
Cenazeler… Ölümün en sessiz anı olması gerekirken, bizde story’lere sığdırılan 24 saatlik içeriklere dönüşüyor.
Helva kokusu, çay tepsileri, miras fısıltıları… Bir yanda “melek gibiydi” klişeleri, diğer yanda Instagram’a yüklenen “mekânın cennet olsun” paylaşımları.
Bu bölümde, cenazelerin kirli defterlerini açıyorum.
Çünkü ölüm kalıcı, ama bizim yaslarımız story’de kayboluyor.
Transkript
Bugün size biraz ağır kadar da tuhaf anlatacağım bundaki biz insanların
uğraştıklarını. Çünkü fark ettim ki bizde cenazeler aslında ölenle değil yaşayanlarla ilgili.
Hazırsan başlıyorum.
Ölen kişiye sahip çıkarız.
Doğru. Ama asıl mesele yakını ölen kişiye sahip çıkmaktır.
Çünkü o anda o kişi ilgi odağıdır.
Acısı var, yanında olalım deriz.
Ama içten içe biraz da şunu demek isteriz.
Biz geldik, buradayız, gör bizi.
Ve işin tuhafı şu ki, acını yaşayacak mısın?
Kusura bakma, pek mümkün değil.
Cenaze evi bir anda misafirhane gibi dolar.
Ve sen daha kaybının şokunu atlatamadan önüne görevli sesi konur.
Çay hazır mı? Şeker yeter mi?
Akşama kaç tabak yemek lazım?
Benim içim yanıyor ama elimde servis tepsisi.
Ağlayacağım yerde açık mı olsun demli mi olsun diye soruyorum.
Ya Allah aşkına bu kültür, bu adet bir tek bana mı saçma geliyor?
Ve işin en yenisi telefonlar.
Story atılıyor artık. Mekanın cennet olsun dayı.
Yazısı altına fon müziği.
Bir de bumerang var tabi.
Tabut sağa kamera sola.
Bir ileri bir geri.
Ama asıl soru şu.
Biz neden bunu yapıyoruz?
Biraz dürüst olalım mı?
Yakınım öldü.
Benimle ilgilenin demek istiyoruz.
Bir çeşit işaret bırakıyoruz.
Bakın ben acı çekiyorum.
Bana yazın, beni arayın, bana destek olun.
Yani story yazın değil, ilginin çağrısı.
Ve bu çağrı en derin acımızın bile içine sızıyor.
Acımızı paylaşalım derken acıyı paylaşmak yerine aslında acının reklamını yapıyoruz.
Ve bu fark işte orada boğuyor insanı.
Bizim ülkede cenaze evinde ağlamaya kalksan eline hemen tepsi tutuştururlar.
Sen de çay dağıt hem kafan dağılır.
Çay mı dağıtayım?
Yürüyüş var, nefes almak var.
Ama çay tepsisi yok.
Cenaze evinde acını yaşamak neredeyse lüks.
Yanlış duymadın, doğru duydun.
Ve sen de yaşadın bunu eminim.
Çünkü burada acının kendisi değil.
Misafir ağırlamak öncelik.
Acın dışarıda, içeride catering planı.
Bir köşeye çekilip ağlamak istiyorsun ama kulağına şu konuşmalar geliyor.
Haftaya düğün var, ben ne giyeceğim?
Geçen sefer kırmızı giymiştim, bu sefer lacivert mi olsun acaba?
Ya da daha beter.
Bu ev kime kalacak?
Bankada parası varmış diyorlar.
Benim canım yanıyor.
Onlar miras hesabı yapıyor.
Benim gözüm yaşlı, onlar düğün kıyafeti konuşuyor.
Ve insan düşünüyor, burası cenaze evi mi?
Bana, bize destek olmaya mı geldiniz?
Çok teşekkür ederim.
Çok teşekkür ederim.
Cenazelerimizde yemek meselesi bambaşka bir olay.
Helva kavrulur, pilav yapılır, güzel bir gelenek acıyı paylaşmak için.
Ama biz işin tadını kaçırıyoruz.
Bugün ne pişiriyoruz?
Akşama çorba mı olsun?
Tatlıyı kim getirecek?
Sanki menü seçiyoruz ya.
Bir de gizli gurmeler vardır.
Geçen sene Hatice'nin kocası ölünce yapılan helva daha güzel.
Yahu Michel'in rehberi değil bu.
Cenaze evi.
Ve cenazelerin en klişe cümlesi.
Melek gibi insandı.
Hayattayken yüzüne bakmadığınız, görmezden geldiğimiz insan ölünce bir anda melek oluverir.
Ben hep düşünüyorum, madem melekti neden yaşarken kanadını onarmadın?
Neden o iyi sözü nefes alırken söylemedin?
Biz ölüyü parlatmayı çok seviyoruz.
Çünkü diriyi taşımak zor geliyor.
ve dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz.
Acımızı bile gerçekten yaşayamıyoruz.
Çünkü paylaşmak uğruna hissetmeyi unutuyoruz.
Bir gün biz de öleceğiz ve eminim cenazemize story atılacak.
Mekanın cennet olsun, seni hiç unutmayacağız.
Ve benim bütün hayatım 24 saatlik bir storye sıkışacak.
Sonra da o silinecek.
Ama hikayeyi atan kişi aslında şunu diyecek.
Yakınım öldü.
Bana bakın.
Benim yanımda olun.
Benim acımı görün.
Yani story ölene değil yaşayana yazılıyor.
Ve bu da çağımızın en çıplak gerçeği.
Ölen unutulur.
Yaşayan görünmek ister.
O yüzden söylüyorum.
Evet acımızı paylaşalım.
Ama sadece paylaşalım.
Ben acımı yaşarken yanımda düğün planı konuşulmasın.
Ya da akşam hangi yemek çıkacak diye düşünmeyeyim ya.
Bırakın da acımı yaşayayım ben.
Çünkü acı zaten yeterince ağır.
Bir de üstüne story'e malzeme olmak zorunda değil ya.
Ölüm sessizdir.
Ama biz ona bile ses katarız.
Bazen gereksiz kahkahalarla.
Bazen dedikodularla.
Bazen de storylerle.
Ama belki de en büyük devrim şudur.
Bir gün gerçekten sessiz kalabilmek.
Acının yanına oturmak ama konuşmamak.
Çay dağıtmamak.
Story atmamak.
Kıyafet planlamamak.
Sadece orada olmak.
Bugün... Acımızı yaşayamamanın, story atanların, biraz hesaplayanların ve en çok da benimle ilgilenin diye acısını bile
sahneye koyanların arkasından konuştum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
