
Ariadne’nin İpi’ne editör, çevirmen ve köşe yazarı İrem Çağıl konuk oluyor.
Hayatı çok farklı şekillerde; köy, şehir, yurtdışı, çadırlar ve uzun bisiklet yolculukları ile deneyimleyen İrem’le “hareket”in özellikle kadınlara neler kattığı hakkında konuştuk.
Kadınlara rehberlik yaptığı Camino de Santiago yürüyüşü hakkında da bilgi aldık.
Dünyayla, toprakla özgürce temasta olabildiğimiz, hareketimizin kısıtlanmadığı bir gerçeklikte zihnimizin nasıl da genişlediğini siz de hissedeceksiniz.
Transkript
Ariadne'nin ipine hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum, kitapları ve epik yolculukları seven, editör, çevirmen, köşe yazarı İrem Çağıl.
Hoş geldin İrem. Merhaba, hoş bulduk.
Nasılsın? Çok iyiyim. Valencia'dan geldim.
Geldim. İstanbul'a hoş geldin.
Önce seni kısaca tanıtarak başlamak istiyorum.
Mimarlık ve görsel tasarım üzerine Ankara ve Milano'da lisans ve yüksek lisans eğitimi aldın.
Hayatı çok farklı şekillerde köy, şehir, yurtdışı, çadırlar ve bisikletlerle deneyimledin.
Bugünlerde ise kızınla birlikte İspanya'da yaşıyor, üretiyor ve ilham oluyorsun.
Senin Sinek 8 yayınlarına şu an artık kapalı olan Damla ile bahsetmiştik kitap serimizde.
Orada... Belirsizlik ve Değişimle Güzel Bir Hayat kitabından bahsetmiştik ve çok güzeldi.
Yayın evi senin için kapanmış bir çeptir ama istersen biraz ondan da bahsedelim mi?
Bahsedelim olur tabii. Kısaca.
Ben Snake 8 yayınlarını mimarlık yapmaya ara vermek istediğim bir dönemde başlamıştım.
Uzun bir mimarlık eğitimi almıştım.
Sonra İstanbul'da da büyük ofislerde yorucu bir çalışma hayatım oldu.
Fakat bu dönem benim emeğe, hayatımı neyle geçirmek istediğime dair derin düşünceler içinde olmamı da...
sebebiyet verdi diyeyim. Ve bu konular hakkında düşünmeye ihtiyaç duyduğum bir ara 26-27 yaşlarındayken uzun bir yolculuğa çıkmıştım.
İstanbul'dan bisikletle İspanya'ya şu anda yaşadığım Valencia'ya gitmiştim.
Böyle 3 aylık bir yolculuktu.
Tamamen bisikletle yolda.
Tamamen evet bisikletle.
O zaman internet yoktu.
İşte böyle Bu yolculukları yapan kimsenin söyledikleri ya da paylaştıkları şeyleri bulamıyordunuz falan.
Avrupa'dan İstanbul'a gelenler oluyordu bisikletle ama Türkiye'den o tarafa gidenler çok yoktu.
Ben bunun başka bisikletçilerle tanıştığım için yapılabilir olduğunu fark ettim ve yani neden olmasın dedim.
Çok gençtim ve çok korkusuzdum ve uzun süre düşünmeye ihtiyacım vardı.
Kafam çok karışıktı.
Okuduğum şeyle iş hayatı birbirini tutmamıştı.
Ve bu bende büyük bir hayal kırıklığı ve aslında endişe yaratıyordu.
Hareketin buna iyi bir çare olacağını düşündüm.
Ve olduğum ortamdan uzaklaşıp belli bir mesafeyle bakmanın da benim aklımı, vizyonumu açacağını düşündüm.
Çok bir param yoktu. Yanıma bir bisiklet ve bir çadır alıp 3 ayın neredeyse tamamını dışarıda her gece bir yerde çadır kurarak tek başıma.
Ve her gün ortalama...
70-80 kilometre, 100 kilometre yol yaparak geçirdim ve bu üç ayın sonunda mimarlıktan çok daha öncesinde benimle olan, benim çok daha iyi bildiğim bir konuda emek vermek istediğime karar verdiğim için bir
yayın evi kurdum. O zamanlar doğayla, kadınlarla, alternatif konularla ilgili kitaplar Türkçe'de çok yoktu.
Ben İngilizce, Fransızca okuyup yazabiliyorum öyle bir eğitim aldığım için ve farklı dillerdeki kitapları takip ediyorum.
Hep iyi bir okur oldum. Dolayısıyla bu janradaki kitapların Türkçe'de olmadığını ve olsalar belki bir şeylerin insanlar için daha iyi olacağını düşündüm.
Ve bu kitapların çevrilmesine emek vermek, işte ulaşmasına insanlara emek vermek için bir şey yapmanın beni çok besleyeceğine ve emeğime değeceğine karar verdim.
Çünkü dediğim gibi mimarlık ve onun yapılma biçimi benim çok kalbimi kırmıştı.
Çok zor bir eğitimdi ama yaptığımız şeyler iyi şeyler içermiyordu yani.
Bu da beni genç...
ruhumu çok üzmüştü.
O yüzden böyle umuda, umut vermeye işte bir takım ideallere tutunmaya ve büyük şabalar göstermeye böyle hazır olduğum bir dönemde yayın evi fikri beni çok yükseltti.
Yani sana iyi gelen şeyi aslında işin haline getirmişsin ve herkesle de paylaşılabilir bir format yayın evi olması.
Evet, ben böyle bir aracılıkların her zaman sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum.
Tabii ki hiçbir zaman hiçbir şey sonsuz değil ama iyi hissettiğiniz ve inanarak yaptığınız bir şey de insanlara doğru bir şekilde ulaşıyor ve onlara da iyi geliyor.
Siz kimseyi kandırmadığınızı ve onlar için ben böyle bir şey buldum, bana iyi geldi, size de iyi gelebilir dediğinizi ve bunun için çaba gösterdiğinizi biliyor oluyorsunuz.
Çok samimi, dürüst bir birliktelik oluyor, bir ilişki oluyor.
Fakat kurduktan sonraki 15-20 senelik süreçte Sinek 8'in ve başka aslında bir sürü yayın evinin okur kitlesi olan seküler orta sınıf insanlar Türkiye'deki pozisyonlarını
kaybettiler. Dolayısıyla okur kitlesi...
Çok değişti ve öncelikleri de çok değişti.
O zamanlar kırsalda bir ikinci iş yapmak olabilir ya da kırsalla bağlantılı bir şehir yaşamını kendine katmak olabilir.
Bunlar daha mümkündü.
Şehir ve kırsal bu kadar birbirinden kopmamıştı kültürel olarak da ve Türkiye bu kadar ayrışmamıştı.
Dolayısıyla bu konularda okumak, bilgilenmek bizim yapabildiğimiz ve istediğimiz bir şeydi.
Fakat 20 senenin sonunda bunlar lüks haline geldi.
Bunun hakkında okumak bir değişim yaratamadığımız, bir etki yaratamadığımız için anlamını yitirmeye başladı.
Ve özellikle bazı konularda mesela alternatif eğitim gibi konularda bunun denge olan bir eğitime hiç ulaşamadığımız için hatta bunlar bize acı vermeye başladı.
konularda olan örnekleri görmek.
Bunun yanında benim kendi hayatımda kızımla olan bir anne olarak hayatımda kendi geleceğimi ve kızımın geleceğini sürdürmekte zorlanmaya başladım bu sistem içinde.
Dolayısıyla birçok şey bir araya geldi ve ben yayın evini sürdürecek sebebi, enerjiyi ve hedefleri bulamamaya başladım.
Dolayısıyla 15 senenin sonunda yayın evi maceram sona erdi.
Evet yani çok kıymetli bence eserlerle buluşturdun bizleri.
Kütüphanemizde olmasından çok hatta bizde Sinek 8 olan versiyonu var falan diye böyle hava atacağımız yayınlarımız oldu.
Onlar için teşekkür ederim.
Hatta bende şey de vardı İname'in doğum hazırlık rehberi.
Evet. Okulsuz büyümek.
Yani bayağı bir Sinek 8 şeyim var.
Kitap serim.
Şimdi... Bir sonraki sorumda aslında senin özel ilgi alanlarından biri olan az önce bahsettiğin toplumsal cinsiyet ve bunun hareketle, hareket özgürlüğüyle olan ilişkisini konuşacağız.
Küçük yaşlarından beri hareket etmek senin hayatında farklı farklı şekillerde yer almış.
Bunlardan biraz bahsedelim mi?
Mesela az önce bahsettiğin seyahatin, uzun bir seyahat yapmışsın 3 ay süren ve bunun dışında tek başına kadın olarak yapıyorsun bunu.
Bunu özellikle açmak için zaten buraya geldim.
Bu sohbetin merkez konusu aslında hareketin...
İnsana nasıl kapasiteler kattı ve bu kapasitelerle neler yapabileceğimiz.
Hareket genelde böyle spor gibi.
ele aldığımız bir konu. Aslında bundan çok daha fazlası.
Ben bunu çok uzun yıllar sonra dönüp baktığımda bu yaptığım şeyleri nasıl yapabildim ben diye düşündüğüm zaman buradaki hareket ilişkisini kurabildiğimde anladım.
Feminizmi ve toplumsal cinsiyeti daha iyi anladığımda oradaki hareketin kattığı gücü daha iyi anlamaya başladım.
Önce biraz kendi hayatımdan örnekler vereceğim.
Sonra daha teorik, daha tarihsel kısımlarını açacağım konunun.
Tamam. Şimdi ben küçük yaştan beri üzerimde çok büyük bir kız çocuğu olmak kadınlık baskısı olmadığı için bu böyle çok rahat bir aile olduğumdan değil ama o sırada ebeveynlerimin başka meşguliyetleri
olduğu için bir erkek kardeşim olduğu ve onunla daha çok ilgilendikleri için ben daha serbest kaldığım için daha farklı bir karakterde olduğum için gibi bir sürü sebepten çok hareket ederek ve kız
çocuğu kodlarından uzakta büyüdüm.
Küçükken çok küçükken de bir bisikletim vardı sarı Bir BMX, sarı turuncu bir BMX.
Belki 5 yaşındayım. Çok iyi hatırlıyorum.
Bana bir takım özellikler kazandıran...
Olduğum yerden başka bir yere gidebilmemi sağlayan.
Dolayısıyla mesela olduğum yerde mutsuz olabilirim ama o şey sayesinde bir anda bunu değiştirebildiğim aletlere karşı ben hep çok ilgiliydim.
Mesela evde belki o sırada bir kavga var.
Ben çok mutsuzum ama bisikletime binip uzaklaşabiliyorum.
Bu bana muazzam gelirdi.
81 doğumluyum.
Neredeydin? Ankara'da mı?
6 yaşına kadar Afyon'un bir kasabasındaydık babamın işi dolayısıyla.
Seka fabrikasının olduğu...
bir noktaydı.
Kağıtlara ilgim de oradan gelir.
Babam oradaki tek eczanenin sahibiydi.
Mezun olduktan sonra ekonomik olarak biraz kendini iyi bir noktaya getirmek için eczane olmayan yerlere bakmış ve orada da eczane yokmuş.
Gitmiş orada bir eczane açmış.
Çok büyük bir eczanesi vardı.
Böyle 6-7 kişinin çalıştığı, 2 iğnecinin, işte 3 çırağın falan olduğu, veteriner ilaçların da satıldığı, dolayısıyla bütün köyden İnsanların da geldiği çok büyük bir eczaneydi.
Ben de orada çeşitli işler yapardım.
İşte kolonya doldurmak gibi ne bileyim aspirinleri dizmek falan gibi sürekli kaçıp eczaneye gitmek isterdim falan.
Neyse 6 yaşına kadar oradaydık.
Benim bir bisikletim vardı. Ve böyle hareketin hayatımda olduğu...
Küçük bir köyde bile olsam.
Bir hayatım vardı. Sonra Ankara'ya taşındık.
Babam eczanesini taşıdı.
Biz daha iyi okullara gitmeye başladık bu vesileyle.
Ve o zaman da yine bir bisikletim vardı.
Ve çıkardım Esat'ta oturuyorduk.
Esat'tan Tunalı'ya. Tunalı'dan, Kuğlu Park'tan dönüp işte cadde boyu aşağıya, Kavakdare'den aşağıya.
Kızılay, işte Sıhye, Cebeci falan.
Kondisyonu da iyiymiş.
Küçüğüz. Yani ben yorulmuş söylenirdim küçükken yani.
Çok sevdiğim bir şeydi benim böyle.
Onun adrenalini ve onunla birlikte heyecanlanıp böyle şey yapmak.
Yani bir performanstı yani.
Çeşitli tehlikeler acaba olacak mı falan.
Bunu yapmayı çok severdim ve şehri 12 yaşında bir kız çocuğu olarak Ankara'da.
Ben baştan sona tek başıma bisikletle kat edebiliyordum.
Ailen bunlara bir şey demiyordu?
Ya da haberleri var mıydı senin o kadar uzağa gittiğinden?
Şimdi ben okuldan geliyorum. Okulumuz meclisin karşısındaydı.
Ben Tevfik Fikret mezunuyum.
Okulun 90'lardaki yeri meclisin sağ tarafındaki bir cadde üzerindeydi.
Küçük bir binası vardı.
Ben oradan yürüyerek Esat'a giderdim.
Sonra eve vardığımda evde genelde kimse olmazdı.
Bir şey yerdim, üstümü çıkardım, bisikletime binerdim.
Babam çalışıyor olurdu, annem çalışıyor olurdu.
Dolayısıyla... Özgür kız.
Evet, onları yapabilirdim.
Şehir güvenliydi. Çok acayip kötülükler görmemiştik.
Ülke böyle iyi bir dönemindeydi falan.
90'ların başı.
90'ların başı. Neyse bunu çok, bu kısımları çok uzattım galiba ama benim hep hayatımda bir şekilde bir yere doğru giderek mutlu olmak.
Hareket ederek, onu kendim yaparak yeni bir dünya keşfetmek diye bir şey küçüklüğümden beri vardı.
Ama ben bunun öneminin farkında değildim.
Seneler sonra ne zaman aslında kafam karışsa...
Bunu yaptığımı ve buradan da bir fikirle, bir dönüşümle çıktığımı fark ettim ki şu anda da mesela yaptığım işlerden bir tanesi İspanya'daki Camilo de Santiago yolunda kadınlara yollarında rehberlik
etmek gibi. Evet, başlayalım mı onu konuşmaya?
O sevdiğim, merak ettiğim konulardan birisi.
Onu anlatacağım ama bu hareketle ilgili biraz daha bir şey söylemek istiyorum.
Şimdi toplumsal cinsiyetle ilgili bir yüksek lisans tezim var benim, mimarlık.
Ve grafik okuduktan çok daha sonra yaptığım.
Erkeklik, güç, iktidar bu konuları analiz ettiğim.
Aslında iletişim departmanı altında yazdığım ama konusu itibariyle bu konuları da anlamam gerektiren bir tez.
Onun üzerine patriarkayla ilgili şu ana kadar yazılmış en iyi kitaplardan biri olan Angela Saini'nin The Patriarchs kitabını çevirdim.
Ve bu konular üzerine epeydir düşünüyorum.
Öğrendiğim şey bana şunu söylüyor.
Dünya her zaman erkeklerin...
egemenliğinde değildi.
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin olduğu şimdiki gibi olmadığı dönemler vardı.
Fakat bu dönemler Neolitik çağın sonlarına doğru değişmeye başladı.
Sonra da yavaş yavaş şu andaki işte ateerkillik patriarka dediğimiz sisteme doğru giden yolu kurdular.
Bunun kökenine dair çok fazla şey bilemiyorduk.
Çünkü arkeoloji erkeklerin tek elinde olan bir alandı.
Ve tek başına arkeoloji konu hakkında bir cevap vermeye yetmiyordu.
Yani antropoloji, arkeoloji, genetik bilimi, tıp falan bunların hepsinden aslında araştırmacıların bu konulara bir miktar toplumsal cinsiyet perspektifiyle bakmasıyla bunlara cevap üretilebilmeye
başladı ve bu çok yeni bir...
Hep erkeği baz alarak bakıyorlar değil mi?
Mesela ilaçlarda da öyleymiş ya ilaç sektöründe erkeği normal alıp ona göre ilaç dozajını belirlemek.
Öyle bir şey zaten var.
İnsanı erkek olarak kabul etmek, kadını...
Yan ürün. Yani kadının ona ait özellikleri göz önünde bulundurmamak.
Yani insanı temsil eden şeyin erkek olduğunu düşünmek diye bir durum var tabii ki patriarkada.
Ama aslında cinsiyetin...
Ne demek olduğunu da biz yeni anlıyoruz.
Sadece aslında erkeği yüceltmek, erkeği beğenmek gibi bir yerden değil ama cinsiyet denen şey nasıl çalıştığını, nasıl inşa edildiğini, nasıl iş gördüğünü de aslında son yüzyıllık
süreçteki teorilerle, çalışmalarla işte psikoloji olsun, sosyoloji ya da felsefe bu alanlar...
Son 100 yılda inanılmaz atılımlar yaptılar ve yeni yeni aslında anlamaya başlıyoruz.
Ve son 50 yıllık süreçte feminist kuramın iyice oturması ve birçok alana artık etki etmesiyle beraber bir tıbdaki bir akademisyen de o perspektifle elindeki veriyi
okuyabilmeye başladı. Dolayısıyla bu konularda üretilen çalışmaların toplamından şöyle bir yere vardık.
Çok uzun bir konu ama çok özet geçmeye çalışıyorum.
başlangıcına ait şeyleri işte mesela mezarlarda tanrı çağı figürünleri değil de böyle sivri savaş aletlerini görmeye başladığımız yani insan topluluklarındaki
kutsal olan, daha merkezde olan ya da daha önemsedikleri şeyin berekete, yaşamı çoğaltmaya, topluluk olmaya dair şeyler değil de savaşmaya ve o tek bir cinsiyetin kullandığı,
erkeklerin kullandığı şeylere doğru kaymasına ne zaman geçildiğini yaklaşık tespit edebiliyoruz.
Fakat bunun neden olduğunu bilmiyorduk.
Şimdi şöyle bir kuram var.
İnsanlar neoliktik döneminde farklı yerlerinde küçük topluluk olarak yaşıyorlar.
Fakat at evcilleştirilmemiş tarım toplulukları var ve tarımda insanları böyle bir araya toplayan, birlikte çalışmalarını gerektiren, bir cinsiyeti çok öne çıkarmayan, iş bölümü, iş birliği gerektiren daha
böyle kolektif bir emek.
Ve sabitler, hareket kabiliyetleri sınırlı.
Ve dünyanın farklı yerlerinde tarımın...
yapılabildiği yerlerde insan toplulukları bu şekilde yaşıyor.
Fakat tarımın çok mümkün olmadığı coğrafi koşullar iklim dolayısıyla olan yerde yaşayan insanlar da var.
Örneğin Sibirya işte Rusya'nın kuzeyindeki bölgeler gibi.
Buradaki insanlar avlanıyorlar.
Çünkü tarım yapamıyorlar. Avlanmak çok hedef odaklı çok keskin hatları olan bambaşka bir eylem.
Ve kolektif olarak yapma biçimi tarımdan çok farklı.
Şimdi bu topluluklar atı evcilleştiriyorlar ilk kez.
Ve at onlara inanılmaz bir hareket kabiliyeti kazandırıyor.
Şimdi bir insanın ayaklarıyla yürüyerek gidebileceği mesafe ve o sırada işte yanında taşıması gereken yiyeceği suyu başka bir şey.
Sonsuz gidebilen bir aracının olması.
O aracın mesela biz şu anda arabayla herhangi bir aletle sonsuz gidemiyoruz.
Ama düşünün ki böyle asfaltın, toprağın yani otoyolların hiç olmadığı dünyanın her yerinin bir atın gidebileceği biçimde olduğu bir zamanda bir atınız var etraftaki her şeyi yiyor.
Benzin koymanıza gerek yok.
Çok güçlü. Suyunu bulabiliyor.
Yemeğini kendi buluyor.
Sürekli kendini şarj ediyor.
Eşya taşıyabiliyorsunuz ve onunla mesafe kat edebiliyorsunuz.
Şimdi bu insanlık tarihinde her şeyi değiştiren bir noktalardan biri.
Atı kullanan ve atla hareket eden insanlar hem kendileriyle hem de dünya ile ilgili çok büyük bir bilgi kazanıyorlar.
Her şeyden önce. Şimdi yolculuk yapan bir insanla yapmayan bir insan çok farklı.
Mesela siz ne bileyim gördünüz, bir sürü yeri gördünüz, geçirdiniz, bir sürü yolculuklar yaptınız falan.
Bir versiyonunuzu düşünün mesela.
Doğduğunuz yerden hiç bir yere ayrılmamış ve orada yaşamış ölmüşle.
Şu andaki kendinizi düşünün.
Aradaki farkı düşünelim. Çok muazzam bir fark.
O dönemde atı evcilleştirerek hareket kabiliyeti kazanan insanlar.
sabit olan insanlardan çok daha farklı özellikler kazanıyorlar.
Ve atı kullananlar öncelikli olarak erkekler.
Çünkü o sırada kadınların topluluğa bir çocuk katması ve topluluğun çoğalması da topluluğun hareket etmesi kadar önemli.
Dolayısıyla her ne kadar kadınlar da atabilse de onu böyle şey biçimde kullananlar erkekler olmuş.
Ve bu hareketin ve bu yolculuğun O cinsiyete kazandırdığı güçler o kadar fazla ki erkekler kadınlara göre daha kapasite kazanmış bir pozisyona gelmişler.
Şimdi bu aslında erkeklerin kadınlardan farklı olarak...
Sadece bir biyolojik cinsiyet farklılığından bahsediyoruz.
Bir penisleri olması dolayısıyla, erkek olmaları dolayısıyla kazandıkları bir güç değil.
Hareketten kaynaklı bir güç.
Hareketin onlara verdiği yeni tool'lar, yeni beceriler.
Mesela bir atla 2000 kilometre yol yaparsanız sizin bütün beyinsel fonksiyonlarınız değişir.
El-beyin koordinasyonunuz değişir.
Dünya ile ilgili başkalarının bilmediği bir sürü şey öğrenirsiniz.
Sınırlarınızı acayip geliştirirsiniz.
Bambaşka bir şeye dönüşürsünüz.
Çok güçlü bir şeye dönüşürsünüz.
Bir kere keşfetme duygun daha fazla oluyor.
Gözünle taraman sürekli karşı.
Mesela araba kullanırken sürekli tarıyor halde oluruz gözümüzle.
Fark etmesek bile. Ya da işte o hareketin getirdiği o özgürlük ve keşif duygusu az önce söylediğim.
Bunların hepsi zihni daha çok açan şeyler haline geliyor.
Tabii yani beyin çok daha fazla çalışıyor.
Beynin çalışma kapasiteleri artıyor.
Daha zeki bir hale geliyorsunuz beyin çalıştıkça.
Elinizle bir şey yapıyorsunuz.
Beyin el koordinasyonu çok iyi olması gereken bir şey.
Aynı anda avlanıyorsunuz belki atın üstündeyken.
Araba kullanmanın böyle yüz katı falan zor bir şey.
At üzerinde gidip avlanmak falan.
Takip ederek çünkü. Tabii aynı zamanda da o canlıyı hissediyorsunuz.
Bütün içgüdülerinizi kullanıyorsunuz.
Bütün bedeninizi maksimum kapasitede kullanıyorsunuz falan.
Şimdi bunu yapan kim olursa olsun inanılmaz gelişir.
Şimdi o dönem bunu erkekler yaptığı için bir takım şeyler, kapasiteler kazanmışlar.
Ve üzerine de bunu koydukça aradaki fark açılmış.
Dolayısıyla erkeklerin aslında güç sahibi olmalarına giden yol erkek olmalarından gelmiyor.
hareket etmelerinden geliyor.
Kahramanın yolculuğundaki o kahraman olma o hareketle olan yolculuğa çıkmayla olan bir şey.
Şimdi buradan en başa dönüyorum.
Şu anda ben olduğum noktaya geldiysem eğer bunun sebebi aslında benim binlerce yıl önceki bir erkeğin yaptığı hareketlere benzer hareketleri yapabilecek bir şekilde olmamdan.
Yani bundan yüz sene önce kadınlar bisikletle çıkıp şehirlerinden üç ay boyunca gezemezlerdi.
Şu anda ne bileyim bir kadın Çocuğunu bırakıp işte ülke değiştiremezdi bundan 200 sene önce falan.
Kadınlar son 100 yılda ama belki çok daha yakın belki son 20 yılda diyebilirim.
Bundan 9 bin, 8 bin yıl kadar önceki erkeklerin yaptığı şeylere benzer şeyleri yapabilmeye başladılar.
Dolayısıyla o zamanlar erkeklerin kendilerine kattığı güçleri kendimize katabilmeye başladık.
Yani bir insan 3 ay boyunca dünya üzerinde kendi bedeniyle hareket edip bir yere varırsa.
ölmezse, besinini bulursa, konaklarsa ve tehlikelerden korunabildiğini...
Fark ederse kendi güçlü hisseder.
Yani benim hiç öyle bir deneyimim olmadı mesela uzun süre yürümekle alakalı.
O yüzden de şeyi çok merak ediyorum bu kamino yürüyüşünü.
Hem güvenli bir haç yolculuğu hem işte sana eşlik edenlerle beraber yolculuğun zenginleşmesi.
Öyle bir şeyi çok isterim ama bir yandan da mesela bedenime güvenemem.
Bu benim bir önyargım mı yoksa gerçekten bedenimin eksik olması ile ilgili bir şey mi?
Ondan hiçbir zaman emin olamıyorum denemeden.
Ben eminim. Hemen cevap vereyim.
Bedeninize güvenmemeniz aslında...
patriarkanın kadın bedenini nasıl kodladığını ve bizim kültür içinde bunu nasıl öğrendiğimizle çok ilgili.
Sonuçta biz bedenimizle ilgili kendi deneyimlerimizden olan bilgimiz bu kadar.
Ama bedenler, başka bedenler ve onların...
Yaptıklarıyla ilgili kitaplardan, filmlerden, etrafımızdaki insanlardan kazandığımız bilgi ve deneyim çok çok daha fazlası.
Dolayısıyla biz onun üzerinden değerlendiriyoruz ve o da bize şunu söylüyor.
Kadın bedeni kırılgandır, kadın bedeni narindir.
Her an başınıza bir iş gelebilir.
Kendinizi korumalısınız.
Dünya tehlikelerle dolu.
Siz zayıfsınız. Ancak kastlı insanlar, çok kastlı insanlar, yıllarca spor yapanlar bunu yapabilir.
Sizin yeriniz ev, çocuk büyütmek ve süslenmek.
Bunu veriyor zaten sistem sana bunu veriyor ama onun dışında ben dediğim gibi şeyden emin olamıyorum.
Hani atıyorum grup halinde yürüyeceksek ben çok hızlı kesilebilirim, yoruldum diyebilirim.
Yavaş yürürüm belki sizin 30 günde yürüdüğünüz yolu ben 60 günde yürürüm ama yürürüm.
Hani ben ondan emin olamıyorum kendimle ilgili olarak.
Şimdi o da yine Altdorf faaliyetlerine genelde rehberler erkek oluyor ve erkek rehberler gruptaki insanları gözetmiyorlar.
Farklılıkları gözetmiyorlar.
Gruptaki en güçlü alfaya göre bir planlama yapıyorlar ve hedef odaklı hareket ediyorlar.
İşte evet hedef odaklı hareket ediyorlar ve ben...
kendimi hep yetişemeyen, sonda kalan of gene beceremedim duygusuna götürüyorlar.
O yüzden de ben öyle şeylerden daha uzak durmayı tercih ediyorum.
Çünkü ben yapamam şeyi var, kalıbı var kafamda.
Evet bu işte heteronormatif belli bir çeşit erkekliğin liderleştirildiği ve her işte de O işin başında ya da onun lideri olan erkeğinde onu kendine baz aldığı bir modelin
aslında outdoor'daki versiyonu.
Halbuki dışarıda hareket etmek bu anlama gelmiyor ve herkes bir bedene ve o bedenin verdiği güçlere sahip.
Doğru bir şekilde aslında gözetilirse herkes her şeyi yapabiliyor.
Ama bu tip erkekler sadece belli tip erkeklerin makbul, diğer herkesin zayıf, yanlış ve potansiyelsiz, kapasitesiz olduğu hissindeler.
Böyle olduğu zaman çünkü kendileri kahramanlaşabiliyor.
Evet sen onu daha iyi de gözlemlemişsin bu yürüyüşlerde anladığım kadarıyla.
Yani yürüyüşler çok daha kolayı yani yürüyüşleri zaten herkes yapabilir.
Yani oradaki o rota çok kolay bir rota çok altyapısı işte İspanya o gözü gibi baktığı için harika.
İşte bir haç rotası olduğu için, Katolikler, Hristiyanlar için çok önemli bir rota olduğu için zaten bir sürü olanağı var.
Yaşlı insanlar yapabilsin diye bir sürü olanak var falan ama onu hani geçiyorum.
Dünyadaki herhangi bir şeyi, rotayı, herhangi bir hareketi aslında herkes yapabilir.
Herkesin yani hareket bir cinsiyete ait bir şey değil.
Evet. Bence burası en vermemiz gereken şey bu aslında.
Hareket cinsiyetli bir konu değil.
Şey gibi mesela.
Sevgi cinsiyetli bir konu mu?
Değil. Değil değil mi? Herkes sevebilir o kapasite yani.
Hareket de öyle bir şey değil.
En çok erkekleri hareket ediyor gördüğümüz için biz bu alanın erkeklere ait bir alan olduğunu düşünmeye eğilimli ve meyilliyiz.
Ama bu gerçeği yansıtmıyor, hakikati yansıtmıyor.
O yüzden bunları böyle söylemenin önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü ben bunun net bir örneğiyim.
Yaptığım her şey hayatta bir takım yolculuklara çıktığım için erkeklerin yaptığının yüzde biri değildir dünyadaki.
O yolculukların bana verdiği kapasiteleri...
kullanmayı öğrendiğim için, kendimi bunlar sayesinde geliştirdiğim için aklımı, düşünme kapasitemi, bedenime güvenmeye ve bedenime böyle zarar görebilir bir şey olarak değil de aa bunu da yapabiliyormuş diye baktığım
ve o sırada da ne bileyim belki ay nasıl görünüyorum diye böyle bir makyaj malzemesi almak yerine ben bunu yapmak istiyordum nasıl yaparım diye düşünmeye evrildiğim için bir takım şeyleri hiç özel bir avantajım olmamasına rağmen
başarabildim. Dolayısıyla bunu kadınlara söylemenin ya da erkek dışındaki herkese yani böyle alfa erkek dışındaki herkese başka erkeklere de belki söylemenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü dünyayı yöneten o itidarı da kötüye kullanan erkekler buraya bizden üstün oldukları ya da erkek oldukları için gelmediler.
Hareket ettiler, dünyayı tanıdılar, kendi kapasitelerini tanıdılar ve bunları kullanmayı öğrendiler.
Ama bunları kötüye kullanmayı öğrendiler.
Bunlar normalde iyiye kullanılırsa çok başka şeyler de yaratabilir yani.
Yani bu anlattığın şeyden de şunu duyuyorum aslında.
Hareket etmeyle gelen özgüven çok içeriden gelen bir özgüven.
Seni kendine inandıran, inancını arttıran bir özgüven.
Ve dış onaya bağımlı bir şey değil.
Sen kendin biliyorsun gücünü.
Ve erkeklerin özgüveni biraz da büyük bir ihtimalle o hareketten de geliyor.
Biz kendimiz de kadınlar olarak hareket edebilmeye başladıktan sonra evet ya yapabiliyorum bu içeriden gelen bir özgüven.
Yani benim dış görüntüme bakarak kimseden onay almıyorum dışarıdan gelen bir özgüven değil.
Evet eğer birilerinin sizin hakkında ne düşündüğünüz üzerinden bir kendilik fikriniz oluşursa o birilerinin fikri değişebilir.
O birilerinin fikri zaten birilerinin size ait de değil sizin elinizde olan bir şey değil.
Oraya doğru bir bağımlılık durumunuz oluyor.
Yani siz aslında kendi kendini şarj edebilen bir şey değilsiniz.
Ona bağlısınız. İşte dış onay bence bu son günlerin de gündemlerinden bir tanesi.
İçsel özgüvene bizi götüren şeylerden birisi de anladığım kadarıyla bu hareket.
Evet ve çok şekilci bir şey dış onayla bağlı olarak özbenlik fikri.
Halbuki siz kendinizi kapasitelerinizle yapabildiğiniz şeylerle kendiniz değerlendirdiğiniz zaman yani normalde belki hani 20 adım atmak o sıradaki siz için çok zor bir şey.
Ama siz 20 adım atabildiğiniz için kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Ama başka birine göre atıyorum sizin şöyle bir bedende olmanız, şöyle bir kıyafette olmanız doğrudur.
Siz ancak onunla beğenecektir.
Ve beğeniye ve aslında onaya çok ihtiyaç duyan varlıklarız.
O beğeniye, ondan gelecek beğeniye mecbur kalmak.
Çok bizi hem hassas kılıyor hem de bağımlı kılıyor.
Kurtulduğumuzda şey gibi yani kendi kendimizin parasını kazanabiliyoruz gibi bir duruma geçiyoruz.
Yani kendi işimizin patronuyuz gibi ve vergi vermiyoruz gibi bir duruma geçiyoruz.
Yani onayı kendime veriyorum.
Kendi yapabildiğim şeylerden veriyorum.
Ve kendime yani aferin mi, seni çok beğeniyorum mu, seni çok seviyorum, seni destekliyorum mu ben söylüyorum.
Başka birinin ne dediğinden önce.
Onay merceği kendin oluyorsun ilk başta.
Ve bunun da şeyi sadece benim bedenimin zaten hali hazırda sahip olduğu şeyler.
Bunun yapabilmesi sayesinde bedenimi hep onaylıyorum.
Bu da yani biricik fiziksel varlığımla aslında barışmaya götürüyor beni.
Yani çünkü çok ayrışık bir durumda kadınlar kendi bedenlerinden.
Yani o beden aslında erkek gözüne ait.
Erkek gözünün... Değerlendirme biçimine ait.
Kadınların değil. Erkek gözünden kendimize bakıp aynada bakarken beğenilir mi beğenilmez mi diye bakarsak zaten yine orada onaya ihtiyaç duyuyoruz.
Yani o onay kısmı gerçekten tekrar birçok kadının düşünmesi gereken bir nokta bence de.
Ve hani ortada bir erkek olmasa bile bizim bakış açımız bunu içselleştirdiği için aslında o...
Male gaze dediğimizle kendimize bakıyoruz.
İlla bir erkek olmasına gerek yok orada.
Bizim o bakışı içselleştirdiğimiz bir durum söz konusu bu kültür içerisinde.
Tabii yani bunu filmlerden içselleştirirsin, dışarıda gördüğün örneklerden içselleştirirsin.
Çok örneği var. Peki şeyi soracağım, şimdi hareketten devam ediyoruz.
Camino Santiago yürüyüşünden bahsedelim istiyorum.
Senin bireysel kamino yolculuğun ve bunu bir grup kadınla yapma isteğin nasıl gelişti?
Şimdi ben Türkiye'de kızımı okutma konusunda çok zorlanmaya başladım.
Kendimi bir bekar anne olarak devam ettirmek, kızımı iyi bir eğitime aldırmak ve belli bir şekilde kendi çocukluğuma benzer bir şekilde yaşamanın koşulları, maliyeti inanılmaz
derecede arttı. Ve geleceği görememek ve sürekli stres altında yaşamak beni çok zorlamaya başladı.
İspanya ile ailesel bir bağım var, kökensel bir bağım var.
Gittiğim geldiğim bir yerdi ve Türkiye'de bir yayın evi kurmuş, kırsalda bir hayat kurmuş.
Bütün aslında üretimde burada olan bir insan olarak böyle çok çıkışsız bir yere gelmek beni çok zorlamaya başlamıştı.
O dönem daha önce yaptığım gibi bir zamanlar dedim ki ben bir yürüyeyim, uzaklaşayım ve uzun süre düşüneyim.
İspanya'ya gidip yürümeye karar verdim.
Eskiden nasıl ya ben mimarlıkta ne yapacağım olmuyor bunlar.
Dediğim zaman nasıl çıkıp bisikletle 3 ay hareket ettiysem benzer bir böyle kırılma dönemindeydim.
Ve hayatıma sadece benim bulacağım yolların yeni çözümler getireceğini biliyordum.
Kimse bana bir çözüm üretmeyecekti.
Çocuğunu nasıl büyütürsün, nasıl güvende olursun?
Bunların hiç dışarıdan gelmediğini gördüğüm ve işim başa düştüğü bir dönemdi.
Kendimi bisikletle gidebilecek kadar...
Fiziksel olarak iyi hissetmiyordum.
Bir ameliyat geçirmiştim.
Ve bedenimle ilgili güven duygum acayip sarsılmıştı.
Çünkü tesadüfen bir kontrol sırasında vücudumda bir kitle olduğunu öğrenmiştim.
Ve böyle bir anda ah ben...
Hiçbir şey olmadan da hasta olabiliyormuşum dedim ve o tedirginlik o korku benim içimde böyle kaldı.
Yani iyileşsem de ameliyat başarılı da olsa hiçbir şey yok deseler de testlerde benim öyle içimde bir korku güvensizlik kaldı ve bedenimle olan çok eskiden beri olan o şey her şeyi yaparım
kısmı bir anda ah hasta olabiliyormuşa kaydı.
Dolayısıyla bisiklet ya da böyle daha iddialı bir şey değil de çok daha sakin ve belki biraz yaz.
Duygularını falan da proses edebileceğim.
Belki yolda böyle hani şu dağda açtım işte bu yokuşu da çıktım falan değil de böyle hani ağlaya ağlaya yürüyebileceğim bir şey istedim uzunca bir süre.
Kendi bedeninle ilişkini tekrar yapılandırırken.
Tesis etmek için. Evet. Çünkü yani bir sürü kayıp hissediyordum yani.
Türkiye'nin geldiği noktada böyle bir geleceğimizi kaybetmiş, geçmişimizin üstünden geçilmiş böyle çok büyük bir kayıp ve yas duygusunu hissediyordum.
Ondan sonra... Bu ameliyatlar, işte doğum, kendi alıştığım bedenim ve kimliğim de çok sarsılmıştı falan.
Ve hani ne yapacağımı bilemediğim bir dönemdeydim.
Güçsüz hissediyordum yani abi işin aslı.
Çok güçsüz hissediyordum. Fakat daha önce güçsüz hissettiğimde nasıl güçleneceğimi öğrendiğim için dedim ki sen güçsüz hissediyorsun ama nasıl güçleneceğini biliyorsun.
Bunun için... Sadece ihtiyacım olan şey güvenli bir mesafede bulunabileceğim bir yerdi.
Çünkü bir şey böyle bir dönüşüm bir haftada çok olmuyor eğer böyle bir 20 seneyi proses edecekseniz.
Uzun bir zaman. Uzun bir zamanla ihtiyacınız var.
O yüzden böyle bir 2-3 ay yürümeme yetecek kadar güvenli bir rota arıyordum.
Hesap defteri açılacak orada 20 yıllık.
Dünyadaki gerçekten ben böyle severim yani haritayı açıp dünyadaki işte ne bileyim.
Dünyaya bakmayı severim yani.
Dedim ki nereye gidebilirim?
Şurası olur, burası olmaz falan.
Sonra dedim İspanya'da böyle bir haç rotası vardı falan.
Burası güvenlidir. Olduğu için tabii ki.
Burada böyle şeydir yani.
Burada bir sıkıntı olmaz. Kadın olarak da yürüyebilirim.
Hiçbir şey olmaz bence.
Biraz araştırmaya başladım falan.
Sonra bir sürü rotası varmış İspanya'da böyle.
Ve epey uzun rotalar olduğunu fark ettim.
İşte konaklamanın...
ne bileyim sağlık ekstra durumların falan hepsinin çok iyi yapılandırıldığını gördüm.
Falan dedim tamam benim istediğim şey istediğim gibi ağlaya ağlaya yürüyebilirim.
Belli noktalarda sen durup orada işte uyuyorsun, yemeğini yiyorsun, dinleniyorsun değil mi?
Sürekli de yürümüyorsun. Şöyle her 20 kilometrede bir konaklama olanakları var ve bunlar böyle hem belediyelerin sunduğu hem özel hem de dini.
seçenekleri barındırıyor. Yani bir manastırda da kalabiliyorsunuz, bir pansiyon otelde de kalabiliyorsunuz ya da yürüyüşçüler için olan albergi dediğimiz o köyün, o belediyenin her nereden geçiyorsanız yaptığı
böyle yatakhane gibi yerlerde de kalabiliyorsunuz.
Bunlar farklı farklı kuralları, farklı farklı işte ekonomisi olan yerler ama her 20-30 kilometrede bir mutlaka var.
Olmayan yerleri de var.
Orada da çadırda kalabilirsiniz falan ama oralar hani illa geçmek zorunda olduğunuz yerler değil.
Dolayısıyla ben tamamen burası bana uygun.
Bu benim kalemim yani. Gittim Fransa'nın, Fransa-İspanya sınırından böyle başlangıç noktaları var.
San Sebastian'dan mı?
San Sebastian'dan değil, İrundan.
San Sebastian biraz daha ilerisi.
Ben de geçmiştim oradan.
Evet, İrundan. başlıyorsun.
İlk önündeki güzel şehir San Sebastian.
Çok da güzel bir şehir. Kuzey rotasından başladım ben.
Camino Santiago'nun 5 tane ana rota var.
Ben işte Kuzey Denizi'nden Kıyı rotasından başladım Fransa sınırından.
Epey bir yürüdüm böyle 500 kilometre falan kıyıdan yürüdüm.
Sonra rotayı dağlık rotayla birleştirdim.
Böyle daha az kişinin girdiği daha zorlayıcı bir çıkış rotasına bağlandım.
Sonra da Camino Frances denen çok daha işte bilinen rotaya bağlayıp Santiago'ya vardım.
Oradan da aşağı Portekiz'e devam ettim.
Böyle yaklaşık 1000 kilometrelik yayan.
O kadar korkuyorum ki bin kilometreyi ben arabayla gidemem yani.
Şu an sen söylerken acaba nasıl olabilir diye düşünüyorum.
Yani şöyle yapabildiğinizi gördüğünüz için çok mutlu oluyorsunuz.
Evet zaten işte keşke o duyguyu yaşayabilsem diyorum kendime ama bir şey olarak koydum ben onu.
Bucket listeme bir madde olarak bu yürüyüş yapılacak diye koydum ama bakalım kısmet.
Yani bence herhangi bir hedef koyabilirsiniz.
Mesela ne bileyim şu an 10 kilometre koşmak çok...
Zor geliyordur size. 5 kilometre çıkıp koşup aa ben bunu yapabiliyormuşum deyip sonra 10 kilometre koşabiliyor muyum deyip.
Yani aslında konu Camino Santiago değil de bedeninizle yapabileceğiniz, normalde yapmadığınız bir şeyi küçük küçük deneyerek yapabildiğinizi fark etmek.
Çünkü ben de mesela 1000 kilometreyi bir günde yürümedim.
Mesela şimdi sen de çıksan işte 5 kilometreyi bir günde koşamazsın belki ama 10.
günde %100 koşarsın.
Oradaki şey süreklilik değil mi?
Süreklilik. Çünkü başka hiçbir şey yapmıyorsun ki.
Ben sabah kalkıyorum. Bir tane sırt çantam var.
Yürümeye başlıyorum. Başka hiçbir şey yapmıyorum.
Sonra da akşam duruyorum, uyuyorum.
Dolayısıyla bir bakıyorsunuz, bir süre sonra.
Aa ben şuradaki dağda ben şuradaydım falan.
Arkanızı dönüyorsunuz. Ben beş gün önce şu dağdaydım.
Aa gelmişim. Vay be ben geldim falan deyip böyle kendi kendinize.
Aa ben bayağı hasta değilim galiba.
Ya da ben demek ki iyiyim.
Ya da ben güçlüyüm falan demeye başlıyorsunuz.
Bunu sana deneyimle beraber veriyor aslında o bilgiyi.
Vücudun sana aynaya bakıp daha sağlıklıyım demiyorsun da o deneyimle beraber iyiyim, sağlıklıyım, dinleniyorum, kalkıp devam edebiliyorum bilgisini sana o deneyim veriyor.
Evet yani gördüğünüz şey sizin bunu yapabildiğinizi söylüyor.
Çünkü siz eğer hiçbir şey değiştirmeden durursanız beden sonuçta hiç durmayan bir makine.
Yani şalteri hiç durmuyor.
hareket eden bir şey aslında.
Hep işleyen bir şey. Arabanın hep çalıştığını düşünün.
Siz bu arabayı altı ay yatırırsanız, hareket ettirmezseniz o araba çürür.
Beden de aslında acayip bir hareket potansiyeline sahip.
Biz onu hareket ettirmediğimiz için aşırı derecede zihinle baş başa kalıyoruz ve zihinde düşünce üretiyor.
Yani durduk yere düşünce üretiyor yani.
O lupa girdiğin zaman da çıkamıyorsun.
O yüzden hareket zaten çok iyi geliyor.
Ki bunu öneren kitaplar da var.
Bu Beden Kayıt Tutar kitabında hareketi mesela çok fazla önceliyor.
İşte yoga olabilir, yürüyüşler olabilir.
Hatta kickbox'tan falan da bahsediyor.
Yani aslında o hareketle olan ilişkimiz bedenimizle olan ilişkimizi de olumlu yönde etkiliyor.
Şimdi kabinoda peki kadınlarla yürümeye nasıl karar verdin?
Ya şimdi bu yürüyüşü yapıp tamam çok iyi geldi falan dedikten ve sonra da bir biçimde bir şekilde kızımla İspanya'ya gittik.
İki şey yapmak istedim.
Bir, İspanya'da dönem dönem yapabileceğim bir işim olmasını istedim.
İki, tek başıma yürürken eksikliğini hissettiğim bir şey vardı.
Orada grupça insanlar yürüyorlar ya da yolda böyle gruplaşıyorlar falan arkadaş oluyorlar ve çok eğleniyorlardı.
Keşke burada kadınlarla biraz eğlenseydik yani şurayı birlikte yürürseydik ne kadar eğlenirdik ya da ne kadar coşkusunu birlikte paylaşırdık demiştim.
İçimde böyle çok eksik kalmıştı onu paylaşamamak yani bir şey çıkıyorsunuz bitiriyorsunuz ya da bir yere varıyorsunuz o varışı sarılıp kutlayamamak falan.
Çok böyle mahzun hissettirmişti beni ve Türkiye'deki kadınlara...
Özellikle de böyle bedenleriyle ilgili bir travmatik bir şey geçirmiş ya da bedeniyle böyle bir şey başarma konusunu çok özel bir konu gibi hisseden kadınlara.
Bir hafta...
150 kilometre yürüyebilirsin ve bunu burada böyle yapabilirsin.
Bunu kadınlar arasında yapabilirsin.
Bu da ayrı bir hani aslında travmatize olduğumuz bir şey falan.
Bunları böyle gösterebilmenin aynı Snake 8'de bir zamanlar yaptığım hisse beni ulaştıracağını.
Hani yayın evini kapatmış da olsam çeşitli sebeplerden.
Böyle insanlara iyi gelmenin, bir şeyi böyle severek yapmanın duygusuna beni yaklaştıracağını düşündüm.
O yüzden elimde bir rota vardı.
Ve bunu paylaştın.
Evet bunu burada bir yolculuklar düzenleyelim dedim.
Evet çok güzel. Dört kez mi yaptın?
Evet geçen sene dört kez yaptık.
Çok güzel. Mayıs, Haziran, Ağustos ve Ekim'de.
Farklı gruplarla işte 25 kişi de olduk 10 kişi de olduk.
Devamda edeceksin. Evet devamda edeceğiz.
Süper seni takip etsinler o zaman bunun bilgisini ekleyelim.
Şimdi son soruma geliyorum yavaş yavaş.
Ariadne mitindeki gibi kendini labirante sıkışmış ve zorlanmış hissettiğin bir dediğimin neydi?
Ve sonrasında çıkış için ipucun ne olmuştu?
Şimdi Ariadne benim çok çok sevdiğim, üzerine çok düşündüğüm.
Bir hikayedir.
Farklı versiyonlarına da çok meraklıyım.
Yani o hikayeyi farklı şekillerde yazan insanlara.
En sevdiğim versiyonlarından biri Borges'in versiyonudur.
House of Asterion.
Ben bilmiyorum. Bilmiyor musun?
Çok güzel bir böyle dört sayfalık bir hikayesi vardır.
Asterion aslında minatordur.
Ve orada kim aslında canavar diye sordurur bize.
Çok felsefi, çok derinlikli, acayip bir metindir.
Sana ben onu göndereceğim.
Tamam, tamam. Çok merak ettim.
Şimdi klasik hikaye bize kralları anlatır.
Kralları anlatmak için yazılır ya eski hikayeler hep kralları övmek, kralları göstermek, erkekleri ve kahramanları, kralları anlatmak, onların yüceliklerini bize nüfuz ettirmek için.
kaleme alınmış. Ama şu anda da mesela bu tip hikayeler var.
Ama biz hikayeleri kendimiz de üretiyoruz, yazıyoruz.
Şu anda mesela başka bir hikaye insanlara ulaşmasını sağlıyoruz.
Eskiden bu tuğullar şimdiki kadar yaygın ve herkesin elinde değilmiş.
Sadece bir kişi bunu yazıya geçirebiliyormuş.
Onunkini tutuyorlarmış.
Dolayısıyla sadece en güçlüyü öven hikayeler kalmış.
Şimdi Ariadne'nin hikayesinde Girit kralı, onun karısı, kızı, Karısının ihanetiyle aslında ihaneti değil de aslında kralın açgözlülüğünün ve bencilliğinin temsili
olan onun vücuda geldiği bir minatorla ve bu kralın düşmanı ve aslında rakibi olan Atina'nın kralı ve prensiyle ilgili bir hikayemiz var.
Yani ortada aslında erkekler hırsları, bencillikleri, kinleri ve düşmanlıkları var.
Buna aslında yoğruluyor klasik hikaye.
Tabii ki bunun içinde kadınlar da var.
Fakat bu klasik erkek hikayesi içinde bu hikayede çok enteresan bir kadın var.
O da Ariadne, kralın kızı.
Aslında kardeşi olan Minotaur.
Bir labirentte tutsak, Ariadne de prenseslikte tutsak.
İkisi de tutsaklar. Anneleri de tutsak.
Tek bir şey var, mutlak, totaliter bir kişi var.
O da kral. Ya da öbür kral ya da prensler.
Diğer herkes tutsak.
Tutsaklıkta eşitler. Farklı statüleri var ama özgürlüklerin olmaması konusunda eşitler.
Şimdi bu erkeklik hikayesinde hareket eden tek bir kişi var.
Güçlü erkekler pozisyonlarını koruyorlar.
O güçlü erkeğin yerini alabilecek ya da alması beklenen ya da alıp alamayacağı belli olmayan ama onun soyundan gelen daha genç olan erkek hareket ediyor.
Çünkü güç kazanacak.
Atina kralının oğlu olan Teseus, Atina'nın uzun süredir Girit'e verdiği vergi borcuna binaen öldürülen savaşçıların artık bir son bulmasını istiyor.
Ve diyor ki bu zamana kadar kimse öldürmedi bu minotoru.
Ama onların öldürmemesinin doğal.
Çünkü onlar prens değil.
Yani bir prens öldürürse bir prens öldürür.
O da benim yani. Tabii ki siz kimsiniz diyor yani.
Yine hareket halinde.
Böyle bir kibirle dolu, böyle bir küçümsemeyle dolu bir erkek oğlan çocuğu görüyoruz.
Genç erkek delikanlı görüyoruz.
Ve bu kibriyle ama aslında hiçbir deneyimi yok.
Tek sahip olduğu şey aslında ünvanı ve ünvan hiçbir şey değil.
Hakikatte hiçbir şey değil. Bununla deniz açılıyor ve gelecek işte çok emin kendisinden canavarı öldüreceğine.
Ama şimdi bir insan bilir ki birinin bir şeyi sadece ünvanla elde etmesi.
Şu anda da hani böyle veliatlar var.
Bir şey ifade etmez. Biri bir canavarı öldürme işini ünvanla yapamazsınız.
Ya da aslında insanların halkın kalbindeki kral olmayı da ünvanla yapamazsınız.
Dolayısıyla bu hikayeyi okurken ya da dinlerken...
Akıllı olan insanlar bilirler ki oradaki prens hakikatte hiçbir şey değil.
Prens Girit'e geldiğinde tabii ki prens olduğu için şölenlerle, şenliklerle karşılanır.
Ve bu sırada da kralın kızı olan Ariadne çocuğu beğenir.
Ya da belki birinin daha ölmemesini ister.
Bilemeyiz. Çünkü her zaman kızları prenslere aşık eden bir hikaye anlatısı var.
Belki sadece birinin daha ölmemesini istedi.
Bence orada bütün hikayede olması gereken, ben bunu yeniden...
Rewriting var ya hani Madeline Miller yazdı Akilius'un şarkısını mesela bütün Troya hikayesini baştan yazdı.
Yazarı öldürmek de deniyor ya böyle yeniden yazmak için.
Ben Ariadne'nin hikayesini yeniden yazıyor olsam Ariadne'yi kraliçe yaparım Minotaur'u da özgürleştiririm.
Minotaur ölmez Ariadne kraliçe olur.
Kral ya da prensler olmaz.
Annesi kendisi özgür.
Herkes özgürlüğüne kavuşur ve yönetimi de bir kadın yapar çok.
Eşitlikçi ve herkesi gözeten bir biçimde.
Ama o iktidarı da bir kral gibi kullanmaz.
Ben yazsam bu şekilde yazardım hikayeyi.
Çok uzattım ama çok sevdiğim bir hikaye.
Şimdi Ariadne ipi Theseus'a, canavarı öldürmek için gelen prense veriyor.
Çünkü canavarı öldürmek aslında kas gücünden, prenslikten geçmiyor.
Orada bir işin sırrı var.
Yani oradaki yapıyı bilmekten gelen bir sır var.
Sadece onu bilen biri o labirentten çıkışın, o labirentin çıkışını bulmak için bir ipucuna ihtiyaç duyduğunu ve bunu da böyle bir iple, girişine sıkıştırılmış bir iple yapılırsa, girişe tekrar çıkabilirse
o zaman köşeye sıkışmayıp hamle yapabileceğini, dolayısıyla öldürebileceğini bilir.
Dolayısıyla Ariadne...
Bir düşmanla baş etmenin yönteminin aslında klasik anlatıdaki kas gücü erkek ve hedef değil, strateji çıkışı bilmek, girişi bir yerin girişini bilmek, çıkışını bilmek ve
yapıyı tanımak olduğunu bilen kişidir.
Yani Ariadne bunun sembolü.
Aklını ve sezgisini eşit oranda kullanmak aslında.
Yani beynimizin içinde de bir labirentin içindeyiz ya.
Yani o ipucunu sen doğru yere bağlarsan zaten geri çıkışın da aynı o şekilde olacak.
Evet yani şimdi sorunun şeyine dönersek senin sorduğun.
Senin kendine. Şimdi ben hangi durumdaysam eğer o durumu bir yapı, bir labirent.
Yoksa işte bir piramit mi?
Her neyse. O yapıyı bir üç boyutlu görmeye çalışırım.
Yani içinde bulunduğum durumu aslında uzaklaşıp görmeye çalışırım.
Çünkü çıkışı bulmak ancak...
Onu yukarıdan görebilirsen olur.
Yani yukarıdan bakman lazım.
İkinci şey de geri dönmekten korkmamak.
Genelde biz erkek eril kahraman anlatılarına alışık olduğumuz ve onlar da sürekli doğrusal bir yolda gittiği ve hedefe doğru gittiği için hiçbir zaman döngüsellik içermezler.
Ama aslında gerçekte hayat döngüseldir.
Evrelerden oluşur.
İdealize edilmediği versiyonun.
Dolayısıyla geri dönebilmek ve...
Farklı yollara girmek, belki işte etrafında dolaşmak falan yapmamız gereken bir şeydir.
Bunu böyle kötü bir şey olarak algılamazsak o bize o yapıyı tanımak anlamında çok şey söyler.
Dolayısıyla geri dönmekten korkmamak ve kendi emeğinle, Arianna o ipi kendi dokur, elinde yapabildiğin şeyle ürettiğin bir tool'un olması.
Bu ayağın var mesela işte yürüyebiliyorsun, outdoor lideri ol, rehberi ol.
Atıyorum elin var bir şey yapabiliyorsun.
Terzilik yap. Yani sahip olduğun bir şeyle üretebileceğin bir şeyi her zaman yanında bulundur.
Dolayısıyla bunu üret.
Yani bunu üretmeyi bırakma.
Çünkü Ariadne mesela o ipi dokunmamış olsaydı o sırada verebilir miydi?
Onu belki 7 aydır dokuyor.
Evet. Yani 7 aydır o...
Yumağı eğiriyor.
Dokuyor yanlış tabii ki.
Evet evet. Dolayısıyla yani günlük küçük küçük bir şeyler yapıyor olmanın sonucunda hani elinde bir tool'un olabilir onu bir anda yapamazsın ama her gün küçük küçük yapabilirsin.
Sürekli ve sabırla yaptığımız şeyler aslında bizi...
Çıkışa yönlendiriyor biraz da değil mi?
Evet. Yani ürettiğimiz küçük üretimlere kıymet vermemiz gerekiyor.
Dünya böyle bize dev şeylerden bahsederken.
Onları gördüğümüzde işte bu şerefsiz Teseus diye bir şey aklımıza gelmeli.
Ve o sırada asıyorum işte bir örgü mü örüyorsun o örgünü devam et.
İşte bir şey mi yazıyorsun yarım paragraf onu yaz.
Bir resim mi çiziyorsun onu yap.
Hani o adamların bize yutturmaya çalıştığı kahramanların o büyük şeylerinin aslında.
pek bir şey ifade etmediğini aklımızın bir köşesine yazıp yapıları böyle üç boyutlu görmek için uzaklaşmayı, geri dönmekten korkmamayı ve kendi üretimlerimize devam etmeyi öneriyorum.
Öneriyorsun. Peki. Senin peki kendi yolun neydi?
Yürüyüş müdür peki senin kendine bulduğun yol?
Ariadne'nin ipi olarak.
Mesela dedin ya mesafelenmek, uzaktan labirente bakmak.
Bunlar için nasıl bir yöntem kullanıyorsun?
Ya ben aslında... Kendime baktığımda çok farklı şeyler yaptım hayatım boyunca.
Ama değişmeyen bazı kısımları var bunun.
Ben uzaklaşmaktan korkmuyorum.
Hareket etmeyi bir araç olarak kullanmayı öğrendim ve bunu hayatımın bir parçası yapıyorum.
Farklı becerilerimi tanımayı ve bunlarla bir şeyler yapmayı merakla böyle devam ettirmeyi istiyorum.
Seviyorum bunu yapıyorum. Ve bir şekilde hep yol ve metinlerle, kelimelerle ilgili şeylerin etrafında dolandığımı biliyorum.
Yani bazen yolda kendim oluyorum.
Bazen bu yolda rehberlik yapıyorum iş olarak.
Bazen kelimeleri çevirmen olarak kullanıyorum.
Bazen yazar olarak. Bazen birilerine aracılık etmek için.
Ama ben yollar ve kelimelerle ilgili şeyler yapıyorum.
Bununla ilgili farklı tool'ları da...
Keşfediyorum, deniyorum.
Yolda buluyorsun aslında. Yolda buluyorum, evet.
Tüm bu şeyinde bana hayatla ilgili öğrettiği şeyleri seviyorum.
Yani bunları yaparak hayatı yaşamayı seviyorum.
Yani bu bahsettiğin hikayede yolda olmaktan korkmamak, geri dönebilmeyi becerebilmek, kelimelerle ilişkini canlı tutmak, biraz daha sonra mesafelenmek, belki vücudunla ilişkini güçlü
tutmak. Bunların hepsi aslında hepimizin öngörmesi gereken ve değerini her zaman canlı tutması gereken şeyler.
Çok güzel anlattın. Teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim. En son bahsedelim mi Tarkan'cığımızdan da?
Buraya Tarkan için geldin ve...
Onun işmesiyle bahsetmek istiyorum.
Bahsedelim mi Tarkan? Tarkan için geldin ve bize de uğradın.
Çok teşekkür ediyorum ayrıca.
Evet. Konser enerjimizle buradaydık.
Evet. Konser için geldim İstanbul'a.
Biraz İstanbul'u özlediğim için biraz o konserdeki insanlarla bir arada...
aynı anda olmak için yani ikisi benim için eşitti yani Tarkan'ı görmek.
Bu arada benim iplerimden birisi de gerçekten konserde olmak.
Konserde de bir hareket halindeyiz ya hep birlikte bir hareketin içindeyiz.
Evet Tarkan'ı evde de açıp dans edebilirsin ama hep birlikte o hareketi yapmak bana inanılmaz bir enerji veriyor.
Evet sen bana gelmeden önce ondan bahsetmiştin ben son yıllarda çok konsere gider oldum çünkü oradaki kolektif enerjiden çok besleniyorum diye.
Evet evet yani o yüzden senin de buna dahil olmuş olman ve aynı aksine Akşamda gitmiş olmamız çok tatlı bir tesadüf oldu.
Evet. Yani bence hem şeyimiz ne denir?
Kahramanımız. Toksik bir erkek değil.
Klasik bir erkek kahraman değil.
Çok kapsayıcı, paylaşımcı.
Aldığı enerjiyi geri veren böyle döngüsel.
Bir figür yani Tarkan.
Oradaki insanlar da o sevgiyi çok güzel gösterebilen, kendi duygularının utanmayan, sevgilerini paylaşmaktan çekinmeyen ve bunu böyle hep beraber yaşamaktan da ayrıca keyif alabilen
yani kolektiflikten keyif alabilen çok özel insanlardı bence.
Evet yani böyle kız ve erkek kardeşlerimizle büyük bir partideydik gibi dün akşam.
Evet bu aslında dünyadaki bütün toplumların yaptığı bir şey.
Bizim bundan... Bu kadar mahrum kalmamız çok aslında üzücü bir şey.
Mesela Yunanistan'da her yaz şenlikler olur.
İnsanlar bir araya gelir. Sabahlara kadar dans edip yiyip içip eğlenirler.
Bu orada yaşıyor olmanın ortak duygusunu hissetme anıdır.
Evet evet. Onlardan uzak kaldığımız için de bu böyle bir olay oldu bence bu son Tarkan konserleri.
Ama bunu daha sonra uzun konuşalım ve senin yazılarını da okuyalım.
Tamam inşallah. Teşekkürler.
Ben teşekkür ederim. Yeni bölümlerden haberdar olmak için Spotify ve Apple Podcast da bizi takip edebilir.
Bildirimleri açarak ilk dinleyen siz olabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
