
Ferdi Özbeğen’in hayatı, şarkıları ve bilinmeyen hikâyesi… Pavyonlardan gazinolara uzanan yükselişi, beyaz piyanosu, saklı aşkı, hastalık yılları ve ardında bıraktığı unutulmaz miras. Bu bölümde “Dilek Taşı”, “Büklüm Büklüm” ve “Gündüzüm Seninle”nin ardındaki Ferdi Özbeğen’i konuşuyoruz.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba.
Cansu ben. Bugün sizinle Ferdi Özbey'in hayat hikayesini konuşacağız.
Onun hikayesinde İzmir var.
Süleyman Nazif Sokak var.
Annesi Anita Hanım'ın taşıdığı eski dünyanın yaraları var.
Babası Hasan Bey'in Girit göçmeni tarafı.
Büyükelçi olmak isteyen bir genç var.
Babasının ölümüyle yarıda kalan bir üniversite hayatı.
Sonra pavyonlar, piyano, açlık var.
Hilton'un döner kapısından içeri giren bir bilöf var.
Atlas Pla'nın albüm yapalım teklifi var.
Önce satmayan, sonra ülkenin evlerine giren plaklar var.
Beyaz smokini ve beyaz piyanosu var.
Bir de Türkiye'nin Ferdi Özbey'ini sadece dinlemeyip tuhaf biçimde sahiplenmesi de var.
Bugün asıl sorumuz şu.
Türkiye neden Ferdi Özbeyen'i bu kadar sevdi?
Yani bu sorunun cevabı hemen verilecek bir cevap değil, biliyorum.
Çünkü Ferdi Özbeyen'in cevabı hayatının içine serpiştirilmiş.
Biraz çocukluğunda, biraz annesinde, biraz pavyon gecelerinde, biraz şöhre zirvesinde ve biraz da son yıllarda söylediği o acı cümlede saklı.
Evet, Ferdi Özbeyen 17 Ağustos 1941'de İzmir'de doğuyor.
baştan itibaren tek renkten oluşan bir hayatın çocuğu değil.
Annesi Anita, yani sonradan Afet Hanım olarak da anılacak olan kadın, Ankaralı, Katolik, Ermeni bir aileden geliyor.
Babası Hasan Özbeyen ise Girit göçmeni.
Yani Ferdi'nin köklerinde hem göç var, hem inanç farkı var.
Hem de bu ülkenin genelde üstünü örttüğü o çok katmanlı kimlik meselesi var arkadaşlar.
Ve annesi Anita Hanım'ın hikayesi başlı başına film gibi aslında.
Aktarılanlara göre Anita Hanım genç yaşta Mısır'da kendisinden oldukça büyük, kıskanç ve onu eve kapatan bir adamla evlendiriliyor.
O evlilik aşk değil, daha çok bir kafes.
Sonra bu hayattan kaçıyor İstanbul'a ardından İzmir'e geliyor.
İzmir'de Hasan Bey'le tanışıyor.
Ama mesele öyle gördüler, sevdiler, evlendiler falan değil.
Anita Hanım'ın gayrimüslim olması ailelerin ve dönemin bakışı yüzünden bu ilişkinin önüne engel olarak çıkıyor.
Hasan Bey aile baskısıyla teyzesinin kızıyla evlendiriliyor.
Fakat o evlilik uzun sürmüyor.
Boşanmanın ardından Hasan Bey ile Anita Hanım evleniyor.
Ve bu birliktelikten Ferdi Özbey'en doğuyor.
Şimdi burada bir şeyi kaçırmayalım.
Yani Ferdi Özbey'in hayatı daha ilk sahnesinde bize şunu söylüyor.
Bu adam sınırların çocuğu.
Din sınırı, kültür sınırı, aile baskısı, göç hikayesi, aşkın önüne konan toplumsal duvarlar.
Yani hepsi daha o doğmadan hikayenin içine girmiş.
Yani belki de ileride onun müziğinin bu kadar çok insana değmesinin sebeplerinden biri buydu.
Çünkü Ferdi Özbey'in şarkılarında hep bir sınır hissi vardır.
Kavuşmakla kavuşamamak arasında, söylemekle susmak arasında.
sahneyle ev arasında ya da zarafetle acı arasında bir yerde durur.
Annesinin cümbüş, babasının buz iki çaldığı anlatılıyor.
Hatta Anita Hanım'ın Mısır yıllarında çok iyi şarkı söylediği, dönemin büyük sesi Ümmü Gülsüm'le aynı müzik ortamlarında bulunduğu da aktarılan anekdotlar arasında geçiyor.
Bu kısmi resmi kayıt gibi değil, yani aile hafızasının parlak bir parçası gibi düşünmek daha doğru olur.
Ama şunu gösteriyor ki Ferdi'nin kulağı boş bir evde büyümüyor.
Yani o evde ses var, ritim var, Doğu Akdeniz var, Ermeni, Giritli, Mısırlı, İzmirli bir karışım var.
Düşünebiliyor musunuz? Evet, memleketimizin sevmediği şey bu karışım değil mi?
Ama iyi müzik de çoğu zaman oradan çıkar zaten.
Ferdi 11 yaşında piyano dersleri almaya başlıyor.
Ama burada romantik bir yanılgıya düşmeyelim.
Yani Ferdi'nin hayali çocuk yaşta sahneye çıkıp alkışlanmak falan değil.
Onun aklında müzikten çok diplomasi var.
Büyükelçi olmak istiyor.
Doğru duydunuz. Piyano çalan, zarif, iyi eğitimli, ülkesini yurt dışında temsil eden bir adam olmayı hayal ediyor.
Bu çok Ferdi'lik bir hayal gibi.
Çünkü bir düşünsenize, sahnedeki Ferdi Özbeyen'e baktığımızda aslında biraz diplomat görüyoruz değil mi?
Kelimelerini tartar, jestlerini bilir, seyirciyle arasına mesafe koyar ama duvara örmez.
Duyguyu verir ama kendini yerden yere atmaz.
Yani her şey ölçülüdür.
1960 yılında Özel İzmir Koleji'nden mezun oluyor.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine giriyor.
Aslında siyaset okumak istediği sınav süreci yüzünden başka bir yola girdiği de anlatılıyor.
O dönem Ferdi'nin siyasete ilgisi de var.
Lise yıllarında Demokrat Parti çizgisine yakın öğrenci yapılanmalarında yer aldığı, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra bu nedenle sıkıntılar yaşadığı, hatta
evlerinin taşlandığı anlatılıyor.
Ne kadar acı. Ve bu detay önemli.
Çünkü Ferdi Özbey'ini sadece beyaz smokini romantik piyanist olarak düşünürsek yani eksik kalır.
Onun gençliği Türkiye'nin sert politik kırılmalarından da geçiyor.
Henüz hayatının başında aslında bir etiketle karşılaşıyor.
Kuyrukçu gibi dönemin ağır siyasal damgalarından birini yiyor.
Yani daha o yaşta toplumun bir insanı nasıl hızlıca sınıflandırdığını görüyor diyelim.
Sonra 1963 yılı geliyor.
Ve babası Hasan Bey ölüyor.
İşte bu ölüm Ferdi Özbey'in hayatındaki ilk büyük yön değişikliği.
Üniversitesi yarım kalıyor.
Diplomasi hayali rafa kalkıyor.
Çünkü hayat bazen sana ne olmak istiyorsun diye sormuyor maalesef.
Eve para lazım diyor ve tartışma bitiyor.
Ferdi İzmir'e dönüyor.
Müzik artık ideal değil, iş oluyor onun için.
Yani piyano artık sadece zarif bir salon enstrümanı değil, ekmek kapısı oluyor.
Akordeon çalıyor, piyano çalıyor, pavyonlarda çalışıyor.
Şimdi pavyon kelimesini bugün duyar duymaz üstüne ucuz bir küçümseme yapıştırıyoruz.
Ama pavyon Türkiye müzik tarihinde böyle kenara atılacak bir yer değil arkadaşlar.
Orası aslında sahnenin sert okulu.
Kimsenin seni gerçekten dinlemek zorunda olmadığı bir yerde kendini dinletmek zorundasın.
Yani insanlar masasında içiyor, konuşuyor, ağlıyor, gülüyor, kavga ediyor, ne bileyim hesabı düşünüyor.
Sen arada şarkı söylüyorsun.
Ve eğer o kalabalığın içinden birini yakalayabilirsen işte o zaman sanatçı oluyorsun.
Ferdi Özbeyen de o okuldan geçiyor.
Hatta pavyonda çalışmasına annesi Anita Hanım çok karşı çıkıyor.
Ben sana bu eğitimlere pavyonda şarkıcı ol diye mi verdim diyor.
İleride büyük sahnelere çıktığında bile onun sesinde aslında bir salon terbiyesiyle beraber gece hayatının gerçekliği vardır.
O sadece nota bilmez, masayı da bilir.
Kimin hangi şarkıda susacağını, kimin hangi nakaratta gözünü kaçıracağını çok iyi bilir.
1965'te kendi adıyla kurduğu Ferde Özbeyan Orkestrası ile Hürriyet'in Altın Mikrofon Yarışması'na katılıyor.
Bu yarışma o dönem genç müzisyenler için önemli bir bitrin.
Ferdi burada kendini gösteriyor ama yol hala kolay değil.
Yani İzmir dar gelmeye başlıyor.
İş imkanları sınırlı.
İstanbul çağırıyor ama İstanbul çağırırken insana halı sermiyor.
Genellikle ayağının altındaki halıyı çekiyor.
Ferdi de cebinde kısıtlı parayla İstanbul'a gidiyor.
Kendi anlatımlarında o dönemi büyük sefalet günleri olarak hatırlıyor.
Saray muhallebicisinin camından içeri bakıp tatlılara uzun uzun baktığı anlatılır.
Bu görüntüyü, bu anlattığım detayı bir kenara koyun.
Çünkü ileride vergi rekortmeni olacak adamdan bahsediyoruz.
Ama önce vitrinin dışından tatlı izleyen bir genç var.
Bu hikayenin en sinematografik anlarından biri de Hilton anısı arkadaşlar.
Anlatılanlara göre Ferdi bir gün Hilton otelin önünden geçerken Cesaretini topluyor ve içeri giriyor.
Otelin müzik işleriyle ilgilenen Polonyalı Bay Poldi'nin karşısına çıkıyor ve neredeyse elde hiçbir şey yokken İzmir'den orkestramla geldim.
Hilton'da çalışmak istiyoruz diyor.
Şimdi burada bir duralım çünkü ortada bir orkestra falan yok arkadaşlar.
Ama Ferdi'de cesaret var.
Bir de mecburiyet var.
Yani bazen insan bir löf yapmaz.
Hayatta kalabilmek için geleceğini sesli prova eder diyelim.
Ferdi de sanki olmayan orkestrayı önce cümleyle kuruyor, sonra üç gün içinde o hayali gerçek yapmak zorunda kalıyor, evet.
Kabul ediyorlar ve başarıyor.
Hit tonda çalışmaya başlıyor.
Orkestrasında dönem dönem o kay temiz, esin engin gibi güçlü müzisyenlerin yer aldığı anlatılıyor.
Bu isimler bize Ferdi'nin müzik çevresinin kalitesini de gösteriyor aslında.
Ferdi Özbeyen sadece tatlı sesli romantik piyanist değil.
Arkasında ciddi müzisyenlik, repertuar aklı ve sahne disiplini var.
Sonra Çınar Oteli yılları geliyor.
Burada çalışanların greve gitmesiyle Ferdi'nin orkestrası da dağılıyor.
Yani yine bir kırılma anı, yine bir kayıp.
Yine hayat bakalım şimdi ne yapacaksın diye soruyor aslında.
Ferdi sahnede piyanosuyla yalnız kalıyor.
Ve bazen bir akım böyle doğuyor.
Planla değil aslında krizle.
O dönem tek başına piyano çalıp şarkı söylemek bugünkü kadar alışılmış bir sahne biçimi değil.
Ama Ferdi bunu bir zorluktan stile dönüştürüyor.
Piyanist şantör kimliğinin temeli burada güçleniyor aslında.
Piyano onun arkasındaki dekor değil, sahnedeki ortağı oluyor.
Seyirciye sadece konser vermiyor, masasına oturuyor gibi yapıyor.
İşte Ferdi Özbey'inin büyük farkı burada.
Şarkı söylemiyor sadece, sohbet ediyor.
1977'ye geldiğimizde Elmadağ'da bir restoranda tek başına müzik yaptığı dönemden söz ediliyor.
Atlas Plan sahibi ona albüm teklif ediyor.
Ferdi başta buna inanmıyor.
Yani çünkü yaptığı işi evde açıp dinlenecek bir albüm malzemesi gibi görmüyor diyelim.
Kim alıp dinleyecek gibi bir şüphe taşıyor.
Hatta gelen müşterilere vestiyerde satılır belki diye düşündüğü falan aktarılıyor.
Bakın bu detay Ferdi'nin başlangıcındaki mütevazılığı da piyasanın onu ilk başta nasıl konumlandıramadığını da gösteriyor aslında.
Bugün çok doğal geliyor değil mi?
Ferdi Özbeyen albüm çıkarır ve satar.
Ama o gün kimse emin değil arkadaşlar.
Çünkü yaptığı şey arada bir yerde.
Yani ne tam klasik Türk sanat müziği, ne tam pop, ne tam arabesk, ne de tam gazine raper tuvarı.
Ferdi'nin yaptığı şey sınıflandırılmayan bir şey.
Türkiye'de sınıflandıramadığı şeyi önce bekletir sonra bağrına basar.
Arada biraz naz yapar çünkü karakterimiz böyle ne yazık ki.
İlk albüm 1977'de çıkıyor.
Ferdi Özbeyen ile 45 dakika.
Ya isme bakar mısınız?
Sanki albüm değil de randevu.
Ferdi Özbeyen ile 45 dakika.
Bir sanatçı size beni dinleyin demiyor.
Gelin biraz oturalım diyor.
Albümün ilk başta hemen patlamadığı.
Birkaç ay sonra ağızdan ağza büyüdüğü anlatılıyor aslında.
Ve sonra bir anda patlama geliyor.
Evlerde, salonlarda, kasetçalarların ve pikapların başında Ferdi öz beğen dönmeye başlıyor.
İnsanlar bu sesi fark ediyor.
Kadife deniyor ya hep. Evet Kadife.
Ama sadece yumuşak olduğu için değil.
Kadife biraz da eski ve asil bir kumaştır.
Ferdi'nin sesi de öyle.
Yumuşak ama ucuz değil.
Bu albümde eski şarkılar var, tanıdık melodiler var ama Ferdi onların üstüne başka bir ışık düşürüyor.
Unutturamaz Seni gibi şarkılar onun yorumunda sadece geçmiş aşkın izi olmaktan çıkıyor.
Bir dönemin kendini hatırlama biçimine dönüşüyor aslında.
Aldırma Gönül söylediğinde Sabahattin Ali'nin o derin iç sızısı gazino masasına değil evin içine giriyor.
1978'de Ferdi Özbeyen'le sohbet geliyor.
Ve sohbet kelimesi burada da anahtar gibi.
Ferdi Özbeyen'in müziğini anlatan en iyi kelime belki de bu, sohbet.
Çünkü o dinleyiciyle mesafeli bir star ilişkisi kurmuyor, üstten bakmıyor, kendini çok büyük, seyirciyi çok küçük göstermiyor.
Piyanonun başına oturuyor ve senin de bir derdin var biliyorum diyor.
Sohbet albümüyle altın plak geliyor.
Ardından teşekkürler, mutluluklar.
Mutluluklar ona platin plak ve altın piyano gibi ödüller getiriyor.
Artık Ferdi Özbeyen yalnızca gece hayatının değil, evlerin de sanatçısı.
Bu çok önemli bir detay arkadaşlar.
Çünkü gazinoda sevilen sanatçı çoktur.
Evde de sevilen başka bir şeydir.
Ferdi Özbeyen ailelerin evine girdi.
Anneler dinledi, babalar dinledi.
Gençler sonradan keşfetti.
O şarkılar yemek sonrası çayla, misafirlikte açılan pikapla, gece yalnız kalınca kurulan iç muhasebeyle birleşti.
İşte Türkiye'nin Ferdi Özbey'ini sevmesinin ilk büyük cevabı burada.
Ferdi insanlara duygularını dağıtmadan yaşama izni verdi aslında.
Arabesk kadar kanatmadı, pop kadar hafifletmedi.
Türk sanat müziği kadar araya mesafe de koymadı.
Hepsinin arasından sıyrıldı ve kendine bir yol açtı.
Hüzünlüydü ama darmadağın değildi.
Romantikti ama yapış yapış değildi.
Eğlendiriyordu evet ama ucuzlaştırmıyordu.
Ve sonra o bir imge oldu aslında.
Beyaz Simokin, Beyaz Piyano.
Beyaz Simokin Ferdi Özbey'in zırhı gibiydi.
Gecenin karanlığına beyazla çıkmak biraz iddialı bir şeydir.
Yani diyor ki ben bu karanlığın içindeyim ama ona tamamen teslim değilim demek gibi.
Beyaz Piyano da aynı şekilde.
Türkiye'nin dumanlı, kırık, karmaşık eğlence hayatının ortasında bembeyaz bir nesne.
Hem masum hem gösterişli, hem romantik hem meydan okuyucu.
Kadife sesli bir isyan dediğimiz şey de burada başlıyor.
Ferdi Özbeyaz sahneye çıkıp yumruğunu havaya kaldırmadı ama bir erkek sanatçının kırılganlığı zerafetle taşıyabileceğini gösterdi.
İnceliği zayıflık sayan bir toplumda bu başlı başına bir itiraz değil mi?
o sahnede sertleşmeden güçlü olunabileceğini gösterdi.
Memleket için hala zor bir fikir farkındayım.
Ve 1980'lerin başında Ferdi artık zirveye çıkıyor.
Albümler ard arda geliyor.
Nice yıllara, yaşadıkça, bir sır gibi, seviyorum delicesine.
Bu isimlerin hepsi Türkiye'nin duygu defterinden kopmuş gibi değil mi?
Nice yıllara denir ama içinde yaşlanma korkusu vardır.
Yaşadıkça denir ama insan yaşadıkça eksildiğini bilir.
Bir sır gibi denir çünkü bu ülkede herkesin içinde kimseye açmadığı bir oda vardır.
1982 yılına gelindiğinde Ferdi Özbey'in plakları o kadar büyük satışlara ulaşıyor ki vergi rekortmeni oluyor.
Düşünün, bir zamanlar saray muhallebicisinin vitrininden tatlılara bakan genç, yıllar sonra ödediği vergiyle konuşulan bir sanatçı haline geliyor.
Burası sadece zenginleşme hikayesi değil arkadaşlar.
Bu halkın onu ne kadar dinlediğinin de göstergesi.
Çünkü o verginin arkasında satılan plaklar, dolan salonlar, alınan kasetler, tekrar tekrar çalınan şarkılar var.
Ferdi Özbeyhan artık fon müziği değil, dönemin duygusal dekoru.
1983'te sanat yılının 20.
yılını şan tiyatrosunda büyük bir konser sericisiyle kutluyor.
Osman İşmen yönetimindeki büyük orkestrayla senfonik bir düzen içinde sahneye çıkıyor.
Dönemin aktarımlarında bu konserlerin halkın erişebilmesi için, iyi dinleyin, çok düşük bilet fiyatlarıyla yapıldığı, hatta 1 lira gibi sembolik ücretle
anıldığı söyleniyor. Yani Ferdi'nin bu konserlerden kişisel hiçbir kazancı yok, sadece geniş kitlelerin de onu dinleyebilmesini istediğini anlatıyor.
Bu detay bile onun karakterini anlamak için çok değerli bence.
Çünkü Ferdi Özbey'in zarafeti sadece Smokin'de değil, seyirciyle kurduğu ilişkide de var.
Vezino'ya gidemeyen, yüksek fiyat ödeyemeyen, insanlara sahne açmak istiyor.
Yani şöhreti sadece yukarıya doğru değil, aşağı doğru da çalıştırıyor.
Bu ülkede meşhur olunca halkı unutan çoktur.
Ferdi'nin hikayesinde halkla bağını kesmeme ısrarı var.
1984'te Piyanist albümü geliyor.
Bu albüm artık Ferdi Özbey'in imzasının mühürlenmiş hali.
Alaturka tarafı var, pop balat tarafı var, yabancı melodilerin Türkçe uyarlamaları var.
Ülkü Aker sözleri, Osmanişmen düzenlemeleri, güçlü kaynaklardan gelen şarkılar Ferdi'nin sesinde başka bir kimlik kazanıyor aslında.
Ve Ferdi Özbey'in en iyi yaptığı şeylerden biri de buydu.
başkasının şarkısını söylerken onu gasp etmiyordu.
Şarkıyı kendisininmiş gibi değil, dinleyeninmiş gibi söylüyordu değil mi?
Fark ettiğinize eminim bu detayı.
Ve bazı yorumcular şarkının üstüne çöküyor.
Hani ben söylüyorum, dikkat edin gibi göz kırpıyor bize.
Ferdi Özbeyhan öyle değildi.
O sanki şarkıyı bizlerin eline bırakıyordu.
Bakın bu sizin der gibi.
Bu yüzden Dilektaş'ı onun sesinde sadece bir şarkı değil, insanların kendi dileklerini koyduğu bir yer oldu.
Gündüz'ün seninle onun yorumunda yalnızca bir aşk şarkısı değil, yokluğun günlük hayata nasıl yayıldığını anlatan küçük bir iç monolog gibi duyuldu.
Büklüm büklüm denildiğinde kimse detay sormadı.
Herkes kendi içinde büküldüğü yeri hatırladı aslında.
1980'lerde sinema ve televizyonda geliyor.
1980 yapımı Tanrı'ya Feryat filminde Gülşen Bubikoğlu, Tanju Gürsu ve Hulusi Kentmen gibi isimlerle kamera karşısına geçiyor.
Perihan abla gibi dönemin sevilen dizilerinde konuk olarak yer alıyor.
Yani artık sadece şarkıcı değil kültürel bir figür haline geliyor.
Ama şöhret dediğimiz şey insanın başını döndürür değil mi?
Ferdi Özbayan bunu da açıkça anlatıyor.
Bir dönem kendi tabiriyle havalara girdiğini söylüyor.
İşte burada annesi Afet Hanım yine devreye giriyor.
Bir gece gazine programından sonra eve geldiğinde annesinin onun karşısını alıp şöhretin geçici olduğunu, bugün kırdığı insanların yarın ona selam vermeyebileceğini söylediğini
anlatıyor. Mesaj net yani.
Tevazu kaybettirmez.
Ferdi bu uyarıdan sonra kendine geldiğini, sabah başka bir Ferdi olarak uyandığını söylüyor.
Yani bu sahne bence Ferdi Özbey'ini anlamak için çok güçlü.
Çünkü onun hayatında anne figürü sadece duygusal bir arka plan değil fark ettiyseniz.
Anita yani Afet Hanım bir pusula gibi olmuş.
Ona müziği açan, piyano derslerini destekleyen, sonra şöhretin ortasında ahlak frenini çeken kişi.
Belki bu yüzden Ferdi Özbey'in sahnesinde hep bir ev terbiyesi vardır.
Yani gazinoda bile ev terbiyesi.
Pavyon geçmişinden gelen gerçeklik, annesinden gelen ölçüyle birleşmiş gibi.
Yani ortaya o tuhaf denge çıkıyor.
Hem eğlence insanı hem de tam bir beyefendi.
90'lara geldiğimizde Türkiye değişiyor.
Pop müzik yükseliyor, klip estetiği değişiyor.
Genç yıldızlar, daha agresif ritimler, daha hızlı tüketilen şarkılar sahneye çıkıyor.
Ferdi Özbey'in ağır piyanolu sohbet eden dünyası bu yeni hızın içinde biraz geri çekiliyor.
Bodrum'a yöneldiği, daha sakin bir hayat seçtiği dönem başlıyor aslında.
Ama bu geri çekiliş bir yok oluş değil bence.
1991'de Şarkılarım albümü geliyor.
Elektronik müzik kullanmadan daha akustik ve canlı performans hissiyle hazırlanan bu çalışma Türkiye'de o dönem pek yaygın olmayan bir müzik türüne geliyor diyelim.
Yani Ferdi eski bir figür gibi görünürken aslında kendi alanında yine sezgisel bir yenilik taşıyor.
1998'de o kandil geliyor.
Kandil ismi Ferdi'ye çok yakışıyor.
Çünkü Ferdi'nin müziği zaten lamba değil, projektör hiç değil.
Kandil, küçük ama sıcak.
Abartmadan ışık veren.
2001'de Ayrılmayalım yayımlanıyor.
Aynı yıl Ferdi Özbeyen hayatının en ağır haberini alıyor.
Prostat kanseri.
Bu teşhisin rutin kontroller ve PSA değerleri üzerinden fark edildiği.
kanserin yaygın biçimde tespit edildiği anlatılıyor.
Ferdi Özbeyen yaklaşık 12 yıl boyunca bu hastalıkla mücadele ediyor.
Bu mücadeleyi anlatırken kullandığı dil onun karakterine çok uygun.
Hastalığı inkar etmiyor ama ona teslim dolmuyor.
Bir yerde içindeki bombanın pimini çekmek ya da etkisiz hale getirmek arasında seçim yapmaktan söz ediyor ve o mücadeleyi seçiyor.
Ama hastalık sadece bedeni sınamaz, insanın çevresini de sınar değil mi?
Ferdi Özbey'in son yıllarda söylediği en sarsıcı cümlelerden biri ve çok etkilendim ben.
İnsanlara iki şeyi söylemeyin.
Hastayım ve param bitti.
Çünkü bazıları bu iki cümleden sonra karşı kaldırıma geçer.
Acı ama çok doğru değil mi?
Ve Ferdi gibi hayatı boyunca insanları eğlendirmiş, mutlu etmiş, salonları doldurmuş birinin bunu söylemesi çok daha acı.
Çünkü alkış çok, kalabalık çok ama hastane odası genelde daha senhadır.
Özel hayatı ise Türkiye'nin hem bildiği hem de bilmezden geldiği bir alan.
Ferdi Özbey'in eşcinsel olduğu sanat çevrelerinde bilinen bir durumdu.
Evet doğru duydunuz. Belki çoğunuz biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuzdur.
Ama o dönem Türkiye'de bu mesele açıkça konuşulmazdı.
Yani daha doğrusu şöyle konuşulurdu.
Herkes bilirdi, kimse düzgün cümle kuramazdı.
Fısıltı, ima, magazin dili, yani sözde nezaket.
Yani şöyle diyeyim, klasik yerli ikiyüzlülük.
İnsanın şarkısını evde açıp ağlarsın, hayatına gelince birden ahlak komiseri kesilirsin.
Hilmi Mutlu bu hikayenin en çok tartışılanı ismiydi.
Ferdi Özbeyhan 1999'da Hilmi Mutlu'yu evlat edindi.
Bu olay Türkiye'de büyük yankı uyandırdı.
Bazı yorumcular bunu eşcinsel birlikteliklerin hukuki olarak tanınmadığı bir dönemde birlikte yaşama, miras ve güvence sorunlarına karşı bulunmuş yasal bir formül olarak
yorumladı. Ferdi Özbeyhan ise yaptığı açıklamalarda Hilmi Mutlu'nun yıllarca annesine ve kendisine sadakatle baktığını, annesinin de onu yalnız bırakmamasını vasiyet ettiğini
söyleyerek bu kararı aldığını savundu.
Burada mesele dedikodu değil arkadaşlar.
Asıl mesele şu. Yani bir insan sevdiği, güvendiği, hayatını paylaştığı kişiyi koruyabilmek için neden böyle dolambaçlı bir hukuki yol bulmak zorunda kalır?
Neden? Ferdi Özbey'in hikayesinin en hüzünlü taraflarından biri burada.
Türkiye onu sevdi.
Ama onun hayatının bazı gerçeklerine maalesef ki uzun süre düzgün bakamadı.
Alkışladı ama kabul etmedi.
Şarkılarını baş köşeye koyduk ama özel hayatını fısıltıya mahkum ettik.
Bu da bizim memleketin çok eski huyu.
İnsanların acısını çok severiz ama acıyı üreten düzeni konuşmaya gelince ne hikmetse konu birden değişir.
Şarkı güvenlidir ama gerçek daha zahmetli.
Ve 2006'da Cansuyum albümü geliyor.
İsmin güzelliğine bakar mısınız?
Cansuyum. Bence ismi Cansu olan herkese bu albüm hediye edilmeli.
Eski kayıtların yeniden düzenlenmesiyle hazırlanan bu albüm Ferdi'nin bizlere, yeni kuşaklara buluşturduğu bir albüm.
Hatta Bir Başkadır dizisi ve Kaybedenler kulübü gibi popüler kültür temasları sayesinde sonraki yıllarda Dinleyici Ferdi Özbeyen'i yeniden keşfediyor yani genç nesil.
Ama burada küçük bir düzeltme şart.
Yeni kuşak onu keşfetti diye Ferdi yeniden değerlenmedi.
Yani Ferdi Özbeyen zaten değerliydi sadece algoritma geç kaldı diyelim.
Son yıllarında Ferdi Özbeyen'in yardımseverliği ve eğitimle kurduğu bağ daha da anlam kazanıyor.
2008'de yaptığı vasiyetnameyle mal varlığını ve kendisiyle özleşen beyaz piyanosunu Türk Eğitim Vakfı'na bağışlıyor.
Bu çok önemli. Çünkü hayatının başında üniversiteyi babasının ölümü yüzünden yarıda bırakmak zorunda kalan bir adam hayatının sonunda başka gençlerin eğitimine destek olacak
bir miras bırakıyor.
Şu güzelliğe bakar mısınız ya?
Bu öyle büyük laflara ihtiyaç duyulan bir final değil aslında.
Yani zaten kendi içinde çok güçlü.
Beyaz piyano bugün Tevitöl'de gençlerin müzik ve piyano eğitimlerinde kullanılıyor.
Bir zamanlar Ferdi'nin parmaklarının altında salonları dolduran o piyano, şimdi başka gençlerin hayatına ses veriyor.
Miras dediğin şey böyle olmalı ya.
Sadece ev, para, tapu değil, bir tuşun başka bir elde yeniden ses bulması.
28 Ocak 2013'te Ferdi Özbeyen, Ok Meydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde solunum yetmezliği nedeniyle Yoğun bakımda tedavi görürken hayatını
kaybediyor. 72 yaşında hayatına veda ediyor.
Cenazesinin ardından yapılan konuşmalarda onu ananların dilinde hep aynı kelimeler dolaşıyor.
Zarafet, beyefendilik, nezaket, vefa ve kadife sesi.
Ama ölümünden sonra bile hayatındaki meseleler kapanmıyor.
Teve bıraktığı miras evlat edindiği Hilmi Mutlu'nun itirazlarıyla hukuki sürece taşınıyor.
Vasiyetname tartışmaları, akli denge iddiaları, dostlarının tepkileri, mahkeme süreci derken yani kısacası perde kapanıyor ama arka taraf hala karışık.
Sonunda hukuki süreçlerle mal varlığının bir kısmı teve devrediliyor.
Bu da hayatın acı tarafı arkadaşlar.
Yani bazı insanlar öldükten sonra bile rahat bırakılmıyor.
Çünkü geride sadece anı değil yani mülk de kalıyor.
İnsanlık çoğu zaman hatıradan daha hızlı tapuya koşuyor.
Çok da romantik bir tür değiliz ya bunu kabul edelim.
Ama bütün bu tartışmaların üzerinde kalan şey yine Ferdi Özbey'in sesi oldu.
Şimdi en baştaki soruya geri dönmek istiyorum.
Türkiye neden Ferdi Özbey'ini bu kadar sevdi?
Çünkü Ferdi Özbey'in Türkiye'ye iyi davranan bir hüzündü.
Acıyı bağırmadı, zarafetle taşıdı.
Kırgınlığı pazarlamadı ama saklamadı da.
Biz bir erkeğin sahnede kırılgan olabileceğini, duygulu olabileceğini, ince olabileceğini gördük onda.
Üstelik bunu ajitasyonla değil, beyaz smokiniyle yaptı.
Sertliğin erkeklik sanıldığı bir kültürde, kusura bakmayın ama bu başlı başına sessiz bir devrim gibiydi.
Ferdi Özbey'ini çok sevdik çünkü şarkıları bizim adımıza konuştu.
Ama bizi teşhir etmedi.
Gündüzüm seninle dediğinde herkes kendi yokluğunu düşündü.
Dilek taşı dediğinde herkes kendi gerçekleşmemiş duasını koydu.
Büklüm büklüm dediğinde kimse açıklama istemedi.
Çünkü bazı şarkılar açıklanmaz arkadaşlar.
Sadece dinlenir ve insanın içinde nereye değdiği anlaşılır zaten.
Onu çok sevdik çünkü sahneye çıktığında seyirciye tepeden bakmadı.
Ben yıldızım, siz hayransınız diye mesafede kurmadı.
Piyanonun başına oturdu ve sanki bize hadi gelin biraz konuşalım dedi.
Onu sevdik çünkü eski şarkıları müzeye kaldırmadı.
Soframıza geri çağırdı.
Onu sevdik çünkü ne tamamen gazino sanatçısıydı ne tamamen salon sanatçısıydı.
Arada bir yerdeydi.
Zaten Türkiye'de hep arada bir yer değil mi?
Doğuyla batı arasında, neşeyle keder arasında, modernleşme hevesiyle eski alışkanlıklar arasında, kalabalıkla yalnızlık arasında.
Şimdi eski bir plak dükkanına girdiğinizi düşünün.
Rafların arasında Ferdi Özbeyen kapağı duruyor.
Beyaz smokinli piyanonun başında.
Biraz nostaljik, biraz fazla şık.
Bugünün hızına göre biraz yavaş.
Ama kapağa biraz uzun bakınca şunu fark ediyorsunuz.
O sadece bir albüm kapağı değil, bir dönemin kendini nasıl hatırlamak istediği.
Türkiye kendini Ferdi'de daha zarif, daha terbiyeli, daha duygulu görmek istedi.
Belki gerçekte o kadar zarif değildi, belki o kadar terbiyeli hiç olmadı.
Ama Ferdi Özbeyaz sahneye çıktığında o ihtimal hep var olmuş oldu.
Bugün Ferdi Özbey'ini dinlediğimizde sadece eski bir sanatçıyı açmış olmuyoruz değil mi?
Bir eve giriyoruz.
Ağır perdeler var.
Sehpanın üzerinde kristal küllük duruyor.
Bir köşede pickup dönüyor.
Mutfaktan çay sesi geliyor.
Büyükler bir an susuyor ve Ferdi'nin sesi başlıyor.
Ne tamamen geçmişte kaldı ne bugüne tam olarak ait oldu.
Dediğim gibi Ferdi Özbey an arada bir yerde duruyor.
Plak yazırtısıyla dijital platform arasında.
Beyaz smokinle ev terliği arasında.
Gazino sahnesiyle mutfakta çalan radyo arasında.
Ferdi Özbeyen sahneden indi ama beyaz piyanosu hala bir yerde duruyor.
Genç bir öğrenci o piyanonun tuşuna basıyor.
Belki Ferdi hiç canlı izlemedi.
Belki onu ilk kez bir dizinin sonunda duydu.
Belki sadece ailesinin anlattığı kadar biliyor.
Ama o tuşa bastığında farkında olmadan bir hafızaya dokunuyor.
İşte miras dediğimiz şey biraz da bu.
Bir sanatçının ömrünü sayılarla anlatmak imkansız olsa da Ferdi Özbeyen arkasında 30 albüm 400 kayıtlı şarkı bıraktı.
Ve 10 elpisindeki 100 şarkı içinde inanmayacaksınız ama ölüm kelimesini sadece bir defa kullandı.
Kim bilir şarkısında.
Onun tüm dünyasını özetlemeye yetiyor bence bu.
Hey dergisine verdiği bir röportajında neden ölümden bu kadar kaçtığı soruldu.
O ise Duygu sömürüsü yapmayı sevmiyorum, güzellikten yanayım cevabını verdi.
Benim ona olan o derin hayranlığımın da asıl sebebi bu bence.
O herkesin bildiği ve sevdiği.
Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin şarkısının sözlerini her zaman repertuarında şöyle okudu.
Bir ihtimal daha var, o da sevmek mi dersin.
Acıyı asla sömürmeyen, yalnızlığını piyanoda bir nezaket anıtına dönüştüren bu güzel adamın yeri bende hep çok ayrı olacak.
Sizden bir ricam var arkadaşlar.
Bu bölümden sonra onun o beyaz piyanosunun başında o zarif yalnızlığıyla nasıl ışıldadığını YouTube kayıtlarından bir kez daha izlemenizi istiyorum.
Ben bütün hafta boyunca Instagram arkamdan konuştuk.
Sosyal medya sayfamda...
Onun röportajlarıyla, konser görüntüleriyle, o kıymetli hatıralarıyla onu anmaya devam edeceğim.
Sizleri de oraya bekliyorum.
Mutlaka gelin. Ve bugün bu bölümü onun şarkıları arasında ruhuma en çok dokunan, benim en sevdiğim, o zamansız eserin sözleriyle kapatmak istiyorum.
Bilemezsin ki, bilemezsin ki, gönlümde bir kavga var, göremezsin ki.
O büyük ustaya sonsuz sevgi, saygı ve hayranlıkla.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
