
Ariadne’nin İpi’nde bu hafta yazar ve iletişim uzmanı Ümit Alan ile (@umitalan) yapay zekanın güncel durumu ve bizdeki yansımaları üzerine sohbet ediyoruz.
• Yapay zeka ile üretilen sanat ve edebiyat eserleri karşısında, insan emeği değerini koruyacak mı?
• Yapay zekanın bizi kısayoldan çözüme ulaştırması insan yaratıcılığını nasıl etkiler?
• Yapay zekanın insanı taklit ederek ‘wonky’ -kusurlu- tasarımlar üretmesi kafa karıştırıcı olacak mı?
• Büyük yapay zeka şirketleri neden felsefecileri ve sosyal bilimcileri işe almaya başladı?
* Yapay zekanın gündelik hayata ve sosyo ekonomik durumlara etkisi gibi başlıkları ele alıyoruz.
**
Bahsi geçen kitaplar:
• Mustafa Süleyman - Yaklaşan Dalga
Transkript
Çocuğumla ilgili aldığım en çok geri bildirim yani anaokulundan, kreşten beri Türkçesi çok iyi.
Bu çocuğa ne yaptınız? Çocukla konuştuk.
Kitap okuduk. Kitap okuttuk.
Bu yüzden Türkçesi çok iyi ama öğretmenden şundan yakınıyor.
Çocukları... Türkçe çok oturmadığı için yabancıları öğretmekte zorlanıyoruzdan yakınıyor.
Yani biz öyle bir belirsizliğin içindeyiz ki yapay zeka ile ilgili.
Umut tarafına da kayabiliriz, kaygı tarafına da kayabiliriz.
Ve sürekli gelen verilerle ben bir o tarafa geçiyorum, bir o tarafa geçiyorum gibi oluyor.
Doğarken adımı ümit koymuşlar o yüzden.
Doğarken. Tarafı daha doğarken seçmişler o yüzden çok idare edemiyorum.
Doğru o güzelmiş.
Prompt mühendisi denilen şey yavaş yavaş şeye evrilecek.
Anlam mimarlığından. Anlam mimarlığından o anlamı kurabilen, o soruyu sorabilen.
Ben her hafta yazı yazdığım için yazı konusu bulmanın çok büyük bir dert olduğunu biliyorum.
Çünkü kolay gibi görünüyor.
Yazarın her hafta bir şey çıkar gibi.
Ama onu... Yıllara yayalar yapmaya başladığınızda yazı konusu bulmak, yazı yazmanın neredeyse yarısı, yarısından fazlası var.
Yapay zeka ile beraber geliştirdiğimiz fikri, insani özellikler dahil etmek, bunun ahlaki yönünü tartışmak, onu yönlendirmek, bunu seçme, bunu seç demek insana ait özellik olacak.
Galiba bu tarafa doğru evrilecek çünkü şey çok anlaşılıyor.
Aa yazıyı yapay zekaya yazdırmış diyoruz artık gördüğümüzde.
Ariadne'nin ipine hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün yapay zeka ve bizim onunla nasıl ilişkilendiğimiz konusunu yazar ve iletişim uzmanı Ümit Alan'la konuşacağız.
Hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Nasılsınız? İyidir, teşekkürler.
Siz? Ben de iyiyim, teşekkür ederim.
Sizi hem sosyal medyada hem de Apostol'daki yazılarınızdan takip ediyorum.
Yapay zeka üzerine çok fazla araştırma okuyor, kaynaklarıyla beraber de paylaşıyorsunuz.
Dinleyenler için sizi kısaca tanıtarak başlayacağım.
Basın ve yayıncılık alanında yüksek lisans yaptınız.
2000 yılından beri yaptığınız köşe yazarlığı.
Saraydan Saraya Türkiye'de Gazetecilik Masalı adlı bir kitabınız var.
Yeni Medya 451 kanalında Can Özle podcast yayınlarına devam ediyorsunuz.
20 yıldan uzun süredir de iletişim alanında danışmanlık, reklam yazarlığı ve konuşmacılık yapıyorsunuz.
Evet. Eksiğin var mıdır? Yok.
Bir de haberler var.
2012-2013 arasında bir mizah programı.
Türkiye'de mizah yapılabildiği zamanlarda Hicevedayalı bir mizah programının yazarları arasındaydım.
Mehmet Ali Alabur'a sunuyordu değil mi?
O sunuyordu. Levent Kazak projenin şeyiydi.
Levent'in başında olduğu bir ekiple biz yazıyorduk.
Yazar ekibindeydiniz.
Evet. Bir de evli ve bir kız çocuğu babasısınız.
Evet, o kısmı önemli.
Evet, kız çocuğu önemli. Peki, şimdi son dönemde yapay zeka ile üretilen müzikler, kitaplar, sanat eserleri hakkında çok konuşmaya başladık.
Aradığımız şey sanatta ya da yaratımda mükemmellik mi?
Yoksa kusurlu ve emek içeren üretimler mi daha değerli?
Yani burada aslında araştırmalar da gösteriyor ki 2024-2025 raporları, 2026'ın şekillenmedi.
Devasa bütçeli prodüksiyonlara nazaran.
daha kusurlu, daha içeriklerin daha yani doğal gibi görünen içeriklerin daha farklı bir karşılık bulduğu ve daha büyük verimlilik sağladığı görünüyor.
Anti-highlight reel hatta bu şeye bu akıma verilen bir isim.
Her akıma Amerika'da öyle bir şey var.
Her şeye bir isim takmaya çalışıyorlar.
Bize de güzel oluyor yazı yazarken başlık atmak için.
Aralarda şey yapmak için ama bu aslında biraz bağlamla da ilgili.
Kusur her zaman İnsana dair olan bir şey.
İnsanla ilgili olan bir şey.
O yüzden kusurlu içerikler, adı kusurlu olsun veya olmasın hep hayatımızda olmuş.
Hatta pürüzler hayatımızda olmuş.
Mesela ünlü bir kahve zinciri, şimdi reklam olmasına adını vermeyeyim.
Amerikan kahve zinciri.
Aslında kahve çok kısa sürede hazırlanacakken onu zamanda daha uzun hazırlayarak onu el emeği yani bir deneyim haline getirmek için o süreleri uzatıp hem kasada
bir kuyruk olmasını aslında daha kısa sürede hazırlayacağı, böyle Facebook gibi görünmemesini sağlamak için özel bir çalışma yapmış.
Bu daha eski zamanlarda, yapay zekanın internetin olmadığı zamanlarda.
Aynı şekilde bugün bebek kolonyası diyebildiğimiz bir şey vardır.
O aslında şeylerde, yani ilk çıktığı yıllarda, 70'lerin öncesi diyebiliyorum, 50'li yıllar olabilir.
Büyük bir icat olarak sunulmuş ilkin.
Demişler ki biz insanların elini yakmayan bir kolonya icat ettik.
Ama bu... Çuvallamış.
Firma neredeyse batma noktasına kadar gitmiş.
Bunu çok büyük bir icat olduğunu düşünüyorlarmış.
Bir yara olduğu zaman kolonyaya döktüğünüzde yanar ya.
Canınız acır falan.
Onlar zannetmişler ki biz bu sorunu kenmerleştirdiğimiz zaman bunu hallettiğimiz zaman iyi bir şey olacak.
Fakat insanların aslında oradaki kusuru aradığı.
Oradaki o ellerinin yanma hissine bir deneyimi o satın almayı yaptığı ortaya çıkınca onu direkt bebek kolonyası olarak başka bir segmenti ayırmışlar ve buradaki pürüzler Kusurlar aslında insanlığın çok eski zamanlarından
beri aranılan şeyler.
Bugün de bu içerik üretimi alanında yine aynısını görüyoruz aslında.
Yapay zekanın o parlak, o kusursuz şeyleri maalesef o kadar karşılık bulmuyor.
Maalesef mi? Değil. Yani maalesef orada yanlış kullandığım bir kelime oldu.
Şeyler için maalesef.
Onun üretimini yapanlar için maalesef ama normalde insan olarak biz biraz daha insani olarak öneriyoruz.
tuhaf da geliyor büyük bir ihtimalle kusursuz olan şeyler.
Yani göz o kusuru arıyor.
Ben bunu analogdan dijitale geçiş döneminde, dijital fotoğraflarda mesela hiç pürüz olmaz.
İşte onu sonra bir de Photoshop'ta temizlersin, düzenlersin vesaire.
Onları yaptıktan sonra çok pürüzsüz bir fotoğraf elde edersin ama orada bir şey eksiktir yani.
O duygusu eksiktir.
Bilmiyorum nostalji mi yapıyorum ben analog sevdiğim için ama.
Benim mesela ablamın düğün fotoğrafları var.
Bu Photoshop'un herhalde ilk şey olduğu yıllarda.
Photoshop'un ilk popüler olduğu yıllarda yapılmış.
Ve her gitme dalga geçiyorum.
Mesela evde albümlerinde duvar şeyde falan duruyor böyle.
Yüzler şey gibi. Dümdüz.
Dümdüz. Bir tane bile pürüz yok ortada.
Evet. Şu an çok komik geliyor ama o zamanlar mutlaka ona bir şey yapılmış.
Instagram aslında. Instagram'ı inceleyecek olursak.
Instagram filtrelerle güzel olduğunu daha kusurlu gibi gösteren o sepia filtreler.
İşte araya grenler atılır. O eski fotoğrafların hissini veren o lomo kameraların falan hissini veren bir Şey olarak öyle popüler olmuştu Instagram.
Instagram'ın hepimizin hayatına girmesi.
Zaten icat ettiği zaman Instagram'ı ilk kız arkadaşıyla konuşuyor.
Instagram'ın kurucusu. Kız arkadaşına soruyor işte böyle bir fotoğraf üzerine bir app yapsam nasıl olur falan diye.
O da diyor ki işte ben o insanlar kadar iyi fotoğraf çekemem ki.
Yani ben profesyonel bir fotoğrafçı değilim.
O yüzden böyle bir şey istemem. Yamuk yumuk fotoğraflar olacak muhtemelen diye.
Sonra yavaş yavaş oradan...
filtre fikrine gidiyorlar. O kusurlu görünen filtreler bir süre sonra Instagram'a Instagram yapıyor.
Şu anda tabii o halde değil artık.
Bir video içerik platformuna döndü ama Instagram'ın ilk çıkışında aslında kusurların kullanımı da var.
Var, var. Editlerken böyle basit edit programları da var içinde.
Peki yapay zeka bu insanda olan kusurlu üretimi öğrenince insani üretimle...
Yapay zeka birbirine karışacak mı?
İnsan üretimine yani.
O vonki tasarım da deniyor ya.
Onu öğrendiği zaman nasıl ayırt edeceğiz?
Bir yere kadar öğrenecektir ama aslında burada asıl konuşulması gereken bizim kusur dediğimiz...
çok kusurlu ya da mükemmel olması kusursuz olmasından çok bağlamla ilgili bir şey bu.
Yani bağlamı olması lazım ki kusurlu da olsa mükemmel de olsa bir içeriğin ya da bir şeyin bağlamı olduğu zaman insan iyileşiyor.
William Shakespeare mesela Shakespeare'in üslup diye bir şey var ama Shakespeare'in onu icat ettiği yıllarda bu bir kusurmuş.
Yani Shakespeare kusurlarıyla üslup yaratan bir adam.
Yeni sözcükler icat etmiş mesela.
O dönemde çok insanlara çok şey gelmiş.
Tuhaf gelmiş. O ilk kendi döneminde.
Bunu da bana hocam Ahmet Cemal anlatmıştı bir derste.
Bu uzunca yani bir ders boyunca sadece bunu işlemiştik.
Oradan aklımda kalmış mesela. Aynı şekilde şeyin Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında nakkaşları üzerinden, Osmanlı'daki nakkaşları üzerinden işler.
Nakkaşlarda perspektif ve üslup yasaktır.
Yani hem o sanatta perspektif olmayacak hem de bir üslup olmayacak.
Bu insanlar birbirlerini ayırt etmek için artık mesela at çiziyorsa atın burnuna bir kusur koyuyor.
Oradan onun o olduğu anlaşılıyor.
Yapay zeka bunu taklit edemez mi?
Eder ama bağlamı yok.
Yani o hangi bağlamla taklit edecek?
O bağlam ne kadar insanda yerleşecek?
Yani William Shakespeare onu Shakespeare yapan, Ferran Şensoy bizim kuşağımıza denk gelen biraz.
Ferran Şensoy'un kendi kelimelerine bahsediyor.
Keralayka diye bir şey var Türkçe'de.
Ferran Şansöy'ün Fransızca'dan Fransızca bir sözcükle Türkçe bir sözcüğü birleştirip Kel Alaka diye tiyatro sahnesinde ya da kendi kitaplarında icat ettiği bir sözcüktür.
Bunu yapay zeka yapamaz işte.
Yani bu şeyi ancak taklit edebilir.
Onu da birilerinin yapması lazım.
O bağlamı Shakespeare'in kurması lazım.
Ferran Şansöy'ün kurması lazım ki o bağlamla bir şey yapın.
Ben mesela yapay zekadan sonra özellikle yazılarıma hep...
İlk paragraflarında kişisel bir deneyim.
Böyle yazıyı uzatıyor gibi görünen.
Aslında ne gerek var şimdi anlatacağına gel işte.
İşte özet geç lan diye bir sonunda küfür gelen bir şey var biliyor musun?
İnci sözlük şeyinde. Ondan bilerek uzaklaştım.
Çünkü özeti zaten yapar zeka yapabilir.
Ama ben ona bağlam katıyorum.
Kendi hayatımdan, çocuğumla yaşadığım bir anıdan, sokakta gördüğüm bir şeyden giriyorum ki o insani bağlamı kurmaya çalışıyorum.
İşte... Bu bağlamlardan ayırt edeceğiz.
Yapay zeka onu yaşayamaz. Mesela Stony Brook Üniversitesi'ydi galiba.
Üniversite adını inşallah doğru hatırlıyorumdur.
Orada bir araştırma yapılmış.
The cat in the diye bir sözcük vermişler.
Yani kedinin ne için?
The cat. Yapay zeka bunu başına hemen et getirmiş olasılık olarak.
The cat in the head çünkü Dr. Seuss diye bir çocuk.
Meşhur bir çocuk kitabı. Çok meşhur bir çocuk kitabı.
Oradan bağlamış. Ama bu bizim deneyimiz değil.
Yani ben insan olarak bunu evde kedim var benim.
Mesela kedinin kargo kolisinin içine girdiğini düşünebilirim.
O benim deneyimim. Ama onu yapay zeka hiç yaşayamayacak.
Öyle bir hissi yok. Deneyim yok. O yüzden o en istatistik olarak en olasılık olanı.
Ne var? İnternette bütün satış sitelerinde şey var.
Dikkat indi het kitabı var. O da tarıyor büyük veri tabanını.
Amazon'da çıkıyor. Orada çıkıyor. Burada çıkıyor.
Bir anda şeye giriyor. Dikkat indi het olur demek ki bu diye.
Ama bu... Bağlamı insan farklı türlü kuracağı için insan orada bir anlam mimarisini kuran üstten bir şey olacak.
Yapı olacak. Bakışı olacak. Peki co-intelligence'dan bahsediliyor.
Yani işte tam tarif ettiğin şey o olacak sanırım.
Yani yapay zekanın geliştirdiği şeyi o neyse.
ya da yapay zeka ile beraber geliştirdiğimiz fikri insani özellikler dahil etmek, bunun ahlaki yönünü tartışmak, onu yönlendirmek, bunu seçme, bunu seç demek insana ait özellik olacak.
Galiba bu tarafa doğru evrilecek.
Çünkü şey çok anlaşılıyor.
Aa yazıyı yapay zekaya yazdırmış diyoruz artık gördüğümüzde.
Evet. Hatta yanlış da söyleniyor.
Geçenlerde benim bir apostoda bir yazım.
Aposto yazıları şöyle koyuyor.
Ben yaklaşık 3,5 sayfa bazen 4 sayfa bir yazı yazıyorum.
Instagram'da onlar bir karusel mantığında özetliyorlar orayı.
Evet. Özetlendiği için de dolayısıyla altına yazıyorlar ama yazının tamamını sitemizde okuyabilirsiniz.
Zaten site ücretli bir site olduğu için tamamını da veremez orada.
Özetini veriyor. Herkes o özetten yola çıkıyor.
Kimisi diyor ki işte bu o kadar kopuk kopuk normalde bir yazı olabileceği için bu yapay zekayı yazdırmışlar.
Halbuki ben yazdım yani ben 20 yıldır.
Her hafta yazı yazan bir insanım.
Köşe yazarlığı neredeyse çocukluğumdan beri köşe yazarlığı yapıyorum.
Niye yapay zeka yazarım?
Ben kendimi öyle bir değersizleştireyim.
Ama insanlar buna... Öyle otomatikleşiyor ki artık bence insanın da kendi bakışını, okuryazarlığını biraz değiştirmiş.
Çünkü o şeyi görmüyor orada. Bu yazının tamamı değildir.
Yazının tamamını Apostol'un sitesinde okuyabilirsiniz diye.
İşte profilde link var şeyini görmüyor hiç.
O daha basit bir bakış açısı da bazı yazılar gerçekten çok belli oluyor.
İçinde bariz hatalar oluyor.
Cümle yapısı mesela çok bizim gündelik dilde kullanmadığımız cümle yapısı oluyor.
Oradan anlıyorsun işte. Burada bayağı bariz chat GPT'ye yazdırılmış bu.
Sabahları bir bülteni var podcast şeklinde 6-9 ismi.
O bültende bir süre yapay zeka sesine geçildi.
İnsan sesi değil yapay zeka sesi kullanıldı.
Ama dinleyiciden çok büyük tepki gördü.
Hemen geri alıp tekrar gerçek insana seslendirmeye başladılar.
Ama bir süre... Bu denendi ve bunun aslında çalışmadığı, insanların yapay zeka sesinden bir şey dinlemek istemediği de test edilmiş oldu.
Evet. Ya fena değil aslında bu arada.
Ben mesela sohbet ediyorum chat GPT'de birkaç ses denedim.
Tonlamasını falan var. Beyhan Budak gibi falan yapıyor.
Honey çok koyuyor oraya.
Mesela honey kullanımı. Doğru bir Türkçe kullanım değil.
Honey son yıllarda giren bir şey.
İşte böyle aralara bir hep honey sıkıştırıyoruz.
Ben de bazen yapıyorum. Bilmiyorum farkında olmadan ama genellikle böyle daha yeni kuşaklarda bir honey kullanımı çok fazla.
Onu aynen kopyalamış mesela.
Sürekli. Çünkü çalışırken bütün kaynaklarımı yığıyorum şeye.
Notebook eleme. İşte oradan buradan bulduklarının hepsini yığıyorum.
O yığdıklarımdan sesli özet çıkarttırıyorum.
Onu dinliyorum. O kafamda oturduktan sonra...
üretime başlıyorum. O hani meselesini onunla çok görüyorum mesela.
Sürekli araya hani burada hani gereksiz, hani gerek yok ama insanların normalde öyle konuştuğunu görmüş, anlamış.
Onu kopyalamaya çalışıyor. İşte ama yanlış kopyaladığı için de samimi olmuyor.
O zaman anlıyorsun burada bir gariplik var, tuhaflık var diye.
Peki yine senin yazılarından, bu arada ben Apostol'e üye oldum sayende.
Teşekkürler. Bütün yazıları okudum.
Teşekkürler. Aylık 100 liralık bir şey açmışız.
Delik açmışız bir kere. Bu arada Tuğçe Isiyel'de geldi.
Tuğçe de Apostol yazarlarından ya.
Böyle ikinizin yazılarını da oradan böyle bir seri okudum.
Güzel oldu. Dedim tamam ben kalırım burada bir yıl daha.
Apostol üyesi oldum.
Şimdi bu yapay zeka uygulamalarının bizim yerimize kürasyon yaptığı bir dünyada bu tesadüfi keşifler yapma yeteneğimizi kaybedeceğiz mi mesela?
Kütüphaneye gidince ben çocuklarla ilgili bir kitap hakkında araştırma yaparken orada elim başka bir şeye kayabilir.
Onun yanında psikoloji alanına bakarım.
Aa bunun sosyolojisi de varmış derim.
Kazara başka bir şeye ulaşırım.
Ama yapay zeka bizi direkt yola yönlendiriyor.
O zaman da o karşılaşmalar olmuyor ve yeni fikirlerin açılmasına olanak kapanıyor gibi geliyor.
Evet bu işin en kritik tarafı aslında.
Beni rahatsız eden tarafı.
Çünkü özellikle hem bu tesadüfi keşifler söylediğiniz hem de can sıkıntısı.
Yani insanın bütün yaratıcılığını çocuklarda özellikle besleyen şey can sıkıntısıdır.
Canı sıkılmayan insan hiçbir şey yapamaz.
Mutlaka sizin günün belli bir saatinde canınız sıkılsın ki yeni sorular sormaya başlayın.
Mesela benim annem çok titiz bir anneydi.
Yaz tatillerinde beni hiçbir şekilde sokağa...
akşam üstüne kadar salmıyor işte.
Kafana güneş geçer. Sokak çocuğu olursun gibi garip gerekçelerle bütün arkadaşlarım sokakta.
Ben 6'dan sonra çıkabiliyorum sokağa.
Ama bütün o yaz öğlesi orada can sıkıntıları beni kitapları keşfetmemi sağladı.
İşte çeşitli oyunlar kuruyor.
Halı benim otobanım oluyordu.
Benzin istasyonları. Çünkü yapacak hiçbir şey yok.
O zamanlar şey de yok.
İşte oyun konsolları yok.
Var da yani çok ilkel tarzda şeyler var.
Belli bir süre oyalayabiliyor insanı.
O can sıkıntısı beni hakikaten hem kitapları keşfetmem başarı hem meraklı bir insan olmamı sağladı.
Hem sürekli bir şeylere dert edip yeni üretim Yapma motivasyonunu sağladı.
Bugün mesela kendi çocuğumda bakıyorum.
9 yaşında benim kızım. O kadar çok şey var ki canının sıkılmasına bir vakit yok.
Yani balesi var, piyanosu var.
Oradan oraya koşturuyor.
Oyuncaklar. Sıkıldığı bir deneyim geliyor mu aklına?
Bazen oluyor. Tableti çünkü sınırladık.
Başından çoğun sınırlı.
Günde 30 dakika. Hafta sonları 45 dakika.
Sürekli tablete tekrar ulaşmak için canım sıkılıyor demeye başladı.
Onlarda da işte bugünkü hakkın bitti.
Artık bir şey bulacaksın diye.
En büyük şansımız işte alt komşumuz akranı bir arkadaşı var.
Onunla sürekli oyun kuruyorlar.
O da benim çocukluğumda da öyle olmuştu.
O can sıkıntısı çocuklara bir şeyler yaptırıyor.
Tesadüfi keşifler de aynı şekilde yapay zeka sürekli bize her şeyi hazır sunduğu için bir şey soruyoruz çat diye getiriyor.
Bir şey soruyoruz çat diye getiriyor.
Ben mesela buraya gelmek için Cemina'ya sordum.
Dedim ki raylı sistemle bu adrese nasıl giderim diye.
Hemen söyledi bana işte şuradan çıkacaksın falan.
Çat diye geldim. İki ay oldu.
Portekiz'deydik mesela. İşte birkaç şehir kapsayan bir gezi boyunca her adımda saat saat saniye saniye Önceden biz bunu nasıl yapardık?
Haritalar, kocaman turist rehberleri.
Peki öyle gezmesi mi güzel oldu yoksa o haritalarla gezmesi?
İkisini de biliyoruz ya biz şu an bence kıyaslayabiliriz.
Zaman birazcık her şehirde dağınan dar olduğu için aslında bir yandan verimli gezdi.
Ama verimlilik mi gezmek?
Verimlilik de olmamalı işte keşif olmalı.
Ama şunu da söyleyebilirim.
O da çok ilginç. Turistlerin çok gitmediği yerlere yönlendir dediğim zaman...
O şeyi de veriyor.
O keşif, ruh duygunu da veriyor.
Orada başka şeyler keşfediyoruz.
Bir yandan hayatımız çok kolaylaştırıyor, çok hızlandırıyor.
Ama bir yandan da kaybolup bir yere gitme.
Yani flanörlük severim ben.
Yani ben sokakta gezerken işte bilmeden, nereye gittiğimi bilmeden giderim.
Bir anda kendimi Sultanahmet Meydanı'nda çay içerken bulurum.
Ama o... Planlanmamışlar.
O çok güzel bir şey. Yavaş yavaş işte gün içerisindeki yapay zeka da bu deneyimleri, bu keşifleri, kütüphanede yaptığımız keşifleri.
Yani ansiklopedi okuyorduk can sıkıntısında.
İşte ana Britanikalar, meydanlar ustalar.
İlk gençlik ya da çocukluk yıllarımda gazeteliler onları kuponla veriyordu.
Bizim evde de her evin klasik vardı yani o şeyler Britanikalar.
Ama şimdi her şey işte...
Kızımın ben yapay zeka kullanımına bakıyorum.
Bazen manipüle bile ediyor.
Ben açıyorum kendi hesabımı.
Bana Leyla diyor. Neden Leyla diyorsun diyorum.
İşte diyor bana böyle bir.
Demiş ki babam da gelse ona Leyla diyeceksin.
O da onu öğrenip şey yapıyor.
Evet evet. Çocukları aslında öğretme konusunda yapay zeka bizim de ebeveynler olarak çalışmamız lazım.
Onu da bir yapmaları lazım.
İşte bir Spotify onu yapmadı.
Çocuk kapısı yok. Algoritmalarımız gitti.
Ben başka bir şeyde, başka bir müzik şeyinde hesap açtım o yüzden.
Çünkü kızımın gireceği şey yok.
Çocuk kapısı yok Spotify'da.
Aynı algoritma. Yapay zeka platformlarının da aslında çocuklarla özelleştirilmiş sohbet yapan versiyonlarının çıkması gerekiyor.
O muhtemelen yasal olarak düzenlenecektir yakında.
Şu anda benim hesabımı kullanıyor.
Bazen onun ödevlerine yardımcı oluyor.
Bazen benim karmakarışık sorularıma maruz kalıyor.
Ama bu keşif duygusu mesela şu kitaplığa baktığımda aşağı yukarı nasıl bir insan olduğunu ya da bu evde yaşayan insanın ya da bu ofiste yaşayan insanın nasıl birisi olduğunu anlayabiliyorum ve oradan keşifler yapabiliyorum.
Ama bu azalacak.
Buna üzülüyorum. Can sıkıntısını kaybetmeye...
Çok üzülüyorum. İnsanın canına sıkılması lazım.
Özellikle çocuklara. Evet. Bizim de yakın zamanda bir bursa seyahatimiz oldu.
iPad yok. Telefon zaten internet çekmiyor diyorum çocuklara falan.
Yol boyunca 3,5 saat sıkıldım dinledik.
Sıkılınca oyun üretmeye başladık.
Ondan sonra işte oraya gittik.
Oradaki dal parçalarından oyun...
İşte evin içinde televizyon yok bir şey yok.
Orada dalları topladılar onlardan oyun ürettiler vesaire ama sıkıldığımı duymaya anne babanın da bir şey dayanıklılığı olması lazım.
Hani sıkıldı diye hemen refleks olarak hadi sıkıntısını geçireyim o biraz yanlış galiba.
Peki şimdi yapay zeka ile ilgili bir geçiş dönemindeyiz galiba değil mi?
Yani ne tam geçtik.
Full her şeyi ona bırakıyoruz.
Ne de böyle eski analog kültürle devam ediyoruz.
Bunun geleceğiyle ilgili bir belirsizlik de var.
Bizi nereye taşıyacak?
Çok bunun bağımlıları mı olacak?
Ki intihar haberleri vesaireler de çıkıyor.
Bu yapay zeka aşırı kullanımı ve onun verdiği yönlendirmelerle gençlerde intihar oranları artmış.
Burada bir belirsizlik var.
Sizde bu nasıl duygular uyandırıyor?
Okuduğunuz araştırmalar dahilinde de.
Yani benim bende ilk uyandırdığı duygu heyecan.
Yani heyecanlıyorum böyle bir şeyin içine.
Bizim yaşadığımız dünyaya doğduğu ve gelişimini gördüğümüz için.
O da bana zaten yazıları yazdıran şey o.
İlk o var. Bazen distopik taraflara ben de kaçabiliyorum yazar olarak yani.
Çünkü her zaman böyle bir her hafta yazı konusu bulmak zorunda olunca bazen işin detaylarına inip daha distopik yerlere gidebiliyorum.
Fakat ben şunu yaşadım kendi hayatın özelinde.
Ben internetin de ilk yaş itibariyle internetin de evlere, ofislere ilk girdiği zamanı gördüm.
İnternet ilk başladığında, 95 tavadan herhalde evlere yavaş yavaş girmeye başlamıştı.
İşte 90'lı yılların ortasından 2000'lerin başına kadar çok büyük bir heyecandı.
Ve çok az kişi olumsuz düşünüyordu.
Bütün o sosyal bilimciler, sosyolog, herkes internetin dünyayı özgürleştireceğini, daha demokratik bir dünya yaratacağını, dünyanın daha küresel bir şeye geçeceğini, bunun
belki barış inşa edebileceğine ilişkin çok iyimser bir görüş vardı.
Fakat gördük ki internet aslında hiç düşünüldüğü gibi olmadı.
Yani internet bir anda...
Aniplasyon aracı ya. Çünkü yani şeyine gidersek internetin icat edilme nedeni merkezleri dağıtmak.
Evet. Yani internet bir soğuk savaş çocuğudur.
Soğuk savaşta Amerika'da işte Ruslar bizim şeylerimize saldırırsa, veri merkezlerimize, iletişim hatlarımıza, bütün merkezlerimize saldırırsa biz bütün sistemi kaybedeceğiz.
O yüzden sistemi dağıtalım.
Merkeziyetsiz bir sistem kuralım.
diye savaş teknolojisi olarak geliştirdikleri bir şey.
Sonradan internete dönüştü.
Fakat ne yaptık biz onu? Sosyal medya çıktı.
İnternet cari işini tekrar merkezleştirdik.
Hepimiz Instagram'ın içine, Twitter'ın içine yeni adıyla X, işte Facebook'un içine dolarak yeniden merkezleştirdik.
O da bugünkü sonucu yarattı.
Oradan, internete şu yüzden gittim.
Orada o kadar iyimserlikten bile bir kötümserlik çıkmıştı.
Şu an bakış başından itibaren o kadar kötümser ki hani Z kuşağı, alfa kuşağı bile Yapay zekaya bakışları işte birkaç hafta önce yazmıştım yine yazısını.
Çok olumsuz bakıyorlar. Kullanıyorlar ama bir yandan da reddediyorlar.
İşte benim kızım hasbelkader yapay zeka öğretimi bir şarkı çıktığında tepki gösteriyor.
O çok sıkıcısın diyor. Direkt tanıyor değil mi zaten?
Tanıyorlar işte. Onlar çok garip bir içgüdüyle hemen buluyorlar.
Anneme dinlettiriyorum türkü mesela.
O türkü. Annem hiçbir şey anlamıyor ondan.
Yani çok güzelmiş türkü diyor.
İşte dinlemeye devam ediyor. Ama kızıma dinlettiriyorum aynı şeyi.
Bir anda onun... Tüyleri diken diken oluyor.
Bu yapay zeka diyor. Reddediyor.
İşte o yazıda Acun Ulucan'ın kızının da verdiği bir şeyden bahsetmiştim.
O kadar olumsuz geliyor ki herkes.
Herkeste böyle bir endişe var.
Buradan sanki içinde bir his olarak biraz ters köşe olacakmışız gibi.
Her şey daha zamanla yani geçişlerinde elbette sancılar olacak ama zamanla her şeyin biraz daha oturarak insanlara sanki daha büyük bir...
refaha doğru götüreceği. Mesela hiç konuşmadığımız bir şey var şeyle ilgili.
İnternet dünyayı özgür fikirlere özgürleştirecek derken insanlar dil bariyerini hesap etmemişler.
İngilizce var yetmiyor mu şeyimize.
Ama dil bariyeri çok büyük bir şey.
Yani ben bugün Papua Yenigine'yle birisiyle internetli karşılıklı sohbet açarım.
Onun dilinden tek bir kelime bilmeden o da benim dilimden tek bir kelime bilmeden konuşabilirim.
Yapay zeka dil bariyerini aştı.
Ama dünya buna uyarlanamıyor.
Hala eğitimin büyük bir kısmı Türkiye gibi ülkelerde yani daha biraz daha şey ülkelerde yan ülkelerde dil eğitimi üzerine kurulu.
Benim çocuğum çok iyi İngilizce konuşuyor ama bakıyorum ders programına daha ilkokul 3'e gidiyor.
Büyük bir kısmı yabancı dil dersi.
O kadar çok aslında insanlar yabancı dil öğrenerek vakit kaybediyor ki belki bunu aşacağız.
Vakit kaybetmek mi ya?
Bence vakit kaybetmek değil gibi.
İki farklı dil zenginlik yaratmıyor mu?
Tabii bağlamsal olarak bir zenginlik yaratıyor ama şundan vakit kaybediyor diyorum.
Eğitimi bu kadar dil üzerine Yabancı dil üzerine kurmamak.
Yani kendi dilimizi iyi öğrenelim.
Ondan sonra yabancı dilde.
Yani Türkçe. Benim çocuğumla ilgili aldığım en çok geri bildirim.
Yani anaokulundan, kreşten beri.
Türkçesi çok iyi. Bu çocuğa ne yaptınız?
Çocukla konuştuk. Kitap okuduk.
Kitap okuttuk. Bu yüzden Türkçesi çok iyi.
Ama öğretmenler şundan yakınıyor.
Çocuklara Türkçe çok oturmadığı için yabancı dil öğretmekte zorlanıyoruzdan yakınıyor.
Yani bu kadar kendi dilimizin önüne de geçirecek kadar olmalı mı?
Onu düşünüyorum. Şey. Apple CEO'su, eski CEO'su oldu artık.
Eylül'de değişecek. Tim Cook.
Fransa'da yazılımcılarla bir konferansta birkaç yıl oldu.
Şey demişti, yabancı dil öğrenerek vakit kaybetmeyin demiş.
Siz kendi işinize odaklanın. Kendi işinizi, çünkü şu an yazılım da yapay zekalı doğru.
Dil öğrenmekle vakit kaybetmeyin.
Kendi işinizde bir adım öteye geçebilmenin, yani daha onun makinenin yapamadığı yapabilmenin.
olanaklarını araştırın gibi bir şey değil.
Çünkü Fransızlar Fransızca ana dilleri olduğu için İngilizceyi mükemmelleştirmeye çalışırken onlar da biraz şey kaybediyorlar.
Gerçi Fransızlar biraz sunoptu çok o şeye girmezler ama biraz boş bir şey olmuş olabilir ama işte ben diyorum ki önce kendi dilimizi iyi öğrenelim ondan sonra yabancı dil öğrenelim ve yapay zeka bunu halledeceği
için bu bir zenginlik olabilir.
Gelecekte. Onun haricinde Çok eğitim gerektiren bazı işler, bunu David Autor yazmıştı Neuma'da makalede.
Yapay zeki hakkında hep işlerimizi alacak diyorsunuz ama bu belki de az eğitimle bir takım profesyonel elit işlerin işte doktorluk gibi, avukatlık gibi, şu an mali müşavirlik falan gibi daha
az eğitimle ekonomik olarak daha dezavantajlı olanların daha kolay yapabileceği bir hale gelecek.
Ve böylece orta sınıf toplumlarda son yıllarda kaybedilen orta sınıf tabanı biraz daha genişleyebilir.
demişti. Onun da öyle bir öngörüsü vardı.
O makale bayağı tartışıldı.
Sonradan şey oldu yani. Az eğitimden kasıt süresi az olan eğitimde.
Hem süresi az hem de böyle yani şu anda maalesef Türkiye gibi yerlerde benim çocuğum da bir özel okula gidiyor.
Kimisi çok ciddi bir eğitim yatırımı yapmak durumunda kalıyor çocuğa.
Ama kimisi de hiç yapamıyor o yatırımı.
İşte bu yatırımı daha az yapanların da çocuklarını yetiştirebilecekleri bir düzene gidebilir.
Böyle bir iyimserlik. Yani aslında teknik bilgi olarak belki eğitimin süresi kısaltılabilir.
Ama pratik olarak daha uzun süreye yaymak her zaman daha faydalı değil midir?
Mesela doktorlukta düşünelim.
Doktorluk 6 yıl.
Belki 3 yıla düşecek eğitim süresi kitabi bilgi kısmı.
Ama işte pratik kısmı yine 3-4 yıl sürer.
Orası uzayabilir ama o giriş bariyerleri biraz daha kısalabilir.
Yani o ön teşhisler.
Ben hastanede askerlik yapmıştım.
Askeri hastaneler vardı benim askerlik yaptığım dönemde.
Gelenlerin büyük bir kısmı aslında çok basit şeyler için geliyorlardı.
Danışma hekimliği diye bir şey vardı.
Oraya gönderiyordu. O danışma hekimliğini mesela daha hekim eğitimi yıllarca verilen birisi değil de belki daha az kısmı verebilir.
Ama uzmanlık yine uzmanlıktır.
O ayrı bir dal.
Ama bazı alanlarda işleri kolaylaştırabilir.
Sematman'ın işte bir vizyonu var.
Haftalık çalışma süresinin kısalabileceğinden bahsediyor.
Hala niye? Biz 5 gün, kim yerde 6 gün.
çalışmak zorundayız diye bir sorgu var.
Peki şunu soracağım. Bu da sorulan sorulardan bir tanesi.
Ben bayağı sorulardan çıktım.
Kendi hazırladığım sorulardan.
Şöyle, biz boşalan vakitlerle ne yapacağız?
Yani internet ilk çıktığında da konuştuk ya, çok süremizi, iş çalışma süremizi kısaltacak, işte mailler daha hızlı gidecek, postayla uğraşmayacağız falan muhabbeti vardı.
Bir anda vakit boşa çıktı.
Bu sefer de atıyorum Instagram gibi alemler vaktimizi almaya başladı.
Sosyal medya gibi alanlar.
Bunlardan kurtulduk. Doldurulmayı öğrenmeye çalışacağız sanırım.
Daha değerli deneyimlerle doldurmaya.
Rahmetli Rasim Öztekin'in bir şeyi vardı.
Çok hoşuma gitmişti.
Yine bir söyleşisinde söylüyor. Diyor ki boş vakitlerinde ne yapıyorsun diye soruyorlar bana.
Boş vakitlerinde boş boş oturuyorum duvara bakıyorum.
Boş vakitlerinde kitap okumuyorum.
Ben kitap okuduğum vakitte zaten kitap okuyorum.
O benim için dolu bir vakit.
Kitap niye boş vakit şeyi olsun.
O hesap boş vakitlerimizde canımızın sıkılmasıyla da boşluklarımızın artmasıyla ilgili de onu birlikte onu değerlendirmenin yönü bir AVM'de geçirmek değil de belki daha değerli deneyimlere doğru yönelmek.
Onun haricinde yine Sam Altman'ın yenilenme reform manifesto gibi bir metin yayınladı onda.
İnsanın yerini bir yerde makine aldıysa o makine yani benim mesela bir görevim makine aldıysa o makine de sıkı insan çalıştığında vergi ödüyor ya o makine için de İşverenler, patronlar devlete
vergi ödeyecekler. O vergi işsiz bıraklanan insanlara bir evrensel temel gelir olarak yani temel bir gelir olarak dağıtılacak.
Yani herkesin bir minimum geliri olacak.
Onun üzerine artık bir şey yapabiliyorsan.
Kaç yıla gelir bu? Arabaya verdiğimiz vergi gibi.
Evrensel temel gelir uzun zamandır tartışılıyor.
Çünkü hakikaten artık emeğin maliyeti bir zamanlar emek değerli bir şeydi.
Emeğin maliyeti sıfıra doğru yaklaşıyor.
Son bu şeyin beyaz yaka olduğunda sorularda var daha oraya gelmedik.
O yüzden ona girmeyeyim ama emeğin maliyeti sıfıra yaklaştıkça bence bu çözümler yavaş yavaş asgari ücret dediğimiz şey var ya bugün geçinemiyoruz ama yine bir asgari ücret var.
İnsanlar alıyorlar zor zarar geçiyorlar.
O belki çalışmadan da verilebilecek bir şey haline gelip sen onun üzerine yeteneklerini ne koyabiliyorsan ben onun üzerine belki.
kazanıyor olacak. Bunun gibi şeyler de var.
Bunların hepsi olabilir. Hiçbiri olmayabilir.
Hakikaten distopik bir yere gidebilir.
Zenginler daha zengin. Fakirler daha fakir olabilir.
Bu da bir ihtimal. Ama baştan karansar bakmayı biraz riskli ve tehlikeli buluyorum.
O yüzden daha ilimser yazmaya ve düşünmeye çalışıyorum.
Mesela ilk nota kağıtları çıktı.
Nota kağıdı müziğin ilk şeye aktarılmasıdır.
Enstrüman üretenler düşünmüş ki artık kimse enstrüman almayacak.
Çünkü o zamanlar müzik dinlemenin tek yolu evine bir enstrüman alıp onu mesela piyano alıp evde çalıp oymuş.
Nota kağıdı diye çıkınca o gramofonlar falan yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlayınca enstrüman artık kimse almaz.
Sadece profesyoneller alır. O da bize yetmez gibi düşünmüşler.
Fakat hatta müzik sonra gramofona, plaklara basılmaya başlamış.
Bir emtia olmuş o aletlerle birlikte.
Öngörmedikleri bir şey olmuş. Şu anda tabii biraz daha büyük bir şey geliyor.
Büyük bir dalga geliyor. Burada da Mustafa Süleyman'ın yaklaşan dalga diye.
kitabı var. Onu herkese tavsiye ederim.
O çok iyi anlatıyor bu şeyi.
Üzerimize bir dalga geliyor. Herkesin, hükümetlerin de, insanların da, bireylerin de bir defansa geçip onu dönüşte o dalgada surf da yapabiliriz.
O dalganın altında da kalabiliriz.
O dalgada surf yapmanın Yolunu insanlığın araması lazım.
Peki şu da geldi benim aklıma.
Bu bahsettiğiniz şeyde insanlık hiç böyle bir varlıkla karşılaşmadı.
Yani kendi aklını üreten ve tabii ki ipucunu insandan alıyor ama kendi kendine bir akıl geliştiriyor yapay zeka.
Bu geliştikçe gelişecek ve bir entity, bir varlık biçimini alacak.
O varlık biçimini alıp da karar verebilen bir mekanizma insanlık tarihi boyunca görülmemiş.
Evet. Bunu kimse öngöremiyor.
İyiye mi götürecek, kötüye mi götürecek?
Yani bu da enteresan geliyor bana.
İşte üretenler bile öngöremiyor.
Yalnız düşündüğünü hala açıklayamıyorlar.
Evet. Bir istatistik olarak hangi kelimenin hangisinin yanına geleceğini hesap edemiyorlar ama herkes, mesela Richard Dawkins.
Dawkins işte Tanrı Yanılgısı kitabının yazarı.
İşte bu evrim üzerine çalışan, evrimin olup olmadığı üzerinde tartışmalarda eser veren bilim insanı yaptığı sohbetlerle, cloudla...
şey yapmış. Ben bunun bilinçli olduğunu düşünüyorum gibi bir şey söyledi birkaç hafta önce.
Büyük bir tartışma yarattı. Kendi bilinci olduğunu düşünüyor.
Evet ama onu üretenler de onun bilinci olmadığını iddia ediyorlar.
Hatta Google'da Lemoyne Blake diye bir mühendis ilk onun bilinci olduğunu iddia etmişti.
Google mühendisi DeepMind sanırım o şeyde.
Onu işten çıkardılar mesela.
Akliye olarak ruh sağlığı iyi değil diye işten çıkardılar.
Onlar bilinci olmadığını düşünüyorlar.
Ben de çok bilinçli olacağına ihtimal vermiyorum ama Buna rağmen yaptığı şeyi nasıl yaptığını, hangi veriden hangi sonucu çıkardığını hala tam bilemiyorlar.
O yüzden biraz orada bir tartışmalı bir durum var.
Ve insan acaba kendini yok edecek şeyi mi yarattı gibi de bir soru işareti de var orada.
Evet, evet. Yani böyle hep distopik şeyler geliyor benim aklıma.
Hiç böyle şeye gidemiyorum. Ah dünya daha güzel bir yere doğru gideceği.
Doğru gidemiyorum içimden.
O da belirsizlikten kaynaklanıyor büyük bir ihtimalle.
İşte o belirsizlik her zaman bir heyecan şeyi yaratacak.
Yaratabilir, evet. Biraz daha distopiyadan uzaklaşmaya çalışıyorum.
Çünkü yazarlık, distopik yazılar yani birazcık korkutan yazılar daha fazla okunuyor.
Ben onları öyle yazdığım zaman biraz işin kolayına kaçmış gibi hissediyorum.
Yani okusa çok kolay korkutabilirim.
Bir sürü ihtimal var. O ihtimaller üzerinden biraz daha...
İşin zor kısmını üstlenmeye çalışıyorum ama tabii ben de bu konuların gerçek bir uzmanı olmadığım için.
Evet bir araştırmacı olduğunuz için verilere bakıyorsunuz daha çok.
Geçmişe bakarak, tarihe bakarak daha çok.
Geçen haftalarda şey geldi.
Felsefe hocası Koç Üniversitesi'nden Elisa Hanım.
Onunla da umut üzerine konuştuk.
Önümüzdeki yüzyılda umut etmek nasıl bir şey olacak diye.
O şöyle bir şey söyledi.
Belirsizliğin... Bir tarafı umuda bakar, bir tarafı kaygıya bakar.
Sen ikisinden birini seçebilirsin ve bunu neye göre seçtiğini de bilemezsin.
O insanın ruh haline göre değişir.
Yani biz öyle bir belirsizliğin içindeyiz ki yapay zeka ile ilgili.
Umut tarafına da kayabiliriz, kaygı tarafına da kayabiliriz.
Ve sürekli gelen verilerle ben bir o tarafa geçiyorum, bir o tarafa geçiyorum gibi oluyor.
Benim doğarken adımı Ümit koymuşlar o yüzden.
Evet. Tarafı daha doğarken seçmişler o yüzden çok idare edemiyorum.
Doğru o güzelmiş.
Peki bir son sorum daha olacak.
Bu prompt mühendisliğinden bahsediliyor.
İyi prompt yazmak bize iyi sonuçlar verecek yapay zekanın verdiği cevaplarla ilgili.
Böyle bir şey gelişir mi ileride?
Özellikle bu üretken yapay zekanın ilk lanse edildiği 2023 yılında falan o chat cipitinin ilk çok konuşulmaya başladığı zamanlarında o çok büyük bir tartışma konusuydu.
Hatta ben de prompt mühendislerinin aldıkları maaşları içeren işte o konunun geleceğin mesleklerinden biri olabileceğini söyleyen bir yazı yazmıştım o dönemde.
Fakat yavaş yavaş görüyorum ki aslında prompt mühendisliği dediğimiz şey soru sormayı bilmekle ilgili bir şey.
O da felsefeyle ilgili bir şey. Yani felsefi bizim bir altyapımız olmalı ki evet teknik şu an teknik promptlar var işte böyle şu kadar bir metin veriyorlar.
Geniş metin. Oradan bizim fotoğrafımıza bir sürü şey yapmış.
Mesikalı'ya çevirmişler. Evet. Fotoğrafıma.
Öyle promptlar var. Onlar olmaya devam eder ama prompt mühendisliği denilen şey yavaş yavaş şeye evrilecek.
Anlam mimarlığına. Anlam mimarlığı da o anlamı kurabilen, o soruyu sorabilen, ben her hafta yazı yazdığım için yazı konusu bulmanın çok büyük bir dert olduğunu Biliyorum.
Çünkü kolay gibi görünüyor.
Yazarın her hafta bir şey çıkar gibi.
Ama onu yıllara yayalarak yapmaya başladığınızda yazı konusu bulmak, yazı yazmanın neredeyse yarısı, yarısından fazlası hatta.
Yani ben bir konu bulduktan sonra onu mutlaka...
İki günde biter yani çok hızlı araştırırsın.
Yazıyorum, araştırıyorum işte deep researchlerle.
Çok hızlandı yani. Önceden Google'dan ara ara ara ara böyle bilgisayarı kilitleyecek kadar pencere açıyordum.
Şu anda işte bir takım ücretli...
yapay zeka modelleriyle o araştırmaları bilgisayara kitlemeyecek kadar daha kolay yapmaya başladım.
Ama onun içerisinden de bana mesela bir yazı için 300 sayfalık rapor çıkıyor bazen.
O raporun içerisinden benim onun içinden neyi alacağımı bilmem.
Hangi bilgileri kullanıp hangilerini eleyebileceğimi bilmem.
Seçici cehalet dediğimiz şey.
Bazı konuları bilmemiz gerekmiyor.
Bu kadar çok üretim gelirken insanın en büyük yeteneği doğru soruları sorup doğru şeyleri ayıklamak.
Bu gazetecilerin asıl işiydi zaten.
Gazetecilik mesleği soru sormak üzerine kurulur.
İyi soruyu soran iyi haberi yapar.
Ama önce iyi soruyu sormak lazım.
Şu anda bu mühendisliğin de en büyük şeyi.
Geçen de elektrik mühendislerinin kongresinde bir konuşma yaptım.
Mühendis adaylarına onu anlattım.
Dedim ki soru sormak artık bizim yani o büyük hesaplamalar, diferansiyel denklemleri falan artık makine çok kolay yapabiliyor.
Bizim işimiz artık mühendis olarak da soru sormak.
Bir soruyu çözmek için. O yüzden her mesleğin içerisinde yapay zekaya devralma riski olan şey yapan soru sormak Birinci şey bence yabancı dil ağırlığını eğitimde artık yavaş yavaş felsefeye doğru kaydırmak.
Evet sosyal bilimlere. Yabancılık yine olsun.
Mutlaka bilelim bir yabancı dil.
Hobisi olan 2-3 tane bilisin sorun değil ama biz bütün eğitim sistemimizin haftalık 40 saatlik ders saatimizin 25 saatini yabancı ile değil de 10 saatine 15 saatine ayıralım.
Felsefeyi daha çünkü çocuklar soru sorma konusunda hem çekingenler çok zor olarak çocukken de yavaş yavaş biz onu...
törpülüyoruz. Törpülüyoruz. Eğitimle beraber azalıyor.
Ama git başından falan filan eğitimle şeyde yavaş yavaş artık o soruları şu an yapay zeka modellerine soruyorlar.
Onların vertile cevaplar da işte biraz önceki dikkat yeni de het örneğinde olduğu gibi anlam bazen sallanıyor.
Evet. Onu şey yapmak lazım.
Bu arada ben geçen Ne zamandı?
Kızlar 4 yaşına girdiği zaman işte bu chat GPT ile konuşma özelliğini açtım.
Dedim ki GPT'ye bir soru soracağız.
Hadi bakalım ne sormak istersiniz?
Kızlardan birisi şey dedi ya dünya neden var dedi.
Hadi bakalım en böyle felsefi soruların en başlangıcına döndü yani.
Ve ona soruyor. Bana sormuyor dünya neden var diye.
Sanki o daha iyi bilecekmiş gibi hissediyor.
Dünya neden var çok güzel sormuş.
Doğru sormak hakikaten büyük kabiliyet.
Yani soru ben her hafta Çok iyi bir soru sormalıyım ki bir yazı yazmalıyım.
Bu zorunluluk beni soru sormanın önemi zaten anlıyorum ben.
Ama bunu yavaş yavaş bütün mesleklerin anlıyor olması gerekecek.
O da prompt mühendisliği dediğimiz şey.
Anlam mimarlığına, insan artık anlam üreten hakkında.
Benim yazıda şey vardı ya, yazarlık yönetmenliğe mi evriliyor muhabbeti.
O da aslında bir anlam mimarlığına evriliyor olabilir.
Direkt yazarlık öyle olmaz diye karşı çıkmak istemiyorum.
Çünkü Walter Benjamin...
aura diye bir kavramı vardır. Oradaki sanat şimdi ve buradadır.
Walter Benjamin'in bu aura tanımıyla aslında fotoğraf ve sinema bile yeniden üretim oldukları için o auraya aykırılar.
O zamanlarda birisi şey diyebilirdi yani o yıllarda fotoğrafın sinemanın yeni çıktığı yıllarda bu sanat değil ki diyebilirdi.
Şu anda biz de direkt yazarlık yönetmenliği evrilirse o sanat olmaz ya yazarlık olmaz diyemeyiz.
Bunun nasıl gideceğini bilmiyoruz.
Çünkü Belki onunla bir araya gelerek mükemmel bir şey çıkartacak.
Bahsettiğin örnekte değil mi?
Amerika'da bir yazar zaten hali hazırda yazarken 10-12 tane kitap çıkarıyor yapay zeka destekli.
Ondan sonra ondan para kazanıyor.
Ve insanlar da bunu satın alıyorlar.
Yılda 200 tane kitap yazmış.
200 iddialı.
Coral Heart diye birisi ama o çok kolay.
Aşk romanları vardır ya Beyaz İz dediğimiz o şey.
Aşk vesilinin lafı vardır ya.
Kavuşamazsın bu aşk olur diye.
Kavuşamamanın da bir sürü yolları var.
Formülü olan. bir hikaye serisi yapmış.
O işin kolay tarafı ama daha zor yazarlıkta belki insanınla makinenin bir araya gelmesi çok daha iyi eserler vermesini sağlayacak.
Yani yönetmenliğe baktığımız zaman senaryoyu yazmıyor bazı yönetmenler.
Kimisi senaryo da yazıyor ama kimi yönetmen senaryoyu yazmıyor.
Oyun oynamıyor. O zaman diyebiliriz ki belki sinemanın ilk icadeli diyorlardayız.
Yönetmen ne yapıyor burada diye sorabilirdik ama kimi yönetmen onu öyle bir aktarıyor ki oradan bir sanat çıkıyor.
O zaman yaşayan bir insan işte Walter Benjamin'in aura kavramı konuşulduğu yıllarda sinema ve fotoğraf sanat değil diyebilirdi.
Çünkü onlar bir araçla yaptı.
Diğer ressam oluyor paletle emeğini veriyor, şey yapıyor, çiziyor.
Orada sanat görüyor. Çünkü şimdi ve burada.
Ama sinema öyle değil ki.
Sinema aylar önce çekilmiş.
Biz izliyoruz. Ya da yıllar önce çıkmış biz izliyoruz.
Ya da fotoğraf aynı şekilde bizden şimdi ve burada değil.
Ama oradan bir sanat çıkmış.
Aynı şekilde yapay zekanın bu üretilen anlam Makine ile bile öğretiliyor olsa belki oradan sanat çıkacak.
Nitekim Refik Anadolu'nun falan o işlerini yani oradan diyebiliyoruz ki pikseller var, ekran.
Refik Anadolu burada ne yaptı? Çok eleştiren de var onu.
Eleştirenler de var. Bir tartışmalar var.
Onlar da oturacaktır bir yere. Ama bir yandan da bakın Kenan Evren'in şeyini hatırlıyorum ben.
Çocukluğumda cumhurbaşkanıydı.
İşte darbeyle cumhurbaşkanı olmuştu.
Yeni kuşaklar için söylüyorum bunu bizler için.
Daha gençler için. Kenan Evren mesela resim yapıyordu.
Hobisi var öyle. Yemekli olunca iyice ona gitmişti.
Picasso resmine bakıp ne var bunu ben de yaparım demişti.
Çünkü Picasso'ya da bakınca bir anda işte kübik akımın şeyinde falan.
Çocuk resmi gibi bazı resimlere.
Diyebilir içinden. Bilmeyen birisi.
Ama orada bir bağlam var. Yani Picasso'nun o noktaya geldiği bir bağlam var.
Kenan Evren onu sanat altyapısı olmadığı için bilemiyordu.
Şu anda da yapay zeka ile...
Girdiğimiz ilişkide kurulabilecek bağlamlar olabilir.
Ya bağlam ve anlamı insan üretecek orada.
İnsan üretecek. Değil mi? Ama onu araç araçsallaştırabilir yapay zekayı.
O zaman belki şu andakinden daha iyi şeyler de çıkabilir.
Daha iyi bir roman çıkabilir ama insan orada makineden de destek almıştır.
Ama çıkmayabilir. Ama ben...
çok önyargılı bakmamak gerektiğini her zaman savunuyorum.
Onu da tarihe bakarak görüyorum aslında.
Fotoğraf ve sinema içinde bu tartışmalar olduysa müzikte bile bu tartışmalar olduysa demek ki burada da bu tartışmalar şu anda yapılıyor.
Gelecekte bambaşka bir yere evrilebilir bu diye birazcık serin durmaya çalışıyorum.
Yine ümitli bir yerde durmaya çalışıyorum.
İhimsel bir yerde. Harika.
İyimser olmayan umut diye bir kavram vardır Terry Eagleton'ın.
Çok seviyorum. Onu daha yeni konuştuk işte şeyle Elis Hoca'yla konuştuk.
Çok güzel bağlandı konular şu an çok mutlu oldum.
İyimser olmayan umut da benim her zaman şeydir yani umut hep olmalı ama o kadar iyimserlikle dengelenmeli.
gibi bir şey içerisinde.
Bakışım o. Evet. Teşekkür ederim.
Rica ederim. Şimdi benim bütün konuklara sorduğum bir sorum var.
Bunu daha önce sizinle konuşmadık ama örneğiniz vardır diye düşünüyorum.
Eski bölümlerde dinledim.
Eski bölümlerde dinleyerek ne olduğunu anladım.
Tamam. Ariadne mitingdeki gibi kendinizi çıkışsız bir labirentte hissettiğiniz deneyim neydi?
Ve oradan çıkış için nasıl bir ipucu buldunuz?
Şimdi ben akademik olarak hiçbir zaman çok başarılı bir çocuk olmadım.
Yani ilkokuldan sonra Anadolu Lisesi'ni kazanmadım.
İşte üniversitede ortalama bir bölüme gittim.
Ama bir yandan da ailem bu konuda o kadar anlayışlıydı ki yani hiç beni böyle o yarışlara sokmak yani tamam dershaneye falan gidiyordum da ve hiç kimse bana böyle eksik olduğumu hissettirmiyordu ya da bunu bir kendileri için bir gurur meselesi haline getirmiyorlardı.
O yüzden babamın ben biraz çekingen bir çocuktum.
Yani şu andaki gibi böyle bu kadar rahat konuşabilen bir insan değildim.
Babamın kuzeni Ruşen amcımın bir gözlükçü dükkanı vardı.
Beni ortaokul için yaz tatilinde o gözlükçü dükkanına çırak verdiler.
Yani ama Ailemin şeyde durumu yani ben ev bütçesine katkı sağlamak için değil.
Tamamıyla şey için.
Sosyal pratik. Kendim açlık alacağım.
Onunla sosyal pratik yapacağım. O zaman ben oraya bir girdim.
Sonra işte ortaokul için yaz tatilinde başladık.
Lisede cumartesi günleri gitmeye başladım.
Okulun olmadığı günler. Pazar kapalı dükkan.
Yaz tatillerinde gitmeye başladım.
Lisede üniversiteye başladım. Yine ortalama bir bölüm kazandım.
Yaşadığım şehirde, Eskişehir'de, Anadolu Üniversitesi'nde.
Üniversitede ders saatleri haricinde dükkanda vakit geçirmeye başladım.
Ve bir anda yolumun...
Şeye doğru gitmeye ve o dükkandan çıkamadığımı hissetmeye.
Üniversite hayatım gelip geçiyor.
Dördüncü sınıftaydım artık. Üniversitenin dördüncü sınıfına gelmiştim.
Üniversite hayatı bitiyor. Ben sürekli dükkandayım, çalışıyorum.
Buradan çıkamıyorum ve artık ailem de şunu kafasında şey yapmış.
Üniversite okuyor ama bu ümitle bir gözlükçülük yanı açar.
Olacak. Gözlükçü olur.
Zaten maddi olarak da yoran bir iş değil.
Esnaflık her zaman Türkiye'de iyi geliri olan bir iştir gözlükçülük.
Buradan gidecek diye herkes kafasına, hiç kimse benimle ilgili şey düşünmüyor yani.
Bu çocuk biraz daha farklı bir yola gider falan.
Bir anda üniversitenin son yılında böyle kafama bir rank etti bu benim.
Ben bu dükkandan çıkamıyorum dedim.
Bilmem birkaç metrekarelik bir dükkan.
Buradan nasıl çıkacağım yani? Ben burada kalamam.
Çocukluğumda kurduğum, ilkokulda kurduğum yazarlık hayali.
Yani ilkokuldayken ben, ilkokul birdeyken yazar olmayı hayal ediyordum.
Hatta çok küçükken beni...
Bursa'da tez veren dede diye bir dedeye gitmiştik.
Türbe. Burada direk gideceksin.
Sonra gelip burada şey yapacaksın.
Ben orada ilkokulda, ilkokul 2 ya da 3 çocuk.
Şimdi kızım kadar olabilirim. Yazar olmayı dilemiştim.
O aklıma geldi. Ne güzel.
Ben dedim bu hayalin hangi ara buradan çıktım da bir anda gözlükçü.
Sonra o hayale tutundum.
Bir anda bir cuma günü karar verdim.
Patatürk'ün dükkanına gitmedim.
Yazar olacağım ve üniversite hayatımda yaşayacağım diye.
Sonra Yüksek lisansa başvurdum.
İşte basın yayın yüksek lisansı.
En yakın ne olabilir benim bu gideceğim yola diye hocalarıma söyledim.
Hocalarım iletişim fakültesinde hocalarla konuştu.
Ben işletme okuyordum. Demişler ki işte bizim burada medyayı bilen, yazarlık hevesi olan birisi var.
Orada da dediler işte biz de ana bilim dalı açmak istiyoruz basın işletmeciyle.
Ben işletme okuyorum. Basın yayın yüksek lisansı yapmak istiyorum.
Bana dediler ki sen asistan olarak kalma sözü verirsen yani madem...
O yıllarda çünkü yerel basında yazıyordum ben.
Radikal 2 diye bir radikal gazetesi vardı.
Onun eki vardı. Oraya yazı gönderiyordum falan.
Eğer söz verirsen biz seni yüksek sansa alırız dediler.
Ben tamam dedim. Zaten şey ve dükkanı da bırakmıştım tabii o arada.
Ama dükkan sanki o dükkandan çıkamayacakmışım gibi bir his vardı içimde.
Ben onun yazarlık hayalini hatırlayarak ona tutundum.
Oradan çıktım. Yüksek sansa başladım.
3 yıl boyunca üniversitede gitmediğim etkinlik, gitmediğim panel, işte kütüphanede biraz önce düş...
Vakit geçirmek dair olarak.
Yaşayamadığım o 4 yılda yaşayamadığım üniversite hayatını yüksek lisansta 3 yılda yaşadım.
Ondan sonra İstanbul'a geldim.
Çünkü şey olmadı. 2001 ekonomik krizi patladı.
Akademik kadrolar durduruldu.
Akademik kadro gelmedi bir türlü.
Ben de sinirlendim. Buraya geldim.
Ve bu yolum açıldı. Ama o dükkandan o yılgınlığa kapılıp...
O dükkandan çıkamayacağımı düşünseydim.
İşte benim kaderim bu artık. Gözlükçü olacağım.
Hayatımın sonuna kadar bu caddedeki esnaflardan biri olacağım.
Ve benim hayatım böyle geçecek. Oradan beni çıkaran aslında çocukken can sıkıntısından okuduğum kitaplar.
Can sıkıntısını yenmek için okuduğum kitaplardan kapıldığım yazarlık hayali.
Ve o yazarlık hayalinin bir anda tekrar aklıma gelmesi.
Ve niye ben bunu bıraktım diye sorgulamaya başladım.
Oradan çıkıp şu an yaklaşık...
Söylediğim gibi 2000 yılından beri 25-26 yıl yazı yazıyorum ben.
Reklam yazarlığı da yaptım.
Hep yazarlıkla hayatımı kazandım bu yaşıma kadar.
Ama işte o şeyle.
Hayalini hatırlayarak tekrardan.
O hayali hatırlayarak oradan o ipe tutunarak çıkarak.
Oradan kendi hayatımı kurmuştum.
Çok güzel. O kadar güzel oldu ki bayağıdır bu kadar güzel labirent hikayesi dinlememiştim.
Gerçekten yani o şey gözlükçü dükkanı bayağı çıkamadığım bir şey gibi olmuş.
Yani 7-8 metrekare bir yerde.
Hakikaten çıkılamıyordu. Hem mekansal olarak hem zihinsel olarak çıkamadığım bir labirent halini almış ve kendi hayalini hatırlayarak tekrar kendi istediğin yere doğru yönelmen çok güzel oldu.
Çok teşekkür ederim. Rica ederim.
Yine görüşmek üzere. Görüşmek üzere.
Yeni bölümlerden haberdar olmak için Spotify ve Apple Podcast da bizi takip edebilir.
Bildirimleri açarak ilk dinleyen siz olabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
