
S2B27: Klinik Psk Özden Bayraktar | Göçmenlik Psikolojisi
22 Temmuz 2026 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ariadne’nin İpi’ne bu hafta dr Klinik Psikolog Özden Bayraktar Anibali konuk oluyor.
Kendisi de uzun süredir Londra’da yaşayan ve klinik çalışmalarında göçmenlik psikolojisine de yer veren Özden Hanım’la sohbetimiz şimdi yayında..
Yas, suçluluk, özlem gibi duyguların göçmenlikte nasıl yankılandığını konuştuk.
Transkript
Sizin danışanlarınız özellikle göçmenlikle ilgili ne tür problemlerle geliyorlar?
Uyum sorunları mı oluyor? Yalnızlık mı oluyor?
Oradaki toplumla entegre olamamak mı?
Bir suçluluk duygusu bırakmış olmakla ilgili.
Mesela bakıyorsunuz beş kardeşler ikisi yurt dışına gelebilmiş.
Üç tanesi kalmış ya da bir tanesi gelmiş diğerleri kalmış.
Bundan ötürü de hep bir suçluluk.
Geride bıraktıklarıyla ilgili işte annem babam orada kaldı, kardeşlerim orada kaldı.
Peki o zaman kişi ne yapıyor?
Bu suçluluk duygusunu bertaraf etmek için mesela benim çok danışanım gidiyor oradan işte yazlık alıyor.
Ya da ailesine yardım gönderiyor.
Bunu çok danışanım yapar.
O suçluluk duygusuyla gelen şeyler.
Evet aynen yani işte hep yine bir yatırım.
Maddi yatırım ya da manevi yatırım.
Yani işte sürekli konuşmalar olabiliyor telefonla ya da işte oraya ayda gönderdiği işte maddi yardımlar oluyor.
Bazen kendinden kısarak o suçluluk duygusuyla.
kendinden ve kendi ailesinden kısarak yeter ki onlar iyi olsun gibi bir yurt dışına akış oluyor.
Yani maddi akış mesela oluyor.
Ya da fazla gitmek isteği oluyor.
Bu oluyor. Ariadne'nin ipine hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum klinik psikolog Özden Bayraktar Anibali.
Hoş geldin Özden. Merhabalar, hoş bulduk Mukadder'cığım.
Nasılsın? İyiyim, sen nasılsın?
Ben de iyiyim, teşekkür ederim.
Hem Londra'da hem Türkiye'de bir hayatın var ve seni İstanbul'da yakalamışken almak çok güzel oldu.
Çok teşekkürler, ben de iyi ki davet ettin, çok mutlu oldum.
Takip ediyordum sizi uzun zamandır yani şey olarak.
O yüzden bugün burada olmak çok mutlu etti beni.
Benim için de öyle. Önce seni kısaca tanıtarak başlayacağım.
Koç Üniversitesi psikoloji bölümünden mezun oldun.
Sonra koç okullarında rehber öğretmenlik yaptın.
Psikoloji yüksek lisansını tamamladın.
Daha sonra Londra'da Anna Freud Center'da psikoanalitik çocuk gelişimi alanında master'ını tamamladın.
Doktoranı ise yakın zamanda bitirdin.
20 yıldan uzun süredir bu alanda çalışıyorsun.
Londra ve İstanbul'da da hem online hem yüz yüze seanslarına devam ediyorsun.
Bir de Umudun Rengi adında benim de severek okuduğum bir kitabın var.
Bu kitabı daha sonra konuşacağız daha detaylı olarak.
Diğer terapistlerin yazdığı kitaplardan bir farkı var.
Onu da vurgulayacağım zaten sohbet ederken.
Yine konuşuruz. Ben şimdi senin web sitene baktığımda Carl Jung'un bir sözüyle karşılaştım.
Ve bizim tam konuşma bağlamımıza uygun geldi.
Bugün seninle göçmenlik üzerine sohbet edeceğiz.
Ötekinde bizi rahatsız eden her şey kendimizi anlamamıza yol açar gibi bir sözü var.
Bu hem bireysel hem de toplumsal bağlamda çok önemli görünüyor.
Sen göçmenlik konusunda araştırma yaptığın için öteki olmak kavramı hakkında neler söylemek istersin?
Evet, şimdi bu söz hakikaten çok güzel.
Bu yani ötekinde bizi rahatsız eden şey aynı zamanda kendimizde açamadığımız parçaları da gösteriyor.
Yani ortaya çıkaramadığımız, kimi zaman...
yüzleşemediğimiz, yüzleşmekten kaçtığımız parçalarımız da gösteriyor.
Bu anlamda çok önemli.
Şimdi ben tabii göçmenlik halini işte 2007'nin sonunda Londra'ya giderek deneyimlemeye başladım.
Göçmen olmak ne demek? Bunun beraberinde getirdiği duygular nedir?
Davranış kalıpları nedir?
Vesaire gibi. Şimdi öncelikle iki anlamda ben bakmak istiyorum.
Birincisi aynalama. Şimdi biz göçmen olduğumuzda aslında Örneğin bir mizahi...
bir örneğimiz ya da bir konudaki bir üzüntümüz, bir yasımız sokağa çıktığımızda bize aynalanmıyor.
Yani onu da bizimle paylaşan herhangi birini bulamıyorsun.
Halbuki aynı yerde yaşadığın zaman, örneğin bir deprem gerçeğini yaşadık yakınlarda ya da işte politik bir takım şeyler oluyor ya da iklimsel bir şeyler oluyor.
Hani bizler sokağa çıktığımızda herkes aynı gündemle aslında çıkıyor.
Ve sen işte Manav'da da bununla ilgili bir şekilde bir şey konuşabiliyorsun.
bankada da birisiyle karşılaştığında aynı yorumu yapıyorsun.
Yani karşı taraf bizi aynalıyor.
Fakat yurt dışında bu olmuyor.
Biz ancak kendi milletimizi işte gazetelerden, sosyal medyadan ya da televizyonlardan takip ediyoruz.
Bu anlamda aslında aynasız kalma bir nevi kişide bir yokluk hissini yaratıyor.
Bir yetersizliği yaratıyor.
Fakat burada da şöyle bir klinik anlamda bir gözlemim de var.
Şimdi bu aynasız kalma hali kişinin çok otantik bir tarafını da ortaya çıkarıyor.
Yani her şeyde olduğu gibi negatif tarafları var ama bir o kadar artı tarafları da var.
Bu da ne? Bu benim kişisel olarak da yaşadığım bir şey oldu.
Çok derinden yaşadığım bir şey oldu.
Yani daha kendime dönme iyi sağladı.
Hani toplumun gündemiyle hareket etmek ya da toplumun gündemiyle duygumu ya da düşüncemi ortaya çıkarmak ya da regüle etmek gibi değil.
Kendi gündemimle, ben o cümleye çok sever oldum o kelimeyi.
Ben kendi içime dönerek, kendi otantik kişiliğime bakma fırsatım oluyor ve kendi gündemimi de yaratabiliyorum.
Bu anlamda aslında bu bir nevi de bizim iç onayada.
Yani bizim çok özellikle de çocuklarla çalışırken hep biz deriz ki dış onay odaklı yapmayın çocuklarınızı.
İç onay yani iç motivasyon, iç onay.
Bu bir nevi otantik.
Tantik kişilik bunun devamı olarak bir iç onaya da sebep oluyor.
Ki bu çok olumlu bir katkı kişiye.
Yani mesela şunu diyorsunuz.
Sabah kalkıyorsunuz. İşte zaten stabil bir ortam diyelim.
Bir gündem toplumun bir gündemi yok ya da her neyse.
Olsa bile diyelim. Çıkıyorsunuz.
Aa bugün ben işte şu müziği görmek istiyorum.
Aa şu sanatçının şu eseri varmış.
Gidip bir içimdeki yansımasını görmek istiyorum diyorsunuz.
Ve döndükten sonra da mesela şunu benim çok söylediğim oldu.
Aferin Özden sana ya.
Hani bak ne güzel bir şey.
yaptın kendin için. Mesela Rodko'yu çok severim ben.
Gidiyorum onun eserleri karşısında oradaki duygularımla yüzleşiyorum.
Acaba burada neyi hissetmeyi ressam ön plana almış ya da nasıl bir konteks içinde nasıl bir ortamda bunu yapmış diyorum.
Ve mesela diyelim okuyorum, ediyorum ya da kendi duygularımı ortaya çıkarıyorum.
Yazıyorum mesela ve sonunda aferin bana diyorum.
Ya da gün içinde işte ofiste danışanlarımı görüyorum, bitiriyorum günümü.
Aferin Özen bugün iyi çalıştın diyor.
Böyle bir içsel onay ve içsel motivasyon kaynağı da oluyor.
Daha bireyselleşmeye alan sağlıyor aslında değil mi?
Kesinlikle. Çok fazla.
Yani ben bunu da şöyle görüyorum.
Toplumumuzun işte her şeyde olduğu gibi yani artı eksi.
Hani kolektif bir toplumumuz ve hakikaten çok kolektif yaşamayı da seviyoruz.
Yani kimseyi tanımadan gittiğiniz bir ortamda siz hemen arkadaş edinirsiniz.
Bir laf edilir size. Laf atılır siz cevap verirsiniz.
Hani hoş ortamlar da oluyor.
Ama yurt dışında o bireysellik çok ön planda oluyor.
Ve bireysellik ön planda olduğu noktada bence iç onay gibi kişi kendi içine dönerek kendini daha iyi tanıma fırsatı da buluyor.
Çünkü sessizlik oluyor.
Dışarının bir gürültüsü var değil mi?
Toplumun bir gürültüsü var.
Yakın zamanda bu Deniz Göktaş'la ilgili yaşadığımız şey.
Ben birkaç gün onunla yatıp kalktım mesela.
Dert ettim kendimi.
Bir yandan bizi çok yüzleştiren bir...
stand-up şovu var. Çok güzel bir gösteriydi gerçekten.
Ama bir yandan da kuyu tipi cezaevine konmuş.
Ne olacak şimdi? İşte bu çocuğun başına neler gelecek diye dert edinmeye başlıyorsun ve kendi gündeminden tamamen çıkıyorsun.
Evet. Yani öyle bir durum da var.
Yurt dışında yaşayan arkadaşlarım bana şunu da söylemişlerdi.
Ülkede bir dert olunca ben New York'tayım ve Türkiye'de bir şey yaşanıyor.
Ben sizin iki katınızı yaşıyorum.
Çünkü orada olmadığım ve süreci takip edemediğim için Daha yoğun bir stres, daha kaygılı olarak uzaktan bakıyorum.
Ama siz içinde olduğunuz için siz zaten alışmışsınız o stres seviyesine diye bahsetmiştik.
Çok doğru, çok doğru yani o da öyle.
Bir nevi hani o bağ dediğimiz, o sosyal bağ biz burada işte konuşarak kendi deyimimizle işte hak deyimiyle diyelim dertleşerek atabiliyoruz.
Ya da bakıyoruz ki evet günden bu ama benim hayatım devam ediyor belki.
Ama dışarıdanki gözlem hakikaten o.
O bağlardan eksik bir gözlem.
Belki bir tık daha objektif aslında ya da daha rasyonel belki bir bakışla.
Eyvah diyoruz burada neler oluyor örneğin.
Ve bu bizde daha çok kaygı oluşturabiliyor.
Ki sevdiklerin de buradaysa onların başına ne geleceğiyle ilgili daha çok kaygılanıyorsunuz.
Evet ama işin içine girdiğimizde biraz o şeyi kaçırıyoruz.
Yani daha az kaygılanarak belki yaşayabiliyoruz.
Böyle bir durum.
oluyor maalesef. Peki sizin danışanlarınız özellikle göçmenlikle ilgili ne tür problemlerle geliyorlar?
Uyum sorunları mı oluyor? Yalnızlık mı oluyor?
Oradaki toplumla entegre olamamak mı?
Benim aslında uzun Bunca yıllardır orada çalıştığım için yani bir yaklaşık 18 yıl kadar falan Londra'da hep özel bir şekilde çalıştım.
Private practice yaptım. Şimdi ilk etapta tabii ilk sorun aslında o bağın eksikliği.
Yani o bağın getirdiği, o sosyal bağın getirdiği aslında biraz önce de konuştuğumuz şey.
Bundan dolayı kişinin yalnızlık ve aslında bir noktadan sonra da eğer kişi orada yaşarken kendine bir destek grubu yaratamıyorsa bu bir kronik yalnızlığa ya da kronik yasa çevriliyor.
Yani mesela şöyle danışanlarım oldu.
Yani iki türlü ya da iki türlü demeyelim tabii.
herkesin kendi deneyimi hayatta ama mesela bir kişiyle çalışıyorsunuz işte diyor ki abim liseden çok arkadaşım burada var.
Üniversitedekiler var. Biz onlarla buluşuyoruz, görüşüyoruz.
Harika bir grup. Çok güzel.
Mesela bu kişi yurt dışında ama sosyal bağı kuvvetli artı aidiyet duygusunda geliştirebilmiş.
Ve oradaki sosyal bağın getirdiği o güçlü şeyle belki köklenme dediğimiz duruma daha yakın hissedebiliyor kendini.
Ama bir bakıyorsunuz bazen o sosyal bağı geliştirememiş kişi.
hakikaten bir hem yokluk, yetersizlik ve kronik bir yasa giriyor.
Yani hep kayıp.
Ha diyor ki mesela benim şöyle çok tüylerimi diken diken eden bir öyküm vardır danışanım.
Yani yaklaşık belki 10 sene önce gördüm bir hanım.
İşte biraz da zorunlu geliyor.
Evlenerek geliyor Londra'ya.
Eşinin işi var ve istekli değil.
Ailesini, kız kardeşlerini, özellikle annesini bırakmaktan dolayı üzgün geliyor ama diyor ki hallederiz diyor.
İşte bak eşim çalışacak. İyi bir işte yaşam kalitemizi tuttururuz falan.
Fakat o kadar o sosyal bağ yaratamıyor ki ve o sosyal desteği yaratamıyor ki.
Kadıncağız çok tatlı.
Bir bavul alıyor ve diyor ki ben aylarca diyor bir tane hediye gelirdim anneme alırdım.
İşte bir yerde çalışırdım. Ertesi ay çalışırdım.
Bir hediye ablama alırdım.
O bavulu ben hep gideceğim diye doldururdum diyor.
Yani böyle türlü o kadar şey ki yani o sosyal grup hala Kuramamış, köklenme duygusunu hissedemiyor.
Ve hep aklı orada. Dolayısıyla bir yetersizlik ve hakikaten onunla konuştuğumda hep böyle merankolik, hep geçmişi iade eden.
Ya geçmişte ya gelecekte.
İlerleyen zamanda oraya gideceğim umuduyla o valizi dolduruyor.
Ya da geçmişte anılarıyla beraber yaşıyor.
Orada kalamıyor anda değil mi?
Anında kalamıyor. O an sanki hiç önemli değil.
İşte gideceğim, bir ay sonra gideceğim.
Ya da bu 10 sene önceyse işte belki bu kadar eskisi kadar.
Birden bu kadar çok rahat seyahat de edilemiyordu.
Belki yaza gidecek mesela.
4-5 ay o şekilde bekliyor falan.
Dediğin gibi anı kaçırıyor.
Ama gelecekte yaşıyor.
Ya da geçmişin melankolik haliyle gidiyor.
Bu anlamda bu bağ ve kronik bir yaz.
Bir taraftan da çok enteresan şunu çok çok yani çok fazlasıyla duyuyorum.
Bir suçluluk duygusu bırakmış olmakla ilgili.
Mesela bakıyorsunuz 5 kardeşler.
İkisi yurt dışına gelebilmiş.
Bir tanesi kalmış ya da bir tanesi gelmiş diğerleri kalmış.
Bundan ötürü de hep bir suçluluk.
Geride bıraktıklarıyla ilgili işte annem babam orada kaldı, kardeşlerim orada kaldı.
Peki o zaman kişi ne yapıyor?
Bu suçluluk duygusunu bertaraf etmek için mesela benim çok danışanım gidiyor oradan işte yazlık alıyor.
Ya da ailesine yardım gönderiyor.
Bunu çok danışanım yapar.
O suçluluk duygusuyla gelen şeyler.
Evet, evet aynen. Yani işte hep yine bir yatırım.
Maddi yatırım ya da manevi yatırım.
Yani işte sürekli konuşmalar olabiliyor.
telefonla ya da işte oraya ayda gönderdiği işte maddi yardımlar oluyor.
Bazen kendinden kısarak o suçluluk duygusuyla kendinden ve kendi ailesinden kısarak yeter ki onlar iyi olsun gibi bir yurt dışına akış oluyor.
Yani maddi akış mesela oluyor.
Ya da fazla gitmek isteği oluyor.
Bu oluyor. Bir de bir imposter sendrom dediğimiz bir şey vardır bizim ki bu da hakikaten yani sanki ben geldim yurt dışına ama hani beni Birileri başarılı yaptı.
Halbuki kendi emeğini orada kabul ve idrak değil de birileri yardım etti.
Rüzgar beni buraya savurdu ve ben burada başarılı oldum.
Halbuki kişinin o kadar yurt dışında yaşamanın getirdiği o kadar çok emek var ki arka planda.
Onu da bir yeterince görememek hali yani oluşuyor.
Bunlarla çok karşılaşıyorum.
En çok karşılaştığım konular.
Peki çocuklar için süreç nasıl ilerliyor?
Orada doğan çocuklar var ya da belli bir yaştan sonra Türkiye'den yurt dışına taşınan çocuklar var.
Onlarda da o rezilyans, o dayanıklılık kendiliğinden de gelişiyor.
Anne babanın... Duruşuna göre mi çocuk kendini pozisyonluyor?
Çünkü onların da zorlu bir süreci olduğunu düşünüyorum.
Ama bir yandan da çocuk sanki daha esnek olabilir gibi de geliyor.
Çok çok. Yani açıkçası şu bir gerçek.
Araştırmalar da bunu gösteriyor.
Çocuk ne kadar çabuk bir yere, farklı bir yere yerleşirse o kadar çabuk adapte oluyor.
Bu bir gerçek. Çünkü beyindeki o nörobiyolojik olarak baktığında oradaki o sinaptik bağların artması, çoğalması, birbiriyle iletişimi bir o kadar.
Ne kadar küçükse çocuk beyinde o kadar çabuk gelişiyor.
Bununla birlikte şöyle bir şey var.
Hakikaten de çocuk çok daha esnek ve rahat alışırken...
Eğer anne baba geride kalıyorsa maalesef kuşak çatışmasını ve anne baba ilişkilerinde yani aile içindeki çatışmayı çok görüyoruz, müthiş görüyoruz.
Ama eğer anne baba biraz daha hani oraya kendini ait hissedebilen, biraz daha köklenmeye yatkın, oranın dilini bilen, orada çalışan, hayatın içinde bireylerse
evet çocuklar mesela daha yaşça büyük.
bile gitseler yine daha çabuk alışabiliyorlar.
Burada evet anne ve babanın pozisyonlanması çok önemli.
Eğer anne baba toplumdan uzak daha izole yaşıyorsa hakikaten çocuk sıkıntı yaşıyor.
Bir de burada en önemli konu maalesef maalesef değil aslında değerler.
Anne babanın değerleri çok daha konservatif ve daha sabit kalmaya ve esnememeye meyilli ise çocuk çok sıkıntı yaşıyor.
Yani mesela gelmiş çocuk orada doğmuş ya da çok küçük yaşta gelmiş ve çocuk örneğin liseyi de güzel okumuş ve İyi de bir üniversiteye kazanmış.
Fakat anne babaya bakıyorsunuz öyle bir konuşmalar ki sanki işte küçük bir şehrin, küçük bir kasabasında bir çocuk yetiştiriyor gibi.
Diyor ki baba mesela mini etek giyemez.
Okuldan sonra direkt eve gelmeli.
Asla birileriyle görüşemez.
Hafta sonu bizimle geçirmeli.
Hiç güncellememiş oradaki gelenek görüneyi.
Böyle var. Bu da tabii...
Ne yapıyor? Çocuğu zorluyor.
Çok zorluyor. Gençler hele müthiş zorlanıyor.
Doğru. Bu Almanya'dan böyle çok sık gördüğümüz için örneklerini bu 90'larda hep Almanya'ya giden ve orada doğup büyüyen çocuklarda şeyi görürüz.
Yarı Türkçe, yarı Almanca konuşurlar.
Öyle. Oraya ait hissederler.
Buraya gelince buraya ait hissederler.
O sanki biraz daha kırıldı gibi sosyal medyayla ve işte...
Gidiş gelişlerin daha sık olmasıyla beraber.
Ama yine de orada şey acıklı bir tablo vardı benim hatırladığım, üzücü bir tablo vardı değil mi?
Orada bir gerilim oluşuyor her şekilde.
Yani iki kültür, iki şehir hani bir köprü gibi düşünürsek.
O köprünün gerilme hali var orada.
Maalesef işte burada hakikaten dediğin gibi anne babanın duruşu, anne babanın birikimi.
Hayata bakışı, vizyonu o kadar önemli ki.
Bir tık daha evet esnedi.
Ama esnemeyen çok kişiyle de karşılaşıyoruz maalesef.
Yani işin gerçeği o.
Bu anlamda çocuklar tabii iki dilli yetişiyor, iki kültürlü yer yetişiyor.
Mesela bu bahsettiğim örnekte mesela çocuk şöyle bir şey var böyle danışanlarım oldu.
Mesela öyle bir güzel bölüme girmiş ki.
mesela adli tıp gibi bir şey okuyor.
Yani böyle çok zor girilen ve çok okuması zor bir bölüm.
Fakat anne ve baba bunu işte kampüs uzak, işte gidemezsin.
Ya da işte orada yabancı arkadaşlar edinme kendine.
Ya da işte okulu bitirir bitirmez işte bazıları zorluyor bile.
Türkiye'ye git, Türkiye'de çalış gibi.
Böyle hani hakikaten o gençlerin o gerilimi, o iki kültür ve iki dil arasında kalmış olmanın gerilimini böyle çok net yaşadığı sahneleri görüyoruz.
maalesef. Londra ile ilgili önceki sohbetimizde sen şundan bahsetmiştin.
Orada işte her kültürün bayramı kutlanıyor.
Daha uluslararası bir eğitim sistemi var ki işte Hintlinin de bayramı kutlanıyor.
Japonun da, Çinlinin de, Türklerin de.
Ve o kadar farklı kültürlere maruz kalıyor ki çocuk.
Böyle bir gelenek var ve Daha esnek, daha ortama uyum sağlayabilen farklı kültürden insana açık hale geliyor değil mi?
Çok, çok evet. Bunu çok görüyorum.
Yani hakikaten nursery'den yani okul öncesi eğitimden başlayarak hakikaten böyle farklı milletlerin gelenek göreneklerini, kıyafetlerini, yemeklerini.
Mesela bir gün oluyor diyorlarken herkes kendi ülkesinden özel farklı bir yiyecek getirsin.
Mesela ne kadar hoş.
Ya da işte varsa öyle bir kıyafet giyin.
insin mesela. Bunlar tabii çok çocukları çok esneten, çok aslında dünya vatandaşı yapan aktiviteler.
Evet. Biz de mesela 23 Nisan'da kızlarla yaptık öyle şeyler anaokulunda ama tabii kendi kültürü değil yani.
Hani sen noodle yap, sen sushi getir, sen pizza getir dendi.
İşte sen neresin? İtalya'yım.
Sen neresin? Şurasıyım falan.
Onu temsil ediyorum diyorlar ama yine de hani Oralı birinin yapıp getirmesi gerçekten kendi kültürünü getirmesi hem kendiyle gurur duyuyordur getiren çocuk.
Bu benim ülkemin bir parçası diyerek.
Aynen. Hem de bir yandan da paylaşımda bulunuyor ve esnekliğe alan sağlıyor.
Alan sağlıyor. Aynen. Aynen o şekilde.
Sen Londra'da bunun avantajlarını yaşıyorsun o zaman.
Evet yaşıyorum yaşıyorum.
Çok şükür yaşıyorum evet.
Çok güzel. Bir de şu farkı da konuşalım isterim.
Yüksek eğitimli ve iyi şartlarda yaşayan kişilere deniyor.
Ama daha böyle işçi sınıfı mavi yakalı olarak gidenlere de göçmen sınıflaması var.
Sanki orada da böyle bir sınıfsal ayrım olmuş gibi de bir gözlemim oldu.
Yani aslında öyle deniyor ama aslında hepimiz aynı.
Gemideyiz diyelim yani.
Hani ekspat da olsa ben bunu görüyorum.
Yani bir işte beyaz yakalı yüksek pozisyonda bir kadın ya da erkeğin de inan ki sıkıntıları aynı olabiliyor.
Yine bana işte sosyal destek grubunun az Ya da yine bana işte eve olan işte özleminden bahsedebiliyor.
Yine kültürel farklılıkları ne kadar canlı bir şekilde diyelim bir firmayı ya da bir yeri yönetiyor, yöneten bir kişi diyelim, yönetici diyelim.
Oradaki farklılıklardan ne kadar zorlandığından bahsediyor.
Yani aslında evet sınıfsal bir farklılık olsa da şeyler aynı.
Duygular aynı. Tevel duygular aynı.
Yetersizlik. İşte maalesef kayıp hissi.
Bir şeyleri kaybetmiş, arkada bırakmışlık hissi.
Bunun getirdiği bir yaz. Yani ister istemez bir yaz.
Suçluluk. Yani duygulara baktığınız zaman duygu noktasında hangi sosyoekonomik statüde olursak olalım.
Biz orada aynı şeyleri yaşıyoruz bence.
Doğru. Peki son sorum şunun üzerine olacak.
Senin çalışma alanların üzerine olacak.
Online ve yüz yüze danışan.
görüyorsun. Bu danışanlarda hangi ekolu kullanıyorsun?
Evet. Belki onu da dinleyicilerin duyması iyi olur.
Kesinlikle. Şimdi benim biraz komik bir şey söyleyeceğim.
Hani eklektik diyoruz.
Evet. Ben bunun Türkçe karşılığını ortaya karışık gibi diyorum.
Tam Türkçe hali. Şöyle çünkü benim hani eğitimim özellikle UCL'de psikoanalitik çocuk gelişimi iken sonrasında böyle uzun yıllar yani bir çok rahat 4-5 yıl sağ olsun
konsolosluk, büyükelçilik onların önayak olmasıyla çok fazlasıyla gönüllü çalışmalar yaptım.
Ve bu çalışmaları yaparken özellikle anne babalıkla başladım.
Çünkü benim hani geçmişim ya da eğitimim çocuk gelişimi.
Daha öncesindeki işte ilk öğretim okulu ve lisesinde rehberlik bölümünde rehber öğretmen olarak çalışmam olduğu için anne baba okulları açarak ya da anne babalıkla ilgili parenting üzerine seminerler
vermeye başladıktan sonra gördüm ki kişilerin aslında bireysel seanslara da ihtiyacı var.
Yani nedir bir anne geliyor. Ebeveynlikle ilgili konuşuyoruz ama bakıyorum ki onda depresif semptomlar var mesela.
Ya da bir baba geliyor işte.
Diyelim işte çok travmatik ve travma konusu.
Ve ben böyle böyle dedim benim biraz daha o tarafa da kaymam lazım.
Ve tabii Londra'da olmamın bir artısı olarak kendimi daha klinik tarafa çekerek bir sürü eğitim aldım.
O eğitimlerle birlikte bu sefer yetişkinlere daha çok yöneldim.
Yani hala da ebeveynlik üzerine parent üzerine seanslar yapıyorum ama o seansları yaparken zaten bireysel olarak ebeveynleri ele aldığımız için oralarda da klinik
konulara rahatlıkla girebiliyorum.
Sonrasında da doktora yine bu özellikle en çok karşılaştığım o yıllarda depresyon, panik ataklar, travmalar olduğu için mindfulness'ın yani farkındalıklı terapinin etkisinin çok
yoğun olduğunu gördüm. Kendi bizzat hikayemde de kitapta da bahsediyorum.
Bu alana çok eğilimli.
Olduğum için doktoramı da mindfulness üzerine yaptım.
Böylelikle hani hakikaten bütün ekolleri birleştiren bir eklektik dediğimiz bizim bir yaklaşımda çalışıyorum.
Bunu nasıl belirliyorum?
Danışan geliyor karşıma.
Önce onun tabii ilk iki seans gibi değerlendirmesinin assessment'ını yapıyorum.
Kendime bir harita çıkarıyorum ve diyorum ki bu kişiyle hangi approach'la, hangi yaklaşımda çalışsam daha faydalı olur.
Bunun içine işte darvanışsal düşünce Güncesel davranışsal bir CBT dediğimiz terapi tekniklerini koyuyorum.
Kimi zaman mindfulness teknikleri ilave ediyorum.
İşte anda kalmakla ilgili vesaire.
Böyle bir yaklaşımım var.
Yani sonuçta işte 2000'de mezun oldum.
Üniversiteden, koçtan. Yani 25-26 yıldır da çalıştığım için geniş bir yer pazarım oldu.
Çok şükür. Bir de ne kadar çok danışan görürsen zaten her bir danışanda kendini daha iyi geliştiriyorsun.
Öyle, öyle. Bir de ben hep şeyi...
söylerim yani işte çocuklarla çalışıyorum daha çok derdim konuşma terapisi yaparken ama onun yarısı aileyle çalışmak aslında yetişkinle çalışmak çocuk anne babadan bağımsız çalışılmıyor ya da işte anne babayla çalışıyorsan
illa ucu çocuğa değiyor o yüzden her türlü bütün aileye etki etmiş oluyorsun bir yetişkine dokunduğunda çok güzel anlattın çok teşekkür ediyorum ikinci
kısımda daha farklı sorularla beraber olacağız
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
