
Bu bölüm, hızlı yargılamaya alışmış bir dünyada “belki de” diyebilmenin kıymeti üzerine. Çünkü çoğu zaman insanların tavrını görüyoruz ama hikâyesini bilmiyoruz. Trafikte, hastanede, markette, hayatın tam ortasında… Kimsenin ne yaşadığını bilmeden onlar hakkında karar veriyoruz. Peki ya ilk düşündüğümüz şey yanlışsa? Ön yargı, empati ve görünmeyen yükler üzerine biraz durup birlikte düşünelim istedim.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba Cansu ben.
Bugün size Instagram'da gördüğüm iki şeyden bahsetmeye geldim arkadaşlar.
Biri bir görseldi, diğeri de çok kısa bir hikayeydi.
Ama bazen kısa olan şeyler insanın içinde uzun kalıyor.
Bugün benim başıma biraz öyle bir şey geldi.
Çünkü ikisi de çok basit görünüyordu ama ikisinin de söylediği şey basit değildi aslında.
İlk gördüğüm şey bir görseldi.
Trafikte aynı yolda giden arabalar vardı.
Dışarıdan bakınca hepimizin her gün gördüğü bir manzara aslında.
Yani bildiğimiz trafik.
Yan yana, peş peşe giden arabalar.
Ama görselin üstünde her arabanın başka bir hikayesi yazıyordu.
Birinin hesabında son 100 lirası kalmış.
Biri işten çıkarılmış.
Bir diğeri çok ağır bir hastalık haberi almış.
Biri sevdiği birini kaybetmiş.
Biri cenazeye yetişmeye çalışıyor.
Biri gecelerdir uyuyamıyor.
Ve görselin üstünde çok sade bir cümle vardı.
Nazik olun. Kimsenin ne yaşadığını bilemezsiniz.
Bakın bu cümle aslında bize çok tanıdık geliyor değil mi?
Hatta o kadar çok tanıdık ki bazen etkisini kaybediyor.
Bir yerde görünce okuyup geçiyoruz.
Story atıyoruz. Beğeniyoruz yani ve bitiyor.
Ama ben bugün o görselde kaldım.
Çünkü o görsel beni çok etkiledi.
Hepimiz aynı yolda gidiyor gibi görünüyoruz ama aslında kimse aynı hayatı yaşamıyor.
Ve galiba insanlarla ilgili en büyük yanılgımız da burada başlıyor.
Aynı görüntünün içinde, aynı duyguların, aynı yüklerin, aynı savaşların olduğunu sanıyoruz.
Oysa yok. Bir arabanın dışarıdan nasıl göründüğünü görüyorsun ama içinde oturan insanın içini göremiyorsun.
Elini direksiyona nasıl koyduğunu görüyorsun ama o eli, o direksiyonu tutmak için ne kadar zorlandığını bilmiyorsun.
Trafikte yavaş gidiyor diye sinir bozucu geliyor sana ama belki o insan o sabah hayatının en ağır haberini almış.
Belki biraz önce ağlamayı bırakmış.
Belki hastaneye gidiyor.
Belki birini son kez görecek.
Belki hesabında son parası var ve ne yapacağını bilmiyor.
Belki de sadece artık hiçbir şeyi taşıyamadığı bir günün içinden geçiyor.
Ve biz bunların hiçbirini bilmiyoruz.
Ama bilmediğimiz halde inanılmaz rahat bir şekilde hüküm veriyoruz değil mi?
Görselin beni en çok etkileyen tarafı bu oldu galiba.
Çünkü aslında hepimiz böyle yaşamıyor muyuz?
Dışarıdan bakınca herkes normal, herkes ayakta.
Herkes bir yerlere gidiyor, bir şeyler yapıyor, bir şeyler sürdürüyor.
Ama insanın içi dışarıdan hiç belli olmuyor bazen.
En büyük fırtınalar sessiz kopuyor.
En ağır acılar en normal suratlarda taşınıyor.
En tükenmiş insanlar bazen en sıradan şeyleri yapmaya devam ediyor.
Çünkü hayat durmuyor arkadaşlar.
Biz dağılmış olsak da trafik akıyor.
İçimizden bir şeyler eksilmiş olsa da market açık, yollar kalabalık, hayat devam ediyor.
Ve bence bazen insanı en çok acıtan şeylerden biri de bu.
Kendi içindeki kıyametin dışarıdan bakınca sıradan görünmesi.
Belki de bu yüzden o görsel bana bu kadar dokundu.
Çünkü hepimiz bir gün o arabalardan biri olduk.
Hepimiz dışarıdan bakınca sadece orada olan birine benzedik.
Ama içimizde kimsenin görmediği şeyler taşıdık.
Belki çok kötü bir haber almıştık ama ekmek almak zorundaydık.
Belki ağlayıp yüzümüzü yıkayıp çıktık.
Belki içimiz paramparçaydı ama telefona cevap verdik, direksiyonu tuttuk, yürüdük, güldük, bir şey söyledik.
İnsan bazen en çok yaşadığından değil, yaşadığının görünmemesinden yoruluyor.
Çünkü görünmeyen şey içeride daha da ağırlaşıyor.
Sonra bu görselin üstüne bir de hikayeye denk geldim.
Aslında küçücük bir hikaye.
Ama bazen küçücük hikayeler insanı büyük yerinden yakalıyor.
Bir baba arabayla gidiyor.
Önündeki araba çok yavaş.
Ve o tanıdık duygu geliyor işte.
Sinir. O çok gündelik, çok sıradan, çok otomatik öfke.
Hani hepimizin yaşadığı türden.
Bu niye böyle kullanıyor arabayı ya?
diyor. Ve tam o anda arka koltuktan oğlu çok sakin bir sesle şöyle diyor.
Belki de Japon balığını taşıyordur baba.
Suyu dökülmesin diye yavaş gidiyordur.
Şimdi burada insanın gerçekten durası geliyor.
Çünkü o çocuğun söylediği şeyin güzelliği doğru olup olmamasında değil.
Mesele o adamın gerçekten Japon balığı taşıyıp taşımadığı da değil.
Mesele şu. O çocuk bilmediği bir yerde kötüyü değil, daha yumuşak bir ihtimali seçiyor.
Daha merhametli bir ihtimali.
Ve bu bir çocuğun ağzından çıkınca insanın içine daha sert oturuyor.
Çünkü orada bir masumiyet var evet.
Ama sadece o değil.
Orada çok ciddi bir insanlık dersi de var.
Bazen çocuklar bize bilmediğimiz şeyleri öğretmiyor.
Unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor.
Ve bence bu hikayede olan tam olarak buydu.
O çocuk babasına yeni bir bilgi vermiyor aslında.
Yeni bir gerçek söylemiyor.
Sadece başka bir ihtimal olduğunu hatırlatıyor.
Ve bazen insanın bütün sertliğini kırmaya bir bilgi yetmiyor ama küçücük bir ihtimal yetiyor.
Belki de. Sadece bu iki kelime.
Ama o iki kelime insanı bir anda kendi hükmünden çıkarabiliyor.
Kendi öfkesinin merkezinden çekebiliyor.
Kendi haklılığını biraz sarsabiliyor.
Sonra baba doyuna kasılıyor.
Belki de en sevdiği dondurmayı yiyordur.
Elinden düşürmemeye çalışıyordur diyor.
Çocuk heyecanlanıyor.
Sonra belki de kucağında bir yavru kedi vardır diyor.
Bakın burada sadece tatlı bir an yok.
Burada çok dokunaklı bir şey var.
Bir baba oğlunun kurduğu o yumuşak dile giriyor.
Onunla birlikte başka ihtimaller düşünmeye başlıyor.
Sinirden merağa geçiyor.
Öfkeden oyuna geçiyor.
Hükümden hayale geçiyor.
Ve bazen insanın içindeki taşlaşmış yerler böyle çözülüyor işte.
Büyük cümlelerle değil, küçücük, komik gibi duran bir Japon balığıyla.
Beni en çok burada duygulandıran şey şu oldu.
O çocuk önündeki arabayı babasından daha iyi tanımıyordu.
Ama ondan daha insaflı bakıyordu.
Daha yavaş hüküm veriyordu.
Ve daha az emindi.
Bu bence çok acı bir şeyi söylüyor bize.
Biz büyüdükçe her şeyi daha iyi anlamıyoruz galiba.
Bazen sadece daha hızlı yargılıyoruz.
Daha kolay sinirleniyoruz.
Daha çabuk etiketliyoruz.
Ve daha az ihtimal bırakıyoruz.
Çünkü yoruluyoruz.
Sertleşiyoruz. Hayat can yakıyor.
Çünkü dünya bize hep tetikte olmayı öğretiyor.
Ve sonra bunu o kadar içselleştiriyoruz ki karşımızdaki insanın da içi olduğunu unutuyoruz.
O hikayeyi okurken şunu düşündüm.
Belki de yetişkin olmak biraz da en kötü ihtimali önce seçmeye alışmak demek.
Çünkü canın yanmış oluyor, hayal kırıklığı yaşamış oluyorsun, kandırılmış oluyorsun, yorulmuş oluyorsun.
Sonra bir yerden sonra zihnin kendini korumak için hep en sert anlamı seçmeye başlıyor.
Biri cevap vermiyor, saygısız diyorsun.
Biri yavaş davranıyor, düşüncesiz diyorsun.
Biri susuyor.
Egolu diyorsun. Çünkü zihnin diyor ki, ben seni önceden bir uyarayım da bir daha hazırlıksız yakalanma.
Ama işte o refleks bizi sadece korumuyor, bizi katılaştırıyor da.
Ve o çocuk tam burada başka bir yol gösteriyor.
Diyor ki, bir dakika, belki de başka bir şey vardır.
Bu çok küçük gibi duran şey aslında çok büyük.
Çünkü orada sadece trafikteki bir araba yeniden anlamlandırılmıyor.
Orada insanın insana bakışı değişiyor.
Orada dünya daha az tehditli bir yer haline geliyor.
Orada karşındaki insan bir engel olmaktan çıkıp bir hikayeye dönüşüyor aslında.
Ve insan karşısındakini hikaye olarak görmeye başladığı anda zaten biraz daha merhametli olmaya başlıyor.
Hikayenin devamında baba oğluna bir oyun oynayalım diyor.
Adı da Belki de oyunu.
birine anlamadıkları bir şekilde davrandığını gördüklerinde hemen kötü ihtimali düşünmek yerine iyi bir ihtimal buluyorlar.
Sonra market sağlayan bir çocuk görüyorlar.
Baba eğilip belki okulda zor bir gün geçirmiştir diyor.
Çocuk da belki en sevdiği oyuncağa kırılmıştır diyor.
Ve burada benim içim gerçekten paramparça oldu.
Çünkü o kadar küçük bir şey gibi görünüyor ki ama aslında değil.
Orada sadece bir oyun oynanmıyor.
Orada bir vicdan biçimi kuruluyor.
Bir bakış şekli öğretiliyor.
Bir insana başka insanlara nasıl bakacağı öğretiliyor.
Ve açıkçası dünyada en çok eksikliğini hissettiğim şeylerden biri bu.
İnsanların birbirine önce şüpheyle değil, biraz ihtimalle bakması.
Hemen suçlamak yerine biraz alan bırakması.
Hemen küçümsemek yerine biraz merak etmesi.
Dürüst olalım. Hepimiz insanlar hakkında varsayım yapıyoruz ve bundan kaçamıyoruz.
Bir davranış görüyoruz ve zihnimiz hemen hikaye yazıyor.
Mesele bunu tamamen bırakmak değil belki.
Mesele şu, neden hep en kötü hikayeyi yazıyoruz?
Neden biri yavaşsa sinir bozucu oluyor da yorgun olabileceği aklımıza gelmiyor?
Neden biri ağlıyorsa şımarık oluyor da canının yanıyor olabileceği aklımıza gelmiyor?
Neden biri soğuksa kibirli oluyor da kırılmış olabileceği gelmiyor?
Arkadaşlar ben kendimi bildim bileli hep içimde o belki de kelimesini taşıyan insan oldum.
Trafikte giderken sinirlenen eşime belki de dedim.
Hastanede sıra beklerken önüme geçen insana belki de dedim.
Yanlış yapan insana da belki de diyerek baktım.
Arkadaşlarım, çevrem hep bana çok safsın.
Hayat bu kadar toz pembe değil.
Polyanasın, dediler.
Ama ne olursa olsun o belki de kelimesini her durumda, her koşulda içimden atamadım.
Saf olmayı, belki de hakkını savunamayan insan olarak görülmeyi kabul ettim.
Ama böyle bir insan olmaktan şikayet etmedim ve etmeyeceğim de.
Lütfen, lütfen kalbinizin bir yerinde belki de kelimesini taşımaktan vazgeçmeyin.
Kim ne derse desin.
İyi ihtimalleri düşünmekten vazgeçmeyin.
Ve işin en acı tarafı şu ki, hepimiz birilerinin gözünde o yavaş giden araba olduk aslında.
Hepimiz birilerinin sabrını taşıran, yanlış anlaşılan, dışarıdan bakınca kolayca etiketlenen kişi olduk.
Oysa belki o gün elimizden gelen sadece buydu.
Belki direksiyonu tutmak bile zordu.
Belki markette ağlayan çocuk gibi bizim de içimizden bir şey taşmıştı.
Ama dışarıdan sadece görüntü görüldü.
Ve bence insan bazen yaşadığı şeyden çok yaşadığının hiç görülmemesinden yoruluyor.
O yüzden bu görsel de bu hikaye de bende aynı yere dokundu aslında.
Şuraya. Tavrı görüyoruz, hikayeyi görmüyoruz.
Davranışı görüyoruz, yükü görmüyoruz.
Ve sonra eksik gördüğümüz yerleri kendi sabırsızlığımızla tamamlıyoruz.
Belki de iyi insan olmaktan burada başlıyor.
Çok büyük laflarla değil, herkesi kurtarmakla değil, sadece bilmediğin yerde hemen zalimleşmemekte, hemen kötüye yormamakta, hemen kesip atmamakta,
bazen sadece şu iki kelimeyi araya koymakta.
Belki de, belki de gerçekten Japon balığını taşıyordur.
Belki de kucağında bir yavru kedi vardır.
Belki de hayatının en zor günlerinden birindedir.
Belki de biraz daha dayanabilmek için sadece yavaş gitmesi gerekiyordur.
Ve bence insanı insan yapan şey bazen tam da bu küçük aralık.
Kesin bilgi değil, biraz ihtimal, biraz insaf, biraz merhamet.
Belki de iyi insan olmak budur.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
