
Deniz Göktaş | Herkes Kendi Deniz’ini Yarattı
15 Temmuz 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisinin ardından yaşananları konuşuyoruz. Politik mizah, ifade özgürlüğü, sosyal medya linçleri, kahramanlaştırma kültürü ve Türkiye’nin tahammül sınırları üzerine bir Arkandan Konuştuk bölümü.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün Deniz Göktaş'ın arkasından konuşacağız arkadaşlar.
Ha biz sen kalmıştın Cansu diyebilirsiniz.
Vallahi de bir ben kaldım konuşmayan ve çatlayacağım artık.
Ama biz bugün bu bölümde Deniz Göktaş üzerinden mizahı, düşünce özgürlüğünü, kutsala dokunma korkusunu, politik şakanın bedelini ve sosyal medyanın kesitlerinden hüküm
çıkarma hastalığımızı.
Ve ülkece bizim birini severken bile nasıl boğduğumuzu konuşacağız.
Lafı çok uzatmayalım.
Hazırsanız başlayalım.
Arkadaşlar şimdi biz Deniz Göktes'i konuşacağız ama yani Deniz'in sahnede ne söylediğini değil.
Öncelikle bizim o sahneden sonra ne yaptığımızı konuşmak istiyorum.
Çünkü Türkiye'de bazen bir gösteri gösteri olarak kalmıyor maalesef ki.
Bir anda herkesin kendi öfkesini, kendi politik pozisyonunu ya da kendi ayağın kırıklığını yüklediği büyük bir aynaya dönüşüyor değil mi?
Deniz Göktaş'ın Ölü Deniz gösterisi de tam olarak böyle oldu bence.
Yani ortada politik tarafı güçlü, sert, yer yer rahatsız eden ama çok tanıdık bir yerden konuşan bir stand-up vardı.
Gösteri YouTube'a yüklendi.
Çok kısa sürede milyonlarca izlendi ve bir anda her yerdeydi.
Sonrasında ne oldu? Cimer'e giden şikayetler, hedef gösteren paylaşımlar, havalimanında gözaltı, ters kelepçe ve cezaevine uzanan o tuhaf süreç geldi.
Bir noktadan sonra mesele artık sadece bir komedinin gösterisi olmaktan çıktı, mizahın nerede suç sayıldığı, toplumun neye gülebildiği ve neye tahammül edemediği meselesine dönüştü.
Ve biz bunları çok kısa sürede yaşadık arkadaşlar.
Bir hafta gibi bir sürede oldu bu kadar şey.
Tutuklanma gerekçesine baktığımızda da zaten mesele daha çıplak görünüyor.
Deniz Göktaş hakkında Cumhurbaşkanı'na hakaret ve halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçları gündeme geldi.
Yani sahnede söylenen bir söz bir anda yalnızca beğenilip beğenilmeyecek bir şaka olmaktan çıktığı devletin, hukukun, dinin ve siyasetin aynı anda üzerine çöktüğü
bir dosyaya dönüştü. İşte tam da burada.
Türkiye'de mizahın sınırını görüyoruz.
Bu ülkede politik mizah yapılır mı?
Soruyorum size yapılır mı?
Elbette yapılır ama bedelsiz yapılır mı?
Orası biraz karanlık çünkü düşünce özgürlüğü dediğimiz şey kağıt üzerinde güzel duran ama gerçek hayatta çoğu zaman kime dokunduğuna bağlı çalışan bir mekanizma aslında.
Deniz'in ifadesinde söylediği şey de bu yüzden önemli.
Bu gösteriyi 3 yıldır yaptığını, 100 bine yakın kişinin izlediğini, o zamana kadar kimsenin çıkıp ben bundan incindim demediğini söylüyor.
Bu çok kritik bir yer ya.
Çünkü aynı gösteri sahnede yıllarca oynanırken kimse onu böyle okumadı.
Ne zaman YouTube'a yüklendi, milyonlara ulaştı, ne zaman sosyal medya onu büyütüp görünür hale getirdi, işte o zaman mesele bir anda suç gibi ele alınmaya başlandı.
Demek ki sorun sadece söylenen söz değil.
Sorun o sözün ne kadar yayıldığı, kime ulaştığı ve kimleri rahatsız ettiği arkadaşlar.
Şimdi o gösteriye 3 yıldır giden yüz binlerce insanı düşünün.
Yani adamlar, kadınlar gösteriyi izledi, çok beğendi, alkışladı, takdir etti, evine gitti, yattı, uyudu.
E YouTube'a yüklenince öyle mi oldu?
Yani bir şaka küçük bir salonda kaldığında mizah olarak kalabiliyor.
Ama aynı şaka milyonlara ulaştığında...
Tehlike sayılabiliyor.
Türkiye'nin düşünce özgürlüğü ile imtihanı biraz da burada başlamıyor mu?
Çünkü özgürlük dediğimiz şey kimsenin duymadığı yerde konuşma hakkı değildir.
Asıl meselemiz duyulduğunda da konuşabilmektir.
Tartışabilmektir. Alkışlandığında değil, rahatsız ettiğinde de var olabilmektir.
Bu ülkede böyle bir şey mümkün mü?
Gördüğümüz üzere asla değil.
Şimdi kimseye dokunmayan söz zaten risk taşımıyor.
Yani asıl sınav dokunan sözle başlıyor.
Öz eleştiriyle falan başlıyor.
Burada benim asıl takıldığım yer sadece tutuklanma süreci değil.
Şimdi asıl mesele gösterinin toplum tarafından bizler tarafından nasıl tüketildiği arkadaşlar.
Çünkü Deniz Göktaş bir anda sadece izlenmedi.
Çok hızlı, aşırı hızlı, süper hızlı biçimde bir yere yerleştirildi.
Daha ne olduğunu anlamadan bazıları için memleketin sesi oldu, temsilcisi oldu, bazıları için halkın öfkesi, bazıları için susturulanların temsilcisi, bazıları için de haddini
aşmış biri oldu. Yani herkes aslında kendi denizini yarattı diyelim.
Gösteriden sonra izledim gösteriyi, Instagram'a girdim, X'e girdim, baktım.
Allah Allah aynı anda bir sürü deniz göktaşla ilgili içerik görmeye başladım.
Psikologlar gösterinin ruhsal okumasını yapıyor.
Gazeteciler her cümleden politik sonuç çıkarıyor.
Siyasi parti sayfaları işine gelen kısımları alıp paylaşıyor.
Birileri nihayet biri konuştu diyor.
Birileri gösterinin başını sonunu izlemeden hükmünü vermiş.
Yani ortada bir stand-up vardı ama sosyal medyada herkes kendi dosyasını açmış gibi arkadaşlar.
Kimse bu gösteri ne söylüyor diye sakin sakin bakmayı bilmiyor.
Ya bir sakin oturup...
Durup nefes almayı bilmiyoruz ülkeceye.
Herkes bu gösteri benim tarafıma nasıl yarar diye bakıyor bence.
Şimdi sahneye kendi kafasının de bir maketiyle çıkması bile bunun bir örneği oldu aslında.
Normalde bu sahneye ait absürt bir fikir olarak kalabilir.
Ego ile dalga geçen bir dekor olabilir.
Gösterinin tonunu kuran bir imge olabilir.
Ya bizde hiçbir şey olduğu yerde kalmıyor.
Birileri o kafayı aldı.
Allah'ım önüme çıkan sosyal medya içeriklerinden biriydi arkadaşlar.
Birileri almış o kafayı.
Yapay zeka ile Deniz Göktaş'ın kafasından Deniz Gezmiş'e getirmiş.
Yani bizde hiçbir şey olduğu yerde kalamıyor mu ya?
Duramıyor muyuz ya?
Bambaşka siyasi anlamlar çıkarıyoruz.
Ya belki aynı anlamı çıkarıyoruz olabilir.
Ama bir durun ya. Yani bir şeyi gördüğümüzde önce bu sahnede ne işe yarıyor diye sormuyoruz.
Bunu kendi kavgama nasıl bağlarım diye bakıyoruz.
Tam burada. Farkında değilsiniz ama mizahın kendisi aradan çekiliyor.
Şaka şaka olarak tartışılamıyor maalesef.
Dekor dekor olarak da kalamıyor.
Bir gösteriyi biz bir gösteri olarak da izlemiyoruz.
Her şeyi hızla büyütüyoruz, kutsallaştırıyoruz, kriminalleştiriyoruz.
Sonra bu toplumsal da buna yani sonra çıkıp buna toplumsal tartışma diyoruz.
Bence çoğu zaman tartışma falan değil bu arkadaşlar.
Herkes kendi ezberini aynı olayın üstüne boşaltıyor.
Olan o. Kutsal kitap meselesi de yani bunun en açık yerlerinden biri oldu.
Gözleri de geçen o bölüm mizahın aslında en riskli alanına dokunuyordu.
Kutsala. Çünkü bu ülkede siyasetle ilgili şaka yaptığınızda bir duvara çarparsınız.
Dinle ilgili şaka yaptığınızda başka bir duvara.
İkisi birleştiğinde ise valla duvar falan kalmaz, direkt beton dökülür üstüne.
O bölümdeki espri beğenilir beğenilmez, rahatsız eder etmez.
Bunlar tartışılır şeyler.
Ama bakın tartışılır diyorum, tartışılabilir şeyler.
Kavga edilebilir, tutuklanılabilir şeyler demiyorum.
Burada soru şu, bir toplum neyi tartışabilir?
Ya da neyi sadece korunması gereken, kırmızı alan ilan eder?
Yani çünkü kutsal sayılan şeylere mizahın değmesi, O inancı yok etmez arkadaşlar.
Ama o inancın etrafına kurulan iktidar dilini rahatsız eder.
Bizim kaldıramadığımız yer tam olarak burası.
Türkiye'de bazı konulara gülmek değil mesele.
Bazı konular hakkında düşünmek bile tehdit gibi algılanıyor.
Dini değerleri aşağılama dediğimiz başlık da çoğu zaman bu ince çizgide geziniyor.
Bir şaka, gerçekten aşağılayıcı mı?
Yoksa kutsal kabul edilen bir alanı mizahın konusu yaptığı için mi öfke topluyor?
Bunu soğukkanlılıkla tartışmamız gerekirken hemen taraf seçiyoruz.
Bir taraf dine saldırı diyor, diğer taraf mizah bu deyip geçiyor.
Oysa mesele çok daha zor.
Mizah bazen rahatsız eder.
Yani mizah zaten rahatsız eder.
Rahatsız ettiği için zaten mizahtır.
Ama rahatsız olan herkesin eline ceza sopası verilirse...
Geriye mizah değil arkadaşlar.
Onaylanmış eğlence kalır kusura bakmayın.
Şimdi gösterinin YouTube'a reklamsız konması ve gelire kapatılması meselesine gelmek istiyorum.
Bu tercih elbette tartışılır, konuşulur.
Büyük izlenme alacak bir işi, reklamsız paylaşmak dikkat çekici bir şey.
Ama sosyal medya bunu da hemen başka bir makama taşıdı.
İşte asıl komünist budur.
Adam hiçbir karşılık beklemiyor.
parayı değil derdi seçmiş gibi yorumlar yayıldı.
Kulağa çok romantik geliyor değil mi?
Ama bu cümlelerin içinde gizli bir beklentimiz var.
O ne? Şimdi bugün birini paraya el sürmeyen halk kahramanı diye yüceltirseniz, yarın o insan emeğiyle para kazandığında, güzel bir ev aldığında, hayat standardı
değiştiğinde, yine onu bizler yargılarız.
Parayı buldu değişti deriz.
Hani halkın çocuğuydu deriz.
Çünkü biz insanları insan olarak sevmekte zorlanıyoruz.
Onları kafamızda kurduğumuz role sadık kaldıkları sürece seviyoruz.
Şimdi ben şöyle bir örneğe gelmek istiyorum.
Hasan Cankaya mesela buna örnek yani buna benzer bir şey yaşandı.
Hasan Cankaya ilk çıktığında YouTube'da gösteri yayınladığında işte konuşanları yayınladığında büyük patlama yaşandı.
Bizden biri mahalleden geldi kimseye eyvallahı yok denildi şişirildi şişirildi şişirildi.
Sonra ne oldu? Adam büyüdü, para kazandı.
Yani görünür hale geldi, hayatı değişti.
Adam YouTube'dan çıkıp bir platformla anlaştığında kıyamet koptu ülkede ya, kıyamet.
Bu kez aynı yerden şu sesler yükseldi.
Sen çok değiştin, şımardın, zengin oldun sesleri yükseldi.
Buradaki mesele sadece Hasan Cenk Aya değil.
Mesele bizim başarıyla kurduğumuz çelişkili ilişki arkadaşlar.
Birinin yükselmesini istiyoruz ama yükseldiği yerde iyi yaşamasına asla tahammül edemiyoruz.
Deniz göktaş içinde aynı risk var.
Bugün onu bir hafta gibi kısa bir sürede göklere çıkaranların bir kısmı yarın onun çok sıradan bir insani tercihinde hayal kırıklığına uğrayabilir.
Ya bir anlaşma yapar, satıldı derler.
Para kazanır, bozuldu derler.
Kötü bir şaka yapar, balondu derler.
Çünkü başta sağlıklı bir takdir kuramazsınız.
Sonunda sağlıklı bir eleştiri de kuramazsınız arkadaşlar kusura bakmayın.
Putlaştırarak sevdiğiniz insanı ilk çatlağında siz kırarsınız.
Şimdi Deniz'in cesaretini teslim etmek çok başka bir şey.
Ama onu kahramanlaştırmak başka şey.
Evet gösteride çok cesur yerler vardı.
Evet politik mizah yapmak bugün kolay değil.
Birçok insanın yüksek sese söyleyemediği şeyleri sahnede söyledi.
Ama bir komedyeni kahraman yaptığımız anda ondan sadece iyi bir şaka beklemiyoruz.
Ahlaki kusursuzluk bekleriz.
Siyasi olarak hep aynı yerde durmasını bekleriz.
Sınıfsal olarak bizim onu koyduğumuz yerde kalmasını isteriz.
Oysa komedyen de insandır arkadaşlar.
Hata yapar, kötü şaka yapar, ya değişir, yorulur, para kazanır ya, insan kalmasına izin vermediğimiz birinden sürekli temsil görevi beklemek, Destek değil
arkadaşlar, baskıdır.
Bir de gösterinin kesitler üzerinden tüketilme meselesi var.
Stand-up bağlamla çalışan bir şey değil mi?
Yani bir şakanın öncesi vardır, sonrası vardır, tonu vardır ya.
Ama sosyal medyamız sağ olsun bağlamı sevmez.
Sosyal medya kavga çıkaracak 30 saniyeyi sever.
Bir taraf aynı kesiti, bunu söylemek yürek ister diye paylaşır.
Diğer taraf bu kadarına da pes diye...
Keşfete dolaşıma sokar.
Aslında iki tarafta gösteriyi değil, kendi öfkesini büyütüyor.
Sonra bir dakikalık kesitten karakter analizi çıkarıyoruz.
Hukuk yorumu çıkarıyoruz ya, ahlak dersi çıkarıyoruz.
Buna da fikir diyoruz.
Arkadaşlar, bir sakin olalım.
Fikir biraz yavaşlık ister.
Bir şeyi baştan sona izlemeyi, duymayı, tartmayı gerektirir.
Valla kusura bakmayın ama biz çoğu zaman o zahmete girmeye tenezzül bile etmiyoruz.
Çünkü hüküm vermek daha kolay.
Hızlı, keskin ve paylaşılabilir.
Sosyal medyada en çok iş yapan şey de bu değil mi zaten?
Düşünce değil, aldığımız pozisyon önemli.
Türkiye'de politik mizah yeni bir şey değil.
Ferhan Şensoy bunu yıllarca yaptı.
Bedelini ödedi ya. Levent Kırca bu ülkenin absürtlüklerini ekranda yüzümüze vurdu.
Deve kuşu kabere yaptı.
Aziz Nesin yazıyla yaptı.
Genco Erkal sahnede yaptı.
Mizah bu ülkede hiçbir zaman sadece güldürmedi.
Aynı zamanda toplumun nereye sıkıştığını gösterdi bize.
Ama yıllar geçse de reflekslerimiz pek değişmedi kabul edelim bunu.
Eskiden bu skeç fazla ileri gitti diyorduk.
Bugün bu stand-up fazla ileri gitti deniyor.
Televizyonun yerini YouTube aldı.
Gazete küpürünün yerini X'den aldığımız kesit aldı.
Ama tahammülsüzlüğümüz aynı yerde duruyor.
Burada kimse Deniz Göktaş'ın her şakasını beğenmek zorunda değil.
Ayrıca ben Celal Şengör'le olan kısmı hiç beğenmedim.
Kendi eleştirim.
Ama bir buçuk iki saatlik diyorum işte kaç saatlik olan gösteriyi izledikten sonra da o kısmı beğenmedim diye alıp yağdırmadım ya.
İzledim, güldüm, geçtim, alkışladım, geçti gitti.
Arkadaşlar bu kadar. Bir şaka sizi rahatsız edebilir, kötü bulunabilir, haksız görebilirsiniz.
Bunları konuşmak çok normal.
Ama eleştiri başka şey.
Cezalandırma arzusu başka şey.
Bir komedyenin cümlesiyle tartışmak başka şey.
Onu susturulması gereken bir tehdit gibi görmek çok başka şey.
Bu ayrım kaybolduğunda sadece sahnedeki kişi susmaz, seyirci de susar.
İnsan artık bu komik mi diye değil, Buna gülersen başıma bir iş gelir mi diye düşünmeye başlar.
O noktada mizahın omurgası kırılır.
Belki de bu yüzden Deniz'in cezaevinden avukatı aracılığıyla gönderdiği neşemizi çalamazlar cümlesi bu kadar yayıldı.
E çünkü mesele sadece neşe değil.
Mesele o neşenin içinde duran itiraz, rahatlama, nefes alma hali.
Mizah bazen tam da bu yüzden güçlü.
Yani sadece güldürdüğü için değil.
İnsanın içindeki sıkışıklığı görünür kıldığı için.
Bu olayda Deniz Göktaş'tan çok bizim kendimize bakmamız gerekiyor.
Neden bir komedyonu bu kadar hızlı kahramanlaştırıyoruz?
Ya da neden bir gösteriden hemen kendi tarafımıza yarayacak bir anlam koparmaya çalışıyoruz?
Neden para kazanmayan sanatçıyı halk çocuğu diye severken para kazandığında aynı hızla yargılıyoruz?
Neden mizahı sadece bizim tarafımıza dokunmadığı sürece özgürlük meselesi sayıyoruz?
Deniz Göktaş sahneye kendi kafasının dev bir maketiyle çıktı ya.
Ama gösteriden sonra ortaya çıkan tabloya bakınca arkadaşlar asıl dev kafanın bizim toplumsal refleksimiz olduğunu görmemek zor.
Her şeyi büyüten, her şeyi sembole çeviren, sevdiğini boğan, kızdığını susturmak isteyen o refleks.
Adam sahnede bir gösteri yaptı.
Biz gösteriyi izlemekle kalmadık, sahiplendik, yücelttik, suçladık, kendi öfkemize tercüme ettik.
Sonra yine aynı yere geldik.
Bu ülkede bazen komedyen sahneye çıkar ama asıl performansı toplum sergiler.
Yani bu bölümün özü şu arkadaşlar.
Biz mizahı seviyoruz ama çoğu zaman bize dokunmadığı sürece.
Biz sanatçıyı destekliyoruz ama bize benzemeye devam ettiği sürece.
Biz özgürlüğü savunuyoruz ama çoğu zaman bizim tarafımız konuştuğunda.
Yani Deniz Göktaş meselesi bu yüzden sadece bir stand-up meselesi olarak kalmadı.
Bu bizim birini severken bile ona nasıl yük bindirdiğimizin, gülerken bile nasıl taraf seçtiğimizin hikayesi.
Ve burada şunu unutmamamız gerekiyor arkadaşlar.
Bir toplumda mizah siyasetle yan yana geldiği anda suç dosyasına dönüşüyorsa orada mesele sadece komedyenin usubu falan değildir.
Orada düşünce özgürlüğünün gerçek sınırı görünür.
Çünkü özgürlük kimsenin alınmadığı cümleleri korumak değil.
Özgürlük rahatsız eden cümlenin de hukukla, fikirle karşılanabilmesi.
Biz bunu başaramadığımız sürece her sert şaka bir ihbar dosyasına, her politik espri bir savunma metnine ya da her sahne bir potansiyel suç mahalline dönüşmeye devam edecek.
Adam sahneye çıktı, konuştu ve indi.
Bu kadar. Ama biz hala o sahnedeyiz.
Kendi putlarımızla, kendi linçlerimizle, kendi hızlı hükümlerimizle oradayız.
Arkandan Konuştuk da bugün bir komedyenin arkasından konuşurken aslında yine dönüp kendimize bakmak istedim.
Çünkü bazen bir ülkenin mizah anlayışı neye güldüğünden değil, neye tahammül edemediğinden anlaşılır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
