
“Konumunu gönder.”
“Plakayı at.”
“Telefonu kapatma.”
“Eve varınca yaz.”
Birbirimize söylediğimiz bu cümleler sevginin ve dayanışmanın bir parçası. Ama aynı zamanda özellikle kadınların hayatına yerleşmiş bir güvenlik kaygısının da işareti.
Bu bölümde kadınların neden hâlâ bu kadar dikkatli olmak zorunda hissettiğini; şiddetin yalnızca fiziksel olmayan biçimlerini, ısrarlı takibi, 6284 sayılı Kanun’u, İstanbul Sözleşmesi’ni ve bir kadın tehdit edildiğinde başvurabileceği mekanizmaları konuşuyoruz.
Ve biraz da şunu soruyoruz: Güvenlik sistemlerinin var olduğunu bilmek yeterli mi, yoksa asıl mesele ihtiyaç duyduğumuzda gerçekten çalışacaklarına inanabilmek mi?
Çünkü panik butonunun duvarda olması yetmiyor. Arkasında bir kablo olduğunu da bilmek gerekiyor.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba Cansu ben.
Arkadaşlar bugün çok basit hatta o kadar sık kullandığımız için artık üzerine düşünmediğimiz bir cümleyle başlamak istiyorum.
Eve varınca yaz.
Bunu kaç kere söyledik inanın bilmiyorum.
Gece arkadaşımız taksiye biniyor plakaya atlıyoruz.
İlk kez biriyle buluşmaya gidiyor konumunu gönder diyoruz.
Eve yalnız dönüyor eve varana kadar telefonu açık bırakıyoruz.
Bütün bunlar hayatımızın o kadar normal bir parçası haline geldi ki aslında ne kadar tuhaf olduklarını fark etmiyoruz.
Çünkü eve varınca yaz bir yandan sevgi cümlesi değil mi?
Seni merak ediyorum demek.
Ama bir yandan da içinde özellikle biz kadınlar açısından eve güvenli ulaşamama ihtimaline dair bir kaygı taşıyor.
Ben bugün biraz bu kaygıdan konuşmak istiyorum sizlerle.
Ama bu kez sadece kadınların neden korktuğunu değil,
Bir kadın olarak hangi haklara sahip olduğunuzu da konuşmak istiyorum.
İstanbul Sözleşmesi nedir?
6284 nedir?
Şiddet dediğimiz şey nerede başlıyor?
Bir kadın şiddete uğradığında ya da tehdit edildiğinde nereye başvurabilir?
Ve bütün bu mekanizmalar varsa kadınların bir kısmı neden hala kendisini güvende hissetmiyor?
Hazırsanız başlayalım.
Arkandan Konuştuk
Arkandan Konuştuk
En başta şunu söyleyeyim, ben bilirkişi değilim arkadaşlar.
Hakim değilim, savcı değilim, avukat değilim.
Size hukuki danışmanlık da vermiyorum.
Ben bir kadınım.
Bu konuyu biraz da o yüzden konuşmak istiyorum.
Çünkü bu bilgileri yalnızca başımıza kötü bir şey geldiğinde öğrenmemiz bana gerçekten tuhaf geliyor.
Bir yangın çıktığında yangın merdiveninin nerede olduğunu öğrenmek biraz geç kalmak değil mi?
Kadınların haklarını konuşmaya başlayınca önümüze hemen kadın hakkı diye büyük bir ifade geliyor arkadaşlar.
Sanki kadınlara ayrıca verilmiş bir takım ayrıcalıklardan söz ediliyormuş gibi.
Oysa işin temeli çok daha basit.
Anayasanın 10. maddesi herkesin kanun önünde eşit olduğunu, kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip bulunduğunu
ve devletin bu eşitliği yaşama geçirmekle yükümlü olduğunu düzenliyor.
Kadınların yaşam, özgürlük, eğitim, çalışma, özel hayat ve şiddetten korunma hakları ise
anayasanın farklı hükümleriyle ve çeşitli kanunlarıyla birlikte güvence altına alınıyor.
Yani kadın hakkı dediğimiz şeyin temelinde aslında arkadaşlar insan hakkı var.
Yaşamak, çalışmak, eğitim görmek, kendi hayatı hakkında karar verebilmek,
şiddete uğramamak, takip edilmemek, tehdit edilmemek,
istemediğim bir ilişkiden çıkabilmek, adalete erişebilmek.
Bunlar kadınlara yapılmış iyilikler değil.
Hak.
Ama burada benim kafama takılan başka bir şey var.
Bir hakkın kağıt üzerinde yazıyor olmasıyla onu gerçekten kullanabiliyor olmak aynı şey mi?
Mesela gece tek başıma sokakta yürümemi yasaklayan bir kanun yok.
Ama korktuğum için yürüyemiyorsam teoride sahip olduğum özgürlükle o özgürlüğü gerçekten yaşayabilmem arasında bir fark var.
TÜİK'in istatistiklerle kadın 2025 verilerine göre 18 yaş ve üzerindeki kadınların %28,2'si yaşadığı çevrede gece yalnız yürürken kendisini güvensiz veya çok güvensiz hissediyor.
Erkeklerde bu oran %12,3.
Burada bütün kadınlar korkuyor demiyorum tabii ki.
Benim dikkat çekmek istediğim şey, kadınlarla erkeklerin güvenlik algısı arasındaki fark.
Aynı şehir, aynı mahalle, aynı sokak ama aynı deneyim değil.
Peki neden?
İşte burada kadınlara yönelik şiddetin ne olduğuna bakmak gerekiyor.
Çünkü bizim şiddet deyince aklımıza hala çoğunlukla fiziksel saldırı geliyor.
Bir kadının vücudunda morluk yoksa bazen, şiddet yok ki diyebiliyoruz.
Oysa şiddet yalnızca fiziksel değil.
Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2024 kapsamında 15-59 yaş arasındaki 18.275 kadınla görüşülmüş.
Araştırmanın sağ çalışması 18 Kasım 2024 ile 31 Ocak 2025 arasında yapılmış arkadaşlar.
Ve bu verilere göre kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde psikolojik şiddete maruz kaldığını bildirenlerin oranı %28,2.
Ekonomik şiddet için %18,3
Fiziksel şiddet için %12,8
Israrlı takip için %10,9
Dijital şiddet için ise %8,3
Ve cinsel şiddet için %5,4
Bu oranları birbirine ekleyip toplam mağduriyet oranı çıkarmıyoruz arkadaşlar.
Çünkü aynı kadın birden fazla şiddet türüne maruz kalmış olabilir.
Bence burada söylememiz gereken çok basit bir şey var.
Bir kadının vücudunda morluk olmaması hayatında şiddet olmadığı anlamına gelmiyor.
Sürekli aşağılanmak, korkutmak, tehdit etmek, ekonomik olarak kontrol altında tutmak veya kişinin hareket alanını kısıtlamak,
olayın koşullarına göre farklı şiddet biçimleriyle ve bazı durumlarda hukuki yaptırımlarla ilişkilendirilebilir.
Yani her davranışı aynı hukuki kategoriye koyamayız ama
bana vurmadı dolayısıyla ortada şiddet yok düşüncesi de doğru değil.
Bir de ısrarlı takip meselesi var arkadaşlar.
Hani bazen eski sevgilisi biraz takıntılı diye anlatılan şey var ya,
ısrarla aramak, istemediği halde sürekli mesaj göndermek, evinin ya da iş yerinin önünde beklemek,
peşinden gitmek veya farklı yollarla temas kurmaya çalışmak,
kişinin huzurunu ciddi biçimde bozuyor ya da güvenliğinden endişe etmesine neden oluyorsa,
ısrarlı takip kapsamında değerlendirilebilir.
Bu fazla seviyor diye geçiştirilecek romantik bir ısrar değil aman dikkat edelim ve burada 6284 sayılı kanun çok önemli.
Tam adı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanun.
Şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınları, çocukları, aile bireylerini ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarını korumaya yönelik tedbirler öngörüyorlar.
Yani sadece evli kadınlar için uygulanmıyor.
Buradaki şiddete uğrama tehlikesi ifadesi çok önemli arkadaşlar.
Çünkü korunabilmek için illa fiziksel saldırıya uğramayı beklemek gerekmiyor.
6284 kapsamında koruyucu tedbir kararı verilirken,
şiddetin uygulandığına veya şiddet tehlikesinin bulunduğuna ilişkin,
delil ya da belge sunulması kanunen şart koşulmuyor.
Elbette bu her başvurunun otomatik olarak kabul edileceği anlamına gelmiyor.
Hangi tedbirin uygulanacağına yetkili makam karar veriyor tabii ki.
Ama şu yaygın inanış doğru değil yani.
DARP raporun yoksa hiçbir şey yapamazsın.
Hayır, konuk evi veya barınma desteği için de her durumda DARP raporu aranması gerektiği düşüncesi de doğru değil.
Yani kanunun amacı yalnızca gerçekleşmiş şiddete tepki vermek değil.
Şiddet tehlikesi ortaya çıktığında da koruyucu ve önleyici tedbir alabilmek.
Peki nereye başvurabiliriz Cansu derseniz?
Polis veya jandarmaya, Cumhuriyet Başsavcılığına, Aile Mahkemesine, Valilik ya da Kaymakamlıklara, Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüklerine ve şu önümlere başvurulabilir.
Acil tehlikede 112 acil çağrı merkezi aranabilir.
KADES üzerinden kolluk kuvvetlerine ihbar gönderilebilir. Bu uygulama çok kıymetli arkadaşlar.
Biz kadınların telefonunda olması gereken bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Lütfen indirelim.
Alo 183 ise sosyal destek, danışmanlık ve yönlendirme mekanizmalarından biri.
6284 sadece halk arasında söylediğimiz uzaklaştırma kararından da ibaret değil.
Olayın koşullarına göre korunan kişi hakkında barınma, geçici koruma veya geçici maddi yardım gibi koruyucu tedbirler,
Şiddet uygulayan kişi hakkında ise müşterek konuttan uzaklaştırma, korunan kişiye yaklaşmama ve iletişim araçlarıyla rahatsız etmeme gibi önleyici tedbirler uygulanabiliyor.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum?
Çünkü bir kadına şiddet gördüğünde söylediğimiz en kolay cümlelerden biri şu.
Neden gitmedi?
Ben bu araştırmayı yaptıkça bu sorunun ne kadar kolay sorulduğunu düşündüm arkadaşlar.
Neden gitmedi?
Peki, kalacak güvenli bir yeri var mı?
kendi parasına ve belgelerine erişebiliyor mu?
Çocukları varsa onları nereye götürecek?
Ailesi destekleyecek mi?
Ayrıldıktan sonra takip edilmeyeceğinden emin olabilir mi?
Ve belki en önemlisi ayrıldıktan sonra daha güvende olacağına inanıyor mu?
Bazen neden gitmedi diye sorduğumuz şey aslında onlarca başka sorunun toplamı arkadaşlar.
Belki de şu soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Neden gitmedi değil, gitmesinin önünde ne vardı?
Çünkü ekonomik şiddet dediğimiz mesele de biraz burada karşımıza çıkıyor.
Bir insanı parasız bırakmak, çalışmasını engellemek veya ekonomik olarak bağımlı hale getirmek onun seçim yapabilme gücünü de etkiliyor.
Şimdi İstanbul Sözleşmesi'ne gelmek istiyorum.
Türkiye'de muhtemelen adını en çok duyup içeriğini en az konuştuğumuz metinlerden biri bu.
Tam adı Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi.
Türkiye sözleşmeyi 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzaladı.
Onay süreci 2012'de tamamlandı.
Sözleşme 1 Ağustos 2014'te yürürlüğe girdi.
Türkiye'nin çekilme kararı ise arkadaşlar 1 Temmuz 2021'de yürürlüğe girdi.
Bugün Türkiye İstanbul Sözleşmesi'ne taraf değil.
Peki arkadaşlar bu sözleşme ne diyordu?
En basit haliyle 4 şey söylüyor.
Şiddeti önlemek, şiddetten etkilenen kişileri korumak ve desteklemek, suçluları etkili biçimde soruşturup kovuşturmak ve bütün bunları yapacak kurumların koordineli politikalar yürütmesini sağlamak.
Bence buradaki en önemli ayrım şu ki sadece bir kadın öldürüldüğünde failini cezalandır demiyor.
Oraya gelmeden önce de bir şeyler yap diyor.
Şiddeti önlemeye çalış, risk altındaki kişiyi koru, kurumları koordine et.
Şiddet meydana geldiğinde etkili soruşturma ve kovuşturma yürüt diyor.
Çünkü adalet yalnızca bir kadın öldürüldükten sonra verilen ceza değildir.
O noktaya gelinmesini engellemeye çalışan mekanizmaların kurulması da meselenin parçasıdır arkadaşlar.
Bir yanlış bilgiyi de burada ayırmak istiyorum.
Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi 6.284 sayılı kanununu ortadan kaldırmadı.
Evet arkadaşlar 6.284 hala yürürlükte.
Ama İstanbul Sözleşmesi ile 6284 aynı şeyde değil.
İstanbul Sözleşmesi devletlere önleme, koruma, soruşturma ve bütüncül politika geliştirme konusunda uluslararası yükümlülükler getiriyordu.
6284 ise Türkiye'nin iç hukukundaki koruyucu ve önleyici mekanizmaları düzenliyor.
Yani dolayısıyla Türkiye Sözleşmesi'den çıktı, kadınları koruyan hiçbir hukuk kalmadı demek doğru değil arkadaşlar.
6.284 var e İstanbul Sözleşmesi zaten gereksizdi demek de doğru değil.
Üstelik kadın hakları İstanbul Sözleşmesi ile başlayıp orada bitmiyor.
Anayasa, Medeni Hukuk, Türk Ceza Kanunu 6.284 ve Türkiye'nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi yani SEDAV da bu hukuki çerçevenin parçaları.
O yüzden ben bugün İstanbul Sözleşmesi üzerinden siyasi bir slogan tartışması yapmak istemiyorum arkadaşlar.
Metnin ne olduğunu bilelim istiyorum.
Çünkü bir şeyi savunmadan ya da ona karşı çıkmadan önce ne olduğunu bilmek hala bence en iyi yöntemlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Ve bütün bu hukuki mekanizmaları anlattıktan sonra başka bir soruya geliyoruz.
Madem bunlar var, kadınlar neden hala birbirine eve varınca yaz diyor.
İşte benim asıl konuşmak istediğim yer burası.
Çünkü bir hakkın var olmasıyla o hakkın gerektiğinde seni koruyacağına inanmak aynı şey değil.
Tam burada aklıma şahsiyet dizisindeki bir sahne geliyor arkadaşlar.
Şahsiyet dizisini bilenler bilir, bilmeyenlere ise tavsiye ediyorum.
Bence Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi dizilerinden birisi.
Şimdi şöyle bu bir hukuki kaynak değil, bir veri de değil ama sistemlere duyduğumuz güveni anlatmak için çok güçlü bir kültürel örnek olduğunu düşünüyorum.
Baş komiser Tolga'nın Nevra'nın yaptığı bir konuşmada güven meselesi anlatılıyor.
Diyor ki başına bir şey geldiğinde polisi ararsın, yangın çıktığında itfaiyeyi ararsın,
asansörde mahsur kaldığında yardım çağrısına basarsın
ya da bir yerde panik butonu varsa ihtiyaç duyduğunda o butona basabildiğini düşünürsün.
Sonra bunun tersini hayal etmeni istiyorum diyor Nevra'ya.
Ya yardım istediğinde gelen olmazsa, ya seslendiğinde seni duyan kimse olmazsa,
Ya yıllardır güvendiğin o panik butonun arkasında aslında onu herhangi bir yere bağlayan kablo olmadığını fark edersen?
Evet, bence o sahnenin korkutucu tarafı butonun bozuk olması değil.
İnsanın yıllarca onun çalıştığına inanmış olması.
Çünkü güven dediğimiz şey biraz böyle.
Her sabah 112'yi arayıp bugün çalışıyor musunuz diye kontrol etmiyoruz.
Bir güvenlik kamerasının yanından geçerken kaydının gerçekten saklanıp saklanmadığını araştırmıyoruz tabii ki.
Bir tedbir kararının nasıl uygulandığını kendimiz denetleyemiyoruz.
Bunların çalışacağına inanıyoruz.
Çünkü her şeyi kendimiz kontrol ederek yaşayamayız arkadaşlar.
Güven biraz da bütün kabloları kendi gözümüzle görmeden onların orada olduğuna inanabilmek.
Ama burada Türkiye'de hiçbir mekanizma çalışmıyor demiyorum.
Böyle bir şey doğru değil arkadaşlar.
KADES var, 6284 var, 112 var, mahkemeler var.
İçişleri Bakanlığı'nın 1 Haziran 2026 tarihli açıklamasına göre KADES'in toplam indirme sayısı 9.713.686'ya, uygulama üzerinden alınan toplam ihbar sayısı ise 2.117.098'e ulaşmış arkadaşlar.
Çok acı değil mi? Bunlar Tekin mağdur sayısı değil ama mekanizmanın yoğun biçimde kullanıldığını gösteriyor.
Benim sorduğunuz soru başka.
Bir sistemin var olmasıyla gerektiğinde senin için çalışacağına inanmak aynı şey mi?
Ve tam burada Gülistan 9 soruşturmasını araştırırken karşıma çıkan bir isimden bahsetmek istiyorum size.
Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu.
Bu bölüm Gülistan 9 dosyasını anlatan bir bölüm değil tabii ki.
Ama Ebru Cansu'nun göreve gelmesinin ardından dosyanın kapsamlı biçimde yeniden incelenmesi.
Burada konuştuğum mesele açısından önemli bir örnek.
Kamuya yansıyan soruşturma bilgilerine göre JASAT personelinden özel bir ekip oluşturuldu.
Gülistan'ın kaybolmadan önceki gününe ve kaybolduğu güne ilişkin KGYS-PTS kayıtları yeniden incelendi.
Yaklaşık 70 kamera noktasından 700 saatlik ek görüntünün dosyası girdiği bildirilmiş.
Soruşturma hala devam ediyor.
Yani dolayısıyla burada kesinleşmiş yargı sonuçlarından değil,
kamuya yansıyan soruşturma gelişmelerinden söz edebiliriz.
Benim ilgilendiğim şey şu.
Bir kadın yıllardır kayıp.
Sonra dosyaya yeniden ve ısrarla bakılıyor.
Bunu kadın kadını kurtardı diye romantik bir slogana çevirmeyeceğim.
Ebru Cansu bir Cumhuriyet Başsavcısı.
Ve yaptığı şey görev alanındaki bir soruşturma yürütmek.
Ama belki bütün mesele zaten bu arkadaşlar.
Kadınların güvenliği kahramanlara bağlı olmamalı.
Bir savcının olağanüstü bir çaba göstermesine, bir gazetecinin dosyanın peşinden yıllarca gitmesine, bir annenin adliye kapısında beklemesine ya da sosyal medyada bir etiketin gündem olmasına ihtiyaç duymadan sistem çalışmalı.
Çünkü hak dediğimiz şey şansa bağlı olmaması gereken şey.
Ve ben bütün onları düşünürken kadınların kendi aralarında kurduğu o görünmez güvenlik ağına geri döneceğim.
Türkiye'de kadına yönelik şiddet araştırmasında eşi veya birlikte olduğu kişinin en son şiddet davranışına maruz kalan kadınların %47,7'si yaşadığını hiç kimseyle paylaşmadığını belirtiyor.
Bu veri bize neden paylaşmadıklarını söylemiyor arkadaşlar ya da doğrudan devlet kurumlarına güven hakkında da sonuç vermiyor.
Korku, utanç, ekonomik bağımlılık, failin tehdidi, çocuklar, ailenin tepkisinden çekinmek ya da yaşanan şeyi henüz şiddet olarak tanımlayamamak gibi çok farklı nedenler olabilir.
Ama yine o küçük güvenlik ağımıza dönmek istiyorum.
Konumat, beni ara, plakayı gönder, istersen telefonu kapatma, eve varınca yaz.
Belki kadınlar yıllar içinde kendi küçük güvenlik sistemlerini kurdu.
Birbirimizin panik butonu olduk farkında mısınız?
Bu güzel bir dayanışma ama biraz da hüzünleniyorum ya.
Çünkü kadınların güvenliği yalnızca başka kadınların birbirini ne kadar iyi kolladığına bağlı olmamalı.
Bir kadının korunabilmesi annesinin onu eve alıp almayacağına,
arkadaşının gece üste telefonu açıp açmamasına
veya hikayesinin sosyal medyada gündem olup olmamasına bağlı olmamalı.
Hak dediğimiz şey tam burada başlıyor.
Birilerinin sana iyilik yapması değil, sana ait olan şeyin gerektiğinde çalışması.
Ve belki bu yüzden kadın haklarını yalnızca bir kadın öldürüldüğünde konuşmamak gerekiyor arkadaşlar.
Çalışabilmek, eğitim alabilmek, kendi parasını kullanabilmek,
istemediğin bir ilişkiyi bitirebilmek ve takip edilmeden yaşayabilmek temel haklar.
Kadınların bunları kullanırken sürekli şiddet ve tehdit hesabı yapmak zorunda kalmaması gerekiyor.
Belki de kadınların güvenliğini konuşurken yanlış soruyu soruyoruz.
Kadınlar neden daha dikkatli olmuyor yerine,
kadınların bu kadar dikkatli olmak zorunda hissetmediği bir hayatı nasıl kurarız diye sormamız gerekiyor.
Çünkü bir kadının ne kadar güvende olduğunu,
kendisini ne kadar iyi koruyabildiğiyle ölçmeye başladığımız anda,
sorumluluğu yanlış yere bırakıyoruz, kabul edelim lütfen.
Gece çıkma, yabancıyla konuşma, konumunu paylaşma, telefonunu açık tut.
Bunların bazıları gayet makul tedbirler olabilir, kabul ediyorum.
Ama bir insan ancak sürekli tetikte olduğu sürece güvendeyse gerçekten güvende midir?
Bu bölümü dinleyen bir kadın, günün birinde kendisinin ya da bir arkadaşının başına bir şey geldiğinde en azından şunları hatırlasın.
Şiddet sadece fiziksel değildir.
Birinin size vurmasını beklemek zorunda değilsiniz.
Şiddet tehdidi önemlidir.
Israrlı takip fazla seviyor diye geçiştirilecek bir şey değildir.
6284 hala yürürlüktedir.
Darp raporum yok hiçbir şey yapamam düşüncesi doğru değildir.
Acil bir tehlike varsa öncelik mümkünse güvenli bir yere geçmek ve 112 acil çağrı merkezi veya KADES üzerinden yardım istemek olmalı.
Arkadaşlar ben hukukçu değilim ama bir kadın olarak şunu bilmek istiyorum.
Başımıza bir şey geldiğinde hangi kapıyı çalabileceğimizi.
Ve daha da önemlisi o kapının açılacağına güvenebilmek istiyorum.
Belki şahsetteki o panik butonu örneği bu yüzden aklımdan çıkmıyor.
Butonun duvarda olması yetmiyor.
Arkasında kablo olması gerekiyor.
Ve o kablonun orada olduğunu bilmek de bir ayrıcalık değil.
Hak.
Hakkımız.
Evet arkadaşlar, bugünlük benden bu kadar.
Bölümle ilgili düşüncelerinizi veya kendi eve varınca yaz hikayenizi benimle paylaşmak isterseniz,
Instagram'da arkamdan konuştuk hesabında buluşalım.
Yorumlarınızı ve mesajlarınızı oradan okuyor olacağım.
Ayrıca yeni bölümlerden anında haberdar olmak için beni Spotify'dan takip etmeyi
ya da hangi platformdan dinliyorsanız oradan arkamdan konuştuk sayfasını takip etmeyi unutmayın.
Bir de mümkünse birbirimize eve varınca yaz demek zorunda kalmadığımız
Ama söylediğimizde de arkamıza gerçekten çalışan bir sistem olduğunu bildiğimiz günlere denk gelelim.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
