Memurlar, evine ekmek götürmek isteyen sıradan vatandaşlar.
Ben sadece görevimi yaptım diyenler.
Yani kötülük öyle uzak bir şey değil.
Bizim gündelik hayatımızın ta içinde.
Ve masumiyet dediğimiz şey işte bu sıradanlığın ortasında kayboluyor.
Nietzsche soruyor. Masumiyet diye bir şey var mı gerçekten?
Yoksa her insan içinde bir suçun tohumunu mu taşır?
Bu soru çok sarsıcı.
Çünkü biz kendimizi hep masum tarafta görmek istiyoruz.
Ben yapmam diyoruz.
Ben öyle biri değilim diyoruz.
Benim başıma gelse ben o tepkiyi vermem diyoruz.
Ama ya doğru şartlar oluşursa, ya sınanmadığımız günahlar önümüze çıkarsa, belki de hepimizin içinde bir suçun tohumu var.
Ve o tohum sadece filizlenmeyi bekliyor.
Toplumun linçleri aslında gölgelerimizin birleşmiş hali.
kendi suçlarımızla yüzleşmek yerine başkasının masumiyetini parçalıyoruz.
Peki ya sen? Hiç başkasını suçlarken aslında kendi içinde bir parçayla kavga ettiğini hissettin mi?
Hiç topluluk içinde herkes taş atarken sen de taşı kaldırıp fırlattın mı?
Ve sonra gece yalnız kaldığında o taşın aslında kendi gölgende yankılandığını fark ettin mi?
Masumiyet dediğimiz şey sadece saf olmak değil.
Bazen kendi gölgene bakabilme cesaretidir.
Masumiyet camdan bir heykel.
Günah onun gölgesi.
Vicdan çatlakları gösteren ışık.
Toplum o heykeli taşlayan kalabalık.
Ve sonunda bütün mesele tek bir soruya varıyor.
Peki sen sınanmadığın günahların masumu musun?
Yoksa sadece henüz sırası gelmemiş bir günahın bekleyen faili mi?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
