
Ahmet Kaya’nın hayatı sadece bir müzik hikayesi değil; çocukluktan sahneye, o meşhur geceden sürgün yıllarına uzanan sert bir kırılma.
Bu bölümde Ahmet Kaya’nın hayatını; çocukluğunu, müziğe başlangıcını, yükselişini ve Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde yaşananları konuşuyoruz. O gecenin ardından başlayan sürgün sürecine de yakından bakıyoruz.
Ahmet Kaya neden hedef oldu?
Ahmet Kaya o gece gerçekten ne yaşadı?
Sürgün yılları nasıl geçti?
Ve hafızamızda kalan o kırılmanın, o gece yaşananların arkasından konuştuk.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Instagram üzerinden yaptığımız ankette en çok Ahmet Kaya'nın hayatını konuşmamı istediniz.
Bugün Ahmet Kaya'yı konuşacağız.
Çocukluğunu, yükselişini ve o olaylı geceyi, o geceden sonra gelen sürgün hayatını ve sürgünde son bulan bir hayatı konuşacağız.
Hazırsanız başlayalım.
1957 yılı 28 Ekim'de Malatya'da Adıyamanlı Kürt kökenli babası Süleyman Kaya, Erzurumlu annesi Gülbeyaz Hanım'ın beşinci
çocuğu olarak dünyaya geliyor.
Babası Sümerbank dokuma fabrikasında işçi olarak çalışıyor.
Sümerbank fabrikası lojmanında 35 metrekarelik bir evde 7 kişilik bir yaşam.
Ahmet'in müzikle ilk tanışması ve tutkusu 5 yaşında inşaat tahtalarına sigorta telleri bağlayarak başlıyor aslında.
İlk seyircileri ise kümesteki tavuklar.
Tahtalardan yaptığı uydurma enstrümanla tavuklara şarkı söylüyor.
6 yaşına bastığı doğum gününde babası ona üzerinde kendi vesikalık resminin yapıştırıldığı gerçek bir bağlama hediye ediyor.
Ahmet o an bağlamayı istemiyor.
Gidip kümesle saatlerce ağlıyor.
Ama sonra Sazı elini alıyor ve ölene kadar bir daha bırakmıyor.
İlk sahne deneyimine 9 yaşında babasının çalıştığı fabrikanın işçilerin düzenlediği Sümerbank 24 Temmuz İşçi Gecesi bayramında Sazı'yla sahneye çıkarak
yaşıyor. Bağlamasıyla Tren Gelir Hoş Gelir şarkısını seslendirmiş.
Ayrıca Gaziantep'te devlet demiryollarının düzenlediği geceye götürülmüş.
O yaşlarda sahnede Mahsuni Şerif'ten 7 yaşına varmadan ihtiyar olduğum gibi çocuk yaşta yüklendiği sınıfsal hüznü yansıtan türküler söylemiş.
Komşumuzun pick-up'ında dinlediğim ilk şarkı Yıldız Sezcan'ın Aman Aman Öldür Yarab isimli türküsüdür diyor.
Yani müzikle olan ilk teması sadece bağlama değil arkadaşlar.
Bu melodi hafızasındaki ilk profesyonel kayıt oluyor.
10 yaşından sonra yaz tatillerinde bir plakçıda çalışmaya başladığında Akçadağ'dan gelen uzun saçlı, İspanyol paça pantolonlu gençleri görüyor.
Her geldiklerinde ruhi su plakları soruyorlardı.
O dönemde şehirdeki genel moda kısa saç ve dar paça pantolon iken bu gençlerin uzun saçlı ve İspanyol paça pantolonları küçük Ahmet'in komiğine gidiyor aslında.
Ahmet Kaya ve dükkandakiler bu gençlerin kim olduklarını bilmedikleri için ve Ruhi Su ismini telaffuz edemedikleri için kendi aralarında sucular geliyor lakabını
takıyorlar. Ahmet Kaya hayatında merhaba arkadaş Ruhi Su pilağı geldi mi cümlesini ilk kez bu insanlardan duyduğunu belirtiyor.
Gençlerin kendinden yaşça büyük olmasına rağmen ona olan yaklaşımları oğlum git şunu getir gibi emir kipleri yerine çok daha sıcak ve samimi bir tonda olması Ahmet
'in dikkatini çekiyor ve hoşuna gidiyor aslında.
Sonradan bu insanların devrimci olduklarını öğrendiğinde onlara karşı büyük bir hayranlık beslemeye başlıyor.
Onları diğerlerinden ayıran en önemli özelliğin gözlerinde hiçbir yalan ve riyanın bulunmaması olduğunu söylüyor.
Tam burada, bu çevrede Ahmet Kaya'nın İlk politik sorgulamaları başlıyor aslında.
Neden abim Orhan Gencebay dinliyor da bu insanlar Ruhi Su dinliyor diye düşünmeye başlıyor.
Yani aradaki sınıfsal ve düşünsel farkın tam burada peşine düşmeye başlıyor.
Ahmet Kaya'nın Sümerbank fabrikasında işçi olan babası emekli olunca aile geçim sıkıntısına düşüyor.
Ve babanın emekli ikramiyesini değerlendirme amacıyla İstanbul'a göç etme kararı alıyorlar.
7 kişilik aile tüm eşyalarını bir gecede kamyona yükleyerek Malatya'dan yola çıkıyor.
Babasının gizli amacı yani aslında inancı oğlu Ahmet'in dünya çapında bir sanatçı olması.
İstanbul'a gitme sebeplerinden biri de bu aslında.
1972 yılında eşyalar toplanıyor ve İstanbul'da koca Mustafa Paşa semtine göç ediliyor.
İşte Ahmet Kaya'nın hayatındaki ilk yabancılaşma travması da burada başlıyor.
Bir an için kendimizi onun yerine koyalım.
Yani düşünsenize bir gün önce memleketinde sokaklarını, dilini bildiğin yerdesin.
Ertesi gün o devasa, soğuk İstanbul'un tam ortasına düşüyorsun.
Bu göç hikayesini okurken beni en çok vuran şey Deniz'i ilk gördüğü an oldu arkadaşlar.
Çok çarpıcı bir detay.
İzmit'e yaklaştıklarında Deniz'i ilk defa görüyor ve kelimenin tam anlamıyla dehşete düşüyor.
İçine düşse bir daha çıkamayacağı karanlık, devasa bir canavar gibi görüyor Deniz'i.
Kamyondan Malatya'dan gelen paketleri indirirken Malatya yazılarını gören mahallenin gençleri Ahmet Kaya'yı daha ilk günden Malatya'nın krosu diye etiketliyorlar.
Bu dışlanmışlık hissi nedeniyle uzun süre balkonda oturup sokaktaki insanları izlemeye başlıyor.
Onlarla konuşamıyor çünkü kendini onlardan farklı hissediyor.
O günleri şöyle anlatıyor.
Onlarla konuşamıyordum çünkü onlar gibi konuşamıyordum.
Bir dilsiz gibi yaşıyordum adeta.
Balkondan sürekli onları izliyordum.
Giyimleri başka, tavırları başkaydı.
Mesela terziye gidip onlar gibi pantolon diktirmeye falan kalktım.
Terzinin yaptığı pantolonların üzerime uymadığını fark ediyordum.
Onlara yakışıyordu, bana yakışmıyordu der.
Kendi dünyasına o kadar uzaktı ki hepsi.
Kendi giysileri, kendi akşanı.
O kırsal dünyası onlara o kadar yabancıydı ki.
Acayip bir aidiyet krizi yaşıyordu.
İşte o aidiyet krizini aşmak için bulduğu yöntem çok ilginçti.
O mahalledeki gençlere, büyük şehrin o politik fırtınalı havasına tutunabilmek için sabahları evden çıkarken ne yapıyordu biliyor musunuz?
Kendi kendine Avusturya İşçi Marşı söylemeye başlıyordu.
İçinden de şey diyordu.
Ulan Ahmet artık adam oluyoruz.
İstanbul'daki kültürel uyumsuzluğunu en iyi anlatan anısı okuldaki ilk aşkıyla ilgiliydi.
O ilk aşk hikayesini şöyle anlatıyor.
Hoşlandığı kızın yanına gidip biraz seninle konuşak beş dakika yani kaçıyorsun hep iki laf edek der.
Kız ona rica ederim diye cevap verdiğinde Ahmet Kaya bunu küfür sanıyor ve büyük bir hırsla yav ben de rica ederim diyerek karşılık verir.
Yani o dönemde bu nezaket sözcüğünün anlamını dahi bilemeyecek kadar şehre yabancıdır.
Burada aslında asıl büyüleyici olan şey o rica ederim kelimesinin devasa sosyolojik uçurumun sembolü olması.
Ve arkadaşlar işsizlik ve açlık o kadar yakıcıydı ki o dönemlerde geçim sıkıntısı nedeniyle ortaokul ikinci sınıfta okulu bırakmak zorunda kalıyor.
İşportacılık yapıyor.
ve Topkapı'da bir şel istasyonunda araba yıkamaya başlıyor.
Bu hikayesi çok mesurdur.
Suyun dondurucu soğukluğu bir yana sürekli gelen ve arabasını ne kadar iyi temizlerse temizlesin ona kibirle leş gibi diyen bir müşteri var sürekli.
Sınıfsal bir aşağılanma yaşıyor orada.
Müşterinin kibri karşısında elleri şişene, parmakları kanayana kadar arabayı yıkıyor.
İçindeki o aşağılanmışlık hissini de Fırsat buldukça evinin balkonuna çıkıp avazı çıktığı kadar bağlama çalarak dışarı atıyor.
Yani müziği her zaman bir kalkan, bir hayatta kalma mekanizması olarak kullanıyor.
Ve tam o öfkenin mayalandığı dönemde çok kritik bir şey oluyor.
Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen bir etkinlikte Türk hak müziğinin efsanevi kuralcı ismi Ruhi Su ile tanışıyor.
O efsane karşılaşma.
Evet, bu an o iki farklı Türkiye'nin, iki farklı müzikal anlayışının çarpışması aslında.
Ahmet Kaya, Ruhi Su ile Mahsus Mahal türküsünü çalıyor.
Ve Ruhi Su dinliyor, o meşhur sert tepkisini veriyor.
Bağlama böyle at teper gibi çalınmaz diyor.
Çünkü Ruhi Su o klasik, disiplinli, kuralları olan sol halk müziği geleneğini temsil ediyor.
Ahmet Kaya ise bambaşka bir yerden geliyor.
Sokağın, gece kondunun o kuralsız kanayan öfkesini taşıyor aslında.
Ahmet Kayı o an çok bozuluyor tabii ama yıllar sonra kendi devasa konserlerinden birinde o eşsiz özgüveniyle sahnedeyken bağlamasını böyle çılgınlar
gibi çalarken kalabalığa dönüp nüktedan bir şekilde bağlama böyle de çalınır diyerekten ustaya o rövanş selamını yolluyor.
Muazzam bir an değil mi?
Ruhi Sun'un o at teper gibi dediği agresif tavır aslında Ahmet Kaya'nın o içindeki sıkışmışlığın fiziksel bir yansımasıydı.
1978 yılında Gelibolu'da askerlik yapıyor.
Askeri orkestrada çalışıyor.
Dönüşte ilk eşi Emine ile evleniyor ve o evlilikten kızı Çiğdem dünyaya geliyor.
12 Eylül darbesi O buhran dönemde işsizdir Ahmet Kaya.
Evine ekmek götüremez, cebinde otobüs bileti alacak 90 lirası dahi yoktur.
Ve bu zor dönemde ekonomik zorluklar çektiği için eşi kendisinden ayrılıyor.
İlk profesyonel çalışmalarından hemen önce, ekonomik sıkıntılardan ve işsizlikten kurtulmak umuduyla, kendi deyimiyle sistemin tersine hareket ederek ve bilerek, hapse
girmeye çalışıyor. Bu nasıl bir çaresizlik psikolojisi ya?
İnsanlar genelde hapisten kaçar arkadaşlar ama o dışarıdaki yoksulluk o kadar ezici ki sistemin dışına itilmişlik hissi o kadar ağır ki hapse girmeyi
aslında bir kurtuluş, bir sığınak olarak görüyor.
Bu bireysel bir çaresizlikten çok sistemin çöküşünün bir fotoğrafı bence.
Ahmet Kaya o günleri şöyle anlatıyor.
Dışarıda yapayalnızlık.
Sığınacak tek yer cezaevi kalmıştı.
Sistemin tersine hareket ederek içeri girmeye karar verdim.
Ve Ağlama Bebeğim albümünü yaptım.
Ağlama Bebeğim albümünü 1984'te yayınladı.
İstanbul Şan Tiyatrosu'nda küçük bir konser verdi.
Yayınlandığı yıl albüm toplatıldı.
Fakat daha sonra sansür kaldırıldı.
Hatta şöyle der, sırf içeride çok yatmamak için Korkudan kasetin sonuna Mehmet Akif Ersoy'un bir şiirini ekliyor.
Çıkan bu albüm onu hapse değil zirveye taşıyor.
İnanabiliyor musunuz?
Sokakta üniversitedekiler Ahmet abi diye boynuna atlayken o parasızlıktan un kapanından koca Mustafa Paşa'ya kadar yürüyor.
Öğrenciler nereye gidiyorsun dediklerinde valla çocuklar jogging yapıyorum spor olsun diyerek durumu kurtarmaya çalışıyor.
Ağlama Bebeğim albümü peynir ekmek gibi satmaya başlıyor.
Çok kısa sürede 450 bin gibi muhteşem bir satış rakamına ulaşıyor.
1985'te ikinci albümü Acılara Tutunmak çıkıyor.
Ve ardından hayatını tamamen değiştirecek o tanışma gerçekleşiyor.
1985'te ikinci albüm hazırlıkları yaptığı sırada stüdyo sahibi Metis cezaevinde olan Selda Baycan'ın kardeşi Sezer Baycan.
Cezaevinde tanıştığı 12 Eylül mağduru Gülten Hayaloğlu ile Ahmet Kaya'yı tanıştırıyor.
Bu tanışma sadece evlilikle de sonuçlanmıyor.
Bu evlilikten bir de Melis adında bir kızları dünyaya geliyor.
Gülten Hanım'ın ona İdamı istenen hapisteki Nevzat Çelik'in Şafak Türküsü şiirini getirmesiyle büyük bir dönüm noktası yaşanıyor.
1986'da bu albümle Türkiye sarsılıyor.
Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne dizeleri.
Cezaevindeki tüm annelerin marşı oluyor.
Ardından Gülten Hanım'ın kardeşi Yusuf Hayaloğlu ile efsanevi bir ortaklık kuruyorlar.
yorgun demokrat gibi koca bir kuşağın marşı olacak o eserler çıkıyor ortaya.
Ahmet Kaya sözlerini kendisinin yazdığı bestelerle beraber Atilla İlhan, Can Yücel, Nevzat Çelik, Ahmet Arif gibi şairlerin şiirlerini de besteliyor.
Güçlü ve edebi şiirleri alıp gece konudaki insanın anlayabileceği hafif arabesk.
Ve isyankar ritimlerle birleştiriyor aslında.
Buna da sonradan devrimci arabesk deniyor.
Entelektüel kibri kırıp sokağın çamurlu acısıyla yoğuruyor.
Arabesk yapıyor diyenlere verdiği cevap çok vurucu.
Ben çok beğendim. Varoşlarda yaşayan, bakkala borcu olan adam akşam eve gidip Tchaikovsky dinlemez diyor.
Harika bir tespit.
1991 yılında Başın Belada albümü çıkıyor.
94 yılında Şarkılarım Dağlara albümü 2.800.000 bandrol ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırıyor.
Bu albümde yer alan Özgür Çağrı isimli şarkıda geçen, abin bir gün dağdan döner sarılırsın yavrucağım gibi sözler nedeniyle albüm toplatılıyor ve konser
vermesi yasaklanıyor.
Şarkı sözlerine davalar açılıyor.
1990 yılında Tatar Ramazan ve 1992 yılında Tatar Ramazan sürgünde filmlerin müziklerini yapıyor.
1994 yılına geldiğimizde Kanal D'de prodüktörlüğünü Gülçen Kaya ve Yusuf Hayaloğlu'nun yaptığı Ahmet Abi'nin Vapuru adlı program ile ekranlara
çıkıyor. Ancak bu program sadece 13 hafta sürüyor.
Programa Gülkücü İş İnsanı Nihat Akgün'ün katılması.
Ve program sponsorunun Jet Fadıl adıyla bildiğimiz Fadıl Akgündüz'ün Jetpa şirketinin yapması sol kesim tarafından eleştirilere neden oluyor.
Artık o sadece şarkıcı değil, Cumartesi annelerine destek veren, başörtüsü yasağına karşı çıkan, annesinin türbanını kastederek kimse çıkartamaz diyen, sistemin
dışladığı ama her kesimin yanında duran politik bir figür haline geliyor.
Zirveye çıkınca çelişkiler de başlıyor tabi.
Sağcılar onu rejim karşıtı bulup eleştiriyor.
Solcular ise yozlaşmış arabesk yapmakla suçluyor.
Yani iki tarafında oklarına hedef oluyor.
Bir de zenginleştiği için yoksulluk edebiyatı yapmakla suçlanıyor.
Bunlara karşılık verdiği bir lahmacun cevabı var ki arkadaşlar çok meşhur.
Diyor ki ben insanların yoksulluğunu değil zenginleşmesini savundum hep.
30 yıl aç yaşadım.
30 yıl lahmacun yiyemedim.
Şimdi de yerim, kimse karışamaz.
Çok dürüst bir cevap değil mi arkadaşlar?
Fakirliği kutsayan bir çilekes olmayı reddediyor açıkça.
Ve 90'lı yıllar boyunca bu şöhreti devam ediyor.
Fakat milyonların sevgilisiyken nasıl oldu da bir gecede her şey tersine döndü?
O kırılma gecesine.
akıllarımıza kazınan, bize akıl tutulması yaşatan o geceye gidelim.
10 Şubat 1999, Magazin Gazeteciler Derneği ödül töreni.
Aslında o gece yaşananları tam olarak anlamamız için olayın nasıl geliştiğine bakmamız lazım arkadaşlar.
Sadece kaynakların anlattığı haliyle, olayı çıplak haliyle anlatacağım.
Ahmet Kaya aslında ertesi gün Avrupa turnesi olduğu için o gece oraya pek gitmek istemiyor.
Ama eşi Gülten Kaya ile birlikte katılıyor.
Sırası geliyor ve yılın en iyi müzik yıldızı ödülünü almak için sahneye çıkıyor.
Ödülü İnsan Hakları Derneği ve Cumartesi Anneleri adına aldığını belirtiyor.
Ve ardından o tarihi cümleyi kuruyor.
Kaynaklardaki kayıtlardan aynen aktarıyorum.
Önümüzdeki kasette Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum.
Ve Kürtçe bir de klip çekiyorum.
Bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncuların olduğunu da biliyorum diyor.
Ve o Kürtçe kelimesi ağzından çıktığı an salondaki atmosfer bir anda paramparça oluyor.
Kayıtlarda açıkça görülüyor.
İnsanlar yuhalamaya başlıyor.
Küfürler ediliyor. Masalardan sahneye ve sonrasında Ahmet Kaya'nın masasına doğru çatal bıçak fırlatılmaya başlanıyor.
Düşünsenize şık kıyafetler içindeki o elit kalabalığın içinden çok tanınmış sanatçılar.
Birden ayağa kalkıyor.
Serdar Ötec'in 10.
yıl marşını söylemesi.
Sözleri bu vatan bizim ellerin değil diye değiştirmesi.
Yani tüm o linç hissesini tek bir hedefe yönlendiriyor hareket.
Ahmet Kaya sahnede biz yaşamımız boyunca Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü savunduk.
Kürt realitesini kabul etmek zorundadır bu ülke diyerek kendini anlatmaya çalışıyor.
Ama sesini duyurması imkansız.
Arkadaşlar bütün bu kaosun içinde çok çarpıcı insani detaylar da var aslında.
Salondaki garsonların durumu mesela.
Herkes küfür ederken Kürt kökenli garsonlar Ahmet Kaya'nın etrafında etten bir duvar örüyor.
Ve herkesin kaçtığı o anlarda ona siper olan Mehmet Aslantı gibi birkaç ismin sürü psikolojisine nasıl direndiği görülüyor aslında.
Şimdi arkadaşlar, burada biraz durup şu soruyu sormak lazım aslında.
Neden? Değil mi?
Nasıl olabilir bu?
Neden bir şarkıcının ana dilinde şarkı söylemek istemesi o salondaki insanlar için dünyanın sonu gelmiş gibi bir reaksiyon yarattı?
Kaynaklarda... O gece orada olan tanıklardan biri durumu çok net bir şekilde akıl tutulması olarak bildiriyor.
Gerçekten de akıl tutulması aslında.
Parıltılı bir magazin ödül töreni, şık kıyafetler içindeki elitler bir anda nasıl olup da o çatal fırlatan, marşlar söyleyen bir linç güruhuna dönüşebiliyor.
Şimdi psikolojik olarak bunu anlamak, o elit güruhun iyi kel öfkeye nasıl teslim olduğunu anlamamız için O günün Türkiye'sine bakmamız şart.
99 yılının o dönemin iklimine.
1999 yılı terör olayları nedeniyle can kayıplarının çok yüksek olduğu, toplumun milliyetçi reflekslerinin son derece hassas olduğu bir dönem aslında.
Yani sinir uçlarımız çok açık.
Üstelik tam o günlerde terör örgütü liderinin yakalanma süreci yaşanıyor.
Yani sinirler inanılmaz gergin.
Bir diğer önemli detay ise 28 Şubat süreci.
Öyle bir dönem ki askeri ve siyasi iklimin en ağır olduğu zamanlar aslında.
Bu süreç sadece siyaseti değil, sivil toplumu, medyayı yani kültürel alanı da tek tipleştiren, herkesi belirli bir layık milliyetçi kalıba girmeyi zorlayan ağır
bir askeri, siyasal bir iklim yaratmıştı.
Yani o kalıp o kadar katı.
Ve kırılgandı ki içinden küçücük farklı bir ses çıksa o salondakiler bütün bir devlet yapısının yani kendi varoluşlarının çökebileceğini hissettiler.
O salondakiler kendi statülerini ve o günkü siyasi iklimin belirlediği sınırları koruma içgüdüsüyle hareket ettiler diyebiliriz bence.
Kürtçe kelimesi o günkü resmi ideolojinin çizdiği sınırları çok net bir ihlal olarak algılandı o an.
Yani bir nevi refleks olarak saldırdılar diyebiliriz.
Sevdikleri, dinledikleri o devasa figür bir anda onların öteki olarak kodladığı bir alana adım atmıştı aslında.
Ve medyanın tepkisi de bu linç psikolojisini ertesi gün meşrulaştırıp bütün ülkeye yaydı maalesef.
Ertesi günkü gazetelere baktığında inanmıyorsun zaten.
Manşetler inanılmaz.
Çok ağır manşetler var.
Ayıp ettin gözüm, bölücü kaya, vay şerefsiz gibi iğrenç başlıklar atılıyor.
Ve arkadaşlar sadece kağıt üzerinde de kalmıyor bu şiddet.
O geceden sonra arabası kurşunlanıyor, stüdyosu hedefleniyor, ofisine saldırılar düzenleniyor.
Hayatından endişe eder hale geliyor adam.
Kendi ülkesinde.
Yıllarca şarkılarıyla umut olduğu, sokaklarında yürüdüğü ülkesi bir anda ona sırtını dönüyor.
Çok trajik bir kırılma bu aslında.
Ve o kaçınılmaz son yaşanıyor.
Her şeyi arkasında bırakıp Avrupa'ya, Paris'e gitmek zorunda kalıyor.
Ahmet Kaya için o karanlık sürgün yılları başlıyor.
Sürgün yani kelime olarak bile çok ağırken onun için tam bir ruhsal yıkım oluyor bu.
İnsan doğduğu yerden, dilinden, sevdiklerinden zorla koparıldığında sadece fiziksel olarak yer değiştirmez.
Kimliğinin bir parçası da kesilip atılır resmen.
Kaynaklarda geçen o meşhur konuşması da bunu o kadar çarpıcı anlatıyor ki.
Şöyle diyor. Ben geceleri çok üşüyorum diyor.
Sorun kalorifer sorunu değil.
Yorgansız oluşum da değil.
Beni üşüten tek bir şey var.
Ben vatansızlıktan üşüyorum diyor.
Tüylerim diken diken oldu.
Vatansızlıktan üşümek.
Çok ağır bir laf.
Bir insanın aidiyet duygusunun etinden alınmasının yani o köklerinden sökülmesinin yarattığı o fizyolojik acıyı bundan daha iyi anlatan bir cümle duymadım sanırım.
Ve bu acıyı en zirvede yaşadığı anda 1999 Marmara depremi.
O detay beni okurken gerçekten çok sarsı arkadaşlar.
Evet Gölcük depreminde ablasını ve yeğenini kaybediyor.
Sürgünde olduğu için ülkesine gelemiyor.
Düşünsenize milyonlarca insana şarkılarıyla derman olmuşsun, milyonlara ağlatmışsın ama kendi ailene, kendi ülkene yardım etmek için orada değilsin.
Bir taşı bile kaldıramıyorsun.
Korkunç bir suçluluk hissi.
Bunun yarattığı çaresizlik muazzam bir ağırlık.
Zaten arkadaşlar insan bedeni bu kadar yoğun bir stresi, bu kadar derin bir yüzünü kaldıramaz.
Yani uzun süre taşıyamaz, mümkün değil.
Vatansızlıktan düşüme hali yavaş yavaş bedenini tüketiyor.
Bir de burada yürek acıtan bir detay daha var kaynaklarda.
Ahmet Kaya'nın eşine söylediği o sözler.
Diyor ki, herkes gemileri yaktığımı sanıyor.
Ama kenarda bağlı küçücük bir kayığım var.
Bir gece atlayıp ülkeme dönebilirim.
Peki arkadaşlar sizce neden eşi Gültenkaya Ahmet Kaya'nın kalp krizinden ölümünü dolaylı bir cinayet olarak tanımladı?
Neden? Çünkü medya lincinin yüküydü bu.
O lincin zehri.
Atılan iftiralar, dost bildiklerinin sırtını dönmesi kalbini yordu ve bu ağırlığı taşıyamadı maalesef.
16 Kasım 2000 yılında Hoşçakalın Gözüm albümünün kayıtlarını yapıyordu.
O akşam eşi Gülten Hanım ve kızı Melis'le birlikte bir şenerşer filmi izleyip çok gülmüşler.
Gece kızı Melis'in yanına gidip kokusunu içine çekmiş.
Sabaha karşı mutfağa su içmeye kalkan Ahmet Kaya aniden yere yığılmış.
Ve daha çok erken sayılacak bir yaşta.
43 yaşındayken hayata veda ediyor.
Ölümünden sonra ne oluyor?
Albümleri satış rekorları kırmaya başlıyor.
Yıllar geçtikçe o gece ona çatal bıçak atanlar ekranlarda gözyaşları içinde pişmanlıklarını anlatıyor.
Vatan haini ilan eden kurumlar ona özel ödüller veriyor.
Ve Paris'te Yılmaz Güney'in çok sevdiği Yılmaz Güney'in bulunduğu o meşhur Peraleşe mezarlığına binlerce insanın gözyaşlarıyla defnediliyor.
17 Kasım günü Paris sokaklarında 30 binden fazla insan bir sanatçı değil aslında.
Kendi vicdanlarını uğurluyordu.
Eşi Gültenkaya onu Türkiye'ye geri getirmeme kararı aldı.
Onu çok üzdüler.
Bu ülke onu hak etmedi diyerek Ahmet'i hayran olduğu Yılmaz Güney'in yanına defnetmek istedi.
Gültenkaya bu tercihi ölümleri bile işlevsel olmalı.
Tarih neden bu insanların sürgünde olduğunu sormalı diyerek adalet arayışına dönüştürdü.
Ve ölümünden sonra gelen o utançlı şöhret.
Ahmet Kaya öldüğünde demin dediğimiz gibi albüm satışları bir anda patladı evet.
Günde tek tük satılan kasetleri bir günde yüzlerce satılmaya başladı.
İnsanlar o sihirli kelime Kürtçeden korkmayı yavaş yavaş bırakırken Gülten Kaya hiç vakit kaybetmeden stüdyoya girdi.
Son nefesini verdiği ve içinde o meşhur Kürtçe parça Karvan'ın da bulunduğu Hoşçakalın gözüm albümü yayınlandı.
Ardından dinle sevgili ülkem, kalsın benim davam gibi albümler geldi.
Türkiye'nin kendi kendine itiraf edemediği acıların kolektif bir iç konuşma alanı oldu bu.
Ve devletten geç gelen o özür.
Zaman en büyük adaletin terazisi.
Ahmet Kay'ı lince davet eden magazin gazetecileri derneği yıllar sonra onun adına özel ödül vereceğini açıkladı.
Ya inanabiliyor musunuz?
Böyle bir şey olabilir mi ya?
Gerçi bu ülkede olan hiçbir şeye şaşırmıyorum artık.
En çarpıcı adım ise 2013 yılında gelmiş arkadaşlar.
Bir zamanlar kasetleri yasaklanan, ülkesinden sürülen o adama Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi.
Devlet, onun bu ülkenin bir rengi olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.
Ne kadar acı değil mi? Ancak bir kısım nefret o öldüğünde bile bitmedi.
2021 yılında Paris'teki mezarı kimliği belirsiz kişilerce çekiçle parçalanmış ve üzerine siyah kalemle Türkiye yazılmış.
Kızım Elis bu saldırıya, babam sadece ben Kürdüm dediği için sürgünde öldü.
Mezarına bile huzur verilmedi diye anlatmış.
Mezar 3 yıl boyunca bir yüzleşme anıtı olarak onarılmadan bırakılmış, 2024 yılında restore edilmeye başlanmış.
Evet arkadaşlar, Ahmet Kaya giderken arkasında 22 albüm ve milyonlarca yaralı vicdan bıraktı aslında.
Bugün Edirne'den Ardağan'a kadar her mahallede, her siyasi görüşten insanın evinde onun sesi yankılanıyor.
O, her zaman söylediği gibi, sadece ölünce değil.
Yaşarken anlaşılmak istemişti.
Şimdi Paris'in o bitmeyen yağmurları altında taşın hafızası konuşmaya devam ediyor.
O ses her keşke dediğimizde, her adaletsizliğe sustuğumuzda kulağımıza fısıldıyor.
Asla bu ülkeyi sevmiyor demesinler.
Ben Edirne'den Ardağan'a kadar bu ülkeyi çok sevdim.
Hoşçakalın gözüm.
Adaletin, barışın.
ve şarkıların olduğu bir dünyada buluşmak üzere.
Bugün Ahmet Kaya'yı konuştuk ve bütün hafta boyunca Arkandan Konuştuk Instagram sayfamızda Ahmet Kaya'nın şarkılarını, anılarını paylaşmaya devam edeceğim.
Takip ederseniz çok mutlu olurum.
Apple Podcast üzerinden yorumlarınızı bekliyor olacağım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
