
Bu bölümde; yıllarca affedilmeyen kalecileri, çalınan Dünya Kupasını, diktatörlerin gölgesinde oynanan maçları, öldürülen futbolcuları, savaşları durduran milli takımları ve futbol tarihinin en sıra dışı olaylarını konuşuyoruz.
Barbosa, Maradona, Andrés Escobar, Didier Drogba ve Dünya Kupası tarihine damga vurmuş gerçek hikâyeler…
Futbol belgeseli tadındaki bu sarsıcı gerçekleri dinlerken "koskoca organizasyonda bu da mı olmuş?" diyeceksiniz.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün Dünya Kupası'nın arkasından konuşacağız.
Ekranda maçları izlerken her şey çok profesyonel, çok kusursuz duruyor değil mi?
Aslında o işin arka planı hiç de öyle değil.
Bugün Dünya Kupası tarihinde halı altına süpürülmüş, yetkililerin aman kimse duymasın, rezil oluruz diye saklamaya çalıştığı o inanılmaz tuhaf olayları anlatacağım.
Dinlerken yüksek ihtimalle koskoca Dünya Kupası'nda bu kadar saçmalık nasıl yaşanmış diyeceksiniz.
Hazırsanız başlayalım.
Yıl 1950.
Dünya Kupası Brezilya'da.
Maracana Stadyumunda tam 200 bin kişi var.
Evet, 200 bin.
Dile kolay. Brezilya ve Uruguay karşı karşıya.
Brezilya'ya şampiyonluk için beraberlik bile yetiyor.
Herkes kutlamalara çoktan başlamış.
Ama o şanslıdan geliyor.
Uruguaylı Gica topa vuruyor ve Brezilya kalecisi Moasir Barbosa topu içeri alıyor.
O 200 bin kişilik stadyum ölüm sessizliğine bürünüyor.
O sessizliği hayal edebiliyor musunuz?
Brezilya kaybediyor.
Ve o günden sonra Barbosa ülkesi tarafından adeta aforoz ediliyor.
Yolda yürürken insanlar onu çocuklarına gösterip İşte Brezilya'yı ağlatan adam diyorlar.
Yıllar sonra ömrünün son demlerinde Barbosa tarihe o çok ağır, çok acımasız cümleleri kazıyor.
Brezilya yasalarında en ağır hapis cezası 30 yıldır.
Ama ben işlemediğim bir suç için tam 50 yıl hapis yattım diyor.
Yani sadece saniyelik bir hata.
Sadece bir topu tutamadığı için Bir toplumun nasıl vahşice bir günah keçisi yaratabileceğinin en karanlık özeti değil mi?
Maalesef ki. Yıl 1966, Dünya Kupası İngiltere'de yapılacak.
İngilizler nasıl kısım kısım kısılıyor anlatamam.
Futbolu biz icat ettik, kupa evine dönüyor tribündeler.
Turnuva başlamadan önce bu efsanevi Jules Rime kupasını Westminster'da bir pul sergisinde sergilemeye karar veriyorlar.
Buraya dikkat edelim.
Kupa son altın.
Altında 3 milyon sterling sigorta var.
Peki güvenlik nasıl?
İki tane emekli polis amca koymuşlar başına ya.
Pazar günü adamların çay molası var.
Çay içmeye gidiyorlar.
Bir dönüyorlar ne görsünler?
Vitrin kırık ve kupa yok.
Şaka gibi ya. Koskoca İngiltere İmparatorluğu futbolun en büyük sembolünü...
Çay molasında çaldırıyor, inanılır gibi değil.
Hemen Scotland Yard devreye giriyor.
Ülke ayağa kalkmış durumda.
Derken İngiltere Futbol Federasyonu Başkanı'na bir mektup geliyor.
Jackson adında birinden.
Kupa bende, 15 bin sterlin verin yoksa eritip satacağım diyor.
Polis hemen pusu kuruyor.
Parayı sahte banknotlarla bir çantaya dolduruyorlar, adamla buluşmaya gidiyorlar.
Adamı yakalıyorlar. Oh be diyoruz polis çözdü işi.
Ama adam diyor ki ben sadece aracıyım.
Kupanın nerede olduğunu yemin ederim bilmiyorum.
Alın size çıkmaz sokak.
Brezilya basını İngiltere ile dalga geçiyor.
Bizde olsa böyle bir şey asla olmazdı.
İngilizler hırsızlığın başkenti diye manşetler atılıyor.
Ki ironiye bakın o kupa yıllar sonra Brezilya'da çalınıp gerçekten eritilecek.
Ama o başka bölümün konusu.
Neyse kupa hala ortada yok.
Günlerden yine bir pazar günü Londra'nın güneyinde David Corbett adında kendi halinde sıradan bir adam düşünün.
Köpeği Pickles'ı dışarı çıkarıyor.
Pickles böyle siyah beyaz tatlı bir fino kırması ağacın dibini koklarken bir şeye takılıyor.
Gazeteye sarılı ağır bir şey.
David paket bombası sanıyor önce korkarak açıyor.
Bir bakıyor üstünde Brezilya, Almanya, Uruguay yazan altın bir kupa.
David hemen karakola koşuyor.
Kupayı tezgaha koyuyor.
Kupayı buldum diyor.
Polis ne yapsa beğenirsiniz arkadaşlar.
David'i baş şüpheli olarak gözaltına alıyor.
Ya adam bu kupayı çalsa niye yürüyerek karakola getirsin?
Orası ayrı bir şey. Saatlerce sorguluyorlar adamı.
Sonra masum olduğuna ikna olup bırakıyorlar.
Ve pickles. O köpek bir anda dünyanın en büyük starı oluyor.
Yılın köpeği seçiliyor, mamalar bedava, ajanstan ajansa koşuyor.
Hatta bir casusluk filminde başrol bile oynuyor.
İngiltere o sene kupayı kazanıyor.
Kaptan Bobby Moore kupayı balkondan kaldırırken yanına Pickles'ı da çıkarıyorlar.
Ama hikayenin sonu biraz trajik bitiyor.
Pickles ertesi yıl bir kediyi kovalarken tasması ağaca takılıyor.
ve boğularak ölüyor.
Sahibi David onu kendi arka bahçesine gömüyor.
Yani o pırıltılı dünya kupası tarihini bir ülkenin onurunu kurtaran kahraman kendi halinde bahçede yatıyor şu an.
İşte futbol tarihi böyle absürtlüklerle dolu arkadaşlar.
Nasıl hikaye ama değil mi?
Bu olay bana hep neyi düşündürtüyor biliyor musunuz?
İnsanın o kibiri, o biz en iyisiyiz, bizim başımıza bir şey gelmez rahatlığı.
En büyük çöküşleri hazırlıyor aslında.
İngilizlerin o biz pul sergisinde bile koruruz kibri az kalsın uluslararası bir skandala yol açıyordu.
Ve günü kurtaran şey sistem değil.
Tamamen bir tesadüf.
Tamamen içgüdülerle hareket eden bir hayvandı.
Sosyolojik olarak baktığında koca koca kurumların ne kadar aciz kalabildiğinin en trajikomik özeti bence.
Neyse kahvemden bir yudum alayım.
Ve devam edelim.
Şimdi sıradaki hikaye komik değil, aslında tam bir psikolojik gelelim filme.
1974 yılına Batı Almanya'daki Dünya Kupası'na gidelim.
Ama hikayemizin asıl kahramanı bir Afrika ülkesi, Zaire.
Bugünkü adıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti.
O dönem ülkenin başında Mobutu Sese Seko adında tam bir diktatör var.
Bu adam leopar desenli şapkasıyla elindeki asasıyla tam bir korku imparatorluğu kurmuş.
Mobutu futbolun halkı uyutmak ve dünyada imaj kasmak için ne kadar büyük bir güç olduğunu fark ediyor.
Milli takıma Leoparlar adını veriyor.
Ve diyor ki gideceksiniz ve Afrika'nın gücünü dünyaya göstereceksiniz.
Oyunculara evler, arabalar, yurt dışı tatilleri vaat ediyor.
Takım efsane oynuyor ve Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanıyor.
Sahraaltı Afrika'sından kupaya giden ilk takım.
Yani tarihi bir an.
Öyle canlandırın gözünüzde.
Ama işler Almanya'ya gidince değişiyor.
Zaire ilk maçta İskoçya'ya 2-0 yeniliyor.
Olabilir, normal diyoruz.
İkinci maç Yugoslavia'ya karşı.
Maçtan önce Zaireli yetkililer yani Mobuton'un adamları oyunculara söz verilen primlerin ödenmeyeceğini söylüyor.
Oyuncular isyan ediyor.
Maça çıkmak istemiyorlar.
Zar zor ikna ediliyorlar ama sahada ruh gibi dolanıyorlar.
Sonuç Yugoslavia Zaire'ye acımıyor tam 9-0.
Tarihin en ağır yenilgilerinden biri.
İşte film burada kopuyor arkadaşlar.
Diktatör Mobutu ülkede çıldırıyor.
Kendi karizmasının çizildiğini düşünüyor.
Hemen Almanya'daki takımın oteline özel muhafızlarını yolluyor.
Oyuncuları bir odaya topluyorlar.
Muhafızlar diyor ki, Başkan Mobutu'nun mesajıdır.
Brezilya maçında 3 farklı bileğinizseniz ülkenize geri dönemezsiniz.
Ha dönerseniz de ailenizle birlikte hapishanelerde çürürsünüz.
Düşünebiliyor musunuz stresi?
Ölüm tehdidi altındasın.
Ve karşındaki takım kim?
Peleli yıllardan yeni çıkmış şampiyon Brezilya.
Adamlar makine gibi futbol oynuyor.
Sen 3 fark yersen ailen tehlikede.
Ve maç başlıyor.
Zaireli oyuncular sahada futbol oynamıyor.
Resmen savaşıyorlar.
Durum 2-0 oluyor.
Dakikalar geçmek bilmiyor Zaire için.
Her Brezilya atağında adamların ömründen ömür gidiyor.
Ve dakikalar 78'i gösterdiğinde Brezilya Zaire ceza sahasının hemen dışından tehlikeli bir yerden frikik kazanıyor.
Topun başında Rivelino var.
Şutu bir vursa top mermi gibi gider.
Gol olma ihtimali çok yüksek.
Brezilyalılar kendi aralarında taktik konuşuyor.
Hakem barajı ayarlıyor.
Zaireli oyuncular barajda titriyor.
Hakem düdüğü çalıyor.
İşte o an futbol tarihinin en garip olaylarından biri yaşanıyor.
Brezilyalı oyuncu daha topa hareketlenmeden Zaire Barajı'ndan Ilunga Mivepu adında bir oyuncu fırlıyor.
Koşuyor ve duran topa bütün gücüyle gelişine bir şut çekip topu sahanın dışına dikiyor.
Statlı bir sessizlik.
Sonra herkes kahkaha atmaya başlıyor.
Spikerler... Şu Afrikalılara bir bakın.
Daha futbol kurallarını bile bilmiyorlar.
Free kick nedir haberleri yok diye canlı yayında dalga geçiyorlar.
Hakem gelip sarı kart gösteriyor.
Mwepu hakeme bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama kimse anlamıyor.
Mwepu'nun o an kafasından geçenleri kimse bilmiyor.
Ve yıllar sonra verdiği röportajda şunu diyor.
Ben kuralları herkes kadar iyi biliyordum ama o an panikten çıldırdım.
Brezilya o golü atarsa 3-0 olacaktı ve biz o golü yersek ülkemize gidemeyecektik.
Orada zaman geçirmek, dikkat dağıtmak ve hakemden kırmızı kart görüp o cehennemden çıkmak istedim.
Yani o bütün dünyanın dalga geçtiği, cahil ilan ettiği adam o an aslında kendi hayatını, takım arkadaşlarının hayatını kurtarmak için kendini feda ediyordu.
Ve başardılar. Brezilya o frikiye atamadı.
Maç 3-0 oldu.
Evet ama 4'ü yemediler.
Zaire takımı ülkesine dönebildi.
Tabii ne ev ne araba.
Bütün hakları ellerinden alındı.
Sefalet içinde yaşadılar.
Tarih boyunca koltuk sevdalısı muktedirler.
Kitlelerin bu ortak inancını kendi karanlık ajandaları için kullanmaya bayıldılar.
Şimdi sizi 1978 yılına.
Arjantin'e götürmek istiyorum.
O dönem Arjantin, General Jorge Videla liderliğindeki kanlı bir askeri cuntanın demir yumruğu altında eziliyor.
Ev sahibi Arjantin finalde kupayı kaldırıyor.
Milyonlarca insan sokaklara dökülmüş.
Mavi beyaz bayraklarla delicesine bir sevinç yaşanıyor.
Şampiyonluk şarkıları yeri göğü inletiyor.
Ama... O büyük River Plate Stadyumu'nun o neşe dolu kalabalığın sadece birkaç kilometre ötesinde ne oldu biliyor musunuz?
Esma adındaki o meşhur işkence merkezinde rejim muhalifleri akıl almaz işkencelerden geçiriliyor ve katlediliyorlardı.
O gün atılan gollerin sevinç çığlıkları hücrelerdeki insanların çığlıklarını bastırmak için kullanıldı.
İnanabiliyor musunuz ya?
Futbol o gün bir diktatörlüğün dünyaya ve kendi halkına çektiği en kusursuz, en kapatıcı makyajıydı.
Diğer yanda ise madalyonun karanlık yüzü var.
1986'da İngiltere'ye eliyle attığı o meşhur tanrının eli golü Diego Armando Maradona.
O gol sadece haksız bir puan kazanma meselesi değildi.
O gol İngiltere'ye karşı Falkland Savaşı'nın yeşil sahadaki intikamı olarak milyonlara kabul ettirildi.
Maradona o turnuvayla ölümsüz bir ilaha, adeta bir mitoloji tanrısına dönüştü.
İşte futbol böyle gri alanı olmayan acımasız bir canavardır arkadaşlar.
Bir adamı saniyeler içinde ya bir ulusun tanrısı yapar, tapınaklara adını yazdırır ya da onu kendi toplumunun kanlı elleriyle idam sehpasına gönderir.
Ortası yoktur yani.
Ama keşke iş sadece psikolojik bir hapiste kalsaydı değil mi?
1994 yılına Amerika'daki turnuvaya gidelim.
Kolombiya turnuvanın gizli favorisi.
Ancak kendi kalesine çok şanssız bir gol atan Andres Escobar yüzünden turnuvadan eleniyorlar.
Escobar o utançla ve üzüntüyle ülkesine dönüyor.
Memleketi Medeyin'de karanlık bir barın otoparkında etrafı sarılıyor.
Altı el silah sesi yankılanıyor otoparkta.
Tetiği çekenler her kurşunda gol diye bağırıyor.
Gencecik bir adam stadyumdaki yanlış bir pozisyonun bir saniyelik hatanın bedelini kendi kanıyla canıyla ödüyor.
Ama işte insanı dumura uğratan o çelişki tam da burada başlıyor.
Aynı futbol, aynı meşin yuvarla.
tam zıttı bir mucizeyi de yaratabiliyor.
Tarihi biraz ileri saralım.
2005 yılına.
Fildişi sahiline gidelim.
Ülke yıllardır süren kanlı bir iç savaşın pençesinde.
Her gün insanlar ölüyor.
Sokaklar kan gölü.
Ve o gün Fildişi sahili milli takımı tarihinde ilk kez Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanıyor.
Maç bitiyor. Dünyaca ünlü yıldız Didier Drogba.
Ve takım arkadaşları soyunma odasında diz çöküyorlar.
Evet, canlı yayında o terli formalarıyla, ellerinde mikrofonla ülkelerine yalvarıyorlar.
Lütfen diyorlar, sadece bir haftalığına silahları bırakın, biz bir bütünüz diyorlar.
Ve ne oluyor biliyor musunuz?
Birleşmiş Milletlerin o kravatlı, süslü diplomatların yıllarca o geniş yuvarlak masalarda yapamadığını, Terli formalarıyla o 22 adam tek bir gecede yapıyor.
Silahlar susuyor.
Tetiği çekmek üzere olan o eller o an silahı bırakıp aynı takımın galibiyetini alkışlamayı seçiyor.
Çünkü futbol onlara o an için kurşunlardan daha büyük bir ortak inanç veriyor.
Futbolun kitleleri nasıl uyuttuğunu, nasıl bir ilizyon yarattığını konuşuyoruz ya.
Sizi 2009 yılına dünyanın en kapalı kutusu olan Kuzey Kore'ye götüreyim.
İllüzyonun kelime anlamıyla vücut bulduğu akıllara ziyan bir olay.
Yıl 2009. Kuzey Kore 2010 Dünya Kupası'na katılmaya kazanmış.
Ve şansa bakın ki gruptaki rakiplerden biri Brezilya.
Ama Kuzey Kore'ye uygulanan diplomatik ambargolar yüzünden takım Asya dışından kimseyle hazırlık maçı yapamıyor.
İşte tam bu noktada sahneye...
San Muyung Moon adında Güney Koreli milyarder bir dini lider çıkıyor.
Kendisini mesih ilan eden bu adamın Kuzey Kore lideri Kim Jong-il ile çok tuhaf, çok yakın yani siyasi ve ticari ilişkileri var.
Moon diyor ki merak etmeyin ben size Brezilya'dan bir takım getireceğim.
Moon'un Brezilya'da satın aldığı Kulübi Atletico Sorokaba adında mütevazi bir takımı var.
İsmi çok mütevazi gelmedi bana.
Sao Paulo eyaletinin ikinci liginde oynayan, maçlarına en fazla birkaç bin kişinin geldiği sıradan bir kulüp düşünün.
Moon bu takımı alıyor, Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'a Kim Il-sung Stadyumuna götürüyor.
Ve sıkı durun arkadaşlar, maç günü.
Sorokaba oyuncularına tesadüf eseri mi desek, yoksa şeytani bir stratejiyle mi desek, Brezilya milli takımının o meşhur sarı deplasman formalarını giydiriyorlar.
Stadyumdaki dev skor tabelasında rakip takımın adı sadece Bra olarak yazılıyor.
Stadyumda tam 80.000 kişi var.
Dışarıda giremeyen 30.000 kişi bekliyor.
Ve o 80.000 kişi karşılarındaki o sıradan ikinci link takımını efsanevi Brezilya milli takımı sanarak izliyor.
Seyirciler kendi takımlarının, Neymarların, Kakaların formalarını giymiş gerçek Brezilya'ya karşı oynadığına yemin edebilirler ama ispatlayamazlar.
Maç ne mi oluyor? 0-0 beraber bitiyor.
Kuzey Kore rejimi bu maçı halkına dünyanın en iyi futbol ülkesine karşı alınmış muazzam bir zafer olarak yutturuyor.
Yani Brezilya'da kendi halinde takılan birkaç futbolcu hayatlarının en büyük kalabalığı önünde bir geceliğine milli takım muamelesi görüp koca bir ülkenin propaganda
ailesi oluyor. Alın size futbolun kitleleri uyutma gücü.
Peki tüm bu kanın, gözyaşının, kahramanlıkların ve mahvolmuş hayatların üzerine inşa edilen şey ne?
Cevap çok basit.
Kapitalizmin bugüne kadar yarattığı en kusursuz ve en büyük ekonomik imparatorluk.
Katar'da düzenlenen son turnuvayı hatırlayın ya.
Sadece bir aylık, evet altını çiziyorum.
Sadece 30 günlük bir turnuvaya ev sahipliği yapmak için Katar'ın harcadığı para ne kadardı biliyor musunuz?
Tam 220 milyar dolar.
Bu rakamın ne anlama geldiğini idrak etmek bile zor.
Birçok ülkenin onlarca yıllık milli gelirinden bahsediyoruz.
Peki bu büyük, bu akıl almaz harcamayı meşrulaştıran o görünmez güç nedir?
Ve işte o güç bizim bu hikayeye olan o sarsılmaz inancımız arkadaşlar.
Bizler akşam işten yorgun argın dönüp o ekrandaki ter döken çocukları izlerken, hop oturup hop kalkarken, arka planda yayın haklarının, küresel sponsorluk anlaşmalarının,
Bitmek bilmeyen forma satışlarının ve büyük bahis endüstrisinin yarattığı trilyonlarca dolarlık ekonomi hiç durmadan o çarklarını çevirmeye devam ediyor.
FIFA dediğimiz o dev organizasyona bir bakın ya.
FIFA aslında hiçbir şey üretmez.
Ne bir teknoloji üretir, ne bir ilaç bulur, ne de dünyayı değiştirecek bir fikir sunar.
FIFA sadece ama sadece bizim inancımızı bize geri satarak dünyanın en zengin, en dokunulmaz kurumlarından biri haline gelmiştir.
O yeşil sahada atılan her depar, kaçırılan her kritik penaltı veya hakimin ağzından çıkan her düdük sesi aslında küresel borsalarda işlem gören milyar
dolarlık hisse senetlerinin yönünü belirleyen kelebek etkileridir.
Siz o an takımınız gol attı diye sevinirken dünyanın öbür ucunda bir spor markasının hisseleri %10 değer kazanır.
Siz penaltı kaçtı diye ağlayken milyar dolarlık bahis şirketlerinin kasası ağzına kadar dolup taşar.
Bizim saf duygularımız dünyanın en acımasız borsasının yakıtıdır aslında.
Evet, birazcık toparlayalım istiyorum arkadaşlar.
Eğer bir gün birisi yanınıza gelip size ukala bir tavırla dünya kupasının sadece futboldan, sadece bir toptan ibaret olduğunu söylerse ona yavaşça dönün ve sadece
gülümseyin.
Çünkü artık gerçeği biliyorsunuz.
Dünya kupası futbol falan değildir.
Dünya kupası insanlığın kendi yarattığı mitolojilere olan o çaresiz ihtiyacıdır.
Savaşların kan dökülmeden kazanıldığı.
günahların tek bir şutla affedildiği, yeni kahramanların doğup eskilerin vahşice kurban edildiği, modern zamanların kusursuz gladiatör arenasıdır.
Ve işin en çarpıcı, belki de en hastalıklı tarafı nedir biliyor musunuz?
Bizler. Hepimiz.
Bütün bu gerçekleri bilmemize rağmen, içindeki o yozlaşmayı, kirli siyaseti, günahsız insanların harcanışını ve trilyon dolarlık o vahşi ticareti, iliklerimize kadar hissetmemize
rağmen 4 yılda bir o ilk düdük çaldığında hepimiz tıpış tıpış o ekranın başına geçiyoruz.
Ve bu muazzam yalana inanmayı yeniden büyük bir zevkle, büyük bir coşkuyla kabul ediyoruz.
Üstelik bu sefer o büyük arenada sadece birer izleyici değiliz.
Bu sefer o yeşil sahanın ortasında, o milyarlarca dolarlık ilizyonun tam kalbinde Tüm o hesapların ve oyunların ötesinde bizim çocuklar var.
Yıllar süren bekleyişin ardından kendi hikayemizi o büyük kitaba yazmak için o sahaya çıkıyoruz.
Bizler ekran başında nefesimizi tutarken onlar sadece meşin bir yuvarlağın peşinden koşmayacaklar.
Onlar sabahın köründe işe giden, işçinin yorgunluğunu, gelecek kaygısı çeken gencin umudunu.
Sokakta taştan kale yapıp top peşinde koşan çocuğun hayallerini ve bu ülkenin damarlarında dolaşan o asla vazgeçmeme inadını sırtlarında taşıyacaklar.
Bu yüzden tam da buradan, bu mikrofondan onlara seslenmek istiyorum.
O sahaya çıktığınızda karşınızdaki rakiplerin milyar dolarlık piyasa değerleri, o şatafatlı formaları, veya büyük stadyumun uğultusu sizi sakın korkutmasın.
Siz o yeşil çimlere adım attığınız an arkanızda tek yürek olmuş milyonlarca insanın nefesini, duasını ve sarsılmaz inancını hissedeceksiniz.
Biz sizden sadece o soğuk kupayı ya da sadece bir galibiyeti beklemiyoruz.
Biz sizden o kırmızı beyaz formanın hakkını veren, son saniyesine kadar, son nefesine kadar pes etmeyen, o çılgın Türkler ruhunu sahaya yansıtmanızı bekliyoruz.
Ben bile gaza geldim konuşurken.
Siz düşerseniz biz kaldırırız.
Evet, o gladiyatör arenasında yalnız değilsiniz.
Her şutunuzda, her deparanızda, sizinle beraber nefes alıp veren koca bir ülke var.
Çıkın, bizim hikayemizi bütün dünyaya ezberletin.
Bugün dünya kupasının karanlık ama bir o kadar da...
büyüleyici odalarında dolaştık arkadaşlar.
Ve finali o sahada ter dökecek kahramanlarımıza milli takımımızı ayırdık.
Yolunuz açık, şansınız bol olsun bizim çocuklar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
