
S2B15: Salih Seçkin Sevinç |Yeme İçme Kültürü ve İnsan
25 Şubat 2026 · 44 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu hafta Salih Seçkin Sevinç ile yeme içme kültürüne dair pek çok konuya değiniyor, bireysel hikayesinden ilham alıyoruz.
Yemeğin hafızayla olan ilişkisi, yeni tatlar denemenin cesaret ve zihnen açık olmayı gerektirmesi, yemeğin kendimizi tanımayla olan ilişkisini konuştuk.
Harbiyiyorum.com sayfasından daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
Kısımlar:
(01:18) Giriş
(02:14) Yemekle olan ilişkisi ve çocukluktaki anılar
(06:32) İyi yemek basit yemek midir?
(09:07) Birlikte yemek yemek karşındakini tanımayı sağlar mı?
(11:20) Yemekte ilginç deneyimler
(13:40) Geziler ve yeni yemek denemeye cesaret etmek
(16:05) Michelin restoranları ve öneri listeleri
(20:49) Gittiği restaurantta ilk dikkat ettiği şey nedir
(26:55) Türk yemeklerini neden yurtdışında Türk mutfağı olarak göremiyoruz?
(34:40) Ariadne mitindeki gibi kendini zorlanmış hissettiği deneyim hakkında
Transkript
Kapalı çarşı girişinde Nuri Osman'ın köftecisi vardı.
Ve köfteyi bekliyoruz ama çok yoğun.
Sırada çok orada. Şeyi hatırlıyorum.
Annem böyle bana beklerken ekmek üzerine sirke vardı masada.
Sirkeyi ekmeğin üzerine dökerdik.
İşte biraz da sarımsak sosu falan bir şeyler koyardık.
Pul biberi dökünce hayır nasıl lezzetli olurdu mesela açsın o anda.
Yani küçükken sirkeli falan bir şeyleri yemek çok iddialı.
Amerika'da... Senle denk gelmişsin de şey yazar.
Hatta bir tanesi ben Amerika'dan yürüttüm bir yerde.
Employees must wash hands.
Evet evet evet. Bunu der yani.
Tuvalete girersin sen yıkamazsın.
Ama employees must yani çalışanlar elini yıkamaz zorundadır.
Bu bile her restoranda bunu görürsün.
Yani bir şey gibidir levha zorunluluk gibidir.
Yani bunu biliyor olmak lazım.
Elini yıkadıktan sonra aslında hiçbir sıkıntı yok.
Hollanda'nın bir peyniri var, gudası var.
İkinci bir şeyin sayamam yani.
Peyniri yok. Bu adamın peyniri dünyanın her yerinde var.
Herhangi bir markette var. Ama Türk yemeklerini, Türk peynirini, ezinesini gidip herhangi bir markette bulamıyorsun.
Bizim bir de onunla Yunanlılarla rekabetimiz var.
Yok Greek yoğurdu, yok bilmem nesi.
Feta cheese ama git herhangi bir yer bulursun.
Sadece Amerika'da mesela hem iş marketlerde bulursun.
Yani Türk lezzeti satan yerde Türk yemeğini bulursun.
Ariadne'nin ipine hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum yazar, içerik üreticisi ve dijital pazarlama uzmanı Salih Seçkin Sevinç.
Hoş geldin Seçkin. Nasılsın?
Hoş bulduk. İyiyim valla. Sen nasılsın?
Ben de iyiyim. Teşekkür ederim.
Önce kısaca seni tanıtarak başlamak istiyorum.
İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümünden mezun oldun.
Uzun yıllar içerik üretimi ve yazı yazma konusunda kendini geliştirdin.
Şimdilerde dijital pazarlama ve sosyal medya eğitimleri veriyor.
Bu alanda bireysel kurumsal danışmanlık veriyorsun.
16 yıldır Harbi Yiyorum adlı YouTube ve Instagram sayfanda yeme içme kültürüne dair içerikler hazırlıyor.
Ve ayrıca köşe yazıları yazıyorsun.
Yazıyor olan ilgin edebiyatla da kesişiyor.
Ve büyülü gerçeklik türünde iki roman da yayınlıyorsun.
Şimdilerde eşin ve oğlunla İstanbul'da yaşıyorsunuz.
Doğru mudur efendim? %100 doğru.
Eksikleri birazdan sohbette tamamlayacağız.
Tamamlayalım evet. Tamam.
Şimdi yemek konusu bizim başlığımız olacak genel olarak.
Bu hem temel hem de çok hassas bir konu.
Yani herkesin en iyi bildiği yemek bir kere annesinin yemeği oluyor.
Ama sonra yetişkinlikle beraber yeni tatlara karşı daha açık olmaya başlıyoruz.
Sen bu konuda nasıldın?
Yeni şeyler denemekle aran nasıldı?
Yani şöyle doğru annemin yemekleri çok önemli.
Fakat yeni şeyler denemek konusunda da beni annem aslında çok teşvik etti.
Mesela tabii yani annem emekli sandığa çalışıyordu.
bu SGK'nın eski şeyi yani şu an birleştiler onlar ama emekli sandığı Cağdoğlu'nda Bağbali'de Ve hemen valiliğin yanında.
Dolayısıyla şöyle bir şey oluyor.
Mesela annem işte ben orada yuvaya götürüyor beni.
Orada bir yuvaya bırakıyor.
Sonra alıyor. Bazen tabii yuva erken bitince ben bir iki saat emekli sandığında takılmak zorunda kalıyorum.
İşte arşive iniyorum çıkıyorum falan.
Sonra oradan işte karşıda inkılap kitabı var.
Oraya gidiyorum. Sonra annem beni aşağı götürürdü.
Atalar vardı o zaman alışveriş mağazası.
Ve oradan işte kıyafet alıyoruz. Fakat bir yandan da işte vahap usta var.
Kokoreççiler kralı. Şu an kral kokoreçliğe geçiyor.
Postanenin karşısında. Vapusta tabii ortada yok.
O sonra kayboldu ama papyonlu bir kokoreççi.
Annem de seviyor yemeği ve annem mesela denettirdi bana.
Yani aslında emin önünde başladı benim hikaye.
Sonra işte ne bileyim bir yerde bir büfede ya gel bir döner ekmek falan ya da bir dürüm yaptırırdı falan.
Çünkü acıkırdım ben. O da eve gidene kadar açlığımı bastırmak için muhtemelen dışarıda bir şeyler yedirmeye çalışıyor bana.
Fakat o yedirdiği şeyler işte...
Yani kokoreç. İddialı.
İddialı. O da seviyor ondan sonra hatırladığım.
Döner o da seviyor. Yani lezzete böyle bir düşkünlüğü var annemin.
Dışarıda yemeği de seviyor. Biz dışarıda seviyoruz.
Yani sokakta yemeği seviyoruz annemlerle beraber.
Fakat en güzel şey işte evimiz de şişhanede o zaman.
Yani şu an oradaki belediyenin oradaki eski yorum evlerinden bir tanesi.
Şeyi hatırlıyorum çocukluğumda.
Yani bizi annem orada giderdi.
Sonra da biz ben oradan Beyoğlu'dan Cumhuriyet İşkembelisi'ne giderdim.
İşkembeci'ye giderdim falan. Yani Beyoğlu...
Ve o civar işte Eminönü derken tabii sokağın yemeğin taştığı yerler.
Yoğun tatlar bir de yani çocuk için hani duygusal olarak çocuklar böyle daha seçicidir ya her yemeği yemezler.
Bizde öyle bir şey yoktu. Demek ki annem yani hep anlatırlar babaannem bile işte hastalanınca Cumhuriyet'ten gidip kaynatamayınca kendi yaparmış normalde ama işte gidip.
Kelle paçaya da işkembe bir tencere alırmış.
Onu getirip evde içermiş.
İnsanlara da evdekilere de onu verirmiş falan.
Yani böyle bu lezzetler demek ki bizim aşina olduğumuz şeylermiş.
Mesela benim oğlan da öyle. Biz ama hep verdik alıştırdık yani o yemekleri onu.
Biz yediğimiz için o da yedi.
Yani anne babayı da model alıyoruz ya bir yerde.
Evet. Yani biz çok temiz dışarıdan olmayan ve sağlıklı bir şeyler yeseydi çocuk da tabii ki o lezzetlere aşina olamayacaktı.
Ama küçüklükte neyse işte o zaman da gelişiyor.
Ben de dedi aslında o...
Hikayeyle beraber o duygular gelişmiş diye düşünüyorum zaman içerisinde.
Yani şimdi bu soruyu sen böyle sorunca şey hoşuma gitti.
Yani annemle gezdiğimiz ve beraber yediğimiz, hatta o zaman yine hatırlıyorum Nuri Osmaniye'de bazen de öbür tarafa çıkardık, yukarı doğru çıkardık.
Kapalı Çarşı girişinde Nuri Osmaniye köfecisi vardı.
Ve köfteyi bekliyoruz ama çok yoğun, sırada çok orada.
Şeyi hatırlıyorum. Annem böyle bana beklerken ekmek üzerine sirke vardı.
Mesela sirkeyi ekmeğin üzerine dökerdik.
İşte biraz da sarımsak sosu falan bir şeyler koyardık.
Pul biberi dökünce ay nasıl lezzetli olurdu mesela açsın o anda.
Yani küçükken sirkeli falan bir şeyleri yemek çok iddialı.
Tabii tabii. Evet. Yani işte ben seviyordum böyle şeyleri.
Ne deniyor onlar? Pisçi yemekler mi denir bilmiyorum ama yani böyle kokoreçti.
Dışarıda yemekte işte ne bileyim.
Sokak lezzeti yani. Sokak lezzetleri evet.
Ama şey çocuk için çok yoğun ya o yüzden şaşırdım.
Çünkü benim çevremde gördüğüm çocuklar genellikle çok seçici.
İşte daha az tadı olan işte sade makarna sosu olmayan falan gibi şeyler tüketen çocukları olduğu için.
Çocuk menülü var yani. Evet.
Bir şey yoktu çocuk menüsü diye bir şey.
Çocukta ne varsa onu yerdi yani.
Evet yani ben de 9 yaşındayken babam böyle çok güzel bir şey yedireceğim sana falan deyip böyle beni kokoreççiye götürüp yedikten sonra.
Sonra gerçekleri anlatmıştı.
Ama tabii ben böyle çok sevdim falan dedim.
Sonrasında söyledi ne olduğunu falan diye geziyordum ortalıkta.
Peki seviyor musun şu an? Şu an seviyor muyum?
Yani bayağıdır yemedim.
Bayağıdır yemedim ama şöyle bir şey oldu.
18 yaşından sonra mesela ben de daha açık olmaya başladım yeni tatlara.
Et bile yemiyordum çok uzun süre.
Ondan sonra yavaş yavaş çeşitlendi onlar.
Sonra ne olduğunu bilmediğim şeyler bile yedim yani.
Öyle söyleyeyim. Afiyet olsun.
Şimdi bu Anthony Bourdain dünya çapında yeme içme kültürünü etkileyen bir isim biliyorsun.
Hatta sen de tanışma fırsatı buldun galiba.
Bu kadar çok gezmiş ve yeni tatlar denemiş birisi o.
Ama iyi yemek çoğu zaman hatta çoğu durumda basit yemektir diyor.
Sen bu söze ne dersin?
Bu da %100 doğru. Çok kompleks ve çok kompleks tatlarla bezeli işlerin...
çok kompleksi, basitleştirebilecek beyinlere ihtiyacı var.
Yani yoksa o bir şeye dönüşmüyor.
Yani çok yerde yiyoruz.
Fine dining tabaklarla çok haşır neşir oluyoruz.
Bize anlatılıyor, yani şefler anlatıyor.
Şöyle oldu, şöyle kaynattık, buradan köpüğünü aldık.
Onun üzerine bununla işte düşürdük, incelttik, seyrelttik, yükselttik falan.
Yiyorsun, bir kaşık atıyorsun.
Bir de beklentin de yükseliyor. Zaten bir kaşık.
Tabii, bir kaşık zaten dediğin gibi.
Atıyorsun, yiyorsun. Abi bir dakika, bunda vernik tadı var.
Ya bunu yiyeceğiz, zehirlenmeyelim.
Ya da diyorum ki mesela ekibe arkadaşlar ben yedim siz yemeyin falan.
Yani çok güzel duruyor. Yani baktığın zaman tabak diyor ki yani müthişim ben.
Sanat ama o bir sanat gibi ya bir yandan da.
Ama işte yapan kişinin zihninde o şeyler birleşmediği için o yüzden kafasındaki o kişinin basit olması lazım, düşünmesi lazım.
Yani bir şef arkadaşım var. O kadar kompleks tatları o kadar güzel hale getirebiliyor ki ama kafasında onu çözebilmiş yani belli onu basitleştirip yapabilmiş.
Ama öteki türlü her şeyi bir arada koyayım.
O dengeyi de bilmeden yapıyorsun ama bir şey olduğunu düşünüyorsun.
O maalesef tutmuyor.
Basitlik çok önemli. Ben de genelde zaten basit şeyleri seviyorum.
Yani aslında şöyle birkaç malzeme...
3-5 bir şey çok harika sonuçlar yaratabiliyor.
Sen kendin yapıyor musun yemek?
Yani arada sırada çok böyle bir şey yükselirsem yapıyorum.
Ama Bahar çok güzel yemek yapar.
O yüzden yani mutfak onun zaten.
Yani ben ama mesela nasıl diyeyim?
Yani dışarıda özendiğim bir şeye yükseldiğim zaman ya da mesela bir şey öğren.
Mesela pankon tomato diye bir şey var İspanyolların.
Hiçbir şey yok. Ekmek biraz kızarmış iyi bir ekmeğin üzerine.
İşte domatesi sürüyorsun. Rende gibi yapıyorsun.
Damatın kendisini yani yarıya kesip sarımsak üzerine sürüyorsun.
Biraz zeytinyağı döküyorsun. Zor bir tarifmiş.
Çok zor değil mi mesela? Bunu yapıyorsun.
Mesela bunu yapıp çektiğin zaman bile çok izleniyor.
Çünkü millet diyor ki abi bunu nasıl buldun?
Bir şey yok ki yani. Ama bunu zaten yıllardır yapıyor adam.
Evet işte ne kadar basit o kadar güzel olabiliyor bazen.
O kadar güzel olabiliyor. Ben böyle şeylerdeyim.
Yani ya da mesela bir sos duyuyorum.
İşte eskiye dair. Okumuşum tarih kitaplarında falan.
Dur bunu bir daha bir deneyelim falan.
Yani peynirli bir... sos yapıyorsun.
Mesela giri tezmenin kökenine ulaşıyorsun.
Ha bu böyleymiş mesela diyorsun falan.
Zeytinyağı, peynir rendesi falan böyle bir şeyler.
Bunlar benim hoşuma gidiyor yani.
Sos yapayım, turşu, turşuyu deneyeyim.
Basitlikleri de güzelleştirebiliyoruz yani aslında yemekte.
Peki birisiyle aynı masada oturup yemek yemek onun hakkında çok fazla şey öğrenmemizi sağlar diye bir söz de var.
Sen ne düşünürsün?
Beraber yemeğe gittiğin kişilerle ilgili böyle bir gözlemin olur mu?
Tabii yani Öncelikle ne yediği.
Mesela yemeğe gidelim beraber.
Sen ben dersem şöyle bunu deneyelim.
Mesela atıyorum ne var orada. İşte uykuluklu bilmem ne.
Fine dining restorandayız yine diyelim.
Fine dining'deyiz ama sen diyorsun ki ben onu yemem dediğin anda ben ha diyorum mesela falan.
Bir kere sakatatla ilgisi yok yani şeyde.
Ya da demek ki biraz yemekte konservatif demek ki diye düşünebilirim yani orada.
Ama yani çok şey söylüyor ama bence çok çok şey söylemiyor.
Çünkü oradaki yemek de zevkli miyiz?
Rafine yani. Belki de senin çok sevip zevk aldığın bir şey bende olmayabilir.
Dolayısıyla ben orada yine yargılamıyorum da.
Şey diyebiliyorum mesela.
Daha rafine büyütülmüş mesela diyebilirim geçmişine dair.
Yani daha temiz yemiş falan.
Sonra da şunu da düşünüyorum bazen.
Bu kadar temiz ve steril büyütülerek, yedirilerek büyütülen çocukların daha sonra alerjik olarak bağışıklık anlamında da sakatlıkların olduğunu görüyorum zaman içerisinde.
Yani bu sefer bir şey geliştiriyor.
Reaksiyon geliştiriyor vücut. O zaman onun karşılığını bulamayınca işte ne bileyim.
Yani bir sürü hastalık oluşuyor.
Yani sanki onları yemek gerekiyormuş gibi diye düşünüyorum.
Çok steril, çok rafine zevklerle yedirilmiş bir çocuğun işte biraz hani sonrasında diyorsun ki bak böyleymiş yani.
Yani işte hassasiyetler bilmiyorum.
Ben kendimden tabii örnek vereceğim.
Çok uzun süre işte et tüketmedim, onu yemedim, bunu yemedim.
Sürekli böyle yemeğin sadece patateslerini yedim türlü varsa hani türlün içindeki diğer sebzeleri ayırıp patatesini yiyerek falan beslenmiş bir tipken.
30 yaşımdan sonra ben kurbağa bacağı falan denedim.
Ya da işte ne bileyim önünden geçen suşi tabakları vardır ya böyle şey diskte döner.
Ne adını bile bilmediğim bir tür suşi yedim.
Mesela atıyorum bir şey yedim ama.
Onu neredeyse Japonya'da mı yedin? Evet.
Combine belt diye geçiyor onlar.
Dönüyor. Evet dönüyor. Çok güzel bir sistem ama.
Evet dönüyor. Şunun rengi güzelmiş, şunun tasarımı güzelmiş diye böyle suşi seçip yediğimi biliyorum.
Yani o noktadan oraya nasıl geldiğim hakkında bir fikrim yok.
Ama bu birazcık hayata da açık olmakla alakalı galiba.
Deneyime açık olmalı, cesur olmak.
Cesaretlenmişsin diyecektim ben de sana tam.
Bir cesaret gelmiş yani.
Evet. Bir deneyeyim demişsin.
Senin var mı böyle şu çok ilginçti yediğim dediğin şey?
Var tabii. Yani işte böcek yedik.
Yani yedik deniyorsun mesela yiyorsun sonra çünkü şöyle bir şey olması lazım.
Yani salyangozda mesela biraz böyle salyangozda şeydim.
Yani ı yani falan.
Kurbağa baca yerken de böyle ıydım.
Ama yiyorsun ve sonra anlatman gerekiyor.
Sen şimdi hani yeme içme işindeysen ve bunda derinleşiyorsan.
O tadı bilip insanları izah etmekle de azıcık yükümlü oluyorsun.
Yani salyangozu mesela yemeyen birine yeni yağmur yağmış ve yeni biçilmiş çim kokusunu yiyorsun gibi düşün dediğin zaman kafasında bir şey canlandırabiliyorsun.
Ama sen bunu yemeden bunu söyleyemezsin.
Ya da işte mesela yani böcek yediğin zaman kurutulmuş yedin ben şeylerdi falan.
Ne yedin ne böcek? Yani çok ne deniyor?
Şu küçük küçük şeyler gibi. Bir şeyler yedim.
Kızarmış bir şey. Böcek işte ama hatırlamıyorum artık yiyorsun.
Böcek bu diyorsun. Niyet ettim böcek yemeye diye.
Orada mesela işte balık yemi gibi.
Biraz balık gibi tadı falan.
Şimdi bunları biliyor olman lazım ki hani konuşasın.
Ama tabii mesela çok bayıldım ya böceğe.
Dayanamıyorum ben gideyim de böcek yiyeyim demem.
Yiyeyim diye canın çekmiyor tabii canım.
Kurbağa bacağı yeriz.
Kurbağa bacağı Edirne'de çok yapılıyor bu arada.
Öyle mi? Çoğu yapan yerler var.
Trakya'da yapılır. Edirne'de mesela özel kurbağa bacağı yapan yerler var.
Fransız mutfağında daha meşhur galiba değil mi aslında?
O da tavukla balık yediği arasında.
Tavuk aynen tavuk tadı gelmişti bana da.
Ama bir daha dener miyim? Denemem.
Denemezsin. Kurbağa aklına getirince tabii böyle bir şey oluyorsun yani.
Evet iyi oluyorsun yani. O Ali Sarıkalar yani kurbağa geliyor.
Kocaman şişko yeşil parlak falan işte insan tabii şey yapıyor.
Yani denemediğim yemekler de oldu.
Vietnam'da mesela köpek yiyor. Çin'de yiyorlar.
Yani ben bir sokağa girdim Vietnam'da.
Hanoi'deydi sanırım. Yani tam Çin sınırındaydı.
Bayağı yani tezgah açık tezgah.
Yine oturmuş başına şey yiyorlar.
Yani köpekler, köpeğin dişleri dışarıda.
Kafası, kellesi her şeyi yani.
Bizim yediğimiz gibi. Tabii orada şey.
İnsan sorguluyor yani.
Ama sonra kendini de sorguluyorsun.
Diyorlar ki sana da. E sen de ülkende beyin yiyorsun.
Bu da doğru. Ya da hayvanın midesini yiyorsun.
Evet doğru. Biraz da sunumla alakalı olabilir.
Tabii tabii. Yani hani işkembe çorbasında aklına onlar gelmiyor sonuçta içerken.
Biraz sunum da etkili.
Ama ben şeyi fark ediyorum yani yeni yemekler denemek için biraz da şey fazla gezmek de ufkunu açıyor ya insanın.
Hani yurt dışına gitmek olabilir.
İşte kendi semtinde bile yani İstanbul'da bile farklı sokaklara girdiğinde değişik tatlarla karşılaşabiliyorsun.
Gezdikçe de daha cesur oluyor insan sanırım.
Doğru doğru. Bir de şöyle düşünmek lazım.
Şimdi her şey ulaşabiliyoruz ama yani insan...
Çok da hani bundan yani Sinan Canan'ın röportajında da var.
Çok kendinden 100 bin sene önceki halinden çok uzaklaşmış bir varlık değil ya.
Biz hala avcı toplayıcıyız aslında.
Yani şu an böyle modern işte evlerde, ortamlarda işte bize aslında uygun olmayan bu koca koca binaların arasında doğanından koparılmış halde yaşıyoruz ama yine de içimizden bir taraf o avcı toplayıcı tarafı istiyor.
Yani yemeği aslında bu şekilde biz ağlıyoruz bir yandan da.
Aa bir yer keşfettim. Aa yeni bir şey denedim.
Aa bu çok iyiymiş, işte bu çok kötü bir yemekti ya da beğenmedim falan demenin nedeni aslında yine bu avcılıktan geliyor.
Değil mi? Evet. Keşif duygusu o avcılıktan geliyor.
Keşif duygusu avcılıktan geliyor.
Bir de mesela ben onu da gözlemledim zaman içerisinde.
İnsanlar yemekle haşır neşir olabiliyorsa, mesela tavuk karadı yemekte insan meditatif bir tarafı var işin.
Hiç öyle düşünmemiştim.
Çünkü sen aslında tam olarak avlanmışsın ve onu yengeç bacağı falan yerken de öder.
Mesela hiç denedim mi Amerika'da bilmiyorum.
King Crab satan yerler var.
Önlük koyarsın. Böyle kırarsın, parçalarsın.
Adam senden aslında yani bunu yapıyor.
Sen çünkü onunla böyle haşır neşir oluyorsun ya.
Restorandasın ama vahşi bir şey yapıyorsun yani.
İlkel bir tarafın çalışmaya başlıyor senin orada aslında.
Ben sonra bir şey diyeyim. Ben ne yapıyorum ya?
Önünde şey var işte şey fışkırıyor falan böyle yani yengecin bacağını kırıyorsun, tavuğun kemiğini sıyırıyorsun.
Yani bunlar çok aslında ürkütücü şeyler baktığın zaman modern insan olarak ama yaptığın şey aslında 100 bin sene önceki halinden çok uzaktaki şeyler değil bir anlamda.
Yani biz aslında hala bu zaman avcıları olarak bu işi yapıyoruz.
O yüzden de çok fazla yerde av diziyorlar.
Restoranlara böyle bakıyorum. Yani onlar da bu avı önümüze bırakıyorlar.
Gelin bir de bizi avlayın. gibi.
Bir de böyle girişlerinde böyle balıkçıların falan olur ya balıkları böyle değişik değişik balıkları koyarlar restoranın girişine.
Hani o da herhalde o duyguyu canlı tutmak için.
Ya da masada işte senin haşır neşir olmanı istediği işler mesela öyle yerler daha tutarlar aslında.
Yani yemekle de sen böyle bir ilgileniyorsun yani bir tarafını çekiyorsun, koparıyorsun işte falan bunlar böyle biraz daha insanın Yani diyorum ilkel tarafına hitap ediyor.
Bütün duyularınla işte dokunsal koku ta tepsine hitap ettiği için de biraz daha canlı oluyor büyük bir ihtimalle.
Şeyler mesela Michelin restoranlarıyla ilgili bu tavsiye listeleri çok arttı o konuda.
Özellikle son 10 yılda sanırım daha da arttı.
Böyle işte yıldızları var bunların tek yıldız iki yıldız aldığı işte öneri listeleri var.
Sen onları az önce biraz bahsettik ama nasıl buluyorsun diyeceğim.
Yani Michelin... Şimdi dünyada 3-4 tane böyle guide var.
Yani sistematikize edilmiş guide'lar var.
Ben de hatta Türkiye'ye bu böyle bir şeyi biz nasıl yapabiliriz?
Çünkü Türkiye'ye bu modeller uymaz diyordum.
Çünkü Michelin Guide dediğimiz şey aslında Fransa'da ortaya çıkan.
Ve Michelin lastiklerinin ticari kaygısıyla ortaya çıkan.
İnsanlar bunu görmezden geliyor ama bunu maalesef böyle.
Daha çok yol yapsın insanlar lastikler daha çok aşınsın diye.
Ben ilk defa duyduğumda çok şaşırmıştım.
Hani o Michelin o Michelin mi falan diye böyle şoka girmiştim.
Ama hakikaten o keşfetmekle alakalı başlamışlar değil mi?
Yani iki kişi seviyor.
Biz yeme içmeyi seviyoruz.
İnsanlar da böyle bir gayet yapalım daha çok yol yapsınlar.
Böylece lastikler aşınsın daha çok lastik satalım.
Son derece ticari bir kaygıyla başlıyor ki bu doğada çok doğal bir şey aslında.
Çünkü dünyadaki birçok şey ticaretle dönüşüyor, gidişiyor falan.
Bu şekilde başlayan bir şey Fransız kültürü üzerinden gelişiyor ve adamlar orada bir sistem geliştiriyorlar.
Dolayısıyla geçen Oda TV'ye bir yazı yazdım ben bununla ilgili.
Şu an 3 yıldır Türkiye'de Michelin Guide ekibi dolaştığı söyleniyor.
İşte ne bileyim onlar yorumlar yapılıyor.
Yıldızlar veriliyor. Bölgeler açılıyor.
İşte bu sene Kapadokya falan da geldiler.
Sistematik olarak büyütecekler gibi geliyor.
Yani herhalde Ankara'ya falan da gelecek diye düşünüyorum.
Gelecek senelerde. İzmir'de de var galiba.
İzmir'e de verdiler. Bir önceki sene öyle İzmir, Bodrum aldı falan.
Yani bu tabii turistik anlamda çok kuvvetli bir şey oluyor.
Ama sana... Dünyada öğretilen bir sistem olduğu için Fransız sistemi o sistemi icra eden yerler daha çok bundan nemalanıyor.
Kurallarına göre oynarsa o yıldızını alıyor zaten.
Yani şef artık bir zaman sonra lezzetli değil de ben Michelin için tabak yapmalıyım.
Şimdi öyle restoran ortaya çıkmaya başlayacak.
Biz de Michelin'i... tabak yapalım diyecekler.
Tabii bu çok da yüksek paralarla gidiyorsun.
İşte tadım menüleri işte falan.
Bu Fatih Tutaklı falan biliyorsunuz.
Şu an çok yüksek meblalar çıktılar.
2 yıldız olduğu zaman iş değişiyor.
Ya bununla bir deneyim olarak bakıp bir kere gidersin.
Ya da işte sevgilini eşini alıp hani bir deneyelim dersin.
Ama yani sokak ve yemek aslında o değil.
Ben onu net söyleyebilirim.
Öyle olsaydı dünyanın her yerinde sadece bu sistem çalışırdı.
Ama bu sistemi çalıştırdılar.
Çalışıyor yani dünyada. turistik anlamda iyi bir şey.
Yurt dışından gelen biri şöyle diyeyim yani en güzeli İngilizce okuyabiliyor adam.
Bizde mesela İngilizce içerik yok hala.
Ben hep onu söylüyorum. Şimdi çiftçileri falan millet çevirebiliyor şey yapıyor ama yemekle ilgili bırak şeyi yani bizim de var Türk derecelendirme sistemleri.
İncili gastronomi falan filan bir şeyler yapıldı.
Ama bunlar Şey değil ya ben hep şey diyordum ya İngilizce bir yapın ya içerikleri.
Yani şimdi Michelin bize İngilizce içerik sağlayabiliyor mesela.
Yurt dışından gelen biri böyle bir yer İngilizce okuyup gideyim diyor yani.
Yani o Michelin yıldızlı yerlerde de zaten yani 10 tane masa varsa 8'i yabancı turist geliyor çoğunlukla.
Ki o listeye bakıp da geliyor büyük bir ihtimalle.
Zaten hedeflerinde o yani turistler gitsin diye.
Zaten Eurobaz'ın da verince o kadar Türk lirası kadar acıtıcı olmuyor büyük bir ihtimalle.
Ama işte bizim yemeğimizin şekillenişini ele almak lazım.
Ben genelde bir Michelin yıldızı yerlerde daha okuyayım.
Gittiğim oldu. Yani denediğim de oldu.
Mesela Tayland'da işte Rancai Fai var.
Bir Michelin yıldızı sokak lezzeti mesela direkt işte.
Ya da tavsiye listesi var mesela.
Tavsiye listeleri o kadar yüksek fiyatlı da olmuyor ya.
Değil evet. Yani onlar denenebilir.
Ama ne kadar... İşte yani hani tartışılır.
En başında tartışılır hatta.
Yani ne kadar geçerli bunlar.
Doğru bir guide mi falan.
Yani aslında az önce söylediğimizin tam zıttı.
Daha bilişsel bir yerde. O ilkel taraftansa da böyle beynin frontal kısmı daha bilişsel kısmını aktive eden bir yere gidiyorsun.
Çünkü sana gelip garson anlatırken işte bilmem ne yanında pişirdik.
Üstüne de rozmeri döktük.
Onun üstüne de işte ne bileyim başka bir sos ekledim diye o kadar uzun tarif ediyor ki.
Sen bilişsel olarak önce onu...
bir işlemleyeceksin. Sonra ağzına aldın bekleyeceksin o tadı.
Gidecek yavaş yavaş nerelere temas ediyor.
Çok bilişsel. Diğeri işte tavuk kanadı yemek daha ilkel bir şey sanki.
Doğru. Bir de şey var. Mesela Michelin'de şu önemli.
Yani benim gördüğüm, insanlar da ilk defa gideceklerse söyleyebilirim.
Bir şaşırma aramaları lazım.
Yani işte o başarılı bir Michelin restoranında olmuş oluyor.
Yani tabakta yedin, bakıyorsun işte ne bileyim tavuğa benzeyen bir şey yiyorsun ama Mandala tadında falan.
Aa bu ne falan.
Ya da mesela sonunda bir bitimde acı notası geliyor ama.
Yani işte bunları yaşayabiliyorsan diyorsun ki bak bu bir deneyim.
Yani bu iyi bir deneyim.
Yani genelde gidenlere de ben bunu öneriyorum.
Yani hani şaşırmayı bekle.
Şaşırabiliyorsan güzel bir deneyim yaşadın yani.
Bu kadar. Evet. Biraz deneyim gibi bakmak ve işte onu arada bir gidilecek bir aktivite gibi düşünmek.
İyi olabilir. Peki senin yemeğe gittiğin herhangi bir restoranda bunu içerik üretimi dışında düşün.
İlk dikkat ettiğin şeyler neler oluyor işte temizliği mi, ustası mı, garsonu mu?
Yani kriterlerde temizlik aslında çok önemli.
Uzun vadede bunun çok önemli olduğunu biliyorum.
Zaten temizliği olmayan birinin çok uzun zaman iş yapacağını da düşünmüyorum.
Ama inan bak net şunu söyleyebilirim.
Nişantaşı'nda çok mutfağa girip çıktık.
Çok çekimler yaptık. Yani bizim işimiz de bu olduğu için.
Birçok firmanın, restoranın sosyal medyasını yıllarca yönettik yani.
8-9 sene ilk başlattığımız zamandan oldu bizim bu işi yani şeyde.
Nişantaşı'nda hiç ummadığın bir restoranın mutfağına bir iniyorsun.
Ya biz böyle var ya yıkıldık yani hani.
Ya bu nasıl olabilir falan diyorsun.
Yani bunu dışarıdan bakıyorsun yani hiç ummaz.
A plus görüyorsun. A plus plus falan yani.
Ama orada şunu fark ediyorsun sonra.
Orada çalışan ustanın... hijyen anlayışının oraya anasızlığını görüyorsun.
Yani temizlik evde öğreniliyor aslında.
Onu çok iyi anladım bu süreçte.
Ve o temizliği evde öğreniyorsun ya yani elini yıkayacaksın falan filan.
İnsanların bu hani diyorum ya eldivenle ilgili hassasiyeti var.
Programdan önce konuştuk. O hassasiyet aslında Türk toplumunun kendisinin böyle elini yıkamadamasından karaklanan bir şey.
Kendisiyle hemen özdeşleştiriyor ki ben yıkamıyorum ki bak adam da elini sürüyor yemeğe.
E yıkacaksın. Yani Amerika'da senle denk gelmişsin de şey yazar.
Hatta bir tanesi ben Amerika'dan yürüttüm bir yerde.
Employees must wash hands.
Evet evet. Bunu der yani.
Tuvalete girersin şey diyor yani.
Sen yıkamazsın ama employees must yani çalışanlar elini yıkamaz zorundadır.
Bu bile her restoranda bunu görürsün.
Yani bir şey gibidir levha zorunluluk gibidir.
Yani bunu biliyor olmak lazım.
Elini yıkadıktan sonra aslında hiçbir sıkıntı yok.
Ama yani diyorum ki kişisel hijyeni öğrenememiş kişi evde.
Bunu mutfağa da yansıtıyor.
Dolayısıyla hani insanlar şeyden korkmasınlar.
Çıplak elden korkmasınlar.
Şey daha tehlikeli. Yıkanmamış.
Evet yıkanmamış eli daha tehlikeli ve millet diyor ya hani şeyde kullanın eldiven.
O da kötü.
Onu da adam çıkartmadan her yere dokunup onun üzerine taşıya taşıya bu sefer şey yapıyor.
Yani bunları böyle hani gördük.
Hijyen diyelim. Önemli.
Ama şimdi geçiyorum hijyene.
Niye geçiyorum? Çok uzun yıllar her yerde yiyip içtiğim için yurt dışında, Vietnam'da, orada, burada, Japonya'da falan.
Yani görüyorsun. Bir yerde hijyene geçmen gerekiyor.
Hani biz bakteriler almalıyız ya.
Aynen. O Hindistan'da ayağını bastığı yerde domatesleri kesti adam mesela.
O kadar da gördüğüm şeyi yemem ama şey diyorsun artık ya abi.
Biraz da bakterileri almamız lazım ya.
Yani ki işte ben de o kadar steril durursam işte bak başıma bir iş gelir yarın öbürsü gün.
Bu bakterileri de alacağız yapacak bir şey yok ki ben bağışıklığımı kuvvetlendireyim.
Netice de ben farkına varmıyoruz.
Orası sen temiz görüyorsun ama bir dakika önce adamın neresine nereye dokunduğunu bilmiyorsun.
Dolayısıyla hani orada biraz artık güvenmek ve şey yapmak lazım.
Bu noktada ben lezzete daha çok teslim oluyorum.
Hani dedin ya en çok hangisi.
Yani lezzet ön planda. Bir yerde gittim.
Güzel, keyif alacağım, iyi bir lezzet yedim.
Zaten arkasından iyi bir hikaye çıkıyor.
Yani uzun yıllar bir çalışma çıkıyor.
Hani 5 yıl önce açılıp da hemen Michelin alan restoranlarda ya da geçen sene girip de Michelin verilen restoranlar gibi değil benim kriterlerim ama ustasının melekesine bakıyorum.
Adam 25 senedir o işi yapıyor.
İşte Türkiye'de bazen kızıyorlar bana niye burayı tanıtıyorsun.
Adam 1967'de kurmuş.
Yani bilmem kaç tane darbe yaşamış.
bilmem kaç tane ülkede ekonomik krizi atlatmış.
Bilmem kaç tane kira zammını bilmem neyi toparlamış falan.
Ve adam hala mantı yapıyor ya.
Yani biraz pahalı satıyor.
Ne yapayım? Yani millet bana kızıyor.
Sen bu adamı niye...
Adam bize 35 liradır çiğ börek ve şey hafızası tanıtıyor.
Yani orada bir tarihi de yaşatıyor bize.
Dolayısıyla buna ben bakıyorum ve buradaki hikayeye bakıyorum.
Yani sonrasında. Zaten Harbiyorum'da hep bunu anlattım ben.
Harbiyorum.com'daki yazılarım hep bu eksende gelişti.
Yani lezzet, Kamerayı biraz daha uzağa alıyoruz.
Hop tabak, masa. Biraz daha geriye alıyoruz.
Aa mekan görmeye başlıyor.
Biraz daha geriye alıyoruz.
O zaman işte kişiyi görüyoruz.
O kişinin hikayesini görüyoruz falan.
Ben hep böyle mikro başlayıp...
Hep hikaye genişletmeyi tercih ettim yani zaman içerisinde.
Lezzet önemli. Yani evet lezzet önemli ama söylediğin şey de önemli.
Anlatıyı nasıl kurduğun yani bir şeyi hikayeleştirmek de çok önemli lezzet konusunda.
Her konuda olduğu gibi bu arada.
Hikayeyi nereden kurarsan insanlarla bağlantıyı oradan kuruyorsun.
Aklıma şey geldi Netflix'teydi sanırım bir belgesel vardı Jiro Usta diye.
Evet. Yani adam metro istasyonunun altında böyle kaç metrekare 8-10 metrekarelik bir yerde.
Çocuk oğullarıyla beraber senelerce sushi yapmış ve en önemli yaptığı şey sabah gidip erken saatte balığını seçmek.
Başka bir şey yok yani hani oradaki uzmanlığın anladığım kadarıyla.
Bilmiyorum doğru mu yorumluyorum.
Doğru işte ama adama da baktığın zaman bir böyle bir yemek yapan biri gibi değil de bir arkada bir filozof.
Evet. Bir felsefe derinliği olduğunu da görüyorsun.
Evet. Dolayısıyla hani adam aslında sadece bize yani suçu yapmıyor gibi.
Yani bunlara ben bu işin pilleri diyorum.
Mesela... Yani işte oradaki basitlik o metro durağından çıkıp şubeleşmemiş o adam yani.
Metronun altında 10 metrekarede kalmış ve bu kadar.
Hani benim verebileceğim şey bu.
Oğullarımla beraber de böyle devam ettireceğiz diye olması aslında oradaki bilgelik belki biraz daha.
Doğru. E bir tabii yani onların Japonların...
Değişik bir sürü false, yani kaizen var biliyorsun.
Yani sürekli kendini yenileme, güncelleme ve daha iyisini nasıl yaparım, daha iyisini nasıl yaparım.
Her gün adam bununla uyanıyor. Bunu biraz daha eleştirebilir miyim?
Şu köşe şöyle oldu, böyle mi yapsam?
Parmağımı iki kere dokundum, üçüncüyü dokunsam nasıl bir tat olacak?
Yani böyle değişik kafalar tabii o arada ama.
Biz daha çok böyle hani şu beleşip parayı kıralım gibi miyiz sanki?
Türkiye'de maalesef öyle. CZN, Buraklar falan.
Konjüktür öyle. Yani konjüktür ve sistem ona getirdi bizi.
Bizimkiler tabii artık yani mide dolmacı mesela.
İlk şubesini yapıyor. Sonra franchise vermeye başlıyor.
İspini vermeyeyim. Şu an kendi şubesi yok.
Sadece franchise veriyor. Yani mile satmak değil artık onun derdi.
Evet. Demek istediğimi anladım değil mi?
İş ticariye dönüyor. Tabii ki ticariye dönecek ve bundan para kazanılacak.
Ondan bahsetmiyorum. Ama az önce verdiğim örnek gibi yani.
Orada gerçekten işini iyi yapmak ve kazandığın parayla yaşamını sürdürebilmek ya hedef.
Evet. Yani kurnazlığa çok çabuk dönüyor bizde şey.
Evet. O sanırım birazcık zorluyor.
Peki sence Türk yemeklerini neden bir mutfak çeşidi olarak dünyada göremiyoruz?
Bununla ilgili bir yorumum var.
İtalyan gibi, uzak doğu restoranı gibi.
Bu şeyleri geçiyorum. Dönerci, kebapçıları geçiyorum.
Bu da çok enfes bir soru.
Hakikaten çok güzel hazırlamışsın.
Türkiye'deki yapılan yemeklerin yurt dışında emsalini ve benzerini görebilmem mümkün değil.
%60'ı bozulur yurt dışında yediğin zaman.
Dersin ki bu döner bizim dönere benzemiyor.
En basit bir örnek vereyim. Ama mesela bir İtalyan pizzasını dünyanın her yerinde %70-80, tabii iyi yerini bulursan yani özelliklerini biliyorsan da biraz, %90'a yakın aynısını bulabilirsin.
Yani Türkiye'de de şu an öyle pizzacılar var artık.
Yani İtalyan pizzasını yiyebileceğin.
Unundan mı, fırınından mı?
Unundan, fırınından, malzemesinden, domatesinden şeyine kadar.
Standartizasyon denen bu muhabbeti.
Dünyanın mesela Japon yemekleri de öyle.
Bir yere gidersin ne bileyim Amsterdam'da da rameni yani %90 Japonya'daki gibi benzer yersin.
Ben çok iyi bir ramen yedim Amsterdam'da yani.
Çok alakasız. Ukrayna'da bile yedim yani.
Ama neden Türk yemekleri değişiyor?
Geçen gün New Jersey Patterson denen Türk deneştirdiği bir yer var.
Bir tane şey düşünüyorum. Bak çok güzel bir örnek.
Şey tantuni yapıyor.
Diyor ki dünyanın en meşhur tantunesini artık New Jersey'de biz yapıyoruz falan.
Bir girdim. İzliyormuş videoyu.
Adam kapya biber doğradı içine, biber doğradı etin.
Ya niye bozuyorsunuz arkadaş?
Yani şunu buradaki gibi yapamıyor musun?
Yani ben bile biliyorum. Pamuk yağı atıyorsun üzerine, su atıyorsun.
tava var. Yani bunu normal etli yapacaksın ya.
Üzerine dedi kırmızı işte bir şey toz biber atacaksın.
Yani niye bu kadar olayı bozuyorsun?
Ya da döner niye bu kadar bozuluyor dünyada?
Yani neden Türkiye'de döneri hep diyor ya kurbaçılar ya buradaki Türk döneri başka oluyor.
Almanya'da çok değişik gerçekten.
Çok sos koyuyorlar. Bir sürü şey ekliyorlar.
Hep böyle bizde bir şey var. Yani uydurma var.
Oraya mı ayak uydurma açıyorsun?
Ya da dinliyor onu. Diyor ki adam mesela abi bu böyle yemez Amerika'da burada Türkler.
Buna daha dolu göster.
Ekmeği mi diyor? Kapya biber doğuruyorsun.
Tantun ya da kapya biber hayatta olmaz ya.
Ya sen bunu nasıl bozabiliyorsun?
Demek istediğimi anlatabildim mi? Anladım.
Yani ama pizzayı yani bir pizza İtalyan yemeğinin %90 dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı İtalya'daki gibi yersin.
Peki onlar nasıl koruyorlar bunu?
Bu standartizasyonu?
zihniyetle, bilgiyle yani biraz daha işte yani anlayarak şey yaparak şimdi belki de yemeği yapan insanlar biraz daha orada yani artık öyle bakıyorum işte bu sistematik yetişti bunu etkiliyor ama daha bilgili, daha eğitimli, daha doğru insanlar.
Şimdi adam orada gidip de ben tantuni yapıyorum deyip içine kapya biber doğuruyorsa ve sen orada Türk tantunisini temsil ediyorum dersen etmiyorsun.
Şimdi yabancı bir ülkede yani gidip de adam onu yedikten sonra Türkiye gençleri diyor ki bizim tantuni böyle bir şey değildi.
Yani bunu anlıyor insan, ayırt edebiliyor yani.
Maalesef bunu yapmadığımız sürece Ortaya yani Türk yemeği diye bir şey söyleyemeyeceğiz.
Bir de bizim bir sıkıntımız da şu.
Biz yemeği daha kendimize anlatıyoruz hala.
Yani Türk insanı birbirine anlatıyoruz.
Ve Türk yemek milliyetçiliği dolayısıyla birbirimizi dövüyoruz yeme içmede.
Yani ama sadece et türü şeyler değil.
Atıyorum güzel bir kuru fasulye pilav mesela.
Dünyada meşhur olabilir.
Ya da bunu bir menüye koyabilirsin.
İşte pilav üstü tavuk koyabilirsin.
ya da ne bileyim Türk yemeği, dolmalar, sarmalar vesaire neyse.
Onları bir şekilde entegre edebilirsin ama onlar da olmuyor yani.
Onlar da olmuyor. Yani onlar da olmuyor.
Çok iyi bir vegan mutfağına da entegre edebilirsin.
Türk mutfağı ne kadar veganmış denebilir.
O kadar çok çeşit var ki vegan.
Evet yani ben bunu biraz da şeye de bağlıyorum bazen.
Yani acaba diyorum biz hakikaten ortaokul öğretildiği gibi hani Türkiye Asya ile Avrupa birbirine bağlayan bir ülke.
Dolayısıyla geçiş ülkesi. Yani bakıyorsun Gaziantep'te bugün müzenin olduğu yerde zamanında Roma.
Roma evleri yapılmış. Şu an orası Gecekonlu mahallesi.
Yani Araplar gelmiş. O kültür orayı bozmuş.
Ya sen Roma'dan oraya nasıl dönüyorsun?
Ya da Kayseri de öyle. Yani Kayser'den geliyor zaten.
Ya da işte ne bileyim bir zaman oluyor hükümet birileri Alman ekolünü benimsiyor.
O okullar geliyor.
Alman ekolüyle ilgili bir şeyler oluyor.
Almanlar Türkiye'de daha çok geliyor.
Almanya ile ilgili bir şeyler ortaya çıkıyor.
Ya da Fransızlar geliyor. Ama Suriye ve şey gelince bu sefer O kültür.
Hakikaten biz köprüyüz ya.
Yani acaba diyorum bir de baskın bir kültür değiliz.
Ben öyle görüyorum. Göçebe olduğumuz için de herhalde böyle.
Biz de bu arada köprü olduğumuz için ne gelirse o böyle tutunuyor bizde.
Bir yandan da vuruyor da gidiyor falan.
Biz de ona katıyoruz. Bunu buna katıyoruz.
Ama bunu sahiplenmiyoruz. Çünkü değişeceğini biliyoruz.
Çok değişimin olduğu bir ülke olduğu için.
Coğrafyadan da kaynaklı biraz diyorsun. Coğrafyadan kaynaklı.
Çünkü yani adamın işte sen de biliyorsun.
Yani Hollanda'nın bir peyniri var.
Gudası var. Yani ikinci bir şeyin sayamam yani peyniri yok.
Bu adamın peyniri dünyanın her yerinde var.
Herhangi bir markette var. Ama Türk yemeklerinin, Türk peynirinin ezinesini...
Yani gidip herhangi bir markette bulamıyorsun.
Bizim bir de onunla Yunanlılarla rekabetimiz var.
Yok Greek yoğurdu yok bilmem nesi.
Feta cheese ama git herhangi bir yerde bulursun.
Sadece Amerika'da mesela hem iş marketlerde bulursun.
Yani Türk lezzeti satan yerde Türk yemeğini bulursun.
Ama niye biz bir işte Lidl'de bilmem ne süpermarkette yokuz.
Adamın gudası var ve her yerde var.
Belki biraz satış pazarlama ve birisinin böyle buna inanıp ben bunu dünya lezzeti yapacağım demekle de ilgili olabilir.
Ama çobanı da aldı.
Greek yoğurt yaptı bizim yoğurdumuzu mesela şey yapacağım Türk dersin ona da Türk girişimci dersin.
Bunu yapan Türk girişimci. Evet yani.
Öyle pazarlamanın daha uygun olduğunu görüyorlar.
Bilemedim ben niye. Algı da öyle tabii.
Yani Türk dese belki satamayacak adam.
Belki satamayacak. Yani o algı.
İşte bu algıyı nasıl değiştiririz?
Aslında hikaye bu. Bir de mesela peynir.
Yani Balıkesir'in bilmem kaç tane peyniri var.
Dünyanın, hep onu söyleyip durdum.
Hiçbir, yani Galler'de 100 yıldır varılan peynir yarışmaları var.
Ukrayna savaştayken bile 3 peynirini götürüyor.
Bizden bir tane giden yok. Ki Türkiye'de çok fazla peynir çeşidi var.
40'dan fazla diyebiliyorum ben.
Daha da fazla. 200, 300. Yani yüzlerce.
Yani bunun övünmen lazım mesele.
Ama işte galiba standartizasyona geliyoruz gene.
Standartizasyon dediğin gibi birbirini dövmesi.
Yani biz hala kendimiz içimizde yarışıyoruz.
O da peynir mi ye? Mesela Eskişehirli Balaban Kebabı diye bir kebap yapar.
Bursa'da pidevi köfte vardır. Sosyal medya vasıtası ile bunlar birbirlerini gördüler.
Eskişehir'e Bursa'ya Bursa'da Eskişehir gitmediği için.
O dedi ki bu ne lan?
Bu bizimki. Bu bizimki.
Lan bizim yemeğimizi çalmışsınız.
Bursa dedi ki hayır arkadaş biz 100 yıldır yapıyoruz.
Bu da senin balaban kebabın. Öyle şey olmaz falan.
İşte bizim gibi yemeğimiz bu falan dedi.
Millet kavga gürültü başladı orada. Yani biz de o kavgaları aşmamız lazım.
Burada toplumsal uzlaşmaya varmamız lazım.
Toplumsal uzlaşmaya varmamız lazım sonuçta.
Ve onun sonucunda aslında bir şeyler ortaya çıkabilecek duruma gelebilir.
Biz bir toplum olmamızı anlamamız lazım.
Arap kültürü bizden daha baskın bir kültür.
Biz mesela onu benimsiyoruz.
Görgüsüzce kahvaltılar hala.
Yiyemeyeceğin kadar tabaklar. E bu da var.
Şimdi biz de bak diyorum ya ne var ne geliyorsa almışız yani.
Bir grupta Fransa'ya özeniyor.
Fransız tabaklar fine dining oluyor.
Bir grup Suriye yemekleri çok güzel diyor.
Falafel diyor bilmem ne diyor.
Oradan gidiyor. Yani nereden tutturursak.
Bizim kafamızda şey yok. Baskın kültür bize geldiği zaman biz onun altında...
Onunla kayboluyoruz. Yani Arap kültürü elle yer mesela.
Görgüsüzce tabakları ortalara saçarlar yani.
Bu bizle ilgili bir şey değil aslında ama biz de bunu alıyoruz.
Biz de onu kabul ediyoruz.
Çünkü bizim baskın bir şeyimiz yok.
İşte maalesef bunu da yayamıyorsun.
Oradan çıkıp toplumsal ulaşmayı yaparsak.
Yani balaban da olsa abi ne güzel.
Bir delik köfte seninki de güzel.
Hadi hep beraber bunu anlatalım. Ya da senin peynirin güzel çeçil.
Seninki de güzel Kars gravveri.
Senin de güzel balık esirli kardeşim susurluk mihal için.
Hadi gelin beraber bir şey yapalım.
Yok. Yani o olduğu zaman bir şey olacak.
Herkes yöresel kalıyor. Yani işte kendi içinde bile milliyetçi aslında baktığın zaman.
Yani yemekle uzlaşamayan bir toplumun toplumuza uzlaşmaya varması nasıl olacak onu da bilmiyorum tabii ama yani konu çok derin aslında da ben sadece bir tarafından bahsederek anlatmaya çalıştım.
Dikdik de derinleşiyor yani toplumsal sosyolojik bir yere gider yani yemek konusu daha da ilerlersek.
Şimdi benim yemekle ilgili konularım yavaş yavaş bitiyor.
Bizim podcastımızın klasik sorusu.
Riyad Nemet'indeki gibi kendini labirente sıkışmış ve zorlandığını hissettiğin deneyimin neydi?
Ve oradan çıkış için nasıl bir yol buldun diye soracağım.
Evet. Şimdi şöyle mesela insan hayatı tabii yani hepimiz ölümlü varlıklarız ama mesela bir yerde çok net bir şekilde sana hayat böyle sonradan tokat atabiliyor.
Yani hiç beklemediğim bir yerden olabiliyor bu.
Zor bir alan mesela ben tiroid kanseri oldum 19 yaşında tam 20 yaşındayken.
Üniversiteye yeni girmiştim İstanbul'da.
İşte işletmeye gidiyorum falan. Ama böyle şeyim bozuldu.
Yani dayım Ankara'da doktor.
İşte oraya çağırdılar.
Olay da şöyle gelişti. Böyle bir gün de oturuyoruz ailece.
Teyzem dedi ki ya senin dedi o erkeklerde adem elması var ya çok çıkık duruyor oğlum dedi falan yani.
Bir şey mi var falan. Dayım dedi ki bir tiroidini göstereyim ben dedi.
O gün o zaman da şeydi vize arası falandı benim.
Gittim Ankara'ya. Salı günü biyopsi yapıldı.
Yani bir şey yapıldı. Perşembe günü dediler ki papiller tiroid CA.
Ben dedim ki ne olacak işte dayım anlattı.
Total alınması lazım falan filan.
Ama çok da çok şey değil.
Güzel bir tedavisi var.
Yani beni ikna etmeye çalışıyor falan.
Ama da 19 yaşındasın yani falan.
Korktun mu? Hatırlıyor musun korktun?
Korkmadım. Çok enteresan bir teslimet duygusu geldi.
Ama tabii şey oldum ya. Anlamıyorsun ama şöyleyim yani düşünsene.
O arada ben gitar çalıyorum.
Bir müzik grubum var. Akvaryum diye.
O zaman Teoman'ın alt grubu olarak çıkacağımız bir konser var Edepe'de.
Ben yani onu iptal etmişim falan böyle şey yaptım.
Bir anda perşembe vuran da direnle böyle iki buçuk saat, üç saat bir ameliyatın sonrasında ben böyle pert halde yatıyorum.
Dayım da bana diyor ki işte yarın şeye verdik.
Patolojiye sonuçlar gelecek falan filan.
Diyorsun yani böyle bir şeyin bozuldu tabii yani.
Ama bütün şeyimi sorguladım. Ya demek hayat bu kadar mıymış ya?
Yani diyorsun yani bu kadar kısa mı?
Fakat şey yan tarafta da mesela bir kız vardı.
Onu da hiç unutmuyorum. O da laf kanseriydi.
Bak onun daha tehlikeli bir şeydi.
Ottü de okuyordu o kızı da.
Böyle biraz tabii tedavi sırasında arkadaş da oluyorsun.
Gidiyorsun görüyorsun. O kızcağız öldü vefat etti.
Yani ama ben mesela devam ettim.
Bak hala işte 46 yaşını bitirdim.
Yani bitiriyorum. Yani bir ikinci bir şans verilmiş gibi oluyor.
Ve orada şeyi anlayamıyorsun.
Ya bu niye oldu? O kız niye öldü?
O sen de ölebilirsin. O da bak o da çok parlak.
Hiç unutamam mesela o kızcağızın ölümünü.
Yani tertemiz çok güzel bir kız.
Çok pırıl pırıl ailesinde yani otlu falan kazanmış.
Yani ben dedim sana bu şansı niye ver?
O zaman ne olmak lazım?
Yani işte yani iyi olmak lazım.
Hayatı bak ikinin şansı veriliyorsa böyle çok da kendini rehin etmeden yaşaman lazım.
Kazandığını düşündüğün şey insan çünkü kendini rehin ediyor.
Amerika ile ilgili sana söyleyeyim konu da öyleydi.
Yani o rehin ettiğin taraftan çıkman çok zor bir şey.
Sahip olduğunu sana sahip olması meselesi.
Yani o biraz kalıpları kırmak lazım.
Biraz bağımsız düşünmek lazım.
Ve bir ömrüm var işte bak bir anda çat diye de bitiveriyor.
Ben buradan tabii nasıl çıktım?
Çok kolay olmadı.
Okula gidiyorum bir yabancılaşma hissi geldi.
Bu yabancılaşma hissi bende hiç bitmedi.
Ve kendime de yabancılaştım ve genelde birçok şeyi tiye almaya başladım sonra.
Nasıl bir yabancılaşma bahsettiğin?
Yani sürekli kendimi sorgular hale geldim.
Bir şeyin içine çok derin gidiyorsam bir anda oradan çıkıyorum.
Mustafa Zivaygın sat şey gibi.
Yok Viyana ile ilgili bir şey var.
Olağanüstü bir gece. Öyle bir yabancılaşma yani oradaki gibi.
Zıt böyle bir anda hop kendine dışarıdan bakabilme şeyi geldi bana.
Ve hani bir dur ya da tamam bazı şeyleri değiştiremiyorsun ama kabul et.
Ve işte... Biraz da eğlen kendinle yani.
O duygu mesela hala böyle duruyor bende.
Yani çok ciddi almamaya çalışıyorum.
Çok ciddi alan insan var ama hala.
Yani çok onu görüyorsun.
Ama yine de o çıkış böyle ışık bende böyle biraz tasavvufla.
Oraya dayanar beni sağ ol.
Tabii. Yani bir anda bir ışık arıyorsun.
Oraya girerek yani tabii arayıştırıyorsun yani sana.
Çünkü diyorsun ki madem ölüyorsun.
O zaman kadim bilgiler sana ne söylüyor?
Yani işte buradaysan bu topraklarda Kur'an'a el atıyorsun.
Ben İngiltere'de olsaydım İncil'e el atacaktım.
Gerçi sonra hepsi el attım da. Yani okudum hepsini.
Ama şeyde yani oradan başlıyorsun.
Sonra araştırıyorsun. Yani neymiş bu işin özü?
Bu insan ne? Biz niye buradayız?
Bu sefer varoluşla ilgili bütün soruları kendine sormaya başlıyorsun.
Ve bu dinamoda şimdi hareket ediyorsun.
Hep şeyi söylerim. Bu yaşadığım şeyin kendisi aslında benim için de bir ip oldu.
Yani kendi kendine öyle oldu.
Çünkü Önce bu bir bela gibi düşünüyorsun ama işte her şerde bir hayır vardır muhabbeti ve devam ediyorsan eğer.
O zaman o vefat eden yani kızcağızın da eğer yaşasaydı muhtemelen o da benimle aynı frekansa gelecekti.
O frekans öyle bir frekans ki işte herkes sıfırla yüz eşiğindeyse sen biraz böyle eksi yirmiyle yüz ona doğru.
açılmaya başlıyorsun. Genleşme sağlıyor bir aslında.
Evet. Dolayısıyla eksi 20 ile 110'a doğru genleşiyorsun ama handikapın da oluşmuş oluyor fiziki olarak.
Sen dolayısıyla burada manen sezgisi olarak daha kuvvetlenmiş, kuvvetlenmeye başlıyorsun.
Ve o zaman bir şeyleri sezgin daha da artıyor.
Yani o zaman şeye dönüşüyorsun.
Yani bak bu senin bir yandan da şeyin olmuş oluyor.
Yani bu senin spektrumun oluyor.
Bu spektrumda da hayata bakışın farklı olabiliyor.
DHL Express çalışıyordum. İstifa ettim.
Herkes dedi ki abi 6 senedir buradasın.
Şeyini yakacak mısın? Yani tazminatını yakacağım.
Nasıl? Yakacağım. Çünkü çok.
Ben yine mi kanser? Kanser olmuşum ben yani.
Kusura bakmayın. Böyle bir şey yaşadım ve ben buraya kadar.
Buradaki görev hep şeyimdir ben hayatımda artık.
Mesela kardeşim çok iyi görür onu.
Burası tamam derim. Bir şeyin misyonunu doldurur, devam ederim.
Yani daha böyle ötelemeye çalışmam.
Burası tamam. Bundan sonra nasıl çıkarım ben bu işin içine?
Israrla yapışmak değil de bir şeye.
Gerektiği zaman bırakabilmek aslında.
Bırakabilmek. Aynen. Dolayısıyla onu çok çabuk karar veririm o şeylere.
DHL'de hala emekli olmaya çalışan arkadaşlarım var işte.
Ben ayrıldım. Ondan sonra benim hikayem nasıl değişti?
Çok iyi bir şey de demiyorum. Ama bu cesaretle, kader atlayışıyla, leap of faith deniyor ya.
O kader atlayışını yapabilme cesaretini buldum.
O zaman ticari düşüşler de çok koymaz oldu.
Orada tiyyalar oldu mesela.
Yabancılaşıyorsun kendini. Bir içinde çok acı veriyor süreç.
Yani iflas ediyorsun.
Ticari başarısızlıkların oluyor. Hiç ummadığın bir noktaya giriyorsun.
Ortakların aran bozuluyor.
Yani yok oluyorsun bir anda.
Ama işte ben hep kendime bir dışarıdan bakınca şey gibi diyorum.
Hani vardı yakından trajiktir ama uzaktan bakınca konu trajikomiktir ya.
Ben hep o trajikomik tarafını yakalamaya çalışıyorum.
Aslında uzaktan bakınca bir hikayesin.
Ve hepimizin gerçeği bir başkasının senin için hikaye dönüşüyor.
Senin gerçeğin benim için bir hikaye dönüşüyor.
Dolayısıyla aslında gerçek ne olduğunu sorgular hale geliyorsun.
Ve diyorsun ki ben bir rüyadayım.
Bu rüyayı iyi yaşayalım. Fernanda Pasion dediği gibi iyi bir düşçü.
Asla uyanmaz. Uyanmadan devam edebilsek çok güzel.
Güzel, güzel. Uyanmadan devam etmek, doğru söylüyorsun.
Yani aslında anlattığın şey de ölümle yüz yüze gelince aslında ölüm ihtimaliyle daha yakından, tabii ki her gün ölüme yaklaşıyoruz ama daha yakından yüz yüze gelince birçok şey daha değersiz hale geliyor
anladığım kadarıyla. Mesleki hırslar olabilir, para hırsı olabilir.
Daha bir sürü insanın tutunup da bırakmamak için elinden gelen her şeyi yaptığı şey senin için aslında...
Daha önemsiz bir detaya dönüşebiliyor gibi anladım anlattığından.
Mesela green card'ı yakma konusu.
Yani anlaşılabilir bir şey değil.
İşte YouTube'da videosu var.
Herkes hala küfür ediyor sağ olsunlar.
Ama şey yani işte öyle değil.
Sen beni gördüğünle hikayeleştiriyorsun.
Bir de onun arka tarafında bir sürü dinamikler var.
Dolayısıyla kimseye böyle tek bir kalıpta şey gibi düşünmemek lazım.
Ama herkes o kalıbı maalesef yaratıyor.
O biraz sosyal medyayla da alakalı.
Tek yönlü gösteriyoruz ya kendimizi yani birkaç yön olsun hadi en fazla.
Ama senin derin arka planında neler olduğunu çoğu insan bilmeyebiliyor.
Evet bilmiyor. Ama benim de genelde söylediğim gibi yani kendi ipim belli böyle dönüm noktaları var hayatımda.
O dönüm noktalarında ya ben bundan çıktıysam buradan da çıkarım.
Yani önceki zorlandığın şeyler sana sonrası için...
İpucu veriyor. Sen A noktasından çıkmıştın bugün B noktasındasın buradan da çıkarsın motivasyonunu veriyor anladığım kadarıyla.
Ve o motivasyon devam ediyor.
Yani çok sağlam bir travma ama bir yandan da seni işte bir yandan şekillendirmiş de oluyor.
Yani zor bir süreç tabii onların hepsi ama yine de hani yaşamışsın ve bu senin hikayen işte.
Ve iyi ki de yaşamışım diye diyorsun yani.
Ama tabii şunu da diyorsun bir yandan da ben yine onu söylüyorum.
Ama yine de sonsuz değiliz.
Yani neticede bir gün...
Sonlanacak hepimiz. Bunu devam ettirmekle ilgili bir çabamın çok fazla olmasının da şey yapmıyorum.
O yüzden tiye almalıyız. Gülmeliyiz.
Yani biraz makara yapmalıyız.
Kendimize uzaktan bakmalıyız. Çok ciddiye almamalıyız kendimizi.
Ben hep o kafada olduğum için belki de o beni devam ettiriyor oldu sonrasında da.
Yani hata da yaparım.
Zorda da kalırsın. Paran da biter.
Paran da olur. Yani o atların bir hikayesini anlattığı gibi işte.
Yani bu da geçer.
Bu da geçer. Bir gün bir kral işte geliyor şey oluyor.
Bir adam geliyor falan bakıyor çok zengin.
Bu da geçer diyor. Adam kral gücünü kaybediyor.
Bu da geçer diyor. Bir şey oluyor.
Savaşta hasta oluyor. Bu da geçer diyor.
Bu da geçer ve hepsi geçecek zaten yani.
Hani orayı çok iyi anlamak lazım.
Evet. Varoluş sancılarımız da geçecek.
Evet. Böyle bakarsak güzel olur.
Daha güzel olur. Teşekkür ediyorum hikayeni paylaştığın için.
Ve yorumların için. Çok güzel bir ağırlamayı da teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Görüşmek üzere.
Görüşürüz. Yeni bölümlerden haberdar olmak için Spotify ve Apple Podcast da bizi takip edebilir.
Bildirimleri açarak ilk dinleyen siz olabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
