
Fairuz | Beyrut’tan Antakya’ya Bir Memleket Sesi
2 Eylül 2026 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Feyruz’un sesi nasıl yalnızca Lübnan’ın değil, dünyanın farklı yerlerine dağılmış milyonlarca insanın memleket duygusuna karıştı?
Bu bölümde çocukken komşularının radyosundan müzik dinleyen genç bir kızın Feyruz’a dönüşmesini; Rahbani kardeşlerle kurduğu müzik dünyasını, Beyrut’u, Kudüs’ü, Lübnan İç Savaşı’nı ve savaşın ortasında farklı kesimlerin ortak sesi olarak kalmasını konuşuyoruz.
Baalbek’ten Ziyad Rahbani’ye, “Li Beirut”tan Antakya’ya uzanan hikâyede biraz da şunu soruyoruz: Bir sanatçının sesi ne zaman yalnızca müzik olmaktan çıkıp bir şehrin, bir ülkenin ve insanların hatıralarının parçasına dönüşür?
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba.
Cansu ben. Arkadaşlar bugün Feyruz'u konuşacağız.
Ama Feyruz'u anlatmaya Beyrut'tan değil, Antakya'dan başlamak istiyorum.
Çünkü Feyruz'un Bizantakyalıları için yeri biraz başka.
Ben Hatay Antakya'da doğdum.
Evet, Araf kültürünün hayatın doğal bir parçası olduğu bir yerde büyüdüm.
Bizim çocukluğumuzda Feyruz bir sanatçıdan çok günlük hayatın içindeki seslerden biriydi.
Sabah dükkan açılırken, kahve hazırlanırken, bir esnafın radyosundan ya da bir evin penceresinden mutlaka bir yerlerden gelirdi.
Ben de Feyruz'u ilk ne zaman dinlediğimi inanın hatırlamıyorum ama benim için çok özel bir şarkısı var.
Ben bu şarkıyı yıllardır seviyordum.
Gurbette kalmayı, memlekete dönmeyi ve insanın uzakta geçirdiği zaman yüzünden bir gün kendi memleketine bile yabancılaşmasından korkmasını anlatıyor.
Sonra 6 Şubat oldu, Antakya yıkıldı.
Ve o şarkı yalnız benim için değil, memleketinden kopmuş birçok Antakyalı için başka bir yerden duyulmaya başladı.
Bugün çocukken komşularının radyosundan müzik dinleyen Nuhat Hattad'ın nasıl Feyruz'a dönüştüğünü, nasıl Lübnan'ın en büyük kültürel simgelerinden biri haline geldiğini ve neden hala
milyonlarca insan için memleket duygusuyla yan yana durduğunu konuşacağız.
Hazırsanız başlayalım.
Evet, Feyruz'un gerçek adı Nuhat Vadi Hattat doğum tarihi konusunda kaynaklarda 1934 ve 1935 olmak üzere iki farklı tarih kullanılıyor.
Bu küçük tartışmayı büyütmek istemiyorum.
Bizim hikayemiz açısından önemli olan Nuhat Hattat'ın 1930'ların ortasında doğması ve çocukluğunun Beyrut'ta geçmesi.
Ailesinin maddi durumu oldukça mütevazı, babası Vadi Hattat bir matbaada dizgici olarak çalışıyor arkadaşlar.
Yani çocukluğundan beri piyano dersleri alan, evine sanatçıların girip çıktığı, herkesin bu çocuk kesin şarkıcı olacak dediği bir hayat düşünmeyin.
Tam tersi. Hatta Feruz'un çocukluğuyla ilgili benim en sevdiğim ayrıntılarından birisi şu.
Bir dönem evlerinde radyo bile yok.
Düşünün, yıllar sonra bütün Arap dünyasında radyolardan sesi yükselecek olan kadın, çocukken kendi evinde radyo olmadığı için müziği komşularının radyosundan dinliyor.
Oradan dönemin dev isimlerinin sesleri geliyor.
Ümmü Güzsüm, Muhammed Abdul Vahap, Esme Han, Leyla Murat.
Küçük Nuhat Hattat onları dinliyor, kendi kendine söylüyor, sonra okul korusuna katılıyor.
Ve bir gün okula Muhammed Flayfel geliyor.
Muhammed Flayfel müzik eğitimcisi ve bestecidir.
Genç sesler ararken okul korusunda Nuhat Hattat'ı duyuyor ve sesini fark ediyor.
Aslında Feyruz'un hikayesindeki ilk büyük kırılma tam burada oluyor arkadaşlar.
Çünkü o sırada karşısındaki kişi Feyruz değil.
Kimsenin tanımadığı güzel sesi olan genç bir kız.
Babası da kızının müzik çevresine girmesine başta sıcak bakmıyor tabii.
Yani bugünden bakınca radyo korosunda şarkı söyleyecek bunda ne var diyoruz ama o dönemin şartlarında genç bir kızın böyle bir çevreye girmesi aile için gayet büyük mesele.
Sonunda izin çıkıyor.
Muhammed Fleifel onu müzik eğitimine yönlendiriyor.
Burada çok ilginç bir ayrıntı var arkadaşlar.
Noat Hattad'ın klasik Arapça telaffuzunu ve ses kullanımını geliştirmesi için Kur'an tilaveti ve tecvid çalışmalarından da yararlanılıyormuş.
Ben bu ayrıntıyı çok seviyorum.
Çünkü Feyruz Hristiyan bir aileden geliyor ama ses eğitiminde İslami gelenekten besleniyor.
Bana çok tanıdık geliyor bu arkadaşlar.
Çünkü Antakya'da büyüdüğünüzde böyle şeyleri kitaplarda çok kültürlülük başlığı altında öğrenmiyorsunuz.
Zaten hayatın kendisi öyle.
Aynı sokakta kilisenin çanını da duyuyorsunuz, ezanı da.
Biraz ileride Arapça şarkı çalıyor, hayat öylece akıyor.
Ve Nuhat Hattat da böyle bir coğrafyanın içinden çıkıyor.
Daha sonra Lübnan Radyosu'nun korosunda şarkı söylemeye başlıyor.
Ve orada hayatındaki ikinci önemli isimlerden biriyle karşılaşıyor.
Halimer Rumi.
Halimer Rumi onun sesini duyuyor ve bu sesin koronun içinde kalmaması gerektiğini düşünüyor.
Sonra ona bir sahne adı öneriyor.
Feyruz. Kelime Arapça'da Firuze.
Yani Türk hastası anlamına geliyor.
Nuhat Hattat bundan sonra bu isimle sahneye çıkmaya başlıyor.
Nuhat artık Feyruz oluyor.
Ama Halimer Rumi'nin onun hayatına asıl büyük etkisi bambaşka.
Feyruz'u Asi Rahbani ile tanıştırıyor.
Bir süre sonra Asi Rahbani'nin kardeşi Mansur Rahbani de hikayeye giriyor.
Rahbani kardeşler.
Ve bence arkadaşlar Feyruz'un hikayesinin gerçekten başladığı yer biraz burası.
Çünkü artık yalnızca çok güzel sesi olan genç bir kadın yok.
Birbirini tamamlayan üç insan var.
O dönem Arap müziği dediğinizde Mısır'ın etkisi inanılmaz büyük.
Ümmü Gülsüm var, Muhammed Abdülvahap var.
Kahire hem müzikte hem sinemada bölgenin en güçlü merkezlerinden biri.
Bir de eserler bugünkü 3-4 dakikalık şarkılar gibi değil, uzun uzun performanslar var.
Dinleyici bir şarkın içinde uzun süre kalıyor.
Asi Rahbani ve Mansur Rahbani bu geleneği reddetmiyorlar ama başka bir yol açıyorlar.
Köy ezgilerini kullanıyorlar, Arap makamları var.
Ama öte yandan piyano, yaylalar, batı müziğinden gelen orkestrasyon biçimleri, farklı ritimler de işin içine giriyor.
Hep bir şarkı dinliyorsunuz, bir tarafı sizi köy meydanına hatırlatıyor, diğer tarafında şehirli bir orkestra duyuyorsunuz.
Feyruz'un sesi de tam bunun ortasına yerleşiyor.
1952'de önemli bir şarkı geliyor, Hitap.
Hitap'ın anlamı siteme yakın.
Şarkının duygusu tam da öyle.
Sevdiğiniz kişiye kırılmışsınız ama sevgi hala orada.
Hani bir daha konuşmayacağım diyorsunuz ama yarım saat sonra telefonun ekranına bakıyorsunuz ya.
İnsanlık ilişkiler konusunda binlerce yıldır çok büyük bir aşama kaydetmedi arkadaşlar.
İthap, Feyruz'un Lübnan dışındaki ilk büyük çıkışlarından biri oluyor.
Ve Feyruz'la Asi Rahbani'nin ilişkisi bu yıllarda yalnızca müzik ortaklığı olarak kalmıyor.
1950'lerin ortasında evleniyorlar.
Dört çocukları oluyor. Ziyad Rahbani, Hali Rahbani, Leal Rahbani ve Rima Rahbani.
Ama Feyruz ile Asi Rahbani'yi yalnızca şarkıcı kadın ve besleci kocası diye düşünürsek hikayenin yarısını kaçırırız.
Çünkü Feyruz, Asi Rahbani ve Mansur Rahbani birlikte yalnızca şarkı üretmiyor.
Bir dünya kuruyorlar, müzikaller yazıyorlar, tiyatro yapıyorlar.
Hikayelerinde Lübnan'ın dağ köyleri var, meydanları var, çeşmeleri var, aşıklar, köylüler, zenginler, fakirler ve onların anlattığı Lübnan çoğu zaman gerçek Lübnan'dan biraz
daha güzel, biraz daha masum, biraz daha uzlaşılabilir.
Ama sanat bazen zaten bunu yapıyor ya, size yalnızca var olan ülkeyi değil, insanların olmasını istediği ülkeyi de gösteriyor.
Feyruz da yavaş yavaş o hayal edilen Lübnan'ın sesi haline geliyor.
Sonra 1957'de Baalbek geliyor.
Lübnan'daki o devroma kalıntılarını düşünün.
Jüpiter Tapınağı'nın sütunları ve gece.
Onların önünde Feyruz.
Feyruz'un 1957'deki Baalbek Festivali performansları kariyerinin en önemli erken dönüm noktalarından biri oluyor.
O eski görüntülere baktığınızda ilk fark edeceğiniz şeylerden biri Feyruz'un sahnede ne kadar az hareket ettiği.
E biz alışığız. Sanatçı sahneye çıkar, sağa gider, sola gider, seyirciyle konuşur, mikrofon uzatır.
Feyruz ne yapıyor? Duruyor.
Şarkı söylüyor ve bu yetiyor.
Zamanla Baalbek performansları onunla öyle bir özdeşiyor ki, Feyruz'a Baalbek'in yedinci sütunu demeye başlıyorlar.
Orada ayakta duran altı meşhur Jüpiter Tapınağı sütunu var, yedincisi Feyruz.
Ama bir ülke sizi antik Roma mimarisine eklemeye başladıysa artık sıradan bir şöhret seviyesini geçtiğinizi kabul etmek lazım arkadaşlar.
1950'lerin sonundan itibaren Feyruz'un sesi Lübnan'ın dışına iyice taşıyor.
Arap dünyasında ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış Arap topluluklarında inanılmaz bir karşılık buluyor.
Ve bence tam burada Feyruz'la memleket duygusu daha da birbirine bağlanıyor.
Çünkü onu dinleyen insanların önemli bir kısmı dolduğu şehirden, ülkesinden, evinden uzakta yaşayan insanlar.
Birinin gözünün önüne Beyrut geliyor, bir başkasının Şam, bir başkasının geride bıraktığı köy ya da bir başkasının benim gibi Antakya.
Aynı ses, içine konulan memleket başka.
Biraz da bu yüzden Feyruz'un müziği yıllarca göç eden, yer değiştiren, memleketinden uzakta yaşayan insanlara bu kadar dokunuyor.
1967'ye gelindiğinde ise Feyruz'un söylediği memleket ve şehir meselesi çok daha politik bir ağırlık kazanıyor.
1967'de İsrail ile Mısır, Ürdün ve Suriye arasında 6 gün savaşı yaşanıyor arkadaşlar.
Savaş çok kısa sürüyor ama sonrasında bölgenin siyasi dengesi tamamen değişiyor ve Arap dünyasında çok derin bir travma oluşuyor.
Feyruz'un repertuarında Kudüs ve Filistin daha görünür hale geliyor.
O dönemin en önemli eserlerinden biri Zahrat el-Medain.
Türkçe'de genellikle şehirlerin çiçeği diye çevriliyor.
Zahrat el-Medain'de Kudüs önce yaşayan bir şehir olarak karşımıza çıkıyor.
Çocukları, kutsal mekanları, sabahı.
Sonra savaşın korkusu giriyor ama eser yalnızca yaz tutmuyor.
İçinde hala geri dönüşe ve yeniden ayağa kalkmaya dair bir umut var.
Yıllar içerisinde Zahrat el-Medain Kudüs'le özdeşleşen en bilinen Arapça eserlerden birine dönüşüyor.
O yüzden Feyruz için tarafsızlığı demek bana pek doğru gelmiyor.
Çünkü Filistin için söylüyor, Kudüs için söylüyor, Lübnan için söylüyor.
Yani bir duruşu var.
Ama kendisini belirli bir siyasi partinin mezhebinde ya da siyasi liderin sanatçısı haline getirmiyor asla.
Bu ikisi aynı şey değil.
Bunu gösteren meşhur olaylardan bir de arkadaşlar 1969'da yaşanıyor.
Cezayir Cumhurbaşkanı Huari Boumedien onuruna özel bir performans vermesi isteniyor.
Feyruz bunu reddediyor.
Olayın yıllar içinde aktarılan halinde Feyruz'un halka ve ülkelere şarkı söyleyebileceğini ama tek bir siyasi lider için özel bir performans vermek istemediği anlatılıyor.
Bunun ardından da şarkılarının Lübnan radyolarında yaklaşık 6 ay yayımlanmadığı aktarılıyor.
Ve ilginç biçimde bu olay Feyruz'un haktaki yerini küçültmüyor.
Tam tersine. Onu daha bağımsız bir figüre dönüştürüyor.
Sonra 1972'de Asi Rahbani ciddi bir beyin kanaması geçiriyor.
Şimdi bu yalnızca Feruz'un kocası hastalandı deyip geçiştireceğimiz bir şey değil arkadaşlar.
Çünkü yıllardır kurulan o dev sanat dünyasının merkezindeki insanlardan biri bir anda hastanede.
Ve o sırada oğulları Ziyad Rahbani daha 16-17 yaşlarında.
Burada Feruz hikayesindeki en sevdiğim ayrıntılardan biri geliyor arkadaşlar.
Mansur Rahbani, kardeşi Asi Rahbani'nin yokluğunu hissettiren bir şarkı yazıyor.
Besteği ise genç Ziyad Rahbani yapıyor.
Şarkının adı Sehluni Ennas.
Kabaca insanlar bana sordular.
Şarkıda insanlar Feyruz'a yanında görmeye alıştıkları kişinin nerede olduğunu soruyor.
Ve o kişi gerçekten orada değil, hastanede.
Feyruz bunu sahnede söylüyor.
Besteği yapan kişi kendi oğlu.
Hikayeyi bildiğinizde...
Selunu en nans başka türlü geliyor.
Çünkü birini özlerken insanların sürekli onu sorması gibi bir duygu var şarkıda.
Kimsenin kötü bir niyeti yok ama her soru aynı yarının üstüne yeniden dokunuyor.
Ve o sırada daha çocuk denecek yaştaki Ziyad Rahbani yıllar sonra annesinin müziğinin ikinci büyük dönemini kuracak insan oluyor.
Ama önce Lübnan dağılıyor arkadaşlar.
1975'te Lübnan İç Savaşı başlıyor.
Ve burayı Müslümanlarla Hristiyanlar savaştı diye tek cümlede anlatırsak savaşın yarısından fazlasını yanlış anlatmış oluruz.
Çünkü iş çok daha karışık.
Hristiyan milisler var, Filistinli silahlı örgütler var, Müslüman ve sol siyasi hareketler var, dürzi güçler var, Suriye müdahil oluyor, İsrail müdahil oluyor, ittifaklar değişiyor.
Ve bütün bunların ortasında aynı ülkenin insanları birbirine karşı savaşıyor.
Savaş 1990'a kadar sürüyor.
Beyrut'ta dönem dönem fiilen iki ayrı dünyaya dönüşüyor.
Şimdi böyle bir ülkede Feyruz'u nereye koyacaksınız?
Hristiyan bir aileden geliyor ama Müslümanlar da onu dinliyor.
Kudüs ve Filistin için şarkılar söylüyor ama herhangi bir örgütün sanatçısı değil.
Lübnan için söylüyor ama yalnızca belirli bir mezhebin Lübnan'ını anlatmıyor.
Savaş yıllarında aldığı tavır da bu yüzden önemli arkadaşlar.
Lübnan içindeki büyük sahne faaliyetlerini neredeyse tamamen durduruyor.
Yurt dışında konser vermeye devam ediyor ama Lübnan'da belirli bir savaş cephesiyle özdeşleşmek istemiyor.
Ve zamanla Feyruz hakkında çok meşhur bir cümle dolaşmaya başlıyor.
Feyruz çalınca silahlar susardı.
Şimdi keşke gerçekten böyle olsaydı.
Birisi radyoda Feyruz açıyor, bütün milisler, arkadaşlar şarkı bitsin sonra devam ederiz deyip silah bırakmıyor tabii.
Bu bir efsane arkadaşlar ama efsanenin altında gerçek bir şey var.
Feyruz, savaş sırasında farklı toplumsal ve mezhepsel kesimlerin ortak olarak sahiplenebildiği ender kültürel figürlerden biri olarak kalıyor.
Birbirleriyle aynı Lübnan fikrinde anlaşamayan insanlar aynı Feyruz şarkısını dinleyebiliyor.
Bence zaten yeterince çarpıcı olan da bu arkadaşlar.
Bir ülkeyi paylaşmakta zorlanıyorsunuz ama şarkıcısını paylaşabiliyorsunuz.
Savaş devam ederken Feyruz'un kendi hayatındaki düzen de değişiyor.
1970'lerin sonunda Asir Rahbani ve Mahsur Rahbani ile yıllardır süren sanat ortaklığı sona eriyor.
Ve Feyruz'un önünde çok kolay bir yol var aslında.
Eski Feyruz olmaya devam etmek zaten meşhur ve efsane.
Eski şarkıları söyle, konserlerini ver, kimse de sana niye değişmedin demesin.
Ama yapmıyor. Oğlu Ziyad Rahbani ile daha yoğun çalışmaya başlıyor.
Ve Ziyad Rahbani'nin dünyası babasıyla amcasının dünyasından epey farklı.
Rahbani kardeşlerin eserlerindeki o romantik köylerin, çesmelerin ve dağların yerini Ziyad Rahbani'nin dünyasında daha şehirli bir hayat alıyor.
Artık Beyrut'un apartmanları var, geçim sıkıntısı var, politika, mezhepçilik, gündelik hayatı var.
Bir de caz var.
Ziyad Rahbani annesinin sesinin altındaki müziği değiştiriyor.
Feyruz hala Feyruz ama etrafındaki dünya daha kentli, daha karanlık ve daha modern.
Bu dönemin sevilen eserlerinden biri Kifekinta.
Basitçe nasılsın demek.
Ama Kifekinta'da öyle markette karşılaştığınız birine sorduğunuz nasılsın yok arkadaşlar.
Yıllar önce hayatınızdan geçmiş bir insanla karşılaşmanın tuhaflığı var.
Hayatlar değişmiş, yollar ayrılmış ama geçmiş tamamen silinmemiş.
Bazen bir insana yıllar sonra yalnızca nasılsın dersiniz ama o tek kelimenin içinde söyleyemediğiniz bir sürü şey vardır.
Feyruz'un müziği de artık gençliğindeki Feyruz'un müziği değil.
Bence onun kariyerindeki en güzel şeylerden biri bu.
Kendisi nostaljisinin taklidini yapmıyor.
Yaşı ilerledikçe müziği de onunla birlikte değişiyor.
Ve arkadaşlar sonra benim Antakya'yla en kolay bağ kurduğum ikinci Feyruz şarkısına geliyoruz.
The Beirut. Adı zaten Beyrut'a.
Sözleri Joseph Harp tarafından yazılıyor.
Müziğin temelinde İspanyol besteci Joaquin Rodrigo'nun Concierto de Aroanes adlı eseri var.
Düzenleme ve uyarlama tarafında da Ziyad Rahbani'nin imzası bulunuyor.
Ama bütün teknik ayrıntıyı bir kenara bıraktığında Lee Beyrut'un yaptığı şey bir kadın şehrine sesleniyor.
Beyrut'u deniziyle, evleriyle, ekmeğiyle, Yasemin'iyle hatırlıyor.
Sonra bütün bunların içine savaşın dumanı giriyor.
Şehir yaralanmış ama sevgi bitmemiş.
Ben Li Beyrut'u bugün dinlediğimde ister istemez Antakya'ya gidiyorum.
Çünkü şehirle kurduğunuz ilişki şehir ağır bir yıkım yaşadıktan sonra değişiyor.
Yer hala orada, insanlar hayatlarını kurmaya devam ediyor.
Yeni binalar yükseliyor, çocuklar büyüyor, hayat akıyor ve zaten akması da gerekiyor.
Ama sizin hafızanızdaki şehirle bugün gördüğünüz şehir her zaman tam üst üste gelmiyor.
Biz Antakyalılar bunu depremden sonra çok iyi öğrendik sanırım.
Bir şehri sevmek yalnızca eski güzel halini sevmek değilmiş.
Bazen değişmiş haline bakıp yine de burası benim memleketim diyebilmekmiş arkadaşlar.
Ve 1986'da Aşi Rahbani hayatını kaybediyor.
İki yıl sonra Feyruz'un kızı Leyal Rahbani henüz 28 yaşındayken Beyin kanaması sonucu hayatını kaybediyor.
Bunun üzerine büyük cümleler kurmayacağım çünkü zaten yeterince ağır.
Bir tarafta aile kayıpları, diğer tarafta devam eden savaş ve parçalanmış Beyrut.
Sonra 1990'da iç savaş sona eriyor.
Ama savaşların takvim üzerinde bitmesiyle insanların içinde bitmesi aynı gün olmuyor tabii.
Ve 4 yıl sonra 17 Eylül 1994'te Feyruz Beyrut'ta yeniden büyük bir konser veriyor.
Yer şehitler meydanı.
Savaş boyunca şehrin bölünmesinin sembolik bölgelerinden biri.
Yaklaşık 50 bin insan geliyor.
Ben bu görüntün üzerine fazladan süslü bir cümle kurmak istemiyorum.
Bir ülke 15 yıl iç savaş yaşamış.
4 yıl sonra 10 binlerce insan eski cephe hattının yakınında aynı kadını dinlemek için bir araya geliyor.
Bence arkadaşlar bu her şeyi zaten yeterince anlatıyor.
Sonraki yıllarda Feyruz kamuoyu önünde giderek daha az görünmeye başlıyor.
Bilinen son büyük sahne performansları 2011'de Lübnan'ın Cuniye kentindeki Platea sahnesinde gerçekleşiyor.
Ama burada önemli bir ayrım var.
Bu Feyruz'un 2011'de resmen emekli olduğu anlamına gelmiyor.
Böyle bir açıklaması da yok.
Hatta 2017'de Bebalia adlı yeni bir albüm yayınlıyor.
Sonra 2020'de Beyrut bir kez daha ağır bir yıkımla karşılaşıyor.
Beyrut Limanı'ndaki patlama yüzlerce insanın ölümüne binlercesinin yaralanmasına neden oluyor ve şehrin büyük bir bölümü zarar görüyor.
Arkadaşlar birkaç hafta sonra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Lübnan'a geliyor ve yaptığı en sembolik ziyaretlerden biri Feyrouz'un evine.
Emmanuel Macron'un bir ülkeye gidip o ülkenin ortak sembollerinden biri olarak yaşlı bir şarkıcı ziyaret etmesi bana çok çarpıcı geldi.
Çünkü o noktada Feyruz yalnızca müzik yapan biri değil artık.
Lübnan'ın hafızasında duran insanlardan biri.
Son yılları ise aile açısından yeniden çok ağır geçiyor.
26 Temmuz 2025'te oğlu Ziyad Rahbani 69 yaşında hayatını kaybediyor.
Hani demin 16-17 yaşındayken Selun'u en nasıl besleyen çocuktan bahsettik ya.
O çocuk zamanla yalnızca Feyruz'un oğlu olarak kalmıyor.
Besteci, piyanist, tiyatro yazarı.
Ve kendi başına Lübnan kültürünün en önemli isimlerinden biri oluyor.
Ardından Ocak 2026'da diğer oğlu Hali Rahbani'yi de kaybediyor.
Böylece Feyruz'un çocuklarından hayatta kalan tek bir isim Cima Rahbani oluyor.
Feyruz ise gözlerden oldukça uzak yaşamaya devam ediyor.
Dediğim gibi resmi olarak emekli oldum demiş değil.
Belki bu da ona yakışıyor.
Hayatı boyunca kendisini çok az anlattı.
Çoğu şeyi sesi anlattı.
Ve bütün bu hikayeyi araştırdıktan sonra başladığım yere geri dönüyorum.
Feyruz neden bu kadar büyük?
Sadece sesi yüzünden mi?
Tabii ki sesi çok güzel ama güzel sesi çok insan var.
Arkadaşlar bence Feyruz'un en büyük farkı insanların onun şarkılarını hayatlarının bir yerine bağlamış olması.
Biri sabah kahvesine bağlıyor, biri Beyrut'a, biri Kudüs'e, biri yıllar önce bıraktığı evine, biri çocukluğuna.
Bizim oralarda da Feyruz'un sesi çoktan Antakya'nın seslerinden birine karışmış durumda.
Başta dediğim gibi biz Antakyalılar sanki aynı kayıp fotoğrafın farklı parçalarını taşıyoruz.
Benim taşıdığım parçalardan biri de Feyruz'un sesi.
Belki Feyruz'un Beyrut için neden bu kadar büyük olduğunu araştırırken en iyi anladığım şey de bu oldu arkadaşlar.
Şehir değişebiliyor, insanlar dağılıyor, evler yıkılıyor, yeni hayatlar kuruluyor.
Ama bazen bir ses eski şehrin küçük bir parçasını taşımaya devam ediyor.
Feyruz'un sesi Beyrut'u yıllarca taşıdı.
Benim için de eski Antakya'dan bir şey taşıyor.
Ve bu yüzden bugün size yalnızca Nuhat hatta adın nasıl Feyruz'da dönüştüğünü anlatmak istemedim.
Biraz da bir sesin nasıl memleketin parçası haline geldiğini anlatmak istedim.
Çünkü bazı sanatçıların sesi bir süre sonra yalnızca kendilerine ait olmuyor.
Başka insanların hatıralarına karışıyor.
Feyruz'un sesi de benim antralarıma Antakya'dan karışmış.
Ve bu bölümün sonuna da geldik.
Ama gitmeden önce bölümün sonuna size bir soru bırakmak istiyorum.
Çünkü çok merak ediyorum cevaplarınızı.
Sizi birkaç saniyede artık eskisi gibi olmayan bir yere, kaybettiğiniz bir insana ya da bir daha dönemediğiniz eski halinize götüren o şarkı hangisi?
Cevabınızı Instagram'da Arkandan Konuştuk hesabında benimle paylaşabilirsiniz.
Ayrıca Arkandan Konuştuk Instagram'dan takip etmeyi, Spotify'dan takip etmeyi ya da hangi platformdan dinliyorsanız oradan takip etmeyi unutmayın.
Benim cevaplarımdan birini artık biliyorsunuz.
Yani diyor ki korkuyorum ey kalbim bu gurbette büyüyüp de memleketimin beni tanımamasından.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
