
Ariadne’nin İpi’nde bu hafta, varoluşçu felsefe ile yakından ilgili olan Dr. Öğretim Görevlisi Elis Şimşon ile bir araya geldik.
Bu sohbette “Umut” hakkında yakın dönemdeki filozofların bakış açısını Elis Hanım’dan dinledikten sonra, gelecekte “umut” nasıl tanımlanacak sorusunun peşinden gidiyoruz.
İyimser olmayan umudu, olmayan ve belki de hiç olamayacak olan umudu da tutabilen kapsayıcı bir yerden ‘umut’ nasıl canlı kalır?
S. Kierkegaard “leap of faith”(iman sıçraması) kavramı ile neyi kasteder?
Bahsi geçen düşünürler ve kitaplar:
• Ernst Bloch - Umut İlkesi
• Philipp Blom - Umut
• Terry Eagleton - İyimser Olmayan Umut
• Soren Kierkegaard
• Martin Heidegger
• Theodor Adorno
• Johnatan Lear
Transkript
Aslında tedirgin bir yolda yürüyen ama cesaretli bir umut galiba bu.
Çünkü her gün uyanıp eyleme gücünü kendinde bulabilme, her şeye rağmen.
Umut aslında belirsizlikten çıkan bir şey ama belirsizlikten çıkan başka bir duygu da kaygı.
O belirsizliğin içindeyken biz umut tarafına da yönelebiliriz, kaygı tarafına da geçebiliriz.
Ve bunun bir şeyi yok yani, garantisi yok hangisine ne zaman geçeceğimizle ilgili.
Olay şu, bütün bu kapitalist sistem ve ilişkileri bizim hayal gücümüzü gasp etmiş durumda.
Sen de onu mı diyecektin? Evet, evet. Yok onu söylemeyecektim.
Hayal gücüyle umut ne kadar ilişkili aslında ve hayalin...
Hüküm altına alındığı durumlarda umut da aslında o kadar güçlü bir şekilde gelemiyor, sesini çıkaramıyor, umut duygusu.
Doğru, kesinlikle öyle. Çünkü olanakları görmek biraz da hayal gücünün aslında yaptığı bir iş.
En kolay kaybettiğimiz şey diyor kendimiziz.
Çünkü bu öyle bir kayıp ki diyor farkına bile varmıyoruz.
Yani böyle bir nesneyi işte anahtarımızı bir şey kaybettiğimiz zaman o boşluk hemen gözünüze çarpıyor, aramaya başlıyoruz.
N'nin ipine hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum Koç Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim görevlisi Elis Şimşon.
Hoş geldin Elis. Merhaba, hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim, çok sağ ol.
Sen nasılsın? Ben de iyiyim, teşekkür ederim.
Biz bugün seninle Umut başlığı etrafında dolaşacağız.
Bu yüzyılda hala Umut'a yer var mı?
Yoksa yeni bir Umut tanımına ihtiyacımız mı var?
Biraz buralardan ilerleyeceğiz.
Konuyu sen getirdin.
Bu aralar üzerine düşündüğüm bir şey sanırım.
Evet bir süredir üzerine düşündüğüm ve hatta umudu yeniden tanımlamamız gerektiği fikriyle de çok baştan çıktığım bir kavram olduğu için seninle de onu konuşalım istedim.
Tamam harika. Şimdi kısaca seni tanıtacağım.
Galatasaray Üniversitesi felsefe bölümünden mezun olduktan sonra...
Yüksek lisansını Boston College'da tamamladın.
Doktora çalışmalarını da yine Galatasaray Üniversitesi'nde bitirdin.
2022'den beri Varoluşçu Akademi'de felsefe eğitimleri vermeye devam ediyorsun.
Varoluşçu buluşmalarda da yaptığın konuşmalar sayesinde tanıştık aslında.
Senede bir yapılan toplantılar bunlar.
Böyle. İstersen önce umut etmek ne demek?
Tanımından başlayalım.
Umut pasif bir bekleme mi yoksa aktif eylem gerektiren bir süreç mi?
Biraz buralara girelim. Tamam girelim.
Tanımla başlamak her zaman en iyisi ama bir yandan da en zoru.
Yani bu bütün felsefe okurken de fark ettiğim bir şey, felsefe öğretirken de fark ettiğim bir şey.
Tanımlamaya başladığımız zaman aslında bir kavramı ele aldığımız zaman onun içinin ne kadar dolu olduğunu fark ediyoruz.
Bir çağrışımlar yumağı aslında ve ilk etapta bir durup bunun içinde ne var diye bir ayrıştırma gereği duyuyoruz aslında.
O duraksama anı aslında çok önemli.
Ben bunu gerçekten biliyor muyum?
Elimde çalışacağım kavrama yeniden bir bakayım, farklı bir gözle bakayım anı aslında.
Tam da biraz felsefenin başladığı an.
O yüzden evet, şimdi bunu yapacağız.
Umudu da, umut kavramı da bu süreçten geçireceğiz.
Ve ilk aslında bu yumakları ayrıştırmaya başladığımızda senin sorduğun katmanla hemen karşılaşıyoruz.
Yani pasiflik, aktiflik.
Ama ben orada durmayacağım. Birkaç soru daha vereceğim.
Belki dinleyiciler için de.
Yani umut kavramını yeniden göz önüne almak, ona farklı bir bakışla yönelmek için birkaç soru daha ortaya atacağım.
Mesela kafamı kurcalayan sorulardan bir tanesi hemen umut dediğimde umut gelecekle mi ilgili, şimdiyle mi ilgili?
Buna böyle bir dokunduracağım hani daha muhabbetimizin ilerleyen kısımlarında.
Sonra başka bir soru mesela umut acaba hesaplanabilir olanla, rasyonel olanla, makul olanla, öngörülebilir olanla mı ilgili?
Yoksa hani bunları da aşağıdan bir şeye mi yöneliyor?
sonra bir diğer soru mesela Umut hep iyiye mi yönelir?
Bu da belki açmamız gereken önemli katmanlardan bir tanesi.
İyimser midir her zaman Umut?
İyimser olmak zorunda mıdır?
Bu İyimser Olmayan Umut kitabı vardı değil mi?
Evet, geleceğiz oraya.
Ondan sonra bir sorum daha var.
Hemen Umut dediğimde böyle gözüme çarpan.
Umut öğrenilen bir şey mi?
Öğrenilen bir şeyse öğretilebilen bir şey oluyor.
Çünkü sürdürülebilir bir şey mi?
Bir beceri mi? Yoksa böyle bir kudret mi?
Zaman zaman içimizde bulduğumuz, zaman zaman bulamadığımız.
Tam da nereden geldiğini bilmediğimiz böyle bir güç mü?
İlk etapta hani ben umudu önüme aldığımda böyle bir yumakla karşılaşıyorum.
Biraz konuşurken hepsine çok fazla açamayacağız ama değineceğiz en azından.
Böyle bir nasıl diyeyim önümüze serptiğimiz köşe taşları olsun bunlar.
Harika. Aktiflik, pasiflik.
Evet, evet oraya gelelim.
Ondan bahsedelim tabii.
Şimdi umut dediğimizde çoğu zaman şey aklımıza geliyor.
Yani bir şeylerin böyle iyi gideceğini beklemek olarak anlıyoruz.
Biraz böyle hani pasif kaldığım, çok da kontrolümde olmadığım bir akışın böyle iyiye varacağını beklemek gibi.
İşte mesela umarım düzelir diyoruz.
İşte umarım olur. Umarım geçer.
Aslında burada sanki bir bekleyiş şeyi var gibi, tınısı var gibi.
Ama burada da şunu sormak lazım.
Yani bu gerçekten umut mu yoksa bir temenni mi?
Orada da onu ayırmamız gerekiyor.
Ve yine hani umudun gündelik kullanımında az önce bahsettiğim hemen bu iyimser olması yani iyiye yönelmesi.
Çünkü genelde bununla karıştırılıyor gibi anlıyorum ben.
Umudu böyle bir iyimserlikle düşünüyor insanlar genelde.
İyimserlikte de aslında şöyle bir eğilim var.
Bütün mevcut anın sıkıntılarını iyiye yoran bir tavır var aslında iyimserlikte.
Yani işte bütün bu acılar iyiye varacak, işte hayırlıya çıkacak.
Bir tür böyle mevcut koşulları aslında olumlayan bir tavır bu.
Bazı tarih anlatıları da böyle bu arada.
Yani işte şimdi bu çağ böyle çok sıkıntılı bir çağ ama çok daha özgür yarınlara açılacak bu gibi bir anlayış.
Daha özgür olacağımız, daha işte rasyonel olacağımız.
Burada bir tehlike ben seziyorum ve bu yüzden aslında Terry Eagleton'a katılıyorum.
Yani iyimserlikten umudu ayırması konusunda.
Çünkü bu Şuna götürebiliyor bizi yani mevcut anın işte mevcut koşulların bir tür olumlamasına ama bunu da yani şuraya varabilir.
İşte şimdiki çağın mesela sefaletini, adaletsizliğini, eşitsizliğini aslında meşru gösteren yani yarınlar için bu acılardan geçilmesi gerek gibi bir olumlayıcı tavır
var sanki burada. Buraya çok dikkat etmemiz gerektiğini düşündüğüm için umudu imserlikten ayırma tarafındayım ben de.
İyimser olmayan bir umut düşünülebilir.
Belki de oradan başlamamız lazım.
Bu da aslında şey yani bunu düşünmek de aslında umudun aktif tarafı bence.
Çünkü şunu yapıyor aslında iyimserlikten ayırdığımız zaman umudu.
Bir bakış var orada yani bir tür bakış haline geliyor umut etme.
O da ne? olmuş olanla sınırlı kalmayan, olmuş olanla kısıtlı kalmayan, olabileceği de aslında bir yanda tutan yani mümkünü.
Umut bence mümküne yönelen bir bakış.
Bu şekilde söylediğimizde de aslında şimdiyle yeni bir ilişki kurmak gibi geliyor bana Umut.
Yani şimdinin içinden çıkacak yeni potansiyelleri, yeni güçleri görerek yönelme, yeni bir bağlılık aslında şimdiyle kurduğumuz.
Bir şart daha düşeyim burada.
Şimdi mümküne yönelme dediğimizde şu da var.
Olabilir. Yani olabilire yöneliyoruz çünkü.
Yani olmuş olanla kısıtlı kalmıyoruz.
Olabilirlere de yöneliyoruz.
Ama olmaya da bilir. Evet işte olmaya da bilir kısmı daha düşük yüzde de kalıyor galiba umut ederken.
Tam tersi aslında yani şey iyimser olmayan umut olmayabiliri de tutabilen umut.
Yani çünkü mümkün dediğimiz, mümkünlük dediğimiz işte o olanaklılık dediğimiz şey bizi belirsizliğe de götürüyor.
Ve işte illa hani bu olabilirliğin iyiye yorulmadığı, kırılabileceği de hüsrana da uğrayabileceği bir bakış aslında.
İmkanla kurulan bu tip bir bakış.
Nasıl diyeyim? Kendi yıkımını da aslında içinde barındıran.
O belirsizliği de içinde tutabilen.
bir görme biçimi olduğunu düşünüyorum ben, umudun.
Bu açıdan aktif evet. Aktif olması gerekiyor.
Çünkü o az önce bahsettiğin işte hayırlısı, en iyisi olacak, umarım gibi şeyler bizi daha pasifize ediyor ve pasif olduğun zaman da umut etmek böyle sanki bir şey dilemek gibi, dilek tutmak
gibi. Evet işte temelini gibi sanki değil mi?
Şu bileğimizdeki işte leylek görünce olacak diye asacağımız ipler gibi yani aslında.
Bu çok pasif bir şey.
taktım bileğime bekliyorum.
Hadi leylek göreceğim. Ama yani orada bir harekete geçmezsen, bir eyleme geçmezsen umut etmenin de çok bir anlamı olmuyor.
Umut pozitif gibi görünse de az önce söylediğin gibi beraberinde işte o kırılganlığı da getiriyor.
Olumsuz olacak olan durumları da getirebiliyor.
Onlara açık olan insan umut edebilir aslında sanki.
Kesinlikle öyle. Bu yüzden zaten bence iyimserlikten ayırmak önemli.
Yani bir tür açıklık bence de umut.
Olmuş olanla işte hani çünkü çok gündelik hayatın rutininde yaşadığımız zaman her şeyin bir akışı varmış gibi düşünüyoruz ve o akış devam edecek.
O rutinlere gömülüyoruz.
Bir tür aynının tekrarının içinde katılaşıp kalıyoruz aslında.
Ama o mümkün olanın görülmesi yani olanaklılığın görülmesi tam da o açıklık yani her an farklı olabilir.
Her an yeni bir şey getirebilir.
O yüzden şimdiyle kurulan bir ilişki dememin sebebi aslında o.
O her an dolu bir an.
Aslında şey gibi yani bu Sartre'ın seçimlerle ilgili konusu gibi yani neyi seçtiğine göre her an değişebilir.
Sabah işte işe gitmek yerine uçağa binip Paris'e gidebilirsin bir anda falan.
Bunlar seçimin altında olabilir ama seçmiyorsun sadece.
Tabii yani bunlar seçim de olabilir.
Seçmediğimiz... Manaklar da var ya hayatta.
Bence bu zaten biraz bizi tedirgin eden kısım.
Yani hayat öyle bir belirlenim ve işte bir nasıl diyeyim bir önceden işte yazılmış bir zincirleme olaylar akışı değil ya hani her an...
Başka yollar mümkün.
İşte her an sapmalar mümkün.
Hiç öngöremeyeceğimiz şekilde yani bizim seçimlerimiz doğrultusunda olabilir bunlar.
Bizim maruz kaldığımız şeyler de olabilir.
Zaten en zoru bence bu belirsizlikte yürüyebilmek.
Seçmek isteyip seçemediğimiz şeyler de olabilir.
O da var. Tabii tabii o da var. Yani bir sürü şey olabilir işin içinde.
Ama umut ederken işte biraz gerçekliğe yaslanarak da umut ediyoruz galiba elimizdeki verilere göre.
Senle programı yapalım dediğimizde işte bu Philip Blom'un Umut kitabına bakıyordum ben de.
Orada şey söylüyor yani bellekten çok faydalanır.
Umut duygusu yani belleğinde sen bir hikaye oluşturmuşsundur.
Olumlu anılarını bir yere yerleştirmişsindir.
Bak o olmuştu. O zaman bu da olabilir.
İşte geçmişte şunu yapabilmiştin.
O zaman bu da olabilir'i umut etmek için sana bir veri kaynak sağlar belleğin diyor.
Ama bu aralar bellekle ilişkimiz de sanki bozulmaya başladı mı?
Daha unutkanlaşmaya başladık.
Evet o da bence yine olanakların belirsizliğiyle ilgili bir şey ama umudun hani...
O hatırladıklarımla, bildiklerimle, önceden öğrendiklerimle ilişkili olmayan bir tarafı da olabilir bu arada.
Evet, o da olabilir. Kendiliğinden filizlenen bir umuttan bahsediyorsun değil mi?
Daha önce hiç karşılaşmadığım bir deneyim üzerinden gelecek olan bir umuttan bahsediyorsun.
Evet, yepyeni olanla. Yani yeni.
Bence biz bu yeninin tanımını da unutuyoruz aslında.
Yani yeni çünkü aslında bilmediğim bir şeydir yeni.
Biz genelde yeniyi bildiklerimden bir tık farklı olarak...
anlıyoruz. Tam öyle değil aslında.
Yeni dediğimiz şey bilmediğim bir şeydir.
Yani onu tam olarak nasıl düşüneceğimi, nasıl kavrayacağımı, nasıl anlamlandıracağımı da bilmediğim bir şeydir aslında yeni.
Ve yeni belirsizliktir de.
Yeni belirsizliktir de.
Evet biz hep böyle bir pozitif anlam atfediyoruz ama öyle olmayabilir.
Yani yeni beni tepeden tırnağa değiştirebilir.
Böyle karşısında kala kalırım.
Yeni bir dil gerekir, yeni anlamak için Yeni alet edevat gerekir, yeni kavramlar gerekir.
Bunu unutuyoruz bence ama umudun bununla ilgili bir tarafı da olabilir.
Evet bununla ilgili bir tarafı da olabilir ve senle yine daha önce konuştuğumuzda bana çok güzel bir kapı açtın.
Diğer insanlara da bence fikir verecektir.
Umut aslında belirsizlikten...
çıkan bir şey ama belirsizlikten çıkan başka bir duygu da kaygı.
O belirsizliğin içindeyken biz umut tarafına da yönelebiliriz, kaygı tarafına da geçebiliriz ve bunun bir şeyi yok yani garantisi yok hangisine ne zaman geçeceğimizle ilgili.
Sen bu konuda neler söylemek istersin?
Evet yani bu umut üzerine düşünürken aslında ben de bu yakınlığı biraz fark ettim.
Çünkü şu yüzden yani Mesela umudu hemen iyimserlikle birlikte düşündüğümüz zaman kaygı ne alaka diyoruz.
Evet. O yüzden ayırmak bu anlamda da aslında verimli.
Çünkü farklı yaşantılar değiller aslında umutla kaygı.
İkisi de geleceğe yöneliyor.
İkisi de belirsizliğe dikiyor gözlerini.
Ama sanki farklı tavırlar alıyorlar o geleceğe ilişkin.
Şimdi burada bunu konuşurken iznin ve iki düşünürün adını anlayacağım.
Onları anmadan sanki burayı geçemeyeceğim gibi hissediyorum onlara da bir borç gibi.
Şimdi bunlardan ilki Kierkegaard.
Benim için de çok önemli bir düşünür bu.
Sonda tekrar konuşuruz bu konuyu.
Kierkegaard'ın bir kitabı var kaygı kavramı üzerine.
Ve aslında kitap biraz da böyle nüfuz etmesi de zor bir kitap.
Çünkü böyle çok Hristiyan bir meseleyi ele almış Kierkegaard'a da günah konusunu.
Ve sanki günahla ilgiliymiş gibi görünüyor bütün kitap.
Günah işleme kaygısı.
Ama aslında yani Kierkegaard'ın da bir varoluşçu olduğunu düşünürsek.
Yani varoluşçuluğun hani kurucusu, kurucu fikirlerini varoluşturuyor.
varoluşçuluğun ondan aldığını düşünürsek aslında Kierkegaard burada daha derin bir şey söylüyor bize.
Özgürlüğe getirecek yani bizi aslında.
Çünkü niye günah işleme kaygımız var?
Çünkü bir yapabilirliğimiz var.
Yani günah işleyebilirim de işlemeyebilirim de.
Bu tam da aslında o insanın varoluşundaki o belirsizlikle ilişkili bir şey.
Özgür irade. Evet, aynen öyle.
Yani kaderim yazılmış ve ben onu adım adım yürüyorum gibi bir anlam yok burada.
Seçimlerimle ve her seçim işte önüme başka kapılar, başka yelpazeler açacak ve bir aslında o yapabilirlik kaygısı.
Yani yapabiliyor olma kudretinden gelen bir kaygı.
Onu da seçebilirim, başkasını da seçebilirim.
Bir böyle seçimler bolluğu, olanaklar bolluğu karşısındayım.
Seçmek zorundayım. Aslında kaygı buradan böyle içimizde fokurduyor.
Seçeceğim yani o olanaklar şeyinin nasıl diyeyim?
İlmek ilmek ben öreceğim aslında bütün olanakları seçe seçe.
Ve o da sorumluluğa getiriyor bize. Aynen öyle.
Yani hem bu olanaklar bolluğu bir böyle baş dönmesi yaratıyor.
Bizde diyor Kierkegaard.
Hem de tabii bunun sorumluluğunu almak.
Şimdi iki düşünür dedim. Kierkegaard'ın hemen yanına tabii Hayde geri getireceğiz burada.
O da kaygı tarafından konuşacak çünkü.
Heidegger'e göre de çok benzer.
Yani kaygı bizi yine bu olanaklılıkla aslında yüzleştiriyor.
Şöyle anlatıyor Heidegger.
Bütün bu dünyada kendimi kaybetmişken işte böyle bir takım akışa kendimi saçmışken işte rutinlerin peşinde giderken işte hayatımı böyle bir şekilde idame ettirirken aslında
o kaygı yani böyle içime dolan tam da böyle nereden geldiğini bilmediğim o kaygı duygu durumu.
Beni dünyadan çekip alıyor ve aslında şunu gösteriyor bana bir şey ifşa ediyor bana dair özgür olduğumu yani seçeceğimi ve bu dünyadaki kendimi
kaybetmişliğimden aslında beni bana çağırıyor ve yani seç diyor.
Çünkü kısıtlı zamanın var burada.
Evet. Sonsuza kadar yaşamayacaksın.
Dolayısıyla seç. Hani nasıl yaşayacaksın bu hayatı?
Böyle sürüklenerek mi yaşayacaksın?
Kendi seçimlerini mi yapacaksın?
O yüzden insanı aslında kendisine çağıran bir duygu durumu, kaygı.
Özgürlüğü ifşa ediyor.
Evet özgürlüğü ifşa ediyor tam ona gelecektim.
Yani aslında şuradan yoldan beş kişiyi çevirsek dörde özgür olmak istediğini söyler.
Ama hadi al özgürlüğü dediğinde de çok korkutucu gelir büyük bir ihtimalle değil mi?
Evet evet aynen öyle. Bu yüzden Haydager şey diyor zaten.
İnsanı kendi olma olanağıyla yüzleştirir.
Yani bu da kesin değil.
Yani sen hani kaygı deneyiminin içinden geçmek zaten onun için çok önemli.
Kaygıyı bastırmamamız lazım.
lazım hiçbir şekilde veya işte susturmamamız lazım ama bu da bir olanak yani hani kendi hayatını üstlenmeyi de seçebilirsin yoksa tekrar hani bu dünyanın içinde işte
başkalarının dünyasına teslim olmayı, orada kendini kaybetmeyi de seçebilirsin.
Yani işte aile sistemi olabilir, bu din sistemi olabilir, işte devletin getirdiği o sistem olabilir, her neyse.
Orada onun söylediği sınırlara ve kurallara göre hareket ettiğinde zaten karar alman gereken bir şey olmuyor.
Kalmıyor, aynen öyle. Aynen öyle.
Yine o akışta sürüklenme haline geri düşüyoruz.
Burada bana şey çok ilginç geliyor.
Yani bu iki düşünürü yan yana koyduğumda Haydegar Umut'tan hiç bahsetmiyor.
Kaygı onun için evet çok önemli falan ama Umut konusunda bir sessizlik hakim Haydegar'ın düşüncesinde.
Bu da bir şey söylüyor bize.
Yani düşünürlerin sustuğu yerlere de bakmamız lazım.
Öyle mi? Çok iyi.
Bak böyle hiç bakmamıştım.
Tabii. Ne konuda bir suskunluk var.
varsa bariz bir suskunluk.
Oraya aslında deşmemiz gerek.
Bunu ama bence şeyden yapıyor yani.
Umudun belki kaygıyı...
yatıştırabilecek bir şey olduğunu düşündüğü için belki bu konuda konuşmuyor.
Spekülasyon yapıyorum. Ama bir umut konusunda bir boşluğu var.
Kierkegaard'ın ise yok. Yani o tam tersi.
Umut hakkında çok konuşan biri.
Umutsuzluk Ölümcül Hastalık Umutsuzluk diye bir kitabı var.
Orada mesela çok ilginç bir önerme var.
Diyor ki hepimiz umutsuzluktan muzdaribiz.
Yani var olmak umutsuzluğun içinden geçmektir.
Bunu da şunu dayandırarak söylüyor.
Aslında diyor İnsanlar...
Çelişkili unsurları barındırırlar içinde.
Yani biz aslında bir çelişkiler örgüsüyüz.
Mesela örnek vereyim.
Hem bedeniz hem ruhuz.
İşte hem özgürlüğüz hem zorunluluğuz.
Ve Kierkegaard diyor ki bu iki gerilimli unsuru nasıl tutacağımızı bilmiyoruz biz.
Ya birinden vazgeçiyoruz bir tarafa tutuluyoruz.
Nereye meyledeceğimizi bilmiyoruz.
Yani o gerilim halinde, o çelişki halinde nasıl duracağımızı bilmediğimiz için aslında varoluş bir umutsuzluk.
Ve yani ya kendimizden kaçmak istiyoruz, kendimiz olmak istesek de tam yerleşemiyoruz.
Böyle bir mesafedeyiz hep kendimize.
Hatta şey diyor, bayılıyorum ona.
Diyor ki en kolay kaybettiğimiz şey diyor...
Kendimiziz. Çünkü bu öyle bir kayıp ki farkına bile varmıyoruz.
Yani böyle bir nesneyi işte anahtarımızı bir şey kaybettiğimiz zaman o boşluk hemen gözümüze çarpıyor.
Aramaya başlıyoruz ama kendimizi öyle kolay kaybediyoruz ki usul usul, sessiz sedasız ve kaybettik mi farkına bile varmıyoruz.
Aramamız gerektiğini bile fark edemiyoruz.
Peki buradan çıkış ne? Yani eğer böyle hep bir umutsuzluk içindeysek sürekli, umutsuzluk bizim hani varoluşumuzun bir parçasıysa buradan çıkış ne?
Bu çelişkileri uzlaştırmak mı?
Hayır diyecek Kierkegaard.
Evet. Tam aksine aslında bir sıçrama.
Yani bu çelişkilerle yaşamaya aslında bizi götüren bir tür sıçrama hali.
Ve buna iman sıçraması diyor.
Şey benim çok hoşuma gidiyor.
Leap of faith dedikleri değil mi?
Evet. Bu iman sıçramasını anlattığı yerde ki bunu başka bir kitapta anlatıyor Korku ve Titreme'de.
Şey diyor buna. Umuda karşı umut.
diyor. Bence bu da açılması gereken bir şey.
Çünkü eğer umut konuşuyorsak umuda karşı umutta şunu kastediyor Kierkegaard.
Gündelik umuttan farklı bir umutlanma var aslında imanda.
Çünkü gündelik umutlar tam aslında az önce bizim konuştuğumuz şey.
Hesaplayabildiğimiz, öngörebildiğimiz, senin dediğin gibi bellekte hatırladığımız, tuttuğumuz, daha önceki yaşantılarımızda kullandığımız işte gerçekleşmese bile o ufukta
şey kendisini belli eden bir takım olanak var aslında gündelik hayattaki umutlar.
Kierkegaard diyor ki umuda karşı umut bu gündelik umuda karşı çalışıyor.
Ne gibi mesela? Şöyle yani bir ufuk var yani değil mi bir yelpaze var işte bu olanakların doğabileceği bugünkü koşullardan tahmin edebileceğim bazı olanaklar
var. Umuda karşı umutta Kierkegaard şunu diyor ufuk da artık yok.
Yani o ufukta kaybolmuş.
Ufukta beliren hiçbir şey yok.
Total bir belirsizlik hali.
Dolayısıyla öngörebileceğim, hesap yapabileceğim, hani tahminde bulunabileceğim...
Hiçbir zemin yok. Belirsizliğin zirvesinde.
Aynen öyle ve buna rağmen hala kişi nasıl umutlanabilir?
Yani hiçbir bilinmezlik, hiçbir şey bilmediği bir işte total bilinmezlikte hala umut nasıl yeşerebilir?
Aslında onun sorusu.
Bu da umuda karşı umut.
Bu çok ilginç bir konu gerçekten.
Yani her şeye rağmen umut edebiliyor olmak benim aklımın almadığı bir şey.
Bu zaten aklın durduğu yer.
Değil mi? Evet. Bu zaten aklın artık bir köşeye kaldırıldığı ve Kierkegaard şey diyor absürdün gücüyle aslında bu yapılan bir şey.
Bu yüzden iman diyor zaten aslında.
Ama Kierkegaard'ın imanı da böyle teslim olan Bir iman değil, bir teslimiyet değil.
Yani kaygılı hala.
Yine oraya geldik.
Yani umutta da aslında kaygı var.
Kaygı hiçbir zaman iptal olmuyor.
Ama o kaygıya rağmen bir tür sıçrama.
Yani o gördüğüm ufkun ötesine doğru sıçrama gücünü tam da senin dediğin gibi aslında akıldan almıyorum.
Absürtten alıyorum.
Absürtten kastın ne oradaki?
Aklın bittiği yer. Aklın bittiği yer.
Yani her şeye rağmen ben bunu yapacağım dediğin ve cesur olduğun ve artık mantığı düşünmeyi bıraktığın, ihtimalleri bıraktığın yer.
Bununla ilgili bir örnek verebilir miyim?
Tabii. Kürke Gard'ın kendi örneği İbrahim.
Yani İbrahim'in işte oğlu İshak'ı kurban etme anında bile o kadar güzel anlatıyor ki orayı.
İbrahim hançeri çekmiş işte oğlunu öldürecek biricik.
oğlu. Yani oğlunu da çok sevdiğini anlatıyor ama Tanrı'nın da çok sadık bir kulu.
Ve İbrahim de o anda bile Hala oğlunun kurtulacağını düşünüyor.
Umut ediyor, iman ediyor.
Bir tür sıçrama işte yani iman sıçraması.
Ama sıçrama riskli yani.
Bu yüzden bana çok anlamlı geliyor Kierkegaard'ın buna umut demesi.
Çünkü umut kırılabilen bir şey.
Umut hüsrana uğrayabilen bir şey.
Bu iman sıçraması da öyle. Sıçrayacaksın ama ne olacak sonra?
Yani böyle düşebilirsin de uçabilirsin de bilmiyorsun.
Yani o belirsizliğe rağmen.
O yüzden hani... Aklın durduğu yer orası.
Hesap yapacak zemin bile yok artık yani.
Evet galiba ben oradan birkaç kere geçtim şu anda sen anlatırken.
Aa bu olmuş bana falan dedin şimdi sen anlatırken.
O yüzden belki umudu şeyden de açmak önemli olabilir.
Hani o öngörülebilen, hesaplanabilen...
olanak gündelik. Bir şey hiç bilmediğim.
Ya bu arada şimdi biraz özel bir bilgiye gireceğim ama sen olduğun için ve konu o kadar güzel denk geldi ki bunu artık burada paylaşacağım.
Benim hep programlarda bahsediyorum ikiz kızlarım var ve onları tüp bebek tedavisiyle sahip olduk.
Ve o tedavi sürecinde işte birinci denemede ne olduğunu bilmiyorsun zaten.
Umut ediyorsun. Olacak ve bitecek falan diye bekliyorsun.
Olmadı. İkinci deneme olmadı.
Üçüncü deneme olmadı falan.
Ben böyle ben her seferinde umut ediyorum.
Ön görülebilir bir şey yok.
Doktorlar işte oranlar veriyor ama olmayabilir her seferinde.
Ve şey yani böyle ah ne olacaksa olsun falan dediğim noktada ikisi de oldu ve işte hamile kaldım vesaire.
Sonra süreç gelişti, doğdular.
Ama yani o gerçekten her şeye rağmen noktasına geldiğimde demek ki benim bir o sıçramayı yapmam lazımmış.
Çünkü o kadar absürt bir andı ki.
Umutla ilgili gerçekten böyle bu süreçlere giren insanların çok iyi bileceği bir duygu.
Neyi umut ettiğini de bilmiyor.
Kesinlikle. Büyük bir belirsizliğin içindesin.
Doktorlar bile bilmiyor.
Yani o oranı doktorlar öngöremiyorlar ve ben orada çok sinirlendiğimi hatırlıyorum.
Bu nasıl bilim falan diye.
Evet, evet, evet. Şey çok doğru bence.
Bu yüzden yeni umut tanımına açılalım dememin sebebi bu.
Aslında biz neyi umut ettiğimizi de bilmiyoruz çoğu zaman.
Bilmiyoruz, evet. Çocuk denen şey zaten bilinmezliğin Allah gibi bir şey yani.
Hani ne gelecek, nasıl bir şey doğacak.
Hiçbir fikrin yok doğacak mı doğmayacak mı vesaire bir sürü şey.
Ben bu kadar bilinmezlik ve umut barındıran bir deneyimden geçeceğimi hiç düşünmezdim ama ondan sonrası daha şey oldu.
Daha cesur hale getirdi beni.
Demek ki o iman sıçraması denen şey bir kere yaşandığında belki insan daha meyilli mi oluyor ya da daha rahat mı giriyor o yollara?
Sanmıyorum. Değil mi?
Sanmıyorum. Susturmak çok zor bir şey çünkü yani.
Bir şeylerin aklı açtığını hissetmek bence çok zorlayıcı bir deneyim.
Olabilir. Çünkü sonunu bilmiyorsun ya her seferinde daha kötü bir şey olabilir ya da daha iyi bir şey olabilir.
Evet. Yani insanın alabileceği bir risk olmayabilir.
Evet. Peki bu belirsizliklerle ilgili olan kısımdan sonra şeyi söyleyeceğim.
Bu Nietzsche'nin bir sözü var.
Umut işkencelerin en kötüsüdür çünkü işkence süresini uzatır diyor.
Yani sen katılır mısın, katılmaz mısın?
Bunu genişletmek ister misin?
Evet şu ana kadar böyle bir umuda güzelleme yapıyoruz gibi duruyordu.
Aslında zor bir umuda güzelleme yapıyoruz ama bir yandan da böyle bir şey var doğru.
Yani Umut'un böyle bir kötü repütasyonu da var.
Yani bir işkenceyi uzatma.
Bu da sert. Aslında Nietzsche'nin söylediği de sert ama şeyi düşünmeliyiz belki de.
Yani Nietzsche bunu bütün Umut biçimleri için mi söylüyor?
Mesela hani biz bir yeni tanıma doğru gidiyoruz ya.
Yani bunun için de geçerli olabilir mi bu Nietzsche'nin söylediği şey?
Belki de olmayabilir.
Yani burada Nietzsche'nin hedef aldığı şey sahte Umut.
var belki onun kastettiği.
Belki de böyle bir ayrım da yapmamız gerekebilir.
Yani işte bizi oyalayan, uyutan, uyuşturan bir takım tasavvurlar olabilir.
Ki bunlar işte hani bu çektiğin acılara katlan diyen bir umut.
Yani çünkü bir gün biteceğini biliyorsan bu acıların onlara katlanırsın.
Ama o zamanda ne olur? Acı sürer.
Acıyı devam ettirmenin bir yolu da olabilir yani umutlanma.
Bu belki sahte umut.
Yani çünkü bizi oyalamayan tam da hani baştan beri konuştuğumuz risk barındıran içinde belirsizlik, barındıran kaygı, barındıran kırılabilen, kendini de yıkma ihtimalini
göz önünde tutan bir umut sanki daha farklı bir umut gibi geliyor bana.
Ama öte yandan bugün bakıyoruz yani modern dünya...
Bu sahte umut üretim makinesi gibi çalışıyor bir yandan değil mi?
Yani geçen de toksik pozitiflik üzerine konuşmuştuk biz mesela.
Orada da o toksik pozitifliği iyimserlikten ayırdık.
Bugün iyimserliği umuttan ayırdık falan böyle ayıra ayıra gidiyoruz.
Ama o şey güncel dünyadaki o...
Umutlu görünen şey belki biraz toksik pozitiflik de olabilir mi?
Olabilir, olabilir. Yani çünkü bir tür işte Nietzsche'nin dediği gibi yani sistemin devamlılığı için...
Bizim uyumlanmamız lazım, bizim mutlu olmamız lazım, işte bizim tatmin olmamız lazım ve bütün bunlarla aslında bize bir tür o küçük umutların belki satılmasıyla, işte onların pazarlanmasıyla, onların
imal edilmesiyle ilgili bir mesele.
İşte başarı hikayeleri, işte her şey senin elinde, her şey mümkün.
İşte hani kendini geliştir, bütün hani bu sektörler aslında bize kendimizi pazarlayan, yanında da o umutları pazarlayan sektörler aslında.
Aslında biraz da bizim sanki uyumlanmamızı teşvik eden hikayeler gibi geliyor bana.
Bir yandan şöyle de haklı çünkü modern dünya bu tip sahte umutları üretme makinesi gibi çalışıyor.
Yani çok stratejileri hep bu yönde işte kültür endüstrisi zaten bence bunun üzerine kurulu.
Böyle küçük umutlar imal ediyor işte bizi bu sisteme...
entegre etmek için, uyumlamak için, mutlu etmek için ki sorgulamayalım.
İşte tatmin ediyor bizi ki işte bu sistemin zorluklarıyla baş etmek için başka yollara gitmeyelim gibi gibi.
Yani işte bütün bu başarı hikayeleri, şeyler, mutlu sonlar, işte bu kişisel gelişim endüstrisi diyeceğim.
Beş adımda on adım.
Aynen, evet. Hani sanki orada senin kendinle ilgili yapman gereken şeyler var.
senin bu acıya katlanmak için yollar araman gerekiyor.
Hani şimdi bana kızmasınlar ama bu mindfulness pratiklerinde de yani ama bu hani endüstri olmuş.
Orijinal öğretiyi kastetmiyorum kesinlikle ama bu mindfulness endüstrisinde de aynı şeyi görüyorum ben.
Yani işte o bir tür İçindeki dinginliği bulmak, içindeki dinginliği sağlamak dış dünya bu kadar deliyken, dış dünya bu kadar adaletsizken, dış dünya bu kadar
vahşiyken nasıl mümkün olabilir?
Yani kendimize şefkatli davranacağız da sistem bu kadar şefkatsizken, bu kadar caniyken bu nasıl mümkün?
Bana biraz şey geliyor açıkçası işte tam Nietzsche'nin bahsettiği şey gibi geliyor yani.
Orada entegre edemiyoruz sanki dışarısı bu.
O kadar işte vahşiyken içerisine o kadar huzurlu ve dengeli hale getirmiş olduğunda entegrasyon olmuyor.
Entegrasyonun olmadığı yerde de o mindfulness rol yapmak gibi geliyor bana.
Bilmiyorum ben de biraz o konuda sana katılıyor gibiyim ama belki ben beceremiyorumdur.
Onu da bilemiyorum.
Yani o şefkati bütün insan ilişkilerinde görmediğimiz zaman bunu kendimize nasıl vereceğiz ki?
Yani şefkati tamamen dışlayan bir sistemde bence.
yaşıyoruz. İnsanları birbirine soğuklaştıran, insanları iyice birbirinden koparan, izole eden, herkes kendi başının çaresine baksın gibi bir sistemin içinde şefkat
çok zor.
Bunu bir de kendimize vermek bence biraz Beyhude bir çaba gibi geliyor bana işte o yüzden tam Nietzsche'nin hani işkenceyi sürdüren cinsten bir umut gibi tınlıyor bana açıkçası.
O yüzden de şey konusunda dikkatli olmanız lazım yani bütün bu kültür...
Hani bu evet mindfulness bir örnekti ama bunun dışında başka işte bütün tükettiğimiz kültür ürünleri, izlediğimiz filmler, işte müzikler falan hani sosyal medyada gördüğümüz, tükettiğimiz pek çok içerik bunlar
da bizi aslında bir tür uyumlanmaya götürüyor.
Yani işte o sefaleti, acıyı, adaletsizliği görmek yerine onu dindiren, o içimizdeki acıyı dindiren işte bir eve gelip çok yorgun argın bir günün ardından işte
dizi açıyoruz. Kafamı dinlendireyim diye.
Halbuki hala o döngünün içindeyiz yani.
O saatlerimiz de özgür saatler değil.
Hala sistemin tek elinde olan saatler.
Dolayısıyla orada şeyi ayırt etmek önemli.
Hani sahte umutla gerçek umut ama bir yandan...
Evet bunu ayırt etmek de çok da mümkün değil dediğim gibi artık çünkü bütün bu meta ilişkileri zihnimize bilincimize sızmış durumda.
Hani o bize pazarlanan hayaller ne kadar benim ne kadar dışarıdan geliyor sanki bu şeyde sınırda iyice bulanmış gibi.
Bu yüzden de şey hani burada da bence olay şu.
Bütün bu kapitalist sistem ve ilişkileri bizim hayal gücümüzü gasp etmiş durumda.
Sen de onu söyleyecektin. Evet, evet. Yok onu söylemeyecektim.
Hayal gücüyle umut ne kadar ilişkili aslında ve hayalin tahküm altına alındığı durumlarda umut da aslında o kadar güçlü bir şekilde gelemiyor, sesini çıkaramıyor umut duygusu.
Doğru, kesinlikle öyle. Çünkü olanakları görmek biraz da hayal gücünün aslında yaptığı bir iş ve hayal gücümüzün bu kadar gasp ediliyor olması.
Ve çok kısırlaşmış olması.
Kesinlikle. Bu arada ben çok yakın...
Tasarlar çok kısır, hikayeler çok birbirinin aynı.
Yani ben bunu çok yakın zamanda düşündüm.
İşte 4-5 yıllık bir meseledir.
Ben hayal kurmayı plan yapmak sanıyormuşum.
Güzel. Ve olmayınca da niye olmadı hayallerim diyordum.
O hayal değildi, plandı çünkü tatlım falan demeye başladım kendime.
Çünkü sonra serbest hayaller kurabilmeyi düşünmeye başladım.
Ve o serbest hayaller aslında spontanlığı da getiriyor, esnekliği de getiriyor.
Yani plan... yapmamak, olmayabileceğini de kabul etmek falan bunlar daha yeni gelişen şeyler bende.
Belki dinleyenler açısından da şey iyi olabilir yani.
Özgürce hayal kurmayı denemek, en azından onun çabasına girebilmek.
Evet. Burada bir Adorno parantezi açacağım o yine bütün karamsarlığıyla ama bizim bahsettiğimiz Umut tarzı bir karamsarlığıyla diyecek ki aslında özgür hayal kurmak da böyle bir sistemde çok mümkün değil.
Değil. Evet yani çünkü bu kadar her korunaklı alana En mahrem sandığımız köşelere bile o kadar sindik.
Çünkü bu meta ilişkileri, bütün bu kapitalist mantık.
Aslında ondan koruyabildiğimiz hiçbir şey kalmadı.
Yani bu da hayal gücümüz de maalesef bunların içinde.
Dolayısıyla kurduğumuz hayaller de hep hasarlı.
Yani kurduğumuz hayaller de hep sakat, hep hastalıklı.
Çünkü toplum bütün hasta olduğu için o patolojileri de aslında maalesef hayallerimizle yeniden üretiyoruz.
Bu da bizi sanki bir daha şeye götürüyor.
Yani bilmediğimize yani gelebilinmeyene gidiyoruz.
Hayal dahi edemeyeceğimiz bir yerden mi bir şey gelecek acaba yani o yeni ile karşılaşma?
Şimdi o bilinmezlikten şeye geleceğim.
Bu yapay zeka ile ilgili olan konuya geleceğim.
Çünkü yapay zeka bizi büyük bir bilinmezliğe doğru götürüyor.
Kendi başına karar alabilen işte düşünebilen bir entity, varlık.
Canlı da değil yani bir şey.
Ve o yapay zeka yani insan tarihi boyunca hiçbir zaman kendinin dışında akıl üreten bir varlıkla karşı karşıya gelmemiş.
Kendi aklını üreten bir varlıkla.
Ve bu çok hızlı da kendini geliştirebilen bir şey.
Özellikle bugün bu noktada umut nasıl bir yerde onu merak ediyorum.
Çok belirsizliğe doğru gittiğimiz bir yerdeyiz ya şu anda.
Özellikle bu işte yapay zeka konusunda.
Orada neyi umut etmeliyiz?
Sadece yapay zeka yok bence burada bizi endişelendirecek.
O çok büyük bir kısma tabii ki yani en son işte bu.
Yani bütün bu yapay zekanın savunma teknolojilerinde kullanılacak olmasının, hani bunun bir o Palantir'in manifestosuyla gördük.
Yani korkunç bir gelecek tablosu var aslında orada.
Ama bununla birlikte işte iklim krizinin olması, hala işte bu kapitalist sistemin giderek daha vahşi, giderek daha adaletsiz olması.
Evet yani tablo kötü gibi görünüyor.
Sorunu o yüzden oradan duyuyorum aslında ben.
Yani bu kadar iyi göremediğimiz, aslında belki hadi iyiyi de geçtik ama hani o gelecekte belki kendimizi konumlayamayacağımız hani o öngörüde yer almak istemeyeceğimiz bir gelecekte bile
nasıl umut edebiliriz?
Şimdi burada şey, bu bana biraz şunu düşündürdü aslında yapay zekanın biz şu anda tam geçiş evresindeyiz ya biz analog dönemi de gördük işte dijital dönemi de gördük şu an yapay
zekanın getireceklerini de görüyoruz ve bize bu çok umutsuz bir tablo gibi geliyor ama aslında belki 100 sene sonra hiçbir şekilde analogla muhatap olmamış insan zihni benim çocuklarımın çocuklarının çocukları
belki çok daha başka bir dünyayla baş başa kalacak ve orada umudun yepyeni bir tanımı olacak belki.
Yani umut etmek için umut ettiğim bir yerdeyim galiba şu anda.
Güzel. Bu da değişikmiş yani.
Umut etmek için umut ettiğim.
Evet yani şu an zemin yok.
Ama hani gelecekte belki o zemin hazırlanacak ve Umut onun üzerine yeşerecek.
Bunu ben şey demeyi çok seviyorum bununla ilgili işte.
Yani Umut bence şimdiye bakışla ilgili.
Senin söylediğinde de o var.
Yani henüz o zemin yok ama şimdi de hala bir şeyler var.
Yani Ernst Bloch'un adını hiç anmadık ki yani genelde Umut'un filozofu olarak anılır kendisi.
Çünkü Umut İlkesi diye böyle kocaman iki cilt devasa bir kitabı vardır.
Ve şey diyor aslında Umut insan...
İnsanın varoluşuna içkin olmasının yanında gerçekliğin de varoluşunda içkin.
Yani çünkü şu yani bir potansiyellik var hep.
Sadece olmuş olan yok.
Olacak olan da var. Henüz olmamış olan da var.
Ve Bloch şöyle bir şey diyor.
Şimdi hep bir fazlayı içerir diyor.
Yani şimdi olmuş bitmiş bir an değil aslında.
Hep içinde bir fazlalık taşıyor.
Hep içinde mayalanan güçler taşıyor aslında.
Mayalanan potansiyeller taşıyor.
Yani o tohumlar orada ama o filiz gelecekte çıkacak.
Yani gelecekte büyüyecek o filiz.
O yüzden o şimdi aslında gelecekle dolu diyor.
Ve bu düşünce bana çok güzel geliyor aslında.
Bu potansiyellik aslında tam da senin dediğin belki de umut etme zeminine bu.
potansiyelliği yerleştiriyor.
Yani Bu da bize gerçekten umudun maddi koşulunu söylüyor aslında.
Çünkü evet böyle değil mi?
Yani henüz olmayanı da biz hayal ediyoruz.
Ona da yöneliyoruz. Ve her şey olmuş bitmiş değil.
Henüz gerçekleşmeyecek olanlar var.
Henüz benim bilincinde olmadığım şeyler var.
Bu yüzden bloğu aslında zeminde tutmak hep önemli geliyor bana.
Ama bu senin dediğin tekrar şeye döneceğim.
Yani bu geçiş evresindeyiz dedin.
Ve biz hani bir takım alışkanlıklarımızla belki de.
Ve nostaljik bakışımızla.
Ah böyle miydi falan diyoruz ve bir şeyler olduğunda.
Aynen öyle. Çünkü bir takım değerlerimiz var ve onlar bizim için değerli.
Yani onlar bizim için asıl değerler.
Ve onları kaybettiğimizi düşünüyoruz falan.
Geçiş döneminde olmak galiba böyle bir şey.
Ve burada şeyi hatırlıyorum.
Bana şu hikayeyi çağrıştırıyor aslında bu tam geçiş dönemi.
Yani insan anlamlı bulduğu hayatın çerçevesini...
bitirdiğinde ne yapacak? Yani artık o alışkanlıkları, işte ritüelleri, adetleri, değerleri, bütün bunları kaybetmeye başladığında hala nasıl
yaşayacak? Yani yaşamı nasıl sürdürecek?
Burada bu Umut kitabında da bahsediyordu aslında.
Anlamı inşa etmekten çok güzel bahsediyor.
Çok hoşuma gitti. Ve şey, bir hikayeden bahsediyor ve Jonathan Lear'ın aslında bahsettiği bir hikayeden bahsediyor ama yazar onu böyle şey yapmış.
Bahsetmemiş mi? Kimden bahsettiğini söylemeden.
Taşla ilgili olan mı? Taşla ilgili olan mı?
Taştan bahsediyor ya taş nasıl anlamı yükülür?
Bir Amerikan yerli kabilesinden bahsettiği kısım.
Evet evet. Bunu aslında Jonathan Lear çok güzel anlatıyor Radikal Umut kitabında.
Bu 19.
yüzyılda yaşamış bir Kuzey Amerika'daki yerli kabilesinden türetiyor bu Radikal Umut'u.
Çünkü karga kabilesi.
okabilesin. Tam da işte o anlamlı hayatı yani alıştıkları hayatı işte bufalolarını kaybediyorlar, yerleşim alanlarını kaybediyorlar, bir asimilasyonu da sürükleniyorlar.
Amerika toplumu tarafından tabii.
İşte çok böyle geniş alanlarda avlanmaya alışkınken, savaşçı bir kabileyken bunlar çok kısıtlı bir alana hapsediliyorlar.
Yani rezervasyon alanında yaşamaya hapsediliyorlar.
Bütün işte bildikleri anlam üretme şeyleri, yolları aslında ellerinden alınıyor.
Ve kabile şefi işte Crow kabilesinin şefi Planticoo bu soruyu düşünüyor yani nasıl yapacağız diyor.
Yoksa çünkü ucunda...
Yok olmak var. Kabile olarak yok olmak var.
Çünkü bildikleri hayat tarzı bu.
Ve ne yapacaklar?
Ve burada hem bir şey okumak istiyorum.
Şöyle diyor. Jonathan Lear alıntı yapmış işte bu kabile şefi Planticu'dan.
Şöyle söylüyormuş halkına Planticu.
Hayal gücümüzü şimdikinden radikal biçimde farklı olan yeni bir gelecek imkanlar setine açık tutmak için elimizden geleni yapmalıyız.
Yani... İmkanlara açık olmak aslında.
Neyin geleceğini bilmeden, ne umut edeceğimizi bilmeden.
Bilmeden. Tam öyle. O zeminden emin değiliz.
Ama yine de o imkanlara açık olma hali.
Müthiş kırılgan bir yer.
Çok. Değil mi? Müthiş savunmasız, müthiş kırılgan.
Ama hala her şeyle o imkanlara açık durabilme.
Ama insan da ilk var olduğunda zaten çok kırılgan ve bütün uyaranlara açık, bütün tehlikelere açık.
bir halde değil miydi? O mağara dönemindeki insandan bahsediyorum.
Şu anda da aslında o kadar bence kırılgan ve ne yaptığını bilemez halde ve zor durumdayız.
Ama bunları işte şehir hayatıyla, işte eve gelip bir dizi izlemeyle unutmak için Daha fazla araç var etrafımızda.
Hala kırılganız yani.
Anlam üreterek sanki bu kırılganlığı dengelemeye çalışıyoruz.
Asıl keşke anlam üretsek daha da iyi değil mi bu oyalanmaktansa?
Rütin üretmek de olabilir bu.
Yani işte o anlamlı hayatı kurgulayabilmek için de aslında geçmiş ve geleceğe birazcık bakmak, kendi hayatını hikayeleştirmek, o hikayeler üzerinden kendi anlamını yaratmak
lazım. diye de geçiyor bu kitapta.
Evet ama işte bu bence bu Crowe kabilesinin bize sordurduğu soru Jonathan Lear'a göre tam da anlam üretme yollarımız Elimizden alındığında ne yapacağız?
Hikayeleri elinden alınmış değil mi?
Dilleri belki ellerinden alındı.
Kendilerine tanımladıkları şey ellerinden alındı.
Avcılık ve savaşçılık.
Bütün o ritüeller anlam buldukları.
Bütün bunlar gittiğinde yani yepyeni bir çerçeveye ihtiyaçları var ve onu nereden devşirecekler?
Yani o aslında daha şey hani zemini kaybettiğinde o zemini nasıl inşa edeceksin?
Çünkü o zemini kurmak için bildiğin bütün yöntemleri artık bırakmak zorundasın.
Yani onlara tutunursan çöküşün gerçekleşecek çünkü.
Hikayeci beyinden alıyorsun işte galiba oradaki anlam üretme şeyini, becerisini ya da anlam üretme yeteneğini.
Çünkü... Kitapta bu, Umut kitabında öyle söylüyor.
Sen bunu hikayeleştirirsen bir zemine oturtmuş olursun, orada bir doku örmüş olursun.
O dokunun içine de kendini rahatlıkla yerleştirebilirsin.
Belki işte o kabilelerin geçmiş hikayelere tutunmaları, işte şey vardı kitapta yine, şarkılarla mı yollarını belirliyorlardı aborjinler?
Öyle bir şey de vardı.
Yani aborjinlerin şarkı isimleriyle yolları tarif etmesi birbirine hikayesi vardı.
Yani işte şarkılar olabilir, hikayeler olabilir.
Bu Yunan mitolojisiyle ilgili bir seri yapıyoruz mesela.
İşte şimdi dönüyor Amerika Apollon ve Artemis koyuyor roketlerinin adını.
Niye? Çünkü bir zeminle bir hikayeye ihtiyacı var.
Yani aslında bellekten...
Umuda yolculuk gibi bir şey onların yaptığı orada sanki adlandırırken.
Ama işte o bellek elinden alındığında yani bütün o yüzden dedim yani hikaye üretme yollarını kapattı.
Kaptığın, kapandığında ne yapacaksın?
Bu arada hikaye değiştirmek çok zor bir şey.
Hani diyoruz ya hani hikaye yaratalım falan filan ama yani hikaye kimliği belirleyen bir şey bir anda.
Ve o yüzden bir anda o hikayesiz kalma yani o kimliksiz kalma aslında çok şey bir yer yani.
Yine onu hemen yeni bir hikaye üreterek nihayetinde belki yapılacak olan o.
Ama... Orada geçilmesi gereken bir yol var işte.
Belki bizim de şu anda arada oluşumuz buna benziyordur demek istiyorum.
Hemen yeni bir hikaye üretemiyoruz çünkü ürettiğimiz...
Üreteceğimiz hikayeler geçmişten alıyor köklerini.
Evet geçmişte böyle bir örnek yok.
Evet ve geleceğin de nasıl olacağını bilmiyoruz.
Gelecekten de bir şeyler toplayamıyoruz hikayeyi oluşturmak için.
O aradalıkta ne yapacağız yani?
Hikaye oluşturacak bir...
Kaygılanacağız galiba. İşte kaygı yerine daha böyle bir umut aslında belki de.
Hani risk taşıyan ama yine de hani...
Şöyle diyebilirim. Belki bizim ömrümüzün sürecinde bir şeyler gerçekleşmeyecek.
Ama bunu bilerek her yeni güne uyanmaya devam etmek belki de.
Yani bunu bilerek eylemeye devam etmek.
Tam da o şimdinin gücüne inanarak aslında galiba.
O şimdinin içindeki fazlalığa inanarak, şimdinin içindeki taşmaya inanarak eylemeye devam etmek.
Belki de hemen bir hikaye kurmaya meyil etmeden.
Acele etmeden.
İyimser olmayan bir umut ve bir yandan da acele etmeden kendi hızında, şimdinin hızında belki yakaladığımız bir umuttan bahsediyorsun.
Çok böyle aslında tedirgin bir yolda yürüyen ama cesaretli bir umut galiba bu.
Çünkü her gün uyanıp...
eyleme gücünü kendinde bulabilme.
Her şeye rağmen. Bu hikayesizliğe rağmen, bu bilinmezliğe rağmen, bu geçiş dönemindeki Her şeyin birbirinin içine karıştığı işte dönemde yine
de o eyleme gücünü kendinde bulan.
Evet yani işte bu bütün sohbetimizden aslında her şeye rağmen umut etmek çıkıyor aslında.
Olumlu, olumsuz, ne geleceğini bilmeden rağmen.
Evet, evet. Umuda karşı umut dediği Kierkegaard'ın o yüzden seviyorum ben o ifadeyi.
Yani o tanıdığımız umutlanma biçimini aslında karşı işleyen yani.
Çok güzel. Şimdi sonuna yaklaşıyoruz yavaş yavaş.
Benim bütün konuklarıma sorduğum soru.
Ariadne mitindeki gibi kendini çıkışsız bir labirentte hissettiğin deneyimin neydi?
Ve oradan çıkış için bulduğun ipucu ne olmuştu?
Evet. Bu soru bana Kierkegaard hakkında daha fazla konuşmak için alan verecek.
Hadi bakalım. Çünkü şey ya herkesin hayatında vardır.
Yani bir dönem böyle işte ben kimim, ne yapıyorum gibi havada boşlukta sallandığını hissetti.
İşte altındaki zemini kaybediyor.
ettiği hatta üstündeki gökyüzünü de kaybettiği böyle total bir boşluk nereye gidiyorum ne yapacağım nasıl adım atıyorum hatta bu adımları atan kim falan gibi bir süreçti yani
işte o tam yeniden anlamlandırma ama anlamlandıracak şeylerim alet edevatım artık işe yaramıyor öyle bir süreçte Elim Kierkegaard'a gitti.
Yani o zamana kadar da okumak istiyordum Kierkegaard'ı ama bir türlü şey yapamamıştım.
Yani vakit bulamamıştım.
Öğrenci olduğun zaman mı? Öğrenciydim evet.
Aslında şey doktora tezi bitmişti.
O tezin bir boşluğu ve ne yapacağım yani bununla kendimi tanımlamak istiyorum falan böyle bir şeydi.
İşte o tezin bitimi hani hayatımda sanki yeni bir sayfa açacakmış gibi bir anlam yüklemiştim ben oraya ve o yüzden bir boşlukta kaldım yani.
Çünkü çok büyük bir kısmını dolduruyordu tez hayatımın.
Ve dedim ki ben Kierkegaard'a yöneliyim.
Yani çünkü doktor tezi üzerine doktor tezi yazdığım düşünürü de çok seviyordum ben ama bir aralanmak.
Hani yeni bir dünya, yeni bir ufuk.
Ve elim Kierkegaard'a gitti.
Ve iyi oldu.
İşte okumaya başladım.
Çok şöyle bir his verdi bana.
Bu arada benim tezim bittikten kısa bir süre sonra pandemi oldu.
Pandemide de aslında biraz hani yolunu bulmak için, umut etmek için yani o dönemlerde aslında düşünmeye başladım biraz bu soruyu ben.
Ve Kierkegaard bana orada şey oldu.
Yani tam o Ariadne'nin ipi oldu aslında.
Yani labirent hala orada.
Hani pandemi var falan.
Hani çok gündelik hayatımız her şey değişiyor.
Ama orada bir ip uzattı bana ve şeyi hissettim.
Mukadder Kierkegaard'ı okurken.
Sanki bu yollardan benden önce geçmiş biri bana dur panik yapma.
varoluş zaten böyle bir şey diyen bir ses duydum Kierkegaard'ın kitaplarında hep.
Bir de şey çok hoşuma gitti.
Kendinden taşan bir düşünür Kierkegaard.
Yani kurgusal yazarlar üretiyor.
Kendi ismiyle imzalamıyor kitaplarını.
Biz bugün evet Kierkegaard olduğunu biliyoruz onların ama kurgusal yazarlar yani kendi içindeki sanki gerilimlere karakterler veriyor ve onları dışsallaştırıyor ve onların ağzından yazıyor kitaplarını.
Dolayısıyla bu kendini çoğaltması, o O içindeki gerilimleri bu şekilde somutlaştırması da benim çok çok hoşuma gitti.
Ve o aslında biraz Ariadne'nin ipi benim için Kierkegaard oldu.
Ve hala da yani bu tip labirentlerde kendimi bulduğumda gündelik hayatım hep sadakatle döndüğüm kişi Kierkegaard oluyor.
Yani düşünürlerin aslında benim için böyle bir rolü var ama Kierkegaard'ın çok başka bir rolü var.
Ne güzel yani kendi alanından birinden aslında destek almış.
Hayatta olmasa da kitaplarıyla sana aslında o ipucunu veren kişi olmuş.
Çok güzel yani umarım başka insanlara da ilham olur.
Çünkü ben bazen de şeyi de düşünürüm.
Bazı kitapların zamanını beklediğini.
Bazı yazarların zamanını beklediğini.
Ve elin hiç gitmez. O bir hafta durur.
Bunu da okuyacağım ama bakalım ne zaman dersin.
Başlamak istersin.
Bir giriş yaparsın.
Olmaz falan. Zamanını bekler.
O olduğu zaman da sende mesela çok güzel bir etkisi olmuş gördüğüm kadarıyla.
Evet evet. Valla pandemi döneminde çok zorlanıyordum.
Gerçekten kitap okumak, bir şeyler izlemek, kafamı toplamak için çok zorlanıyordum ama yapabildiğim zamanlarda o hep Kierkegaard'ın kitapları böyle çekti beni.
Çok güzel. Evet o labirente çekti.
Bak dedi burada ip var. Buradan çıkabilirsin.
Çok güzel.
Teşekkür ederim paylaştığın için.
Ben çok teşekkür ederim. Umarım tekrar görüşürüz.
Görüşürüz. Çok sağ ol. Yeni bölümlerden haberdar olmak için Spotify ve Apple Podcast da bizi takip edebilir.
Bildirimleri açarak ilk dinleyen siz olabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
