
Ariadne’nin İpi’nde bu hafta “Toksik Pozitiflik” hayatımızı nasıl etkiler, bu bakış açısı neleri kaçırmamıza sebep olur diye soruyoruz.
Psikiyatrist M. Enes Özel ile yaptığımız bu samimi sohbette toksik pozitifliği değil, umudu korumaya çalıştığımız yanımız ortaya çıkıyor.
Transkript
Ariadne'nin ipine hoş geldiniz.
Bugün konuğum psikiyatrist doktor Enes Özel.
Hoş geldin Enes. Hoş bulduk.
Merhabalar. Nasılsın? İyiyim.
Sen nasılsın? İyiyim. Özlettin kendini.
Teşekkür ediyorum. Özledim ben de burayı.
Bil mukabile. Eski dostum tankla gelmiş diyebilir misin?
Diyebiliriz. Adamlar da bir araya geldiyse.
Adamlar da bir araya geldiyse bizim de bir araya gelme vaktimiz gelmiştir.
Doğru. Peki. Çok fazla bir şeylerle oynamamaya çalış.
Tamam. Tamam. Ne haber?
Nasıl gidiyor? İyi gidiyor yuvarlanıp gidiyoruz işte Türkiye'de hayatın izin verdiği ölçüde.
Yoğundum bu aralar. Her zamanki gibi.
Her zamanki gibi. Sen de yoğunsun izlediğim kadarıyla.
Evet. Programına gelen en sevdiğim psikiyatrist kim bu arada?
Of şu an sayısı çok arttı psikiyatristlerime söylemem çok zor.
Ben bu soruyu havada bırakıyorum.
O kendini biliyor hocam.
İyi ben hayat yolunda işte öyle.
Gidiyorum çalışıyorum okuyorum ediyorum bir şeyler.
Bıraktığın gibi gidiyor benim hayatım.
Kongreler. Kongreler kongrelerde.
Müzik grubumla bir şeyler çalmacalar falan öyle bıraktığın gibi ya çok da değişik bir şey yok.
Yeterince değişik yani. İyi güzel sevindim.
Konuyu sen getirdin bana.
Toksik pozitiflik üzerine konuşalım dedin.
Benim de hoşuma gitti aslında. Güncel de bir konu bence.
Birazcık araştırma yaparken toksik nedir aslında ilk başta tanımlardan başlayalım istedim.
Toksik de aslında birazcık dozla alakalı bir şey anladığım kadarıyla.
Her şey zehirdir.
İlacı zehirden ayıransa dozdur diyor çok.
Eskilerden bir kim bu?
Filozof mu? Paraselsus.
Bilim adı mı? Bilim insanı.
Bilim insanı evet. Böyle bir sözle geliyor.
O yüzden toksiklik sanırım dozla ilgili bir şey değil mi?
Bu soruya kısaca evet diye yanıt versem olur mu?
Doğru çünkü. Belli bir dozu geçince ve referans değerlerinin üzerine çıkınca herhangi bir değer, tıbbi dilde konuşacağım, toksik oluyor ve zehirlemeye başlıyor.
Tabii ki geri kalan her şeyi.
Bunun üzerine çok da bir yorumum yok gibi sanki.
Kelimenin kökeniyle ilgili bir şeylerden bahsediyor.
Kelimenin kökeniyle ilgili bir şeylerden evet çok doğru.
Şöyle ben de çok bilmiyordum da sen bunu konuşunca bu programı konuşurken bir araştırdım.
Toksikon farmakon gibi bir yerden geliyor.
Toksik yay ve ok demekmiş Yunanca'da.
Eski Yunanca yeni Yunanca farkı var mı bilmiyorum.
Sonra zehirli ok. Üretilmeye başlayınca da kullanılmaya başlanınca toksikon farmakon olarak geçmiş.
Zamanla da işte zehirli ok ve yaydaki o farmakon ifadesi düşmüş.
Sadece toksikon kalmış.
O da zamanla işte Fransızcadan ve diğer dillerden toksik olarak ve zehirli olarak kalmış.
Yani aslında kelime kökeni olarak zehirli ok ve yay şeklinde bir silah tamlaması iken şeye doğru gerilemiş.
Sadece zehire doğru gerilemiş.
Ama bunun bizim konumuzda nasıl bir ilgisi var bilmiyorum ama kurarız bence bunu bağlantısını kendi şeylerime.
Kuracağız tabii ki toksik pozitiflikten bahsediyoruz.
Yani pozitiflik ne zaman toksik, zehirleyici hale gelir?
Aslında benim sorum bu.
Son yıllarda özellikle sosyal medyayla beraber aşırıya kaçan bir pozitif olma algısı var benim gözlemlediğim.
İşte herkes gününün en güzel anlarını paylaşıyor.
Arada olan olumsuz detaylar, olumsuz ya da üzücü, can sıkıcı.
Sağlıkla ilgili olabilir, ilişkisel olabilir.
Bir sürü şeyi atlıyoruz. Onlar hiç yokmuşçasında bir hayat akıyor orada.
Ve bu durumda da şey oluyor yani.
Bende bir eksik mi var demeye başlıyor o hikayeleri izleyen insanlar.
Ve bir pozitif olma baskısı gelmeye başlıyor üstümüze gibi düşünüyorum sence.
Çok uzun bir cevabı var bunun.
Başlayayım mı? Bence.
Başla. Bireysel ve toplumsal diye.
Aynen. İşte benim bakış açım neydi?
Biyo-psikososyal bakış açısıyla bakacağız.
Aynen. Biyolojik kısmını şimdilik bir kenarda tutalım.
Şöyle düşünüyorum. İlk başta toplumsal taraftan başlamak bence uygun.
Modern hayatın bize önerdiği ya da vaat ettiği bir şey var.
Hatta pek çok şey var işte bu hayatın.
Tüketmek, çalışmak ve sonrasında da elde edeceğimiz şeyler ne?
İşte refah, para.
İşte sağlık, mutluluk ya da diğer pek çok şey herhangi bir şey bir şeyler elde edeceğiz diye modern hayat bize bunu öneriyor en azından.
Ama biz büyüdükçe çalıştıkça ve biraz da işte kapitalizmin aslında bunlara çok...
izin vermediğini görünce biraz hayal kırıklığına uğruyoruz işte daha çok çalıştıkça refah elde ediyoruz ya da ettiğimizi düşünüyoruz ama o refahı elimize tutmak için de daha çok şey yapmaya başlıyoruz işte sağlık da böyle bir şey sağlıklı olmak için işte kendimize bir alan açmak zorunda
kalıyoruz tırnak içinde daha pahalı ulaşılması daha zor şeyleri tüketmek ve daha sağlıklı olmak için daha çok çabalamak gerekiyor özellikle bizi sağlıksız yapan da bu sistemdi modern hayatın kendisiydi vesaire vesaire yani aslında modern hayatın bize vaat ettiği şeyleri biz bireysel olarak üstlenmeye
başlıyoruz ve burada en nihayetinde iş şeye geliyor bizim kendi İşte duygularımıza, düşüncelerimize mutlulukla ilgili bir yere geliyor.
İç dünyamızla ilgili bir yere geliyor ve burada da büyük bir hayal kırıklığı var.
Çünkü hiçbirimiz daha çok tükettiğimiz için daha çok mutlu değiliz ya da bu hayat içerisinde olduğumuz için daha mutlu değiliz.
Ve o zaman burada topluca bir şey arayışı başlıyor.
Nasıl daha mutlu olabiliriz?
Bu sorunun bir sürü cevabı var modern hayatta verilen.
Bir çoğu anlamsız, bir kısmı da anlamlı ama çok fazla anlam olunca da anlam da kayboluyor.
Neyse o başka konu. Çok fazla cevabı var bu soruya verilen.
Biz de bugün işte toksik pozitivizm üzerine konuşacağız aslında.
O da mutlulukla ilgili bu soruya verilen cevaplardan birisi.
Ve bireyin üstüne düşen bir sorumluluk oluyor haliyle bizim hissettiğimiz ya da hissedeceğimiz şeyler.
Ve buradan da senin dediğin yer işte bir başkasının hayatına bakıp sosyal medyada şeyi görünce ya bu insanlar ne kadar mutlu.
Geziyorlar işte aileleri var mutlu aileleri var mutlu çocukları var arabalara biniyorlar falan filan çok mutlu hayatları var ve bu da insanı yetersizlikle ilgili bir yerden yakalıyor.
Zaten hayat bize yeterince şey yüklüyor ya mutsuzsan bu senin suçun fakirsen bu senin suçun gibi gibi şeyleri sürekli yüklüyor.
Kişilik yapımız da buna uygunsa bizi buralardan çok güzel aslında yakalıyor söylediğin şey.
Eskiden sadece işte Tarkan'ı Seda Sayan'ı ya da büyük ünlüleri tırnak içinde televizyonda falan görüp güzel hayatlar yaşadıklarını görüp.
Bunu da çok da garipsemezdik. Tarkan yalı da otursun Sedat.
Bu çok sorun değil.
Ama şimdi işte atıyorum benle birinin yaşadığı ya da yaşadığını gösterdiği hayata bakınca şey oluyor.
Eksiklik duyuyor. Evet yani.
Tamam Tarkan başkaydı da benim arkadaşım da böyle bir hayat yaşıyor.
Ben evde sabah işte 7'de Reals kaydırırken buluyorum kendimi.
O zaman burada bir sorun var deyip burada kendime yüklenmeye başlıyorum.
Ve bu sefer psikolojik bazı mekanizmalar devreye giriyor ama ona hemen girmek istemiyorum.
Arada konuşmak istediğimiz şeyler de olabilir.
Yani gerçek hayattan beklentiyi her zaman pozitiflik üzerine kurduğumuzda günlük akıştasın ve sürekli pozitif olmasını bekliyorsun.
Gelen negatif yaşantılar işte.
Atıyorum otobüsü kaçırmak, uçağı kaçırmak, onlarla mücadele edebilmek duygusal anlamda daha zorlaşacaktır diye düşünüyorum.
Ya da işte yol duyururken ayağını burktun, gidiyorsun.
Ondan sonra işte her şeyin böyle mükemmel, kusursuz ve büyük bir pozitiflik içinde ilerlediği senaryolarda sanki biraz da yaşantı yokmuş gibi geliyor bana.
Bunu mekanda anlamda da konuşmuştuk.
Hani orada iz bırakmış olması lazım ya bir şeyin.
İşte sandalyenin üzerindeki iz bana...
Onun yaşadığını gösteriyor.
Ama günlük hayatta biz her şeyi mükemmellik üzerine kurduğumuzda ve algımız hep pozitiflik üzerine gittiğinde aslında şeyi düşünememeye başlıyoruz.
Problem çözmeyi. Olası bütün problemlerin önünü kesmiş oluyoruz zaten.
Burada bahsetmek istediğim iki şey var.
Bu söylediğin şeyler oraya götürdü beni.
Bir tanesi bu. Otokontrole gitmek ya da her şeyin mükemmel olduğu ile ilgili, her şeyin yolunda gittiği ile ilgili şeyde.
Mark Storms bu nöropsikanaliz üzerine çok yazar, çok da güzel kitapları vardır.
Zor okunuyorlar, çevirileri de zor biraz.
Şeyden bahsediyor, bilinç dediğimiz şeyin aslında bir şeylerin çok yolunda gitmemesinden ortaya çıktığından bahsediyor en genel anlamıyla.
İşte her gün otobüse binip işe gidiyorsan o yolculuk bir yerden sonra rutin haline geliyor ve ne senin zamanla ilgili bir yere kaydoluyor ne de...
O yolculuğu hatırlamıyor olursun çünkü her şey rutin ve her şey tınak içinde mükemmel.
Bir aksaklık olduğunda ama burada bir şey yolunda gitmiyor diyor neolojik sistemimiz ve işte bilinç dediğimiz şey ortaya çıkıyor ve...
İşte bir sorun varsa bunu çözmeye çalışıyor ve bu sorun üstesinden gelmeye çalışıyor.
Bu işin başka bir noktası bunun üzerine de bence konuşulur.
İkinci kısmıysa o söylediğin her şey mükemmel olduğu ile ilgili o algının derininde ruhsal savunma mekanizmalarımızdan şey yatıyor.
İnkar. Şimdi inkar ve bastırmadan kısaca bahsetmek istiyorum ben.
Bizim ruhsal savunma mekanizmalarımız olarak.
Şimdi toksik pozitivizm dediğimiz yerde inkar mekanizması işliyor.
İnkar dediğimiz şey de aslında dış gerçekliğin kabul edilmemesi ve inkar edilmesi.
İşte burada kahve yok gibi çok...
Temel bir yerden aslında çok küçük yaşlardan itibaren yapılan bir şey bu ve şizofreni hastalarının bir savunma mekanizmasıdır bu.
İlkel dememizin sebebi de erken yaşlarda kullanılıyor olmasının nedeni.
Bastırma dediğimiz bir savunma mekanizması da var.
Bastırma da bir içsel gerçekliğin bir köşeye itilmesi gibi düşünebilirsin.
Atıyorum bir yaşantının içimize oluşturduğu duygu olabilir, düşünce olabilir.
Bunların zihin içinde bir yere bastırması yani içsel gerçekliğin biraz bir köşeye itilmesi.
Bunlarla ilgili benim iki tane örneğim var aslında.
İnkar yere düşen çocuğa dizin acımadı ki demek.
Orada inkar ediyorsun yani orada bir şey yaşanmış kanamış dizi.
Acımadı bir şey yok geçecek diyorsun.
Direkt inkar ediyorsun yaşanan olayı.
Bastırma dediğinde de zaten o kadar da üzülmemiştim.
Atıyorum sınavı kazanmadığıma o kadar da üzülmemiştim.
Aslında içten içe üzülüyorsun ve onu bastırmaya başlıyorsun o duyguyu.
Ve görülmeyen duygular da daha sonra sana problem olarak ruhsal ya da bedensel geri dönüyorlar galiba.
O diz örneği çok güzel yere düşen çocuk.
Çocuğa şey diyorsun ya burada bir acı yok sen tırnak içinde yanlış hissediyorsun böyle hissetmemen lazım diyorsun ve çocuğun o duygusunu o bir şeyi inkar ediyorsun böyle bir şey yok diyorsun ve bu da işi alıp da işte
modern hayattaki mutluluk endüstrisinin bizi soktuğu yere getirince de işte kötü ve olumsuz şeyler yok görmüyoruz.
Yani doyumlu yaşıyorlar mıdır emin değilim ya Good Vibes Only'de.
Evet doyumlu şeyi güzel bence.
Çünkü olgunlaşmak dediğimiz şey aslında işte bazı sorunları çözmek.
Bazı meseleler üzerine çatışmalara girip onlardan bir şeyle çıkmak.
Evet yani bir şeyin anlatı değerinin olması için bir çatışmaya ihtiyaç vardır.
Geliyor adamlar alıntısı.
Gelsin. Zor zamanlar olur nasıl çıkarsan içinden.
Omurgan öyle şekillenir.
Dik oturalım omurga demişken.
Omurganın şekillenmesi aslında kişilik kişiliğin oturmasıyla ilgili bir şey ve onu oluşması için belli yerlerden geçmen gerekiyor.
Bu eziyet çekelim cefa çekelim gibi bir şey değil tabii ki ama işte bazı sorunlarla yüzleşmek gibi şey vardır.
Çok fazla sosyo kültürel imkanlara sahip ailelerin çocukları gerçekten hakaret hamiz ifadeler kullanmamak için çok uğraşıyorum.
Çok da büyük zorluklar çekmeden hayatın içerisine girerler.
Bu arada ben de öyle birisiyim muhtemelen toplumun geri kalanına göre.
Ve olgunlaşma dediğimiz şey çok...
Geç oluyor çünkü o kişinin hayata dair sorunlarla yüzleşmesi çok geç yaşlarda olurken bir ötekinin çok erken yaşlarda oluyor.
Ve o zorluklarla da yüzleşmek kişiyi olgunlaştırmakla birlikte de o toksik pozitif yerden aslında uzak dözecek.
Aslında sadece yüksek gelirli ya da sosyoekonomik düzeyi yüksek olan aileler belki 90'lar ailelerinden bahsediyorsun o dönemde büyülenlerden.
Ama şimdiki çocuklara baktığımızda aileler en iyisini çocuğuna sağlamaya çalışıyor.
O mükemmeli vermeye çalışıyor, sorunsuz.
çocuğun hiç sıkılmadığı senaryolar ortaya çıkıyor gibi durumlar da var.
Yani aslında şu an yetişen çocuklara sürekli bir pozitiflik de veriliyor.
Belki Z kuşağı da o yüzden biraz sıkılıyordur.
Olabilir. Sıkılabilmek çünkü çok güzel şeylere kapı açan bir şey.
Bunun üzerine hatta ayrı bir bölüm bile bence yapılabilir.
Sıkılmak üzerine de konuşulabilir.
Haklısın o Z kuşağı daha şey yetişiyor.
Sonraki gelen neydi? A kuşağı mıydı?
Alfa. Alfa. Onları bilmiyoruz tabii.
O dediğin çok doğru açıdan.
Ama ben biraz bir dos şey illa problem katıyorum olayın içine çözebilmeleri için.
Kendi kızlarımda. Mesela yemek veriyorsun içine bir dos ne?
Biraz kırmızı biber.
Ya hayır şey mesela ruloya ihtiyacı var, tuvalet kağıdı rulosuna.
Onunla bir proje yapacak kafasında.
İşte vazo yapacak, bir şey yapacak.
Onu bulamadık. Alternatifi ne olabilir?
Yani onunla ilgili ağlıyor zaten ilk başta.
Alternatif üretelim. Etrafına bak, benzeyen ne var?
Şekillere bak, malzemeye bak gibi önerilerle gidiyorum.
Ama yani işte bulamadı diye hadi markete gidelim.
Ondan sonra sana bir karton rulo alalım.
Ondan sonra her şey pozitif, senin hiçbir şekilde üzülmemen lazım algısına geçmesini çok fazla istemiyorum.
Bunun dengesini kurmak zordur herhalde anne olmadığım için.
Hani çocuğu üzüntüye boğmak da herhalde öyle bir şey yapmadığını düşünüyorum.
Ben biraz ağla diyorum ya.
Biraz ağlasın. Çünkü biraz da ağlasın yani hani o kadar dünya o kadar pozitif bir yer değil.
Hani yırtmıyor kendini tabii ki ağlarken de onu da uzun anlayabiliyorsun kendini.
Ama yani o problemi çözebilecek...
düzeyde sakinliği sağlayıp ondan sonra hadi bakalım alternatifi ne olabilir bunun bir düşünelim demenin önemli olduğunu düşünüyorum ben.
Direkt çözüm vermek. Geleceğe de hazırlamakla ilgili bir şey olduğunu söylüyorsun.
Umarım çocukların toksik pozitif olmaz.
Olurlarsa ama çok komik olur. Çok güleriz.
Olurlarsa çok üzülürüm. Çok güleriz.
Ben sıkarım canlarını. Peki.
İtinayla negatif verilir.
Peki. Ben bu konuya bakarken tabii ki çok sevgili Yungçul Han beyefendi.
Filozof. Onunla ilgili onun kitaplarından da okuyorum zaten arada.
Oradan bir alıntı yapmak istiyorum.
Günümüz toplumunun olumluluk cehenneminde yaşadığını söylüyor.
Negatif olan acı, direnç ya da öteki dışlandığında hayat sadece bir tüketim nesnesine dönüşür ve karakter aşınır diyor.
Yine aynı şekilde insanın performans öznesine dönüştüğünden de bahsediyor son yüzyılda.
Ve dijital çağı da performans çağı olarak nitelendiriyor.
Sen ne dersin? Bu senin dediğin insanı biraz...
Şey bir yerden almış ele.
İnsanın nesneye dönüşmesi ya da işte performans öznesine dönüşmesiyle ilgili bir yerden ele almış.
Hani biz aslında şeyden konuşuyoruz ya daha çok işte sorunları ele alan insan, çözen insan ve diğer.
Ama zaten negatif bir şekilde yer vermediği için diyor.
Evet. Burada bir nesneye dönüşmek var.
Evet nesneleşmek. Bu da insanı yabancılaştırmaya doğru iten bir şey olur.
Evet. Sürekli performans göstermek, sürekli iyi performans göstermekle ilgili bir şey.
Ama bu söylediğin aklıma şeyi getirdi.
Instagram'da hep böyle. Mutlu çiftler, mutlu aileler ve bunların Instagram sayfalarındaki mesela mutluluğun böyle zorbalığı hatta toksik pozisyonun zorbalığını benim aklıma getiriyor.
İşte çiftler aslında kavgalı olsalar bile atıyorum o hafta içerik çekmek durumundalar ve mutlu mutlu şey yapıyorlar falan.
Video çekiyorlar. Çocuğun dünyasını mesela düşünemiyorum nasıl bir hale geliyor.
Ya da bu iki kişinin bu ilişkinin samimiyetini düşünemiyorum.
Neye dönüşüyor acaba? Gerçekten bir nesneye ve bir performans öznesine dönüşüyor.
Çift olarak bastırıyorlar o durumda galiba.
Çift olarak inkar ya da bastırma değil ama disosyasyon da var orada yani bir ayrışma da var.
Gerçek samimi ilişki buradayken ekrandaki şey bambaşka bu.
Rol yapmak da değil biz böyleyiz'i sunuyorsun.
Biraz daha farklı bir şey oradan çünkü atıyorum tiyatro sahnesine rol yapmak için çıkarsın ve oyuncunun rol yaptığını bilirsin rol yapar.
Bilir evet. Ama işte kendi hayatını sattığında toksik pozitif bir yerden aslında rol yapmıyorsun diğerlerini benim hayatım böyle.
gibi anlatıyorsun. Beyin de öyle algılamıyor mu o zaman?
Yani beyinde yani aynaya bakıp güldüğünde insan kendini mutlu sanıyor ya öyle bir şey var.
Yok mu? Ben bilmiyorum öyle bir şey olduğunu.
Aynaya bakıp gülümsediğinde kandırabiliyorsun beynini diye bir şey.
İddialı bir laf olur. Ona öyle demezdim.
Kandırabiliyor demezdim. Olumlu etkiliyor diye söyleyebilirim.
Yani evet olumlu etkiliyor ama diğer türlü de yaşamadığın aslında var olmayan hayatı yaşıyormuş gibi yaptığında sırf kameralara oynamak için beynin öyle algılayabilir mi hikayeyi?
Hayır. Çok net yani fake it until you make it'in orada çok olacağını sanmıyorum.
Özellikle ilişki gibi aslında yoğun samimiyete ihtiyaç olan bir yerde bunun role çevrilmesi çok daha sakatlayan bir şey olur.
O sınırlarında işgal ile ilgili bir şey de var orada tabii de onu yine başka bir programda ayrıca konuşuyoruz.
O sınırların işgal edilmesi.
Hadi iyiyiz yine.
Şimdi sen Yungçul Han diyorsun ben bu Yungçul Han diyorum.
Bu Yungçul Han. Sen Muhtemelen doğrusunu okuyorsun.
Bu atılıyor diyebiliyorum ama bakalım.
Atılıyordur ben bilmediğimden.
Ben de bir alıntı... ...la geliyorum.
Yungçul Han'dan. Yapıştır. Ezbere söyleyemeyeceğim, okuyacağım.
Bir dakika. Her şeyin mükemmel olduğuna yönelik...
...ilüzyon baskısı gündelik hayatın...
...katmanlı yapısını görmeyi engeller.
İki boyutlu bir şey görüyorsun.
Aslında iki boyutlu görmek de o ekranlardaki...
...iki boyutla da çok uygun. Oradan baka baka...
...aslında bir ilişkinin ya da bir hayatın...
...çok katmanlı yapısını görmüyoruz.
Çünkü bize sunulan sadece o ekrandaki şey.
Aynı zamanda da az önce konuştuğumuz bir şey var.
Belki bu sonraya da bağlamak için...
...uygun bir alıntı olur. İnsanlar eziyet ve acı çekmeyince...
Buna biçim verme yetisini kaybederler.
Yani aslında bir problemi sadece çözmek değil.
Hani biz içsel sorunlarımızla da bir şeyler üreterek, bir şeyler yaratarak ya da aslında bunları bir şeylere dönüştürerek böyle başa çıkıyoruz ya bunlarla.
Evet. Ve bunlarla hiç yüzleşmemek demek aslında...
Bunları alıp bir şeylere dönüştürme yetkisinin de olmaması bunu hiç geliştirememek demek.
Ya sen bugün podcast yapıyorsan ben işte video çekiyorsam ya da bir şeyler yapıyorsam bir şeyler yaratmakla ilgili bir baskı varsa aslında bu içerideki bir şeyleri bir şeye dönüştürmekle ilgili.
Düzenleme mekanizması. Düzenleme onu öyle demezdim.
Terapilerde biz kendimize öz düzenlemeyi sağlamıyor muyuz anlatırken?
Ya düzenleme ifadesi biraz daha şey kural koyucu bir şey olduğu için.
Ya sen dağınık düzenle yine.
Masayı dağınık tutarak düzenle.
Düzenlemekten kastım raflara koymak değil yani.
Teşekkür ederim. Düzenin korkusu bir an beni böyle bir şey yaptı.
Evet bir sarstı. Ama öz düzenleme denilebilir.
Bir şeyleri yoluna koymak, bir sorunlu bir şeyi dönüştürmek aslında.
Onu öğreniyoruz biz hayatta biraz bunlarla uğraşa uğraşa.
Hepimizin de bununla uğraşma biçimi de bir şekilde farklı oluyor.
Hepimiz de kendi yolumuzu öğreniyoruz.
Tabii o inkar ettiğimiz şeyle yüzleşebilmemiz gerekiyor.
Evet, senin çulhan alıntın için de teşekkür ediyorum.
Rica ederim. Az önce aslında ufak bir değindik ama şimdi tekrar daha uzun konuşalım istediğim bir konu var.
Benim mesela hatırladığım tatiller, aklımda kalan tatiller, tatil örneğini daha pozitif bir çağrışım yaptığı için veriyorum.
Tatiller daha çok işin içinde bir aksiyonun olduğu, bir şeylerin yolunda gitmediği, sürekli başımıza bir maceranın geldiği.
Aksiliğin geldiği tatiller oluyor.
Beynin otopilottan çıktığı anlar deneyim olarak kaydedilir dedin ya az önce.
Onlar mı bize yaşadığımızı hissettiriyor sence?
Az önce söylediğimiz rutinin dışına çıkan durumların zihnimizde daha fazla iz bırakması biraz da şeyle de ilgili.
Çok temel bir yerden hayatta kalmakla da ilgili aslında.
Çok burada daha biyolojik bir tarafa çekilebilir ya da daha davranışçı bir tarafa çekilebilir.
Şimdi tabii tatilde otobüsü kaçırmak hayatta kalmakla ilgili çok çağrışımları olan bir şey değil ama bir sorun var ortada sonuçta ve beynimiz ya da zihnimiz nereden yaklaşırsanız o şekilde yorumlanır.
Biraz onu kaydedip ya bu gelecekte bir daha yaşanırsa ben bunu kaydedeyim iyi bir şekilde de gelecekte bir daha yaşanırsa ne yapacağımı öğreneyim gibi bir yerden kaydoluyor aslında.
Bunun öyle bir tarafı da var hani biz daha çok böyle varoluşçu bir yerden yaklaşıyoruz olaya ama bunun öyle bir tarafı da var ister istemez de bunlar...
Ayrıyeten daha sıkı bir şekilde kaydedildiği için de şey oluyor.
Evet orada yaşantı daha güçlü daha yoğunmuş gibi hissettiriyor.
Bunu ben böyle biraz yorumluyorum açıkçası.
Ama tabii ki bir şeyler çok yolunda gitmiyor.
Ve gitmeyişin de zihnimizde bıraktığı his yolunda giden şeylerden çok daha fazla oluyor.
Şundan da belki kaynaklanıyor olabilir.
Hani bir sorunla karşılaşmanın getirdiği bir duygusal yük var.
Sonra da o sorunu çözmenin de getirdiği bir rahatlama ya da keyif.
Hani bir şey var yani. Böyle bir rahatlama belki bir şey başarma hissi hani hepimizin içsel mekanizması farklı.
Ama orada bir şey var evet ya bu oldu.
İşte otobüsü kaçırıyorsun belki yabancı bir ülkede nasıl gideceğini bilmiyorsun falan filan kurcalıyorsun bir şeyler bir çözüm yolu buluyorsun.
Bu da insana kendini iyi hissettiren ve aslında etkin.
Etkin. Böyle. Reaktif hissettiren bir şey.
Bir sorun çıkıyor ona reaksiyon veriyorsun ve onun öyle bir yanı da var bence aynı zamanda sadece o biyolojik yanından uzaklaşırsak.
Ben öyle bir taraftan biraz yorumluyorum açıkçası mukadde.
Yani buradan aslında yine başta konuştuğumuz hikayelerin başlaması için bir çatışma gerekiyor noktasına geliyoruz.
Hayatın hikaye değerini biraz da yok ediyor galiba sürekli pozitif olarak algılamak her şeyi.
Hiçbirimiz şey bir film izlemek istemeyiz galiba ya da düz bir kitabı okumak istemeyiz.
Hani karakter başlıyor bir çatışması yok.
Okuyor okuyor okuyor sonra bitiyor.
Hani karakter gelişmesi, hikaye açılması, başka karakterlerin girip çıkması, o çatışma, olgunlaşma, değişme.
Bunun olmadığı bir hikayeydi.
Çoğu zaman izlemeyiz.
Sıkıcı buluruz. Sıkıcı buluyoruz.
Gerçi bu modern edebiyat biraz o taraflara doğru kayıyor.
Mesela ben sıkıcı buluyorum. O kitapları okumakta zorlanıyorum.
O dediğin çok doğru bir hikaye değerini ortadan kaldırıyor.
Kendi hayatımıza da dümdüz ve bir mutluluk şelalesi.
Tırnak içinde akıp giden bir hayatı da izlemek ister miyiz?
Ben istemezdim şahsen.
Hani huzur başka bir şey bu başka bir şey de o sıkıcı olurdu ya.
Bana da öyle geliyor. Bir de bunun tam tersi yönü var.
Negatife doğru giden hikaye.
Orada da daha çok X'de işte Twitter'da vesaire artık...
X diyoruz. Orada daha çok görüyoruz.
Sürekli olumsuzun önümüze gelmesi.
Evet çok güzel aslında hareketlere sebep olabiliyor.
İnsanlar sesini duyurabiliyor orada.
O yönünden bahsetmiyorum.
Daha çok bahsettiğim şey benim hiçbir şekilde etkimin olamayacağı savaş haberleri.
İşkence, eziyet haberleri ya da işte bu Epstein belgeleri çıktı mesela.
Mümkün mertebe bakmamaya çalıştım.
Çünkü o bilginin gerçekten bana sadece üzüntü getireceği çok belli.
Beni çok... Düşüreceği modumu çok düşüreceği çok belli ve kendimi korumak istedim orada.
Yani toksik negatiflik de var galiba.
Çok güzel bir isimlendirmeymiş bu.
Bunu sevdim. Bu böyle tehlikeli bir yer gibi ama.
Yani üzerine konuşması ya da bunu yaşantılaması.
İşte çok uzakta. Bir insanlık dramı yaşanırken oraya bakıp da ya ben bunu çok görmek istemiyorum deyince ister istemez şeyle karşılaşabilirsin.
Tuh sen nasıl bir insansın Allah senin belanı versin gibi bir şeyle karşılaşabilirsin.
Ya da işte Epstein dosya da insanlık suçun işlendiği bir yerlere ya ben bunları görmek istemiyorum dediğinde duyarsızlıkla suçlanabilirsin.
Mesela bunun öyle bir tarafı var ama ister istemez şeyi düşünmek gerekiyor bazı yerlerde kendimizi korumakta adına.
Hani bizim bu aciz beynimiz hani bizim kendi kabilemizdeki duygusal sorunlarla yüzleşmek için evrimleşmiş.
200-600 kişi neyse. seçti. Maksimum 600 galiba.
Hani buradaki problemler için evrimleşmiş ve bütün dünyadaki acılarla, bütün dünyadaki olumsuzluklarla uğraşmaya başlayınca bu sefer bence şöyle bir şey başlıyor.
Yine ikiye ayıracağım. Bir tanesi yaptığımız hiçbir şeyin bir anlamı yok.
Çünkü bizim dışımızdaki güçler o kadar büyük, o kadar etkin ki ben burada ne yaparsam yapayım dünya hiçbir etkimi olmayacak.
İşte küresel ısınma, işte İsrail-Gazze savaşı ya da işte İsrail-İran savaşı vesaire aklıma ilk gelenler bunlar.
İnsana kendini çok güçsüz hissettiren ve o zaman Hiçbir şey yapmayayım ben hiçbir şey anlamı yok ve bu şeyi de yok ediyor bence.
Politize olmayı da yok eden bir şey olur.
Çünkü zaten bir anlamı yoksa yapmayayım o zaman ben takılayım.
Takılmaya devam edeyim. Bu birinci kısmı.
İkincisi de aslında toksik pozitivizmde konuştuğumuz inkarla ilişkili mekanizma bence burada da çalışıyor.
Şöyle bir yerden. Şimdi işte çok uzaklardaki bir savaşın ya da çok uzaklardaki bir dramın edebiyatı ya da onun acı mastürbasyonu.
Açıkçası bu ifadeyi kullanmam gerekiyor çünkü insanlar bunu yapıyor.
Oraya yoğunlaşmak kendi burnumuzun dibindeki bazı sorunları...
görmememizi sağlayabiliyor.
Görmeme işimize yarayabiliyor.
Çok uzaktaki bir olay için, bir durum için çünkü sorumluluk almamız gerekmiyor açıkçası.
Sadece Twitter'da paylaş, dualarımız sizinle yapıştır, gönder.
Duyarsızlaşmaya da sebep oluyor işte o söylediğin şey.
Yani dualarımız sizinle dedim, paylaştın ve artık o görüntüden etkilenmemeye başlıyorsun bir süre sonra.
Duyarsızlaşma bence burada üzerine düşüneceğimiz en son şey.
Ben tekrardan politize olmakla ilgili bir yere gelmek istiyorum.
Yani bireyin sorumluluğuyla ilgili bir yere gelmek istiyorum.
Şöyle çünkü o Paylaştın işte dualarımız sizinle onu gönderdin.
Vicdanı rahatlattın. Çok uzaktaki bir şey için zaten müdahale edemeyeceğin bir şey için uğraştın.
Tamam o günlük vicdanı rahatlattın.
Ama senin burnunun dibinde belki senin ülkende bazı problemler bazı sorunlar var.
Bunlarla uğraşmaktansa oraya bakmak çok daha kolay.
Toksik negativizm dediğimiz şey de bence o işe de yarıyor bir yandan.
Bunun dibindeki şeyi inkar ediyorsun görmüyorsun.
Burada bir şey yok ben dışarıya ilgileniyorum diyorsun.
Duyasılaşmanın bir kısmı bence sağlıklı bir zihinsel savunma mekanizması.
Çünkü zihnimiz beynimiz.
Bu kadar acıyı toler etmek için evrimleşmedi bence.
Ama bir yerden sonra o duyarsızlaşma o kadar ekstrem bir yere gelebilir ki yakınımızda yaşanan bir dram bile bizim için şey olabilir.
Oluyor böyle gibi bir yere getirebilir.
Evet işte ben oraya gelen insan olmak istemiyorum.
Yani duyarsızlaşmış insan olmak istemiyorum ve çok kolay duyarsızlaşmaya geçebileceğimi düşünüyorum.
Çok fazla o negatif içeriği tükettiğim zaman.
Çünkü direkt kapatacak biliyorum yani sistem kendini kapatacak ve oluyor öyle şeyler deyip geçeceğim yani.
O yüzden yani her iki uçta da pozitif olanda da negatif olanda da toksik seviyeye geldiğinde bir şeyler bizi artık...
insansı özelliklerimizden uzaklaştırıyor.
İşte vicdan olabilir. Ondan sonra işte pozitiflikle ilgili olarak diğer duygular olabilir.
Mutluluğun, doyumun güzel bir şekilde yaşanması, gerçekçi bir şekilde yaşanması belki azalmış olacak.
Sürekli pozitifi pompaladığımız zaman gibi geliyor.
Toksik böyle bir şey zaten. Hayatın geri kalanı ılımlı olsa bile hani bir toksik ilişki insan hayatını mahvedebiliyor ya ya da...
Toksik ilişki de ne hiç anlamadı mı?
Toksik ilişkini anlamadın.
Evet herkes ilişkimiz çok toksik diyor.
Toksik ilişki nedir ya falan diyorum ben.
Sadece sağlıksız diye düşün. Sen sağlıklı bir insan olduğu için tatmamışsın böyle şeyleri belli ki.
Bir ara ben sana crash course yapayım hızlıca bir toksik ilişki 101 onu şey yaparım.
Seri olarak öğretirim. O toksin sorumlu yanı zaten hayatın geri kalan sağlıklı yönlerini de zehirlemesi zehirliyor.
Sadece bulunduğu alana etki eden bir şey değil ki.
Böyle yayılan bir... Zehir gibi bir sarmaşık gibi zehirliyor ya da zehirli sarmaşık gibi.
Toksik sarmaşık. Ne zehirli sarmaşık mı?
Evet güzel bir örnek oldu.
Yani işte evet bunlar baya bir hayatımızın akışını etkileyen şeyler.
Gerçeklik algımızla da oynayan şeyler değil mi?
Toksik, pozitiflik ya da negatif olan şey.
Şöyle şimdi inkarla ilişkili dedik ya bir yerden.
Gerçeklik algısıyla oynuyor bu yüzden.
Çünkü dış gerçekliği inkar ediyorsun.
Olumsuz olanı görmeni.
Ve hayatın katmanlı yapısını görmeni engelliyor.
Bunlarla mücadele etmeni engelliyor.
Bu soruda cevabım evettir.
Evettir yani ne olacak?
Bana katılıyormuşsun tabii ki katılıyorsun.
Senin podcast'ına gelip sana katılacağım tabii ki.
Aksi söz konusu olabilir mi?
Olamaz. Peki sonuçta geldiğimiz yer itidalli olmak mıdır?
Aynen. Ne çok iyi ne çok kötü arasında gri zonda hayatın grilerini de anlayabilmek ve orada durabilmek.
En nihayetinde. Grilere izin vermek.
Peki sen şu konuda ne söylersin?
Toksik pozitiflikle iyimserlik arasında, umutlu olmak arasındaki fark nedir?
Çok güzel bir soru. Yakın zamanda Ayrıntı Yanıları'nın Umut diye bir kitabını okumuştum.
Aslında ondan alıntı yapmak istiyordum ama yetiştiremedim kusura bakma.
Ama bu yayını izleyenler varsa o kitaba bence bir göz atsınlar.
Ben sipariş verdim. Öyle mi?
Beni influence ettin. Güzel, sevindim.
Toksik pozitiflik hayatın bir kısmını inkar eden...
Ve onları görmeyen, oradaki şeylere çözüm üretmeyen, çözüm üretemese de kabullenmeyen bir bakış açısı.
Bunlar yok hayatta ve geri kalan her şey çok güzel.
Hadi bakalım yolumuza devam edelim.
Bir süre sonra yıkıcı bir hale gelir.
Umutsa yapıcı bir, iradi bir çaba olduğunu düşünüyorum.
İnsanın içinde her zaman umutla ilgili bir şey olmayabilir.
Ancak insan umut etmeyi seçebilir.
Kendi hayat deneyimlerinden, okuduklarından vs.
Ve dünyanın öyle...
bir yer olduğunu görüp anlayıp bunu yapabileceğini düşünüyorum.
Biraz umutun eğer kişi depresyonda değilse gerçekten klinik bir tavloda değilse umutun tercih edilebilecek ve seçilebilecek bir şey olduğunu düşünüyorum.
Buna biraz kendimden biraz yaklaşmak istiyorum.
Aslında benim içsel dünyam biraz şeydir.
Abi bunların hiçbir anlamı yok.
karamsardır hani sen bunları yapıyorsun bunların her şey uzayın boşluğunda dağılıp gidecek hiçbir anlamı yok işte insanlar kötüdür vesaire vesaire bir sürü çok karamsar bir doğal bir duygusal dünyam var ama bunun üzerine şey katmanı çekmek iradeyle ya da bildiklerimle
çevremdeki insanların bana kattıklarıyla tamam böyle duygular var dünyada böyle bir yer ama başka şeyler de var görebildiğim temiz gözlük camlarımla görebildiğim diğer şeyler de var ve bunlarla birlikte hepsini bir pakete koyduğumuzda
ya o karamsarlığa arada bir teslim ya o karamsarlığa teslim olurum hani arada bir daha depresifken ama öteki zamanlarda o mutlu olmayı tercih etmek ve ona yönelik bir şeyler yapmak bir şeyler paylaşmak bence kıymetli
ama en nihayetinde konuştuğumuz yere varıyor.
Umutlu olmak demek.
Dünyanın öyle olduğunu algılamakla ilgili bir şey.
İyi şeylerin geleceğine, iyi şeylerin yaşanacağına dair bir beklenti aslında umutlu olmak değil mi?
Öyle diyebiliriz. Çünkü dünyada bunlar da var diyebilmenin de kötü.
Bu arada kötü iyi kavramı da birazcık hani bu program için yaptığımız bir kavram.
Hani biz yoksa dünya öyledir diyoruz.
O öyleliği alıp da aslında bir yere götürüyoruz.
Dolayısıyla o dediğin şey doğru.
Bu soru çok daha büyük bir soru ya.
Toksik pozitif ve umut.
Nasıl ayrılabilir? Ama işte şey çok ayrıştırıyor bence.
İnkar ve bastırma.
Toksik pozitiflikte daha fazla görüyorsun inkar bastırmayı.
Ama umut temelini gerçeklikten alıyor.
Eğer gerçekten sen bir şeye inanıyorsan inanç da var işin içinde.
Orada umutlu bir bekleyişin de olabilir.
Umutlu bir eylemin de olabilir.
Yani sana dün konuşurken aslında biz hazırlanırken programa sen umutlu musun diye bir soru vardı.
Önce bunu sorayım. Buradan devam edelim.
Sen umudu nasıl algılıyorsun?
Bir önceki yere ekleme yapabilir miyim?
Şeyle ilgili yere toksik pozitif ile umudu ayırt etmek için.
Toksik pozitifizmde inkar ağırlıklı olarak var dedik.
Mesela aklıma şu geldi.
İşte o zihinsel savunma mekanizmaları ve dünyanın öyleliğini algılamakla ilgili olarak.
Yaslarımızı bitirmek için mesela kaybedilen kişinin işte...
İyi kötü ya da bütün özelliklerini aslında zihnimizde bir araya getiririz.
Ve onu o şekilde tamam bu hikaye bitti deriz.
Bir defter bir kutu gibi kapanır ve o bir köşeye konulur.
Yani bir şeyleri birleştirmekle ilgili bir şey vardır.
Aslında parça parça. İyisi kötüsü, olumlususu, olumlusu hepsi bir araya gelir.
Bir paket olur ve kenara gider.
Ama eğer kaybettiğimiz kişinin bazı özelliklerine dair inkara sahipsek mesela.
Ya ne kadar iyi bir kişiydi, öldü.
Dünyanın en iyi kişisiydi ve öldü dediğimizde.
O yaz zora girer. Çünkü o insanın...
Tamamen iyi özellikleri olmayabilir.
Özellikle çok yakın ilişkideysek biliyoruzdur onun bazı özelliklerini.
Ve o ileride sorun çıkartacak bir hale gelir.
O yas bitmez, tükenmez ve insanı da olgunlaştırmayan bir şey olur.
O yüzden o dünyayı algılamak ya da umut dediğimiz şey birleştirmek, birleştirebilme kapasitesiyle çok ilişkili.
Parça parça olan şeyi tıpkı yastaki gibi bir araya getiririz ve bu böyledir deyip yolumuza devam ederiz.
Aklıma o geldi. Senin sorduğun soruya binaense sen umutlu musun sorusuna geleyim.
Böyle birden şey oldum hani öyle miyim ya hani acaba insanlar öyle mi ben öyle miyim diye.
Ben de akşam da gelip bir düşündüm.
Umutlu muyum ben ya? Bir insanın böyle sarsan bir tarafı var.
Bir oturup ya ben umutlu muyum diye bir düşünmek.
Ben şöyle düşünüyorum. Böyle her şey gelip geçiyor hayatta çok gelip.
Geçici her şey ama hani biz de gelip geçeceğiz.
Herhangi bir iktidarda gelip geçecek.
Herhangi bir şey de gelip geçecek.
Hayatta gelip geçiyor. Evrende gelip geçiyor.
Bilmiyoruz bizden önce kaç evren vardı bizden.
Bizle beraber kaçar gibi gibi hani her şey gelip geçiyor.
Ve bu gelip geçicilik iyi şeylerin de biteceği anlamına geldiği kadar da bizi kahreden, bizi işte çok büyük dertlere sürükleyen, bizi çok üzen şeylerin de biteceği anlamına.
Ve bu gelip geçicilik bana her zaman her konuda umut veren bir hale geliyor.
Çok hastaysak, çok hastayım, kanserim, çok acı çekiyorum.
Ende sonunda bu acı bitecek, öleceğim.
Şimdi bu açıdan da acının bitmesi için de umutlu bir şeydir.
Ya da bir tiranlık vardır.
O tiranlık da ende sonunda biter.
Çünkü her şey gelir geçer.
Ama o kötü zamanların bizim üzerimizde bir şey baskısı olabiliyor.
Hiç bunlar geçmeyecek, bunlar kalacak.
Ve her şey... aynı olduğu gibi kalacak.
Hiçbir şey değiştirmene gerek yok.
Uğraşma diyen bir tarafı olabilir.
Oraya karşı direnebilmek bence önemli.
Bu geçiciliğin farkında olup onu da yine ekstreme vardırmadan dünyanın öyleliğini kabullenip her şey gelir geçer.
Biz elimizden geleni yapalım ve bakalım hayat ne getirecek gibi bir yerden.
Yani bu soruya cevabım evet, evet, evet.
Kendini toparlayamadın ve evetle kapattın.
Bence çok güzel topladım bütün konuştuklarımızı.
Güzel topladın da cümlem bitmedi ya bir ara.
Ondan sonra evet deyip kendini durdurdun gibi oldu.
Yani bu soruya cevabım kısaca bütün hepsiyle birlikte.
Umutlu musun sorusunun cevabı evet diyebilirim.
Ama ılımlı bir umut bu.
Ben de bu soruyla alakalı çok genişten aldık.
Umutlu musun ne demek?
Neyle ilgili umutlu muyum?
gibi düşünmüştüm ilk başta.
Ama genel olarak daha çok optimist bir tipim.
Karamsarlığa kolay kapılmam.
Hallederiz, bir yolunu buluruz, yaparız, çözeriz gibi bir halim vardır yani.
Çok aşırı ekstrem bir olay olması lazım benim umutsuzluğa kapılmam için.
O yüzden umutluyum diye düşünüyorum ben de genel olarak bir şeyler konusunda.
Buna katkısı olan bir şey oldu mu senin hayatında?
Anne olmak. Yani annelik gerçekten bir upgrade etti ya beni.
Ne kadar zorlasa da her şeyin çözülebileceğini tekrardan problemlerin işte çocuğun özellikle büyüme aşamasında sürekli bir problemle karşılaşıyorsun ve onu çözmeye çalıştığın bir dönem
var. Ve bir süre sonra artık umudum daha da artmaya başladı.
İlk iki seneyi çözdüysem o 4 yaşı aydaydı çözerim falan gibi.
Çocuk biraz şeyle de ilgili.
Büyüyüp yeşermek, bir şeylerin değişmesi, yeniliğin gelmesiyle ilgili de bence bir şey.
Bir yere emek döküyorsun ve bir şey büyüyor orada.
Neyse işte hani beni mesela cenazelerde, abi çok saçma olacak şimdi.
Cenaze evlerinde mesela.
Evet mesela cenaze evlerinde işte birini kaybediyorsun.
Hüzünlüsün. Cenaze evlerinde herkes bir araya toplanmış.
Çoluk çocuk da var orada. Oynuyorlar, zıplıyorlar.
Belki farkındalar, belki değiller ama oradalar yani.
Ve orayı görmek, o çocukları görmek, o içerideki yası böyle birazcık hafifletmeme ve daha umutlu olmama, umutlu olmakla ilgili bir yere beni taşıyor açıkçası.
Çocuğun öyle bir tarafı var gerçekten.
İnsanın içinde umut yaşartan bir tarafı var.
Evet. Senin öyle özellikle sana umut veren bir şey var mı yaşantında?
Motosikletim. Oha, su güzel.
Birkaç dakika düşünebilir miyim?
Düşünebiliriz. Rock grubu.
Motosikleti. Aslında gelip geçicilikle ilgili o şey bana çok umut veriyor.
Bir arkadaşım çok duygusal olarak zorlandığım bir dönemde şey demişti bana.
Sen duygusal olarak zorlanıyor musun?
Ben seni hiç zorlanmıyorsun sanıyordum.
Hep gülüyorsun sanıyordum. Pozitif.
İşte o palyanço.
Eve gidince ağlıyor.
Şey demişti bana çok zorlandığım bir dönemde.
Enes demişti en kötü geceni en kötü gündüzünü düşün.
Onlar da bitti demişti.
Ve bu beni her zaman böyle umutlandıran bir şey oldu hayata dair.
Ve o kelime ya da onun arkasında örülü hikaye.
Evet ya bu çok büyük acılar çekiyor olabilirsin.
Çok büyük kayıplar yaşamış olabilirsin.
Ama bitecek ve bu geride kalacak.
Geride kaldığı zaman da geride kalmış olacak.
İşte bu beni açıkçası umutla ilgili çok net böyle kristal bir anı olarak var bende.
Çocuk tabii daha şey. Keşke yeğen örneğini verseydim ama.
Çocuk ekstrem evin içinde sürekli.
Bıcır bıcır. Peki biz de umutluyduk seni burada beklerken.
Aylardır Enes gelecek mi diye soran hayranlarına gelecek dedik.
Umut verdik ve bu programı gerçekleştirdik.
Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Kamera el sallayayım mı?
Kamera el sallama. Yapma o kadar yapma.
Bir şey diyeceğim. Bu programı ben çalarak sunacaktım.
Öyle planımız vardı ya. Çalarak sunmak nedir ya?
Evet açılışı ben yapacaktım.
Menes Özel'in halatı diye. Demek ki bir daha gelmen gerekiyor.
Evet. Seni kandırdım.
O zaman bekliyorum. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
