
Ferdi Tayfur’un hayat hikâyesi: Hatıran Yeter, Emmoğlu, Çeşme, Bana Sor, İçim Yanar… Arabeskin en derin sesi.
Adana Hürriyet Mahallesi’nden Gülhane’de 200 bin kişiye uzanan, yoksulluktan zirveye çıkan bir hayat.
Babasız büyüyen bir çocuğun “Hodri meydan” diyerek kendi kaderini yazdığı yolculuk…
İlk plaklar, Çeşme ile gelen çıkış, Derbeder dönemi, Necla Nazır, Gülhane konserleri ve Emmoğlu’nun hikâyesi bu bölümde.
Ama asıl mesele şu:
Ferdi Tayfur’u mu dinledik… yoksa kendi hayatımızı mı?
🎧 Çünkü bazı şarkılar sadece dinlenmez… insanın içine yerleşir.
Transkript
Sizinle hangi
anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Hani derler ya, Ferdi dinlemezseniz çok şey kaybedersiniz.
Dinliyorsanız zaten çok şey kaybetmişsinizdir diye.
Kasetlerin kalemle sarıldığı, gecelerin uzun, dertlerin sessiz olduğu zamanlarda Ferdi Tayfur'un sesi insanın kendine bile anlatamadığı acılara tercüman
olurdu. Hadi gelin birlikte hatırlayalım.
O sesin niye bu kadar tanıdık geldiğini, hangi cümleyi bizim yerimize kurduğunu, neyi sakince söyleyip aslında içimize çivi gibi çaktığını.
Ferdi Tayfur'un hikayesi biraz da bizim hikayemiz.
Beklemek, susmak, gurur yapmak, sevmek ama söyleyememek.
Sonra bir şarkı giriyor ve diyorsun ki ben bunu yaşadım.
Çocukluğundan, ilk adımlarından, sahneye çıkışından bahsedeceğiz.
Ama daha önemlisi şu.
O ses nasıl oldu da bu kadar çok insanın kalbine aynı yerden dokundu?
Bunu bulacağız bu bölümde.
Şimdi biraz geçmişe saralım, kalemi kasete takıp pileye basalım.
15 Kasım 1945'te Adana'nın Hürriyet Mahallesi.
Beyköylü Cumali Turan Bayburtunoğlu...
Ferdi Tayfur, Turan Bayburt soyadıyla dünyaya geliyor.
Babası, sinema ve dublaj sanatçısı Ferdi Tayfur'a hayranlığıyla küçük oğlunu onun adını veriyor.
Üstelik 4 yaşında Sıtma'dan kaybettikleri abisinin adı da Ferdi Tayfur.
Daha baştan kaderin dili acı aslında.
Bir isim hatıra gibi.
Bir yandan hayranlıkla konmuş bir ad, bir yandan kaybın içinde taşınan aynı ad.
Evde bir isim var, bir de o ismin eksittiği hayatlar.
Hayat bazen daha doğarken kolay olmayacak diyor insana.
Ferdi Tayfur 5-6 yaşlarındayken hayatın ilk tokatını babasının ölümüyle yaşıyor.
O günleri şöyle anlatmış.
5-6 yaşlarındaydım.
O gün askerden geldi ve beni kucağına alıp sardı sevdi.
Evden çıkarken anneme 1 lira verdi.
Akşam yemeğine çiğ köfte yapalım.
Sen ne lazımsa al hazırla dedi.
Ve arkadaşlarıyla görüşmeye gitti.
Bir daha da gelmedi.
Beyköylü Cumali o gün pavyon çıkışında bıçaklanarak öldürülmüş.
Arkadaşlar şu cümlenin içinde bir şey var.
Akşam çiğ köfte yapalım.
Ya hayat bazen tam da en normal cümlenin ardından son kezi getiriyor.
Baba hasreti, acısı o günden sonra hep içinde en büyük acı olarak kalıyor.
Ben babasının ölümünde biraz durmak istiyorum.
Çünkü Ferdi Tayfur röportajlarında, konuk olduğu programlarda en çok babasından bahseder.
Ben askere gidene kadar babamın öldüğüne inanamadım.
Kabul edemedim.
Ama askerde anladım ki bir daha gelmeyecekler.
Başka bir röportajında aslında bendeki yeteneği babam görmüş.
Bu çocuğu para bulup okutacağım.
Gerekirse ceketimi satacağım.
Bu çocuğu paşa yapacağım diyormuş diye babasına anlatır.
Ceketimi satacağım cümlesi.
Bir babanın umut cümlesi.
Ve Ferdi'nin hayatı boyunca içinin bir yerinde o ceket asılı kalıyor sanki.
Satılamamış ama hatırası kalmış.
Baba öldükten sonra nenesi almış.
Bir arada amcası alıp bakmış.
Ve Ferdi Tayfur terzi dükkanına çırak olarak verilmiş.
Çocukluğa daha sıra gelmeden hayat mücadelesi başla diyor.
Beni terzi dükkanına verdi.
Çırak olarak verdi. Çıraklık yaptım.
Dükkana gidip gelirken üç tekerlikli bisiklet görürdüm.
Hep gidip gelirken o bisiklete bakardım.
Alamazdım. Almak çok uzak gelirdi.
Mesela topum olmadı benim.
Bisiklet sahibi olamadım.
Bisiklet aldım çalındı, top aldım patladı.
O gün dedim ki bunlar olmuyor bana.
Çocuk olamadan, çocukluğunu yaşayamadan hayat mücadelesine giren bir Ferdi Tayfur.
Yani çocukluk dediğin şey Ferdi'de bir eşik değil, Ferdi'de bir eksik.
Ve o eksik sonra şarkıların içine doluyor aslında.
Bunlar olmuyor bana.
Bu cümle var ya arkadaşlar, çocuk ağzından çıkıyor ama içinde koca bir kırgınlık var.
Ferdi'yi bizden yapan şey biraz da bu.
Şikayet etmiyor, sadece bir cümleyle içini mühürlüyor.
Annesi Şerife Turan Bayburt, pamuk tarlalarında çalışmaya başlıyor.
Yoksulluk öyle bir yoksulluk ki, dört çocuğu böyle büyütemeyeceğini anlayınca çalıştığı çiftliğin bekçisi Şeyhmuz ile evleniyor.
Ferdi üvey babayla büyüyor.
Başka bir röportajında şöyle diyor.
Ben ağıt içinde büyüdüm.
Uzun yıllar annemin üvey babamın yanında bile ağıt söylediğini hatırlıyorum.
Acıların içerisinde yoğruldum ben.
İlk tokadı hayatın ilk yumruğunu babamı kaybetmekle buldum ben.
Bu ağıt içinde büyümek var ya bence bu ülkede bazı evlerde ninni yok.
Bazı evlerde çocuklar uyumadan önce hayat dinliyor.
Babası öldükten sonra okulu bırakıyor ve okumuyor.
Daha doğrusu okuyamıyor.
Bu yoksullukla başa çıkmak için 8-9 yaşlarında çalışmaya başlıyor.
Ferdi Tayfur yaşadığı yoksulluğu arkadaşı Ahmet Selçuk İlkan'a şöyle anlatmış.
Küçükken kahvaltıda bir zeytini alıp olduğu gibi ağzına atmış.
Çiğnemiş ve yemiş.
Annesi bir tokat atmış.
Oğlum demiş biz bu kadar zengin miyiz?
Zeytini böyle yiyeceksin diyerek dört ayrı lokmada ekmekle beraber nasıl yiyeceğini göstermiş.
Ne zaman zeytin tanesi görse hüzünlenirdi der.
Bu hikayeye her duyduğumda içim acıyor.
Çünkü bu zeytin hikayesi değil.
Bu yoksulluğun çocuk hafızasına nasıl kazındığının hikayesi.
Hayat lokmayı bile böyle öğretiyor çocuğa.
Sonra o çocuk büyüyor, şarkılarında da kalbi bölüyor, kelimeleri bölüyor, acıyı bölüyor.
Okula gidemedi, okuma yazma öğrenemedi.
Bir şekerci dükkanında çıraklık yapmaya başladı.
Okuma yazmayı o günlerde kendi imkanlarıyla çabalayarak öğrendi.
Şekerci çıraklığından sonra traktör tamirciliği, toprak işçiliği yaptı.
Hem sesi güzeldi, hem elinden her iş geliyordu.
Ferdi Tayfur yine bir röportajında çocukluğu için şunları der.
Çocukluk zamanlarımda türkü okurdum.
O zamanlar keşfettiler.
Sinemaya meraklıydım.
Rahmetli dayım İsmail Çelik şairdi.
Onun bir sözünde şarkı yapmıştım.
Annemin de sesi güzeldi.
Babamın olmamasının çok eksikliğini yaşadım.
Hep kendi kendime sordum neden biz diye.
Geçenlerde Necla Hanım bana sordu.
Bir daha çocuk olmak ister misin diye.
Asla istemem dedim.
Çünkü çocuk olmanın ne demek olduğunu bilmiyorum.
Ben çocukluk yaşamadım ki.
Bu asla istememi duyunca insanın içi bir an sessizleşiyor.
Çünkü bu cümle kapıyı kapatıyor.
Ben oraya bir daha dönmek istemiyorum diyor.
15-16 yaşlarında Adana'da ses yarışmasına katıldı.
Adana Radyosu açılmıştı.
Koro kuracaklardı.
Ve o yarışmada ikinci seçildi.
Şöyle anlatır Ferdi Tayfur.
Üvey babam sen çocuksun seni seçmezler dedi ve moralimi çok bozmuştu.
Ben de ona bir gün gelecek sana sesimi oradan duyuracağım dedim.
Ve İnsan Sevince filmimde bunu konu aldım.
Çok geçmeden kendisi gibi oyuncu olmak isteyen birkaç arkadaşıyla beraber İstanbul'a gider.
Ne kalacak yeri vardır ne de kimsesi.
Ağır kapıda otobüslerin park ettiği yerde otobüs yıkayarak para kazanmaya başlıyor.
Otobüs yıkadığı yerin tam karşısında Erol Taş'ın sahibi olduğu kahvehane vardır o günlerde.
Yıllar sonra ilk kez çekeceği filmde Erol Taş'la oynayacağını hayal bile edemezdi.
Bir röportajlarında şunları söylüyor.
Benimle beraber kaçıp geldiğim arkadaşlarım günlük yemeğiyle figranlık yapardı.
Beni de çağırırlardı.
Gel figüranlık yapalım diye.
Hayır kardeşim ben figüranlık yapamam.
Benim sesim güzel şarkıcı olacağım derdim.
İstanbul'dan Adana'ya geri döner.
Para kazanmak için önüne çıkan her fırsatı kullanır.
Oradan Konya'ya gider.
Orada bir süre garsonluk yaptıktan sonra bir gece kulübünde sahneye çıkmaya başlar.
Ve 1967'de askere gider.
Şimdi düşünelim. Otobüs yıkıyorsun, karşıda Erol Taş'ın kahvehanesi var.
Ve sen daha bilmeden o hayat sana ileride kamera verecek, mikrofon verecek.
Ama önce su, sabun, soğuk.
Yani önce en alttan başlama.
Askerlik görevini yaparken bağlama çalmayı bilmesi ve şarkı söylemesi sebebiyle bando bölüğüne veriliyor.
Askerdeyken Arıyorum şarkısının müziğini yaptığım zaman da Depocu bir arkadaşımız vardı.
Allah rahmet eylesin Erol Akbaş.
Onda şiir kitabı vardı.
Gittim ve kitabı istedim ondan.
Hani şu şiirlerine bakabilir miyim dedim.
Arkadaşım da şimdi misafir var dedi.
Ben de öyle o anda, o anın sıcaklığını göremeyince o heyecanla alındım.
Alanınca da ben de kendim yazmaya başladım sözleri.
Yani aslında şarkı sözlerini yazmaya böyle başladım der.
67 yılında askerdeyken Ankara Radyosu'nda ders almaya gidiyordu.
Yedek subay Muammer Sun sesimi çok beğenmişti.
Ve radyo evine giden stajyerlerine orada ders veriyordu.
Bana da orada ders verdi der.
İlk ciddi müzik eğitimini burada alır.
Ben bu kısmı çok seviyorum arkadaşlar.
Çünkü bazen kader bir kapıyı açmıyor.
Bazen bir kapıyı kapayın diyorlar, sen de içeriden kendine bir kapı çiziyorsun aslında.
Ferdi'nin yazarlığı böyle başlıyor.
İçerlemeden doğan şarkı sözleriyle.
Ve artık elinde besteleri vardır.
Konya günlerinden tanıştığı bir müzisyenin referansıyla bir kez daha İstanbul'a gider.
Tek isteği plak doldurmaktır.
Ve Ferdi Tayfur 1968 yılında ilk 45'liği Leyla aşkınla beni öldürdün yayınlanır.
Bu plaklar beklenen ilgiyi görmez.
Ve aldığı bir haberle Adana'ya memleketine dönmek zorunda kalır.
Abisi bir iftiraya uğramış ve hapse girmiştir.
Adana'da tekrar tarla işçiliği yapmaya başlar.
Fakat artık Adana'ya sığamıyordur.
İstanbul'a gidip gelerek birkaç plak daha yapar.
Bir röportajında şöyle der.
İlk plan tutmadı, ses getirmedi.
Onu da askerde yapmıştım zaten.
İyi ki de tutmamış.
Çünkü tutmaması bana bir temel oldu aslında der.
Ve ileride hit olacağını bilmeden Huzurum Kalmadı şarkısını yazar.
Fakat o plakta ilgi görmez.
Ve Ferdi Tayfur bunun için şunları söyler.
Huzurum Kalmadı 1971'de tutsaydı onun üstüne bir şey koyamazdım.
İyi ki tutmadı ki şimdiki Ferdi Tayfur oldum der.
Bu durum benim daha çok çalışmama pes etmememe vesile oldu.
1973 yılında Adana'da abisiyle açtığı kıraathaneyi işletmeye başlar.
O günlerde Adana'ya geri dönse de Ferdi Tayfur azimle müzik çalışmalarına devam eder.
1973 yılında yaptığı Kır Çiçekleri 45'liği ses getirir.
Bakın iyi ki tutmadı demek büyük bir olgunluk.
Başarısızlıktan temel yapmak.
İşte Ferdi'nin duygusu kadar aklı da çalışıyormuş.
1974 yılında evleneceği Zeliha Hanım'la nişan yüzüklerini takarlar.
Ve aynı yıl Zeliha Hanım'la evlenirler.
Ferdi Tayfur sonra Zeliha Hanım'ı terk etse de hayatı boyunca aslında hiçbir zaman boşanmadığı ve nikahlı eşi olarak Zeliha Hanım kalacaktır.
1975 yılında ilk kızı Tuğba dünyaya gelir.
Sonra bu evlilikten bir kızı daha olur.
Bir yandan zaman zaman İstanbul'a gidip plak doldurmaya devam etmektedir.
Şarkıları ve sesi yavaş yavaş dikkat çekmeye başlamıştır.
1975 yılında çıkan Çeşme, Muhtaç Etme 45'si büyük ilgi görür ve patlar.
Artık arabesk dünyasında Ferdi Tayfur ismi vardır.
1976'da Alıştım ve Yadırlar şarkılarıyla devam eder.
İlk 33'lük planın çıktığı günlerde ilk sinema filmi Çeşme için kamera karşısındadır.
Yıllardır hayalini kurduğu sinema aşkı burada başlamıştır.
Şarkı patlıyor, film başlıyor ama Ferdi'nin patlamasını hep şuna bağlıyorum ben.
İnsanların içindeki suskunluğu dillendirmesine.
Çünkü o dönem herkesin içinde bir şey vardı.
Ama herkesin kelimesi yoktu.
Ahmet Selçuk İlkan şöyle anlatıyor.
O zamanlar sinemanın Türkiye'de bittiği dönemlerdi.
Hulki Saner Amerika'dan geliyor ve Ferdi Tayfur'un 45'lik planda fotoğrafını görüyor.
Ve bunda star ışığı var diyor.
Ben buna film çekeceğim diyor.
Herkes ona sinema bitmiş sadece belirli filmler çekiliyor.
Hoş olmayan çocukların ve gençlerin gitmemesi gereken filmler oynuyor diyor.
Hayır diyor Hulki Bey.
Amerika'dan gelmiş cesur müzikal bir film çekeceğim diye tutturuyor.
Ve Adana'da Ferdi Tayfur'un bulunduğu semte gidiyor.
Ferdi Tayfur bir kasetçi dükkanının önünde arkadaşının yanında otururken içeri elinde çantasıyla bir adam giriyor.
Ferdi Tayfur'u biliyor musun?
Burada mı oturuyor diye soruyor.
Sorduğu kişi Ferdi Tayfur.
Tabii tanımıyorum bilmiyorum diyor.
Çünkü alacaklı falan sanıyor.
Hulki Sanel içeri giriyor ve içerdeki tezgahtaki adama soruyor.
Burada Ferdi Tayfur varmış nerede diyor.
Abi diyor konuştuğun kişi.
Ve bir daha gidiyor onun yanına.
Sen Ferdi Tayfursun değil mi diyor.
Evet benim ne yapacaksın diyor.
Sana film çekeceğim diyor.
Ferdi Tayfur şaşırıyor.
Ne filmi ya diyor. Sen gel benimle diyor ve Ferdi Tayfur'u alıp İstanbul'a geliyor.
Ve ilk filmi Çeşme'yi çekiyorlar.
O günlerde bırakın sinemaya gitmemeyi köylerden insanlar geliyor.
Bir sürü insan kuyruk oluşturuyor sinema kapısının önünde.
O yıllarda sinema filmleri en fazla bir hafta oynadı.
Ama Ferdi Tayfur'un filmleri 5-6 hafta oynamaya başlıyor.
1977 yılının ilk aylarında Necla Nazır ile başrolünü paylaştığı Çeşme filmi.
Türkiye'nin nüfusu 42 milyonken 8 milyon satış yaparak büyük ilgi görüyor.
Ve beklenmedik hasılat rekorları kırıyor.
1978'de Benim Gibi Sevenler filmi ve aynı adı taşıyan şarkısı.
Onu sadece popüler yapmıyor arkadaşlar.
Kalıcılaştırıyor. Çünkü bu noktada Ferdi Tayfur'un anlatısı tek bir hit olmaktan çıkıp bir çizgiye dönüşüyor.
Seven ama yarım kalanların çizgisi.
Aynı yıl Merak Etmesen geliyor.
Ve bu şarkı öyle bir patlıyor ki sadece radyoda çalmakla kalmıyor.
Sokağa iniyor, yazıya dönüşüyor.
Merak Etmesen cümlesi kamyonların, minibüslerin arkasında bir teselli gibi dolaşıyor.
Yani şarkı stüdyodan çıkıp memleketin arka camına yerleşiyor.
Ve 1978'de Batan Güneş filmi.
Yine Necla Nazır'la başrolde.
Çeşmeyle başlayan o yakınlaşma artık fısıltı olmaktan çıkıyor.
Gazetelerin, kulislerin, konuşmaların içine giriyor.
Bir dönemin gözünün önünde büyüyen bir hikaye gibi yazılıp çiziliyor.
1979'da Yadeler filmi geliyor.
Yine Necran Hazır'la kamera karşısına geçiyor.
Ve artık bir film afişinde Ferdi Tayfur yazıyorsa insanlar bunun gişe yapacağını anlıyor.
1976'dan 1990'a dek 34 filmde başrol oynuyor.
Ben sinemaya gelince bir sinema furyası başlattık.
Binlerce insan ekmek yedi.
Gençlere umus oldu.
Terz'in de film çektiği Berberim'de.
Sözleri onun bu dönemi nasıl gördüğünü anlatıyor aslında.
Ve arkadaşlar filmlerinin sonu çoğu filmin aksine normal bitmez.
Ayrılık, ölüm, kavuşamama.
İnsanlar ağlayarak çıkar.
Biz de her defasında belki bu sefer mutlu son olur diye koşarız der hayranları.
Ferdi Tayfur şöhret olduktan sonra ilk kez 1979 yılında İzmir Fuarı'nda sahneye çıktı.
O güne dek gelen bütün teklifleri reddeden Tayfur, Ekici Över Gazinosu'nda Emel Sayın'ın kadrosunda izleyici karşısına çıkar.
Ve gazinoda her gece büyük izdiham yaşanır.
Plak ve sinema dünyasında yaşanan bu başarı bu kez de sahnede tescillenir.
Ferdi Tayfur ilk kez 1979'u 1980'e bağlayan yılbaşı gecesi TRT'de özel izinle ekrana çıkabildi.
Neden özel izinle çıktı?
Çünkü arabesk TRT tarafından yasaklı müzikti.
Ve artık Ferdi Tayfur ismi vardı her yerde.
Ailesini de yanına alarak İstanbul'a kendi evine taşındı.
Sahneye ikinci kez 1980 yılında Mersin Fuarı'nda çıkar.
Ve yine büyük bir izdiham yaşanır.
1981 yılında Almanya'da verdiği konserler vatan hasreti çeken gurbetçiler tarafından büyük ilgi görür.
1981'de kendi müzik şirketi Ferdi Fonu kurar ve o günden sonra albümlerini buradan çıkarmıştır.
1981 İzmir Fuarı'nda as solist olarak sahneye çıktı.
Ferdi Tayfur İstanbul'da ilk kez sahneye 1983 yılında Çakıl Gazinosu'nda çıkar.
Bir arabesk şarkıcısının as solist olarak sahneye çıkması inanın o güne dek görülmemişti.
Ahmet Selçuk İlkan bir anısını anlatıyor.
O gün konser Bursa Açık Hava Tayland Gazinosu'ndaydı ve muhteşem bir kalabalık vardı.
Ferdi Tayfur çıktığı an şiddetli bir yağmur yağmaya başladı.
Ama nasıl sağanak bir yağmur anlatamam.
Bu arada insanların gitmesi gerekiyor tabii.
Ama inanılmaz bir tablo oluştu o an.
İnsanlar o iskemleleri alıp başlarının üstüne şemsiye gibi koydu.
Ve onca insan Ferdi Tayfur'u yağmura rağmen bu şekilde dinlemeye devam etti.
İnanabiliyor musunuz arkadaşlar?
Bu nasıl bir hayranlıktır.
Ferdi Tayfur 80'li yıllar boyunca her yıl bir albüm yayınladı.
1981 yılında İnsan Sevince albümü, 1982 yılında Ben de Özledim albümleri piyasaya çıktı.
Aynı yıl Ben de Özledim filminde Banu Alkan'la başrolleri paylaştı.
1982 yılının en çok hasılat yapan filmi oldu.
1983'te Sen Demi Leyla, 1984'te Yaktı Beni albümleriyle popülerliğini sürdürdü.
Arabesk müzik uzun yıllar boyunca bazı çevreler tarafından küçümsendi ve ötekileştirildi.
Arabesk müzik için Ferdi Tayfur şöyle yorum yapar.
O zamanlarda fantezi piyasa müziği diye geçiyordu.
Sonradan arabesk dediler.
Alay etmeye başladılar.
Çünkü düzensizlik vardı.
İtilmiş, kakılmışlık, hor görme vardı.
Bozuk müzik, tukaka müzik deniliyordu.
Ben bunu fantezi olarak sevdim.
Kişilikli, halkın sevdiği, özgür ifade olarak bildim.
İşin doğrusu benim için fantezi müziktir.
70'lerin ortalarında baslar, akorlar, ritimler meydana çıktı.
Her ülkenin kendine özgü bir arabesk tarafı vardır.
Amerika'da sol müzik de onların arabeski.
Ama ben yaptığım müziği fantezi müzik olarak kabul ediyorum der.
Tüy kaka dedikleri müzik halkın kalbine girince o kalpte ben buradayım demeye başlıyor.
Ferdi'nin asıl kavgası belki de buydu arkadaşlar.
Dışlanınca susmamak.
1988 yılında Ferdi Tayfur'un Necla Nazlı'dan olan kızı Tuğçe dünyaya geldi.
Ferdi Tayfur yıllar sonra 2015 yılında kızı Tuğçe ile huzurum kalmadı şarkısını yorumlayacaktı.
Ve Ferdi Tayfur gazinoları değil daha çok halk konserlerini seviyordu.
1988 yılında Gülhane Parkı'nda verdiği halk konserinde izdiham yaşandı.
Bu konserle beraber Gülhane konser etkinliklerinde ilk kez izleyici karşısına çıktı.
Hayranları sabah saatlerinden alanı doldurup tezahürat yapmaya başlar.
Sonraki yıllarda da Gülhane konserleri çok konuşulacaktır.
Ahmet Selçuk İlkan, Gülhane konserleri anısını şöyle anlatıyor.
O gün elbisesini aldım, arabaya astım ve konser alanına doğru gitmeye başladık.
Sirkeciye yaklaştık ve inanılmaz bir insan seliyle karşılaştık.
Ama konserin olduğu yöne doğru değil, tam tersine doğru insanlar geliyordu.
Ferdi Tayfur insanları görünce çok üzüldü, birden morali bozuldu.
Vay be Ahmet dedi, bak!
Bir saat bile beklemediler bizi.
Biz şimdi kime konser vereceğiz diye üzülürken o kalabalığın arasında avukatını gördük.
Yazıklar olsun sana dedi Ferdi Tayfur.
Sen de mi bekleyemedin dedi.
Avukatı dönüp dedi ki Ferdi Bey dedi girebiliyorsanız buyurun siz girin.
Bakın bakalım girebilecek misiniz dedi.
Biz şaşırdık.
Meğer o kalabalık o gelen kitle konsere giremeyenlermiş.
E biz de giremedik.
Haber gönderdik, ambulanslar, itfaiye arabaları, polis arabaları geldi.
Ve ilk konser 1988 yılında Gülhane'de oydu.
Bundan sonraki Gülhane konserlerine izdiham yüzünden giremediğimiz için, çünkü ambulans çağırsak seyirci ambulansın içinde ferdi tayfırını olduğunu anlıyordu.
Biz de kendimizce şöyle bir şey bulmuştuk.
Arabayı konser alanının arka tarafına park ederek, tanınmamak için şapka falan takıp, Belli etmeden insanların arasından konser alanına giriyorduk.
Ferdi Tayfur bana yanımda yürüme, anlarlar, anlarlarsam mahvoluruz diyordu.
Gülhane konserlerine anca bu şekilde girmeye başlamıştık.
Öyle bir kalabalık, öyle bir kitle düşünün dedi.
Bu sahne gözümde canlandı arkadaşlar.
Ambulanslar, itfaiye, polis, bu artık konser değil, bu bir halkın kendi sesine koşması.
Ferdi Tayfur'un 1990 yılında Hoşçakal albümü yayınlandı.
O günlerde müzik büyük bir değişim içine girdi.
Özel radyo ve televizyonların açılmasıyla beraber arabesk müzik ön plana çıkmaya başladı.
Ferdi Tayfur'da radyo ve televizyonlarda duyulmaya başladı.
Ahmet Selçuk İlkan'ın yazdığı Sabahçı Kahvesi çok sevildi.
Yılmaz Tatlıses'ten Hatıran Yeter şarkısını aldı.
Ve bu şarkılar o günlerde radyolarda en çok çalınan şarkılar arasına girmişti.
Ferdi Tayfur 1991 yılında Bana Da Söyle albümünü yayınlar.
Albüm MÜAP tarafından yılın en çok satan albümü ödülünü kazanır.
1992'de Prangalar albümünde yer alan En Moğlu şarkısı sadece arabesk severlerin değil herkesin dikkatini çekti.
Ve bu Büyük ilgi gördü.
Başarı yakaladı.
Radyolarda, televizyonlarda, haberlerde, gazetesi tunlarında, anlayacağınız her yerde Emmoğlu vardı.
Emmoğlu şarkısı tiraj rekorları kırdı.
Sözleri Şemsi Belli'ye aittir.
Ahmet Selçuk İlkan önermiş, Ferdi Tayfur bestelemiş.
Fakat sonra Şemsi Belli ile mahkemelik olmuş.
Ama davayı Ferdi Tayfur kazanmış.
Bu sözlerin Yozgat sürmelisi olduğunu Yozgatlılar çıkarmış.
Davayı öyle kazanmış.
Aslında şemsi belli de oradan alıp derlemiş.
En moldu şarkısı için Ferdi Tayfur ile röportaj yapan Cüneyt Özdemir.
Israrla bu şarkı neden bu kadar çok sevildi diye sorar.
Röportajı izlerken Cüneyt Özdemir'den rahatsız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim arkadaşlar.
Çünkü bu soruyla o kadar çok sıkıştırdı ki.
Ferdi Tayfur sonunda şunu dedi.
Sosyetenin en yukarısındaki de bizden bir parça, en altındaki de bizden bir parça.
Şarkıda bir yer geliyor, bizi bir yerde birleştiriyor.
En moğlu kelimesi, samimiyet ifadesi.
En moğlu biziz, halkız.
Ayrıca röportajında beni etkileyen bir kısmı daha var.
Ben cahilim, ben okula gitmemiş bir insanım.
Babam 5 yaşındayken öldürüldü, okuyamadım.
Ama okuyamadım diye de kendi kendime asacak değilim.
Kendi kendimi geliştirmek zorundayım.
Çok canımı sıktılar benim.
Ben bu milletin çocuğuyum.
Beni kabul etmek zorundalar.
Beni ve benim gibileri dışladıkları müddetçe müthiş şarkılar yapacağım.
Hodri meydan yani der.
Bu röportajı izlerken oradaki naifliği ve sözleri içimi acıttı açıkçası.
Siz de YouTube'dan bulup izleyebilirsiniz.
Gelelim o meşhur 1993 yılında gerçekleşen Gülhane konserine.
Konserde izdiham oldu.
O güne de görülmemiş bir izleyici rekoru kırıldı.
Seyirci sayısı 200 bine ulaşarak görülmemiş bir konser olarak tarihe geçti.
1994'te çıkan Fadime'nin düğün albümü büyük ilgi görür ve bir kez daha Ferdi Tayfur'u zirveye taşır.
Bu albüm ona 1994'te Kral TV müzik ödüllerinde yılın arabesk erkek şarkıcısı ödülünü kazandırır.
Sonrasında hadi gel köyümüze geri dönelim der.
O zamanlarda şunları söyler.
Göçler tıpkı bir sel gibi maalesef.
Önüne gelen her şeyi götürüyordu.
Çünkü köyden gelen herkes kendi kültürünü getiriyordu.
Yerleşmiş olan insana da o kültür ters geliyordu ve çoğala çoğala bir şey kalmadı.
Yani arkadaşlar o zaman da bu şarkıyla insanlar köylerine özlem duyuyordu.
Bu şarkıda kendilerini buldular aslında.
Ferdi Tayfur sadece şarkılarla değil kelimelerle de kendine yol açan adamlardan biriydi.
2003 yılına geldiğimizde bu kez sahnede değil, satır aralarında karşımıza çıktı.
Kendi hayatına anlattığı Şekerci Çırağı kitabını yayınladı.
Düşünsene, ilkokula gitmemiş bir çocuk okumayı kendi kendine öğrenmiş ve yıllar sonra kendi hikayesini yazacak kadar kelimelere hakim olmuş.
Bu sadece bir kitap değil, bir inadın, bir yalnızlığın ve ben de varım demenin yazılı haliydi.
Sonrasında durmadı tabii.
Üç kitap daha yazdı.
Yani Ferdi Tayfur sadece dinlenen bir adam olmadı.
Okunan bir hayat oldu.
2006 yılı Aşkın Ceza albümü çıktı.
Bu albüm yeni şarkılarıyla dinleyicinin karşısına çıktığı son albüm olacaktı.
Sanki farkında gibi, sanki vedayı yavaş yavaş hazırlayan bir ton vardı içinde.
2007'ye geldiğimizde bu kez sahneden değil.
Kalbinden bir kopuş yaşadı.
Necla Nazır'la tam 30 yıl süren birliktelik sona erdi.
Ama bu böyle herkesin bildiği bir ayrılık değildi.
Yıllarca sessiz kalınmış, içine atılmış bir hikayeydi.
Kendi cümlesiyle, 20 sene kızım büyüsün diye bekledim.
Necla'dan defalarca ayrıldım.
Fakat kimseye duyurmadım.
Sonra hayat yine kendi yolunu çizdi.
Bir klip çekiminde tanıştığı Habibi Ümyani Demir ile adı anılmaya başladı.
Yeni bir sayfa açıldı.
2009 yılında Taha adını verdiği 5.
çocuğu dünyaya geldi.
Marmaris ise denizin kenarında daha sakin, daha içe dönük bir hayat kurdu.
Ama insan bazen ne kadar uzaklaşsa da kalbinin başladığı yere geri dönüyor.
Ve öyle de oldu.
Ferdi Tayfur yıllar sonra eşi Zeliha Hanım'a geri döndü.
Bu bir geri dönüşten çok bir tamamlanma gibiydi.
Kendi sözleriyle, Zeliha Hanım'a döndüğüm doğrudur.
O yalnızdı, ben yalnızdım.
Zaten kadıncağız yıllardır yalnız.
Benim yolumu gözlüyordu.
Ömrümün çoğu gitti, azı kaldı.
Kalan ömrümü eşimle birlikte geçirmek istiyorum.
Çok mutluyum. Bazen aşk büyük cümlelerle değil, geç kalınmış bir dönüşte saklıdır.
Ve artık sona yaklaşan bir hikaye.
2009 yılında Boynu Bükük Şarkılar albümünü yayımladı.
Kendi deyimiyle içinde kalmış, yarım kalmış duyguları bir araya getirdiği bir albümdü bu.
Adı bile her şeyi anlatıyordu aslında.
Boynu Bükük olan sadece şarkılar değildi.
2011 yılında şeker hastalığına bağlı bir yüz felci geçirdi.
Sahnedeki o güçlü adamın bedeni artık yavaş yavaş sinyal vermeye başlamıştı.
2020 yılında ise tablo daha da ağırlaştı.
Böbrek etmezliği.
Bir nakil gerekiyordu.
Ve hayat yine bir hikaye yazdı.
O böbreği veren kişi yıllar önce 1963 yılında Konya'da tanıştığı Fatma Can'dan olan oğlu Timur Tuğran Bayburt'tu.
Yıllar sonra oğlunun varlığını öğrendi ve DNA testine bile gerek duymadan oğlunun nüfusunu almıştı.
2024 yılının son günlerinde hastaneye kaldırıldı.
Zaten uzun süredir bedeniyle verdiği o sessiz mücadele artık iyice görünür hale gelmişti.
Bir süre sonra yoğun bakıma alındı ve 2 Ocak 2025.
Ferdi Tayfur, Türkiye'nin Ferdi babası, hayata gözlerini yumdu.
Ama bu öyle bir ölüm haberi gibi geçip giden bir şey değildi.
Çünkü bazı insanlar öldüğünde sadece bir insan gitmez, bir dönem kapanır, bir ses susar.
Birçok insanın içindeki en yalnız yer bir anda daha da sessizleşir.
Ferdi Tayfur'un gidişi de tam olarak böyleydi.
O gün sadece bir sanatçıyı kaybetmedik.
Kasetlerin sarıldığı yılları, gecenin bir yarısı açılan radyoları, kimsenin kimseye anlatamadığı dertlerin dilini kaybettik.
Ve Ferdi Baba arkadaşlar.
Bu ülkede büyük sanatçı lafı çok kullanılır.
Ama bazı isimler vardır.
O lafın içini doldurmaz.
Yeniden tanımlar.
Ferdi Tayfur öyle biriydi.
Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından biri değil sadece.
En çok konuşulan, en çok dinlenen, en çok sahiplenilen sanatçısı.
En kalabalık konserleri veren.
6 milyonluk satışla kaset rekorları kıran, Çeşme ve Derbeder filmleriyle 12 milyon izlenmeye ulaşan, yani sadece müzikte değil, hayatın
her alanında iz bırakmış bir adamdan bahsediyoruz.
Ve çok az kişinin bildiği bir detay var.
Açık erişimli Türkçe, İngilizce ve Rusça kaynaklarına göre, İnsan Sevince albümü Sovyetler Birliği'nde basılan ilk Türk albümü.
Yani Ferdi Tayfur sadece bu toprakların değil sınırların ötesine taşan bir sesti.
Unutmadan şunu da söyleyeyim.
Ferdi Tayfur'un gitar çaldığını biliyor muydunuz arkadaşlar?
Bir gün bir senaryo yazıyor.
Senaryoda ikiz kardeşlerden biri gitar çalacak.
Ve kendi kendine diyor ki bir şey yapacaksan insanları inandırman gerekir.
Yani aslında rol yapmam lazım ama yapamıyorum.
Yapıyorsam gerçekten bu işi tam anlamıyla yapacağım diyor.
Oturup gitar öğreniyor.
Yani mesele sadece sanat değil, inandırmak.
E Moğlu'nun o girişini düşünün.
İşte o yüzden gerçek.
Ve evet, ondan fazla enstrüman çalabilen nadir sanatçılardan biriydi.
2013 yılında Olca Yunan Sert'e verdiği bir röportajda milletvekilliliği ve muhtarlık teklifi aldığını söylüyor.
Ama hiç düşünmedim.
Sanatla politikayı karıştırmamak gerek diyor.
Bu çok net bir duruş.
Çünkü bazı insanlar yükselince yön değiştirir.
Bazıları ise olduğu yerde kalır.
Ferdi Tayfur yükseldikçe değişmeyenlerdendi.
9 altın plak, 250'ye yakın söz ve beste, 100'e yakın albüm, 500'e yakın eser, 34 film ve 4 kitap.
Bunlar görünen tarafı.
Bir de görünmeyen tarafı var.
Binlerce öğrenci okutmuş, yıllarca bağış yapmış ve vasiyetinde İstanbul Fatih ile Marmaris Beldibin'deki taşınmazlarını Darüşşafaka Cemiyeti'ne, Bolu
Mudurnu'daki mülkünü Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, Yalova'daki 8 villasını Lösev'e bırakmış.
Mirası yaklaşık 6 milyar TL olarak açıklanıyor.
87 daire, arsalar, Marmaris'te bir ada.
Ve binden fazla şarkısından gelen yıllık 45 milyon TL telif geliri.
Ama mesele para değil.
Mesele şu. Adam kazandığını sadece kendine saklamamış.
Bugün Adana Sarıçam'da onun adına bir sanat merkezi ve müze var.
Aslında Ferdi Tayfur'un müzesi bir bina değil.
Bu ülkenin hafızası.
Sanat camiasında da bunu başka türlü anlatıyorlar zaten.
Oya Aydoğan, ben Ferdi Tayfur'da gördüğüm şöhreti başka kimse de görmedim diyor.
Mustafa Üstündağ, Gaziantep'te sokağa çıktığında trafik dururdu diyor.
Hakan Altun, Türkiye'nin en büyük hayran kitlesine sahip sanatçısı Ferdi Baba diyor.
Devlet Bahçeli ise onun vefatı bir parçamı alıp götürdü diye anlatıyor.
Bu cümleler sadece bir sanatçıya anlatmıyor.
bir etkinin tarif edilememesini anlatıyor.
7'den 70'e herkesin Ferdi Baba dediği bir adam oldu.
Çünkü o sadece şarkı söylemedi, insanların içini anlattı.
Yoksulluğu tanıyordu, çaresizliği biliyordu.
O yüzden anlattığı hiçbir şey yabancı değildi.
Şekerci çırağıydı, tarlada çalıştı.
Hayatı en altından tuttu.
Sonra o hayatın içinden çıkıp milyonların sesi oldu.
Ama asıl mesele şöhret değildi.
Mesele kendini dinleyen herkese ben de aynı yerden geçtim hissini verebilmesiydi.
Ve cenazesinde toplanan o kalabalık.
Bir sanatçının ne kadar ünlü olduğunu değil, bir insanın kaç kalpte yer ettiğini gösteriyordu.
Ben bu yayını bir sanatçı hikayesi diye kapatmıyorum.
Çünkü Ferdi Tayfur'u kapattığım an sanki içimizden bir parçayı susturuyorum.
İçtiğim kadehten seni dilendim.
Bahar gününde saçına kar yağsın.
Ben de özledim.
Bu şehir beni boğuyor.
Bana sor yalnızlığı.
Ayrılığı bana sor.
Mutluluğu tanırsın.
Mutsuzluğu bana sor.
Bunlar şarkı değil arkadaşlar.
Bunlar bizim söyleyemediklerimiz.
Biz bazen sustuk, o konuştu.
Biz bazen gurur yaptık, o cümleyi kurdu.
Ve biz bazen içimizden geçirdik, o yüksek sesle söyledi.
Kalemi kasetten çekiyorum şimdi.
Ama bu bir kapanış değil.
Bu başka bir yerden devam etmek.
Çünkü bazı insanlar sahneden iner ama hayatın içinden çıkamaz.
Ferdi Tayfur'un hikayesi tam olarak böyle.
Eksikten gelen, yoklukla yoğrulan ama o eksikliği milyonların içinde tamamlayan bir adam.
Ve belki her şey annesinin ona söylediği o cümleyle başladı.
Oğlum, hayatın boyunca benden bir şey bekleme.
Ne beklersen kendinden bekle.
Bu cümleyle büyüyen bir insan ya kırılır ya da kendini kurar.
Ferdi Tayfur kendini Kur'an'lardan oldu.
Kimseye yaslanmadan yürüdü.
Düştü ama kalkmayı öğrendi.
Sustu ama şarkıları konuştu.
Bizim içimizden geçenleri o yüksek sesle söyledi.
Biz sakladık, o yaşadı.
Biz sustuk, o dile getirdi.
Ve bu yüzden mesele sadece bir sanatçı değil.
Mesele bu ülkede bir duygu vardı.
Adı Ferdi Tayfur'du.
Şimdi bir adam gidiyor ama sesi gitmiyor.
Çünkü bazı insanlar ölmez.
İnsanın içinde yaşamaya devam eder.
Ve belki bir gece yine bir yerde bir şarkı çalacak.
Hani en sevdiğini kaybettiğinde için yanar, yanar, yanar ya.
Ve biz yine susacağız.
O söyleyecek.
Bir gün gitsen bile hatıran yeter.
Arkandan Konuştuk.
Arkandan Konuştuk.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
