
Glow up kültüründen sıkılmış ve kendini sürekli “daha iyi” bir versiyona dönüştürmeye çalışmaktan yorulduysan, bu bölüm tam sana göre.Albert Camus, Kafka, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, blues müzik ve kişisel deneyimler eşliğinde; kendini keşfetmeyi, anlam arayışını ve kendi değerlerini oluşturmayı konuşuyoruz.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek, oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün 30. bölümden sesleniyorum size arkadaşlar.
Dille kolay, tam 30 bölüm olmuş.
Bazen insanların hayat hikayelerini konuştuk, bazen ilişkileri, bazen psikolojiyi.
Bazen de dönüp kendimize baktık.
Ama ben bugün başka bir şey yapmak istedim.
Bugün önümde sayfalarca araştırma notu yok.
Bugün birinin hayat hikayesini falan da anlatmayacağım.
Bugün biraz kendimden bahsetmek istiyorum.
Daha doğrusu kendimi bulma hikayemden.
Hazırsanız başlayalım.
Son zamanlarda sosyal medyada sürekli aynı şey karşıma çıkıyor arkadaşlar.
Glow up. Kendinin en iyi versiyonu ol.
Sabah beşte kalk, şunu iç, bunu sür, bu seramı kullan, bu sporu yap.
Yani açıkçası ben bunlardan çok yoruldum.
Bana kendini geliştirmekten çok birbirine benzemeye çalışmak gibi geliyor.
Ya sanki herkes aynı kalıptan çıkmış gibi değil mi?
Aynı cümleler, aynı fotoğraflar, aynı sabah rutinleri, aynı hayaller, aynı tavsiyeler.
Oysa parmak izi kadar farklıyız ve biz bunu unutuyoruz.
Ben de dönüp kendime şunu sordum.
E peki ben kendimi nasıl buldum?
Yani benim gençliğimde bunlar yoktu.
Gençliğim dediysem de 30 yıl önceden bahsetmem tabii ki.
15 yıl önceden falan.
Instagram'ın yeni yeni çıktığı dönem.
Yani kimse sabah kalkıp size nasıl yaşamanız gerektiğini anlatmıyordu.
Peki ben kendimi nasıl buldum?
Yani bulduğum şeyler gerçekten bana mı aitti?
İşte bugün biraz onu konuşalım istedim.
Üniversiteden yeni döndüğüm yılda yani işte 21-22 yaşlarındayım.
Memlekete döndüm, işsizim.
İş arıyorum ama bulamıyorum.
Hayatımın çok parlak dönemi falan değil açıkçası.
Evde çok vakit geçiriyordum.
Ve o boşlukta kitaplara sığındım.
Ama sadece kitap okumuyorum, okuyacağım.
Kitapları da araştırıyorum arkadaşlar.
Hani bir kitap beni başka bir kitaba götürüyordu, bir yazar başka bir yazara, bir düşünce başka bir düşünceye.
Derken bir gün Albert Camus ile tanıştım.
Önce yabancı, sonra düşüş.
Ardından Franz Kafka geldi, Yusuf Atılgan, Oğuz'um, Atay'ım ve farkında olmadan başka bir dünyanın kapısından içeri girdim.
Bu kitapları okuyunca ertesi gün hayatım değişmedi.
Bir iş falan bulmadım, milyoner de olmadım.
Yani hayatım bir başarı hikayesine dönüşmedi.
Ama zihnim değişti.
Düşünce biçimim değişti.
Yani arkadaşlar insanlara bakış açım değişti.
Hatta kendime bakışım bile değişti.
İlk kez içinde bulunduğum hayatı sorgulamaya başladım.
Düşünün 21-22 yaşlarındayken.
Ve bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmemeye başladım.
Yani sanırım işlerin değiştiği yer tam olarak orasıydı diyebilirim.
Sonra bir gün Diyanar'da gezerken Kafka Okur dergisini gördüm.
İlk sayısıydı hiç unutmuyorum.
Hala hatırlıyorum yani.
Ve Kafa dergisinin üçüncü sayısıydı.
Ot dergisi vardı.
Bunların ilk yani o sayılarını aldım eve gittim.
O kadar beğendim ki ya dedim ki ben bunları neden takip etmiyorum yani her ay düzenli olarak bu dergileri almıyorum diye.
Ve o kadar basit geldi ki bana bu bunları takip edeceğim her ay düzenli olarak rutine bindireceğim dedim.
Ama hayat bazen böyle değişiyor arkadaşlar yani büyük kararlarla değil küçük meraklarla.
Sonra her ay dergilerin çıkış gününü beklemeye başladım.
Yağmur yağsa da gidiyordum almaya.
Param az olsa da gidiyordum yani.
Hatta bazen dergiyi almak için yaptığım o yolculuk bile beni daha mutlu ediyordu.
Öyle diyebilirim. Çünkü beklemesi güzeldi.
Merak etmesi güzeldi.
Yeni bir şey öğrenmek güzeldi.
Ve bu rutin benim hayatımın bir parçası oldu.
Ve ben dergi koleksiyonu yapmaya başladım.
Ta ki 6 Şubat depremine kadar.
6 Şubat depreminden sonra bıraktım koleksiyonu yapmayı tabii ki.
Ama şu an bu 3 derginin toplamda 10 yıllık koleksiyonuna sahibim.
Velhasıl sonra bir iş buldum.
Kurumsal bir şirkette tasarımcı olarak çalışmaya başladım.
Yalan söylemeyeceğim.
İşimi çok sevdiğim söylenemezdi.
Ama hani maaşı düzenli, servisi var.
Yani kurumsal hayatın o sunduğu güven hissi vardı.
O yüzden devam ettim.
O dönemlerde kitaplara olan ilgim ayrı bir boyuta geçti.
Sabah servisteyken bir kitap okuyordum.
İşe gidiyordum. Tasarımcı olduğumuz için odanın sessiz olması gerekiyor.
Kulaklığı takıp Storytel'den kitap dinliyordum arkadaşlar.
Etti mi iki. Akşam eve gidiyorum, işten çıkıyorum.
Başucumda ayrı bir kitap var.
Etti mi üç. Gün içinde üç farklı kitap okuyordum.
Hatta şöyle söyleyeyim hani arkadaşlarım etrafımdaki insanlar falan bana nasıl yani kafan karışmıyor mu falan diyordu ama ben şeye benzetiyordum birazcık.
Hani aynı gün içinde iki farklı dizi izlersiniz ya konuları birbirinden farklıdır ama izleyebilirsiniz.
Hani bende öyle kafa falan karıştırmıyor.
Neyse işte gün içinde baya bir hani hem sesli kitap dinliyorum hem kitap okuyorum.
Akşam eve geliyorum bunları yapıyordum.
Şaka yapmıyorum yani gerçekten abartmışım şu an düşününce.
Baya bir kitap, dergi biriktirmeye başladım.
Kendime bir kütüphane yapacağım dedim.
Evlenirken çeyizim kütüphanem olacak dedim.
Öyle de oldu. Yalan söylemeyeceğim.
Evlenirken çeyizim kütüphanemdi.
Ve sonra kimsenin pek anlatmadığı bir şey oldu aslında.
Ben size söyleyeyim.
Kitaplar beni geliştiriyordu.
Ama aynı zamanda yalnızlaştırıyordu.
Çünkü sürekli düşünüyordum, sürekli sorguluyordum, analiz ediyordum.
Yani bir süre sonra insanların konuşmaları bana yüzeysel gelmeye başladı.
Mesela bir kafede oturuyoruz, herkes sohbet ediyor, ben başka şeyler falan düşünüyordum.
Bir olay oluyor, ben onun psikolojisini düşünüyordum.
Ya da bir insan bir şey söylüyordu, ben neden öyle söylediğini analiz etmeye çalışıyordum.
Sanki dünyanın bütün sırlarını çözmek benim görevimmiş gibi.
Çok saçma değil mi?
Ve çok yorucu bir şey bu.
Sonra Schopenhauer geldi hayatıma.
Sartre geldi ve Allah belamı verdi.
Yani bir kere bu insanlarla tanıştınız mı?
Valla eskisi gibi olmuyorsunuz arkadaşlar.
Çünkü onlar size cevap vermiyor.
Tam tersine. Daha fazla soru bırakıyor.
Kamu anlamsızlığı, Sartre özgürlüğün ağırlığını, Chopin ağırsa arzuların peşinde koşan insanın yorgunluğunu gösteriyor.
Ve işin kötü tarafı şu ki, hani bir kere gördünüz mü artık görmezden gelemiyorsunuz maalesef.
Bazen keşke yapabilseydim diyorum, keşke okumasaydım ya da araştırmasaydım.
Bazı soruların cevabı yok ama insan yine de sormaya devam ediyor.
Neden yaşıyoruz?
Neden mutlu olmaya çalışıyoruz?
Neden sürekli bir şeylerin peşindeyiz?
Ya da neden hiçbir şey tam olarak yetmiyor?
Podcast bölüm başlıklarımdan ve bölümlerinden anlarsınız tabii ki.
Her şeyi sorguluyorum ve her şeyi soruyorum aslında.
Bugün 35 yaşındayım, yakında 36 olacağım.
Dürüst olayım, o varoluş sancıları tamamen geçmiş değil.
Hala geliyorlar.
Gece şarkı dinlerken, uzun bir yolculukta, bir kitap arasında, film sahnesinde ya bir fotoğrafta.
Yani artık onlarla kavga etmiyorum.
Eskiden cevap arıyordum, çok yoruldum.
Şimdi yanımda yürümelerine izin veriyorum diyebilirim.
Belki büyümek biraz da budur arkadaşlar.
Yani her sorunun cevabını bulmak değil de bazı sorularla yaşamayı öğrenmek gibi bir şey.
Sonra bir noktada fark ettim ki hayat sadece anlamaktan oluşmuyor.
Yaşamaktan da oluşuyor.
Yani bazen sadece arkadaşlarla oturmak gerekiyor.
Dedikodu yapmak gerekiyor.
Ya bazen saçmalamak gerekiyor.
Hiçbir şey öğrenmeden geçirilen bir akşam da değerli.
Çünkü insan sadece düşünerek yaşamıyor.
Hissederek de yaşıyoruz biz.
Bu farkındalıkla birlikte yani psikolojik destek almaya başladım ben.
Neden almaya başladım?
Kayboldum dedim ya her şeyi sorguluyordum.
İnsanların konuşmaları beni tatmin etmiyordu diye.
Bu yüzden psikolojik destek almaya başlamıştım.
Ve psikolojik destek almaya başladıktan sonra durdum.
Gerçekten durdum.
Kendime şunu sordum.
Tamam sürekli öğreniyorsun da nereye kadar?
İşte o noktada biraz değişmeye başladım.
Yani biraz daha insanların arasına karıştım.
Biraz daha hayata karıştım diyelim.
Ve kendimle ilgili başka şeyler de keşfetmeye başladım.
Hani mesela sadece kitapta değil, gezmede, izlemede, keşfetmekte, insan tecrübelerinde ya.
İnsanlarla sohbette, insanların yaşantılarında, sadece oralarda değil.
Ve gelelim bluz müziğe.
Ben bir bluz aşıyım arkadaşlar.
Bunu üniversite yıllarında keşfetmiştim.
İşte üniversite yıllarında çizim yaparken arka planda çalıyordu.
Çok dikkatimi çekti.
Sonra araştırdım.
Sonra daha çok araştırdım.
Kim söylemiş?
Bu müzik nasıl doğmuş?
Nereden gelmiş? Sonra üniversitede bir arkadaşım bana yıllar önce büyük bir blues arşivi vermişti.
O kadar mutlu olmuştum ki.
Sabah akşam dinledim ve dedim ki evet bu müzik artık benim hayatımda olacak.
Çünkü bana ait.
Kimse bana blues dinlememi söylemedi.
Trend olduğu için sevmedim.
Moda olduğu için sevmedim.
Ben keşfettim.
Ben araştırdım.
Ben sevdim. Soraları Spotify'da blues çalma listeleri yaptım.
Ya çok keyif alıyorum arkadaşlar dinlerken.
Sadece blues değil bu arada.
Jazz, country.
Yani nasıl kitap başka alanları açıyorsa size.
Felsefe, psikoloji.
ilginizi hani yönlendiriyorsa müzik de öyle bir şey.
Yani blues beni jazz, country müziğe böyle adım adım yönlendiriyor aslında sizi.
Bu bir keşif ya.
Bu bir yolculuk gibi düşünün.
İşte bu bölüm boyunca anlatmaya çalıştığım şey tam olarak bu aslında.
Hani kendimi kitaplarda buldum, dergilerde buldum, blues'da buldum, şiirlerde, çiçeklerde, plaklarda buldum.
Ama... Bunların hiçbiri bana satılmadı arkadaşlar.
Kimse bana bunları önerip bunu yaparsan daha iyi bir insan olursun demedi.
Ben aradım, ben merak ettim, ben kazıdım ve ben buldum.
Bugün dönüp baktığımda bizlerde yani insanlarda eksik gördüğüm şey de tam olarak bu.
İnsanlar kötü şeyler yapıyor falan demiyorum.
Yanlış yaşıyorlar da demiyorum.
Sadece... Çoğu insanın gerçekten neyi sevdiğini bilmediğini düşünüyorum.
Kendisine öğretilerini sevdiğini sanıyor.
Kendisine gösterilerini istiyor aslında.
Yani kendisine satılan şey arzuluyor.
Oysa belki de hayatın en güzel tarafı kendi yolunu bulmak.
Yani belki de en büyük keşif kendini keşfetmek.
Arkadaşlar benim hiçbir zaman pahalı bir çantaya sahip olmak.
Ne bileyim. Çok fazla serumlar, kremler kullanmak bende dopamin yaratmadı.
Bu benim kendi alanım.
Benim sevmediğim şeyler.
Sevdiğim şeyler ortada.
Ama ben bunlardan mutlu oluyorum mesela.
Diyorum ya bir şarkı birden karşıma çıkınca dinleyince beklemediğim bir anda beni mutlu ediyor.
Bir kitap, bir söz, bir şiir.
Ben bunlardan mutlu olabilen bir insanım ve bunun da farkındayım.
Kendimi böyle keşfediyorum.
Belki de asıl glow up budur arkadaşlar.
Daha güzel görünmek, daha gerçek olmak değil.
Daha çok şeye sahip olmak değil.
Daha çok şey anlamak.
Yani günün sonunda aynaya baktığınızda şunu söyleyebilmek.
Ben başkalarının istediği kişi olmadım belki ama kendi hayatımın içinde de kaybolmadım.
Ya bugün biraz dertleştik, biraz geçmişe gittik, biraz demlendik diyelim.
Biraz da saçmaladım belki, kusura bakmayın.
Ama 30. bölümde içimden gelen buydu.
Eğer bu bölümden aklınızda tek bir cümle kalacaksa o da şu olsun.
Kendinizi bulduğunuz şeyler size satılan şeyler olmayabilir.
Bazen insanı değiştiren şey bir algoritma değil.
Bir kitap, bir şarkı.
bir merak ya da tesadüfen çıktığı bir yol olabilir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
