
S2B11: Yankı Yazgan | Karar Verme, Cesaret ve Nezaket Üzerine
21 Ocak 2026 · 48 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ariadne’nin İpi podcaste bu hafta çocuk ve ergen psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan konuk oluyor.
Bilimsel çalışmalara ve hayat tecrübesine dayanan yorumlarıyla bu sohbet pek çoğumuza temas edecek türden.
Bölümler:
( 01:00) Giriş
(01:25) Konuk Tanıtımı
(6:02) Büyük kararlar verirken beynimizdeki mekanizmalar üzerine
(15:38) Cesaret ve korku duygusunun birlikteliği üzerine
(22:40) “içten nezaket” kavramı üzerine
(30:35) Farklı alanlarda üretim yapmak ve yaratıcı olmanın gündelik hayata ve uzmanlığa etkileri
(34:51) Güven duygusu üzerine
(37:17) Labirentte sıkışmış hissettiği deneyim ve oradan çıkış için bulduğu ipucu üzerine
(42:14) Yankı Yazgan’ı etkileyen kitap önerileri
Transkript
Birçok insan için mesela anne babalık bir cesaret işi.
Kesinlikle. Cesareti besleyen de başka duygular var mesela.
Ne bileyim aşk diyebiliriz.
Dinleyicilere ilginç gelebilir.
Aşk denizde bütün kapılar açılıyor ya.
Ondan sonrasında başka şeylerden bahsedebilirsiniz.
Bunu sizle daha önce görüştüğümüzde konuşmuştuk.
Nezaketle kibarlık farklı şeyler.
Doğru. İnsan olmaktan dolayı birbirimize vermemiz gereken...
açıkçası gereken kelimesini özellikle kullanıyorum.
Değer var. Hani nazik olsak da olmasak da, içten olsak da.
Yani bunu bir tür gereklilik gibi öğrenmenin de önemli olduğunu düşünüyorum.
İçimizden gelmese bile.
Buraları kesersin. Evrenin, galaksinin başka bir bölümünde.
Tasarımcı bir yankı yazgı.
Aslında zihnimizi öğrenmeye açık kılan nedir?
Ariadne'nin ipine hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün benim için yeri oldukça önemli birisi konuğum.
Sevgili hocam, psikiyatrist Yankı Yazgan.
Hoş geldiniz. Merhaba, hoş bulduk.
Teşekkür ederim. Nasılsınız? İyiyim.
Evet, genel olarak iyiyim.
Karşıdan geldiniz. Evet, yürüyerek geldim.
Arabamı park edip uzun yürüme alanı kendime yarattım.
Havaya baktım, etrafa baktım.
Güzel gözüktü. Güneş yok ama güzel bir nemli bir İstanbul havasındayız.
Evet, evet. Hoş geldiniz.
Öncelikle sizi kısaca...
İzmirli bir aileden geliyorsunuz.
Tıp eğitimi sonrası çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında uzmanlığınızı alıyorsunuz.
Marmara Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'nde öğretim görevliliği yaptınız.
Güzel Günler Klinik'te 20 yıldan uzun süre boyunca kendi ekibinizle hasta takibine devam ettiniz.
Hala da devam ediyorsunuz.
Popüler bilim temelli kitaplar, köşe yazıları yazmaya devam ediyor.
Karikatür çizimlerinizle kendine has mizah anlayışını yansıtıyorsunuz.
Bunlara ek olarak toplantılar...
da konuşmacı olarak yer alıyor.
Bugün olduğu gibi pek çok insana da ilham veriyorsunuz.
Teşekkürler. Eksiğin var mıdır?
Yani bence yeterince dolu dolu bir anlatım.
Eğer böyle bir hayatım olduysa ne mutlu.
Yani bana 20 yaşında diyelim ki sorsanız ya da 15 yaşında liseye başladığım yıllarda sorsanız işte Şu dedikleriniz olacak.
Böyle size boş boş bakardım herhalde.
Çünkü yaşamda ne yapacağımızı hani gençlere soruluyor ya ileride ne yapacaksın?
Bir hedefin yok mu?
Şunlar benim hedeflerim değildi.
Yani dediğiniz şekilde.
Hedefim şuydu, mesleki olarak insan davranışını anlamak, insan beyin ve vücudunun çalışmasıyla o davranış arasındaki ilişkiyi merak ediyordum.
Lise birden kalma böyle yazdığım ya da aldığım notlara, dergilerden kesintilere falan baktığımda bunları merak ediyorum ama bunları nasıl yapacağım?
İşte podcast mı yapacağım?
Üniversite, tıp fakültesine hocalık mı yapacağım falan?
Bunları... Belli belirsizdi yani.
Yani mesela akademik bir iş yapmayı düşünüyordum.
Yani daha doğrusu başka bir iş aklıma da gelmiyordu.
Yani istediğim kadar akademik bir iş yapabildiğim söylenemez.
Ama yani kendi açımdan memnuniyet verici burada sizinle olup konuşmayı yapacak bir yaşam deneyiminde olmak yetiyor insana.
Çok güzel. Hayatınızdan memnunsunuz şimdiye kadar geldiğiniz yoldan.
Benim de yakın zamanda böyle bir deneyimim oldu.
Ben üniversite zamanında Radiohead grubunu çok dinlerdim bilir misiniz bilmiyorum.
Bir rock grubu ve çok ulaşılmaz gelirdi.
Geçen 3-4 ay önce İspanya'da Radiohead konserine gittim ve böyle şey wow hani 20 yaşındaki ben şu an bana şey bakıyor.
Tebrik ederim seni diyerek bakıyor.
O zaman tamam bilmiyorum dedim ama pardon birden kafam.
da başka bir şeye gitti. Radiohead hala konserlerine devam ediyor yani.
Ediyor ediyor. Tekrar başladı.
7 sene sonra tekrar sahneye çıktılar ve ben böyle şey 20 yaşında hayal edemeyeceğim bir şeyi yapıyorum.
Tabii belki hiçbir zaman oraya bilet alıp gidebileceğimiz bile aklımıza gelmiyor.
Gelmez. Çocukluğumuzda örneğin şey yaşam koşulları da bir değişiklik oluyor.
Mesela sadece bizim irademizle olmak.
Örneğin uçakla bir yere gidip gelmek değil mi?
Ben 1960'larda büyümüş bir çocuğum.
Uçakla bayağı özel bir şey olması gerekiyor bir yere gidebilmek, gitmeniz için.
Niye uçağa binesiniz ki falan gibi bir düşünceyle geliştiğiniz zaman o yaştaki bir çocuk ne bileyim ayda iki kere uçağa bineceksin dese işte hayallerim bu falan diye düşünebilirdi.
Tabii tabii ya da yani 10 yıl önce ben Yanko Hoca'ya rapor yazıyorum çocuklarla ilgili.
Asla evimde ağırlayıp da podcast yapacağım aklıma gelmezdi.
Ne güzel, ne mutlu bana.
Hayatım böyle güzel, nasıl diyeyim tesadüfleri var.
planlamaları var bizim için.
O yüzden de yaşadığımız hayattan memnun olmak.
Bu Nietzsche'nin dediği gibi yani kaderini sevmek iyi bir şey olabilir.
Güzelmiş. Bu Amorfati vardır ya onun söylediği.
Ya ben... Doğru.
Buraları keseriz. Yok insanın her zaman kafası aynı ölçüde çalışması da gerekmiyor.
Her soruyu bilmek hani bu şeylerde oluyor ya televizyon ya da başka proje.
Her soruya bir cevabınız olması yani yok yani.
Bazı konularda insanın cevabı olmuyor.
O anda tak. Evet kaderi sevmek önemli bir şey.
Evet yani şimdiye kadar geldiğimiz yolda siz de memnunsunuz gördüğüm kadarıyla.
Ben de şu anda iyiyim. Yani şu daha iyisi olabilirdi sorusu.
Kafanıza soruyorsanız memnun olmak çok zor.
Daha iyisi olabilir mi? Tabii ki olabilir.
Ve daha iyisi için her zaman çaba hepimiz gösteriyoruz.
Yani omlet yapsak daha iyisini yapabilir miyim acaba?
Ekmeği kızartsanız yakmadan kızartabilir miyim diye düşünüyorsunuz.
Onun sonu yok zaten. O nedenle memnuniyetle mükemmeliyet arasındaki bir dengenin belki bazen yaşam tatmini üzerinde bir etkisi var.
Evet, kesinlikle o memnuniyeti atlamamak lazım.
Benim bu sohbetteki çerçevem daha çok hayatı anlama, anlamlandırma üzerinden olacak.
Sizi biz daha çok psikiyatrist, çocuk psikiyatrisi yönünden tanıyoruz.
Ama bugün farklı bir sohbet konusu ve başlığı olsun istedim.
Bizler büyük kararlar alırken, evlilik olabilir, ayrılık olabilir, şehir değiştirme olabilir.
Beynimizde nasıl mekanizmalar işliyor?
Biraz bunlardan başlayalım.
Tabii şimdi beyin araştırmaları biz bahsettiğimiz zaman işte beynin şu bölgesi şöyle aktif bu işe giriyor deyince hani şu anda bir beyin görüntüleme cihazına girsek ve bunu bu kadar net gösteren
henüz bir yansıtan birey düzeyinde yok.
Bir tehdit algılama sistemleri işte anterior singulate gibi risk belirleme, risk ölçme sistemleri çalışıyor.
Bellekle ilgili aradaki bağlantısallık daha aktifleşiyor.
Çünkü şimdiki deneyimimizi geçmişle kıyaslayarak şu andaki durumla ilgili karar veriyoruz.
O yüzden geçmişimiz bir yerde bugünkü davranışlarımızı belirliyor.
Çünkü elimizdeki seçenekleri seçiyor.
O da daha çok işte bir hipokampal aktivasyon şeklinde gözüküyor.
Sonunda da hani kararla ilgili artık hepimizin konuları ilgili herkesin işte prefrontal alan, prefrontal alan dediğiniz kocaman bir alan.
Hani Kadıköy gibi bir şey.
Kadıköy'de oturuyorum.
Neresinde meselesi?
Hepimiz bir köşesini seviyoruz.
Yani her bireyin bu beyin kıvrımları içerisinde aktivitenin olduğu alan.
O Kadıköy'ün bir köşesi gibi düşünün yani tabii ki herhangi bir köşesi değil belki deniz kıyısındaki bölümü gibi düşünün.
Bunlar özellikle daha medyal alan, ventromedyal diye bilinen daha iç bölgedeki alan özellikle de empati sistemleriyle daha bağlantılı, sezgilerle daha bağlantılı, daha otomatik
birçok konuda kararı sezgilerle vermemize imkan veren kısmı var.
Daha doğrusu lateral prefrontal alanı denen kısımda daha rasyonel, hani bir hesap kitap yapmayı.
Ya bu işte buradan bir şey olmaz bak 10 kere denedin 11.de de olmayacak diyen bir daha ciddi muhasebeci CFO ne derseniz oradaki kişiye bir öyle birisi var.
Bir ünite var diyelim o şekilde.
Bunların her kararımızda birebir aynı kararı da vermiyoruz.
Bir doğru karar vermiş olmamız yani o mekanizmanın böyle bir kere doğru karar vermiş olması ikincisi de doğru karar vereceğinin garantisi değil.
Dış etkenler de yani o beynimizdeki hangi bölgenin ne kadar devreye gireceğini, çünkü orada ne ölçüde devreye girdiği, ne süreyle, ne yoğunlukta girdiği de belirleyici etki sağlıyor.
O da mesela o gün sabahki içtiğiniz kahveye veya karşılaştığınız arkadaşınıza veya yolda giderken dinlediğinizde duyduğunuz...
iç karartıcı veya iç açıcı bir habere göre değişebiliyor.
Ama biz kabaca hangi bölgelerin tabii ki görsel ya da işte daha arka bölgeler daha az katılıyorlar.
Hiç katılmıyorlar değil.
Beynin bütün alanı her karara katılıyor.
Bazı alanları daha çok katılıyor.
Ama mesela daha genç yaşlarda özellikle o 25'e kadar ergenliğin daha aktif olduğu yaşlarda galiba biraz daha ilkel beyin devrede oluyor diyebilir miyiz?
Evet yani Bir tecrübesiz olan bir beyin.
Yani tecrübeyle daha doğrusu tecrübeyle ilişkisi.
Şimdi 15 yaşında bir insana o beyni taşıyan kişiye sorduğunuzda nasıl yaşam deneyimleri.
Ben çok tecrübeliyim artık her şeyi çözdüm.
Bundan sonra dünyayı kurtarma formülleri geliştiriyorum diyebilir.
Belki de geliştirebilir. Geliştiremez de demiyorum.
Ama baktığınızda genellikle bir ergen genç beyni biriktirdiği deneyim ve bilgiyle.
o anda alması gereken karar arasındaki ilişkiyi kurmakta yavaş kalan bir beyin dokusu var.
Bu da aradaki bağlantıların daha çok oluşmasının eksik olduğuyla ilişkilendiriliyor.
Yani bu daha çok beyaz madde diye bilinen değişik bölgeler arasındaki bağlantısallığı sağlayan doku daha geç gelişiyor.
Deneyimle birlikte gelişiyor.
Deneyimle gelişiyor. Deneyim oldukça o hatlar açılıyor.
Kullanıldıkça... Hatta biraz hafif kullanmak için zorlandıkça açılıyor.
Kaslarımız gibi kaslarımızda belli bir zorlama vermezseniz hemen kazandıklarınızı bile kaybediyorsunuz biliyorsunuz.
Bu deneyimler zenginleştikçe...
Örneğin sadece çok rutin işlere dönük bir mekanizma bağlantısallık geliştiğinde rutin dışı bir durumla karşılaştığınız her karar kritik oluyor sizin için.
Hani bu salata sandviç örneğini sizin bana geçen de işaret ettiğiniz.
Uçakta eskiden sorarlardı şimdi tek seçenek var yani ama salata mı sandviç mi diye soruluyor.
Bunu bir İzmir uçağında...
İzmir'e çok sık gidip geldiğim için teşhis etmiştim.
Zaten uçak kalkıyor biraz uçuyor sonra iniyor.
Orada insanlar kabin personeli işte çaylar vesaire bir sürü ikramlar yapmaya çalışıyorlar.
Biz de düşünüyoruz yani 10 dakikalık bir zaman dilimi işte hangisi acaba en iyisi salata mı alsam sandviç mi alsam?
Hayatında sanki en son yemeği yiyormuşçasına bir kritiklikte karar veriyoruz.
O beklenmedik durumlar bazen ne kadar deneyimli olursanız olun o bağlamda sanki çok büyük bir şeymiş gibi gelmeye başlıyor.
Bu arada birkaç gün önce Alain de Botton diye bir filozof var bilirsiniz.
Evet evet çok kitaplarını severek okudum.
Aynen ben de çok seviyorum.
O şeyden bahsediyor karar verirken beş farklı etmenden.
Yetmeni dikkate alıyoruz diyor.
İçgüdümüz zaten söylediniz sezgi ve içgüdü.
Ölümlülük bilgisi yani ölüm var kalım var ben bu kararı alayım dediğimiz nokta.
Buna cesaret edebilir miyim edemez miyim karar alırken.
Önlem almak bir şeyin önlemini almak için bazen karar vermiş oluyoruz.
Bir diğeri de düşmanlarımızmış.
Düşman olarak gördüğümüz yani our enemy diyor.
Bizim karar alırken ki o bana nasıl bakar bu kararı aldığım zaman düşmanım beni nasıl görür gibi bir yerden de.
baktığımızı söylüyor. Tehdit algısı çok önemli bir yani zihnimizin ve beynimizin doğal olarak zihnimizde ne varsa hepsi beyin temelli ama zihnimiz beynimizden ibaret değil yani ibaret değil derken beyin aktivitelerinin
bir araya gelmesiyle oluşan üst aktiviteler oluyor buna.
İngilizce'de emergent kelimesiyle hani bu beliren diye geçiyor bazen ama yani A artı B her zaman C olmuyor.
Bazen D yapabiliyor.
Onu etkileyen daha bağlamsal etkiler yani tehditkar birisinin yanında diyelim ki düşmanımız olan birisi varsayalım.
Düşmanım kim diye düşünüyorum. Tanımıyorum yani.
Tanımıyor olmanız aslında belki daha kötü bir şey.
Çünkü herkes düşman olabilir.
Pozisyon alamazsınız. O burada karşımızda oturuyor olsa.
İşte adam şunu hatırlamadı, bunu bilemedi.
Belki kıskanan birisi diyelim.
Düşmanın kıskanan birisi oluyor.
Sinir olan falan birisi diyelim. Yani tehdit olarak algıladınız.
Hayır bu birçok çocuk için.
düşman olması gerekmiyor. Anneniz babanız müsamerede okulda gösteriye çıktınız.
Anneniz babanız ön koltukta oturduğu zaman söyleyeceğini unutan çocuk var.
Hatta bazı çocuklar biliyorsunuz anne babaların gösterilere görünür yerde oturmasını yasaklarlar.
Çünkü onları gördüklerinde farklı bir bağlama gidiyorlar.
Evet. Örneğin değerlendiriliyor duygusu içine girmek de bir beyin açısından baktığınızda bir tür tehdit algısı yaratıyor.
Yani düşmanımız değil öğretmen mesela.
Soru soruyor. İşte puan verecek.
Düşmanımız değil ama oradaki baskının niteliği bir mücadele arzusunu doğuruyor.
Alain de Botton bu sınıflamasını bilmiyordum.
Enteresanmış. Bir daha derinlemesine bakalım ama cesaret de yine tehditle ilgili bir şey.
Risk. Riski değerlendiriyorsunuz.
Evet. Biraz önce bahsettiğimiz mesela bu anterior cingulate denen beyin bölgesinin risk algısıyla ilişkili yani risk hesabı yaparken aktifleşen bölge diyelim ama riski genellikle bazen başka koşullara
işte ne bileyim sevdiğimiz insan için o risk bize küçük gözüküyor.
Cesareti besleyen de başka duygular var mesela ne bileyim aşk diyebiliriz.
Dinleyicilere ilginç gelebilir belki.
Aç denize bütün kapılar açılıyor ya.
Ondan sonrasında başka şeylerden bahsedebilirsiniz.
Yani cesareti besleyen sevgi, bağlılık gibi başka duygular mesela çocuklarımız için.
Cesur olabiliriz yani rahatça.
Herhalde cesareti eşim ve çocuklarım için göstereceğim cesaretle kendim için göstereceğim cesaret arası da farklı olabilir.
Tabii. Yani o nedenle bu insan davranışının...
ana çizgilerini, hücresel faaliyet, moleküler düzeyde açıklayıcı birçok kuram var.
Ama bunların hepsi aslında birbirine alternatif değil, birbirini tamamlayan üst üste tabakalar gibi düşünmek gerek.
Yani mesela Alain de Botton'un bu sınıflandırması da bir o biyolojik altyapıda cereyan eden ama onu başka bir dille tanımlayan güzel bir tanımlama yapmış bu.
Hangi kitabında yapıyor bunu?
Hangi kitabında hatırlamıyorum ama şu felsefenin tesellisi olabilir belki.
Okumuştum. Evet. Çok güzeldi.
Evet evet. Ama ne olduğunu hatırlamıyorum.
Çok güzeldi diye hatırlıyorum kitabı.
Bir sürü evde gidince bakacağım.
Büyük bir ihtimalle bir sürü yerin altını çizdim.
Kenarına işaretler koydum.
Ama siz söyleyince kafamda hiçbir şey canlanmıyor.
İyi bir kitaptı diyorum. Ama şey bir eline alıp bakmak gerekiyor ya tekrar hatırlamak için kitapları.
Kesinlikle. Size de öyle oluyor mu? Benim kitaplar ağlanası halde.
Sürekli altını çiz, kenarını kavuş.
Hayır ben birçok şeyi mesela böyle bir programda falan değil mi?
Bazı insanlar çok güzel bir alıntılar yapıyor.
Şiir okuyanlar var. İşte ne bileyim Göte şöyle dedi.
Nazım Hikmet'in şöyle bir şiiri var bu konuyla ilgili.
En kıskandığım şey o.
O bellek kısmı iyi olan insanlar.
Ben de zayıf olan. Hocam siz de başka şeyleri dolduruyorsunuzdur böyle öyle diyelim.
Ben herhalde hep kopyalıkla gezmem gerekiyor öyle bir şeyde.
Şimdi bu karar almayla ilgili konudan cesaret kısmına geçeceğim.
Çünkü sizin kitabınızda son kitabınızı okurken fark ettim.
Cesaret gerektiren bir durum olması için korkutucu da bir durum olması lazım.
Ama mesela bana birisi ne kadar cesurca bir hareket dediği zaman yo o değildi diyorum bazı konularda.
Demek ki ben ondan korkmamışım.
Baş taraf için... O durum neyse korkutucu görünüyor.
Ben 20'li yaşlarımdayken yine üniversitede yamaç paraşütü eğitimi aldım.
Ve herkes şey diyordu.
Ne kadar cesursun falan.
Yok değilim. Bana korkutucu gelmiyor yüksekten atlamak.
O yüzden sana korkutucu gelip gelmemesiyle ilgili galiba cesur olmak değil mi?
Kesinlikle öyle. Mesela birisiyle bir bağ kurmak, ilişki kurmak da öyle bir şey.
Tabii. Birçok insan için mesela anne babalık bir cesaret işi.
Kesinlikle. Çünkü birçok kişi çocuklardan, bebeklerden yani tabii onların kendisinden değil ama onunla birlikte gelen sorumluluktan, yükümlülüklerden ya da onunla birlikte olan yaşamımızdaki vazgeçişlerden.
Tabii. Ürküyor, korkuyor ya da hoşlanmıyor.
Yani aslında ürkme, korkma, hoşlanma gibi duyguların çoğu birbirine komşu duygular.
Negatif duygu diyelim buna. Yine zihinsel, beyinsel aktivite açısından bunlar yani yerleşim olarak da komşu sayılır.
Birbirini zaten getiriyor bu duygular.
Ama bir kısmımız için o duygu yani daha hızlı kaybolabiliyor.
Ya da hayali bile bir başka şeyin, sevilen bir, arzulanan bir şeyin.
Dediğiniz gibi sizin cesaretinizi yani cesur gözükmenizi.
Belki şöyle birisi bir özlü söz diyebilir.
Cesaret başkalarının gözünde gerçekleşen bir olaydır falan gibi.
Çünkü siz öyle hissetmiyorsanız, korkmuyorsanız hakikaten.
Evet yani ama şimdi deseniz hadi şimdi yamaç paraşütü yap deseniz bana korkutucu gelir çünkü artık çocuklarım var.
Onların bir annesi olması lazım bu hayatta ve şu an yapıyor olmam cesur bir hareket olarak tanımlanabilir.
Sizin var mı? Onların kaybedebileceği bir şey.
Evet yani onların yanında olmam gerekli duygusuyla artık hareketlerimde daha ölçülü olmaya gayret ediyorum.
Birçok kişi bu hani mesela yaşam sigortası diye bir şey var ya ölürseniz size kalanlara para veriyorlar.
Naif bir tanımlama yaptığımın farkındayım ama kabaca öyle bana öyle gözüküyor.
Birçok kişi çocukları doğduğu doğması civarında gebelik işte ya da hemen sonraki birkaç yıl içerisinde bunu daha çok yaptırıyor.
Çünkü o sırada bu endişeyi hayatında ilk defa yaşamaya başlıyor.
Size bağımlı olan başka bireylerin varlığıyla birlikte.
Sonra belli bir yaştan sonra galiba vazgeçiyor olabilirler yaşam sıkıntıları.
Evet olabilir. Ama yani hem çocuk sahibi olmak cesaret gerektiren bir şey hem de dediğim gibi neyden korktuğunuza bağlı cesur olmak galiba.
Sizin var mı böyle şu kararımda çok cesurdum dediğiniz bir karar başkasına öyle görünmeyen?
Evet şimdi dönüp baktığımda Allah Allah nasıl yapmışım dediğim yani nasıl cesaret etmişim dediğim sayısız olay var.
Yani bu basit bir işte 80 darbesi öncesinde bir sokak gösterisine katılmak ve işte orada taranmak gibi.
Bir şey olmadı falan diyorsunuz mesela o sırada o konjonktürde.
Şimdiki aklınızla baktığınızda ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu fark ediyorsunuz mesela.
Ama böyle şeyler o bağlamda yanınızdaki arkadaşlarınızla başka aynı kader demeyeyim ama aynı süreci paylaşan insanlarla beraber olduğunuzda daha farklı gerçekleşiyor.
Bir tür başkalarıyla birlikte olduğumuzda artan bir yan olduğunu söylüyorum.
Özellikle ergenlikte zaten bu konuda araştırmalar var.
Mesela ergenlerin riskli araba kullanması, ergen ve gençlerin riskli araba kullanma, tehlikeli araba kullanma.
Tek başına alarsa gayet iyi kullanıyorlar.
Arabada 3-5 tane de arkadaş varsa çok tehlikeli kullanıyorlar.
Bu başka, bu işte bir sokakta dövüşmek, kakışmak vesaire gibi şeylere de böyle bir yanı var.
Gençliğimizde yaptığımız işlerin çok büyük bölümü başkalarıyla yaptığımızda daha cesur olduğumuz konular olabiliyor.
Yani bu tür gençlik tipi cesaretler dışında spesifik bir cesaret hatırlamıyorum.
Yani tanımlamakta zorlanıyorum.
Sonradan dönüp baktığımızdaki şeylerde örneğin bir mecbur hizmet yıllarında bir dönem ya ben bu ne yapacağım, nasıl bir doktor olacağım, nasıl yapacağım bu işleri diye korktuğum.
Ve zamanı hatırlıyorum.
Nasıl yapacağım diye düşündüm.
Ama yalnızdım.
Dağın başında, ücra sayılabilecek bir yerde, 24 yaşında birisi için büyük sayılabilecek bir sorumluluk taşıyordum.
Onu iyi yapamama korkusu içerisindeydim.
Yani nasıl yapacağımdan ziyade ben bunu becerebilecek miyim korkusu içerisindeydim.
Orada mesela yola devam kararı almak.
Bırakıp da ne yapacaktım?
Belki bir tasarımcı falan olurum diye düşünüyordum.
Daha konuda adımlar dağıtmıştım.
Gerçekten mi? Evet, evet. Baya bir iş başvurusunda bulunmuştum.
Kabul de oluyordum. Sonra beni kabul eden, işe kabul eden kişi zamanın büyük bir, Maken Ericsson diye bir şeyin, Maken daha doğrusu Ericsson değil de bir şirket vardı.
Oraya başvurmuştum tasarımcı olayım diye.
Bayağı beğendiler yani. En azından bana beğendiklerini söylediler.
Ne tasarımı? Grafik, işte reklamcılık vesaire gibi.
Çizin yeteneğiniz olduğu için.
Doğru. Şeyler için.
Yani doktorlu ben yapamayacağım galiba dedim.
Benim dört yaşımdayım dedim bunu.
Korkutucu geldi tabii ki.
Evet korkutucu geldi. Bitmek bilmiyor ve doğumlar, otopsiler.
Böyle bir alanda çalışıyorum mecbur hizmet.
Henüz daha psikiyatrist olabileceğim ümidi bile yok orada da.
Çünkü daha sınav yok bir şey yok bu mecbur hizmet yasasının ilk çıktığı dönemde.
Neyse böyle bir işe başvurdum.
Kabul doldum İstanbul'a geldim.
Fakat oranın yöneticisi olan kişi ismini falan gayet iyi hatırlıyorum da şimdi söylememe gerek yok.
Dedi ki bana sen emin misin dedi.
Yani güzel iyi yetenekli bir çocuksun falan yapabilirsin bu işi.
Ama doktorluk çok güçlü bir meslek dedi.
Yani sanki bizim bu işi bırakıp tekrar doktorluğa da dönersin biz seni alsak.
Emin misin dedi. O ben de hatta şeyde bu Gezi Park'ın hemen yanındaki bir ofiste oradan çıktığımı hatırlıyorum.
Düşündüm falan böyle kendi kendime.
Yok zaten dedim benim askerliğim zamanı geliyor.
Askerlik. Ondan sonra bu alay Haziran 1984'te oluyor.
Ağustos 1984'te de zaten askerdeydim.
Ondan sonra altı ayda öyle geçti.
Tam bir karar verme süreci dinledik şu anda.
Evet bir cesaret ve cesaret aslında iki türlü cesaret vardı.
Biri ya ben bu işi yapamayacağım başka bir iş yapayım cesareti.
Ondan sonra yok ben asıl korktuğum işi yapayım.
İkisi de cesaretti diye düşünüyorum.
Evet evet ikisi de. Nasıl çıkmışım onun içinden o durumda vesaire.
Şimdi dönüp baktım hani buradan birisi dese ki bir ders çıkar kendine.
Bilemiyorum yani. Ama o sırada yolunuza çıkan mesela o beyefendi Pınar Bey ise söyledim adını.
Dün orada bana bir tür mentorluk yapması aslında.
Evet evet. Benim seçenekleri yani aklımda olan seçenekleri önüme koyması ve bir takım olasılıklardan bahsetmesi benim bir tercih yapmamı getirdi.
Büyük bir ihtimalle de doğru tercih yaptım düşünüyorum.
Öyle görünüyor. Yani sonuçlarından memnun olduğum tercih diyelim.
Diğer türlü de belki memnun olurdum bilmiyorum.
Evet o ihtimali de bir yerde yaşıyor olabiliriz evrenin, galaksinin başka bir bölümünde tasarımcı bir yankı yazgı.
Yine kitabınızdan devam edeceğim.
Nezaket insanı rahat ettirir, içtenlikse mutlu eder, yaşasın içten nezaket diye bir cümleniz var.
Bu benim çok hoşuma gitti çünkü içten ve nazik olabilmek bence bir arada zor bir beceri.
Çünkü siz benden yaşça büyüksünüz ve çok da bilinen bir isimsiniz.
Ama ben size mesela vaka takibi yaparken, rapor gönderirken gelen cevaplarını...
Hem içten hem de nazik olduğunuzu hissedebiliyordum.
Yani bunu mailden algılayabiliyordum.
Ve bu benim için çok motive ediciydi.
Çok sevindim böyle bir şeye.
Yani meslek hayatımda sizinle çalışmak gerçekten motive ediciydi.
Siz böyle dengeli yaklaşımı nasıl edindiniz?
Bir rol modeliniz var mıdır?
Yani tabii davranış tarzının insan kendi adını bilmekte zorlanıyor.
Yani hadi şöyle olayım diye olmuyorsunuz.
Ama anlattığınız şey, davranış tarzı bana...
Yani en çok babamı hatırlatıyor.
Burada biraz babamı anlattınız gibi geldi bana.
Ben de onun gibi olmuşum gibi geldi.
Ne güzel. Mutlu oldum tabii ki.
Hani babamla yaşamın sırasında bak ben sana benzemişim.
Belki söylemişlerdi bak oğlum sana benziyor diye.
Mesela hoşuma gidecek bir şey iltifat olarak alacağım bir şeydi.
Ama babamın nazik bir adam olduğunu hatırlıyorum.
Çünkü bunu sizle daha önce görüştüğümüzde konuşmuştuk.
Nezaketle kibarlık farklı şeyler değil mi?
Doğru. Yani bazen çünkü karşınızdakine yukarıdan bakan, bir mesafe koyan, uzak tutmayı getiren bir yanı da var.
Kibar davranmanın çünkü fazla muhatap olmamak gibi bir anlamda.
Kestirip atıcı bir, yukarıdan bakıcı bir yanı var.
Öyle bir o tuzağa düşmemiş olmak iyi anlattığınız şeyde.
Evet çünkü şeyde, nezakette...
Yani kindness diye İngilizcesi geçiyor.
Daha arkadaşça, cömert ve düşünceli bir yerden.
Yakınlık hissi de var.
Kindness'da kin kelimesi de var.
Orada biliyorsun kin, kindred diye giden bir akrabalık ilişkisi içerisinde olmak.
Belki evet açıkçası şimdi siz söyledikçe düşünüyorum.
Herkesle bir tür akrabalık ilişkisi içindeyiz.
Çünkü insan olmaktan gelen bir kısım var.
İnsan olmaktan dolayı birbirimize vermemiz gereken.
açıkçası gereken kelimesini özellikle kullanıyorum, değer var.
Hani nazik olsak da olmasak da, içten olsak da, yani bunu bir tür gereklilik gibi öğrenmenin de önemli olduğunu düşünüyorum.
İçimizden gelmese bile.
O nedenle mesela yuvalarda, okul öncesi eğitimin önemi üzerinde hep durduk.
Mesela birine yol vermek, hani işte sıraya girmek ya da arada başkasının önüne geçmeye çalışmamak nezaket kuralı gibi gösteriliyor.
Ama bir yandan da başka biriyle yakın olmanın, yani...
İçtenliği de öyle diye düşünüyorum.
Bir yakınlık şeysi.
Ondan farklı olmadığımızın yani aynı olduğumuz.
Yani insan oldu bu. Diyelim ki o şeyde.
Bir işareti de oluyor. Bunu yaşadığı ölçüde çocuklar eşitlik aslında bu bir yandan da biliyorsunuz.
Bunu yaşatan ortamlar, okul ortamları, okul öncesi ortamların etkisi müthiş olduğunu düşünüyorum.
Kalıcı olduğunu, uzun süreli olduğunu ama dünyanın, toplumun...
bölündüğü, uçlara savrulduğu, eşitsizliğin arttığı koşullarda ister istemez gizli örtük gündemlerin yani okul öncesinde bile o ayrımları, insanlar arasındaki
ayrım yapmayı getirdiğini de görüyorum.
Şimdi bunu söyleyince burada mutlak bir şey yok.
Bazen içten olmayan ve kaba...
Olabiliyor insan yani ben de herhalde öyle olmuşumdur birçok insana karşı.
Genellikle çoğunluk davranışımız ne diye bakıyor olmak gerekiyor.
Yoksa bir yine mükemmeliyetçi ve mutlakçı bir bakış açısında da olmamak gerekiyor.
Çünkü çocukların öğrenmeye açık olmaları bunu sağlıyor.
Yani bu birbirine eşit davranan ve birbirine değer veren, yaklaşımı köyükleyen, destekleyen bir okul öncesi ya da okul ortamı aynı şekilde öğrenmeye açıklığı da getiriyor.
Çünkü biraz önce siz beyin gelişimi ile ilgili soruları sorarken aslında zihnimizin öğrenmeye açık kılan nedir sorusu benim hep merak etti.
Yani öğrenmeye açıklık bazen geri bildirme açıklıkta bir öğrenme.
Çünkü siz bir şey söylüyorsunuz.
Diyelim ki benle ilgili veya pratik işimizle ilgili, dünya ile ilgili.
Hakikaten neden öyle diye düşünmemizi ne sağlar?
Ne kastediyor?
Ya da işte Alain de Botton'un...
mesela belki bu program bittikten sonra hangi kitapta olduğunu bulacağız, beraber bakacağız, ne demek istemiş falan düşüneceğiz.
Burada siz bende bir öğrenme arzusu yaratıyorsunuz.
Çünkü burada rahat rahat oturuyoruz, birbirimize olumlu şeyler söylüyoruz.
O zaman sizin her söylediğiniz şey benim daha ilgimi çekmeye başlıyor.
Güvende ve arkadaşça bir ilişki kurulduğunda aslında yani göz hizasından birbirimize baktığımızda öğrenme olasılığımız daha yüksek.
Ama işte çocuğun okuldaki öğretmeni, düşman değiliz üstten bakıyorsa ona ya da siz benden hem yaşça büyüksünüz hem mesleki anlamda siz bana üstten bakıyor olsaydınız ben sizinle bu iletişimi sürdürüyor olamazdım.
Karşılıklı merakı canlı tutamazdık diye düşünüyorum.
Yani orada birkaç önemli duyguyu vuruluyorsunuz.
Güven var, merak var.
Ve bunun getirdiği yakınlık sıcaklık duygusu var.
Ve bunlar bazen yani yabancı insanlar arasında da birinden.
olabilen şeyler. Yani çok sonuçta öğretmenimiz, doktorumuz, terapistimiz ya da çalışma arkadaşımız bir yerde bir yabancı yani belli mesafedeyiz hepimiz birbirimize ama o mesafeleri değiştirebilen bir yanı
var bu duyguları yaratan ortamların.
O nedenle öğrenmeye açıklık yani bizi dinleyenler mesela hani şu noktaya kadar gelmiş olanlar bakalım ne diyecek diye merak edenler.
Evet. Ya da yani ne diyebiliriz yani büyük bir şey söyleyecek halimiz yok ama podcast'ın sizin ben önceki bölümleri de izledim çok hoş.
insanlarla olan konuşma.
Hani orada belki birçok kişinin bilinmedik hiçbir şey yok ama o konuşmanın izleniyor olması.
Yani iki insanın zihinlerini birbirine açarak birbirine hani bir özel bir etkileme çabası içinde olmaksızın yani ipi çektikçe ne geliyorsa tarzında olması sizde
birkaç tane daha böyle Nilay örneğin ki gibi mesela olan etkili başarılı podcastlerde o açıklık yaratıldığı ölçüde bazen tıkanıklık oluyor mesela dinliyorsunuz o podcast gitmemiş.
Evet. Değil mi? Bu arada yine bak şimdi Allah'ım Alende Boton Deve'den programı sürdüremiyorum.
Çok güzel. Onun yine bir videosunda şeyi söylüyor.
İyi bir podcaster olmanın en önemli yanı Karşıdaki insan şöyle düşünüyor diyor.
Bu kişi kendi içinde belli derinliklere inmiş ve ben bir şey anlatırsam beni anlayacak duygusu verirse konuk o zaman anlatmaya başlıyor.
Ama yüzeyde kaldığı hissiyatını verirse o zaman konuk da zaten kendi yüzeyindeki evet tıkanıyor.
Öğrenci gibi. Yüzeyde kalıyor diye anlatıyor ki çok mantıklı.
Çok güzel tanımış doğru. Mesela ben televizyon konuklukları olurdu bazen eskiden daha çok kişiydim.
Zaten mümkün olacak kaçındığım bir şey.
Hatırlıyorum yani bazen mesela orada birisi ses bir soru soruyor.
İşte efendim gençlerde depresyon çoğaldı sayın yazgan ne diyorsunuz?
Fakat soruyu soruyor diyelim ki soran.
Habersiz bir kere ya da...
Tanınmış bir anchor person kişi.
Sonra dönüp işte ya oradaki şey bir çay getirir misiniz falan.
Ben bir şey anlatıyorum ama kimsenin dinlediği yok.
Yani nasıl iletişim devam ettiriyor.
Yine işte bir ezberi söylüyorsunuz yani en azından hayal ediyorsunuz.
Diyorsunuz ki o dinlemiyor belki ama tanımadığım görmediğim bir takım insanlar var ve bir sorunun cevabını belki merak ediyorlardır.
Ya da bazen şey...
Soruyla ilgisiz bir cevap öyle durumlarda verdiğim olurdu.
Çünkü ben söylemek istediğimi söylüyordum mesela.
Biz konuştuk bunu sizinle yakın zaman.
O kişinin ne sorduğunun zaten cevabını merak etmiyorsa o zaman ben kendi söylemek istediğimi söyleyeyim.
Sonradan izleyen ya sunucu bir şey sordu ama sen alakasız bir şey söyledin.
Kimsenin umurunda değildi. O zaman ben kendi umursadığım şeyi söyledim.
Bence bundan bir ses çizim yapabilirsiniz.
Güzel bir karikatür çıkar.
Olabilir. Peki.
Deneyeceğim. Şimdi son sorumuza gelelim mi yavaş yavaş?
Tamam ben bırakmak istemiyorum yani kocamı ama son sorumuza gelmemiz gerekiyor.
Şimdi bu podcastta konuk olan kişilerin çoğu asıl uzmanlıklarının yanında sizde de olduğu gibi farklı alanlarda üretim yapıyor.
İşte siz konuşmacı da oluyorsunuz, kitapta yazıyorsunuz.
Hepsi birbirini tamamlıyor.
Ama yine de farklı mediumlar bunlar işte karikatürde çiziyorsunuz.
Yemek de pişiriyorum. Misafirlere pişiriyorum yani bir ticari ya da şey yani bir gerçek alıcı değil misafirde ne buluyorsa onu yiyor tabii ki ama onlarda deney yapıyorum.
Farklı yönlerde yaratıcılığı tetikleyen şeyler yapıyorsunuz.
Bunlar hayatınıza ya da uzmanlık alanınıza nasıl olumlu etki sağlıyor?
Ya da fark ediyor musunuz? Hiç üzerinde böyle net şekilde düşünmediğim ama çok önemli sorular soruyorsunuz.
Genellikle şöyle olur ya bir soru sorulur.
Şuna demem lazımdı ya nasıl aklıma gelmedi falan o tip sorulardan birisi.
Büyük bir ihtimalle ben bu podcastı izlerken ondan sonra altına şey yazacağım, yorum yazacağım.
Çünkü bazen o geçenlerde başka yerlerde de oluyor.
Konuşmuşum mesela çok iyi bildiğim için davet edildiğim bir konuda.
Öyle düşünüldüğü için bir sürü şeyi söylemişim.
Sonra bakıyorum çıktıktan sonra daha aklıma geliyor yani.
Ya bunu da söylemem lazım, bu eksik kaldı, şu vesaire.
Ondan sonra YouTube'da bakın benim bazı videolarımda benim yorumlarım var.
Yani konuşmacının eksik bıraktığı konuları tamamlayan.
Burada da öyle olacak büyük bir ihtimalle.
Yani yaratıcılık tabii çok geniş bir kavram.
Ama bir fikrin ya da bir eylemin gerçekleştirilmesinin ya da ifadesinin, bir fikrin ifadesinin ya da eylemin gerçekleştirilmesinin tek bir yolu yok.
O çeşitliliğe izin vermek diyeyim.
Bazen bir cesaret olabiliyor.
Çünkü yaptığınızın beğenilmeme, kabul edilmeme, reddedilme ihtimalini göz önüne alıyorsunuz.
Ederlerse etsinler diyorsunuz mesela.
Beğenmezse beğenmesin demek gibi bir parça bir şey o.
Hani o bir umursamazlık değil.
Kesinlikle tabii ki karşı taraftakini ama bu olasılığa şans vermek yani.
Hata yapma korkusunu biraz kontrol altına almakla ilgili olduğunu düşünüyorum.
Yaratıcılık diye tanımlanan.
Yani bildiğimizin dışına çıkmanın.
Tabi eğlenceli bir yanı var.
Bir oyun yanı var. Bir oyun bazlıkla bir tür yarı muziplikle.
Mesela daha şakacı olabilmek.
Hayatımızda her anda devamlı bir espri yapmak anlamına gelmiyor ama şaka aslında bu tür bir şey.
Beklenmedik bir unsur koymak.
Şeyin içine bir arkadaşınıza bir mektup yazarken ya da bir mesaj yazarken koyduğumuz emoji bile aslında bir tür bir şaka koyuyorsunuz oraya.
Söylediğinize yanına bir şey koyuyorsunuz onu dengeliyorsunuz.
O nedenle yaratıcılığın tabii bir sanatsal ya da başka anlamdaki yaratıcılık o başka bir kısım ama gündelik yaratıcılık derken bir çeşitlendirmekten çekinmeme ve bir yandan da bir hata yapma korkusunu
aşma. Çabası olarak görüyorum.
Esneklik sağlıyor aslında değil mi?
Hatasızlıktan vazgeçmekle de ilgili yani.
Ve düzeltebileceğinize de inanmakla ilgili bir yanı var.
Hani bu şeye benziyor ya. Yemek yapma yöneğini ondan verdim.
İşte ne bileyim tuzunu sonradan ekliyorsunuz.
Az geldiği için bir şey. Baştan koysanız belki daha iyi olurdu ama.
Yine de tuzsuz bir yemek yapmış olmuyorsunuz.
Yani orada bir esneklik var. Belki ekleyebiliyorsunuz.
Yok az pişti tekrar koyalım.
Az ya da biraz su ekle tekrar kaynat.
Yani mutfakla uğraşmak.
Resimle uğraşmak. Müzikle uğraşmak, doğayla uğraşmak yaratıcılığa en çok imkan veren alanlardan birisi.
Yani bir aklımıza gelme binlerce yer olduğundan eminim.
Bu tür hatayla başa çıkma, talı olma hani biraz önce düşman dediniz ya sizin düşmanların bakışlarını ya da görmezden gelme becerinizi geliştiriyor.
Çünkü o zaman başkalarının yani tehditle oluşturduğu tehdide doğru...
Dönük kendinizi pozisyonlandırma üzerine giderse önlem alma botonun listesindeki şeylerden birisi.
Bunun bir ölçüsü var.
Bu eğer gerçek bir risk yönetiminden çıkıp sadece bir kendinizin çevresine bir kale oluşturma, bir kale duvarı oluşturmaya döndüğünde hareket edemez hale geliyorsunuz.
Bazen yaşamımızda böyle anlar var tabii ki kendimizi çok sıkışmış hissettiğimiz.
Sorunuza dönersek yani bu yaratıcılığı besleyen bir başka şey de yani benim ki uyguladıysam kendi yaşamımda başkalarına güvenerek de olabiliyor.
Beraber olduğunuz insanlara, hastanıza güvenmek olabilir.
Beraber çalıştığınız çalışma arkadaşınıza güvenmek olabilir.
Öyle olduğunda da siz kendinize bir hareket alanı buluyorsunuz.
Diyorsunuz ki ben yaptığımla ilgili bir geri bildirim alabilirim.
Geri bilir mi açığım. Ama bunu yapmam gerektiğini düşünüyorum.
Bu arada hani zevk olsun diye yapmıyorsunuz sadece bir şey.
Yapmanız gereken bir şeyi çeşitlendiriyorsunuz.
Değişik bir şekilde yaparsam daha ilginç ve daha etkili olur mu diye düşündüğünüzde.
Ve o bir güven ilişkisi içinde olur.
Karşınızdaki ile ilişkiniz güvene dayalı değilse.
Güven de şöyle bir şey. Ben ona güveniyorum.
Ama onun da bana güvenmesine de güveniyorum.
Yani karşımdakinin bana duyduğu güven mesela mesleki.
olarak hepimizin hissettiği bir öğretmen, doktor, polis, başkan filan neyseniz yani.
Evet. Karşımızdakinin bize güveniyor olduğunu hissetmek bizim güvenimizi daha da arttırıyor.
Evet. Böyle bir döngü var.
Yani ben o anlamda kendimi şanslı da hissediyorum.
Yani birçok kişinin güvenmiş olmasından dolayı da dediğiniz cesareti, işte yaratıcılık vesaire gibi şeyleri kullanma mümkün oluyor.
Evet evet yani çünkü kendinizi de ortaya koyuyorsunuz yazdığınız kitaplarla.
Kendinizden parçalar, örnekler, hayatınızı açıyorsunuz işte çizimlerinizde mesela fikirlerinizi ortaya koyuyorsunuz.
Yani sadece bir tıp hekimi olarak ya da çocuk takip eden bir doktor olarak değil bir yandan da kendi fikirlerini de ortaya koyma cesareti gösteriyorsunuz.
Evet yani bunun dediğim gibi bu bana bir takım insanların güveniyor olmasına güvenmek.
diye tanımladığım şey.
Çocuklarla ilgili bazen olur ya çocuğumuzda işte çok nasıl olsun işte özgüvenli olsun filan.
Özgüven bence çok önemli bir kavram ama özgüven hadi gel bir balon gibi şişirilmiş bir özgüvenden bahsetmiyoruz orada.
Başkalarına güvenebilmekle başlıyor.
Evet. Ve başkalarının da bize güvenmesiyle devam ediyor.
Evet. Yani ben ona güveniyorum o da bana güveniyor.
O bana güvendiği için ben kendime güveniyorum.
Aslında iletişim gibi yani karşılıklı iletişim gibi.
Güven de birbirini doğuran bir şey karşılıklı.
Güvenilen bir insan olmayı kendime güvenen bir insandan olmaktan daha çok önemsiyorum.
Evet çünkü o da onu besliyor.
Güvenilmeyen birisi ben kendime güveniyorum desene ya.
Evet evet çok güzel.
Şimdi son sorumuza geliyoruz.
İlk sorusu. Mitoloji sorusu.
Zor sorumuz. Sizin kendinize labirente sıkışmış, zorlanmış hissettiğiniz deneyiminiz neydi?
Ve buradan çıkış yolu için nasıl bir yol buldunuz sorusu soracağım.
Evet bu tabii. Teşekkürler.
Bu önemli bir soru. Bir anlamda insanın düşündürmesi anlamında önemli.
Çünkü birçok soruyu kendi kendimize sormuyoruz.
Biraz önce bahsettiğim bu işte mecbur hizmette doktorla ben nasıl devam edeceğim, bu işi yapabilecek miyim yoksa daha başka bir şey mi yapsam?
Hani yeteneklerimle ya da ilgilerimle uyumlu bu ikilemi yaşadığımda mesela bir labirentte olma hissi vardı ve bu hissi aslında zaman zaman başka yerlerde de çok zamanda
yaşadım. Bir yandan aslında labirentten çıkmaya Çalışmayarak genellikle mesela labirentte kalma yani üzerine daha çok ben düşündüğümü düşünüyorum şimdi sizin dediklerinize geri baktığımızda.
Bir çıkma telaşında olmadan yani bir can havliyle hareket etmemeyi önemsedim.
Bir tanesi o. Herhalde labirentte kaldığım zamanlardan yani işte mesela.
Keşifte olmak gibi. Bir çeşit.
Meraklı olmak. Biraz önce siz dediniz ya.
Tabii ki öyle bir ölüm kalım meselesi olduğunda durum başka olabilir.
Ama bir başka düşünce de hani mesela işte.
Türkiye'de mi çalışsam, oraya mı gitsem, bunu mu yapsam, işte emekli mi olsam, muayenehane mi açsam falan gibi gündelik sorularda baktığınızda hani bunları çok fazla labirent gibi yaşamadığımı düşünüyorum.
Yani bir labirente sıkışmışlık gibi yaşamadığımı düşünüyorum.
Aksine yolumu o labirentin içine dolan başlı yolda oraya mı gidiyorum, buraya mı gidiyorum, ha oradan olmadı geri döneyim, böyle yapayım diye düşündüm.
Bunu neye bağladığımı sorarsanız parça umutlu olmakla ilgili olduğunu düşünüyorum.
Peki umut nereden çıkıyor?
Yani herkes umutlu olabilir. Yani nasıl olduğunu?
Örneğin babamı düşünüyorum böyle şeylerde.
Babam 11 yaşında görme yetisini ve bir dekolman hastalığı sonucunda kaybedip ondan sonra hukuk eğitimini, lise eğitimini her şeyi dışarıdan yapıp yaşamını da böyle sürdürmüş bir insan.
Ve o zaman düşünün mesela babam nasıl çıkmış bu işlerden?
Nasıl yapmış falan hani dersiniz ya nasıl yapabilmiş dediğinizde yani o şartlarda işte bu insan böyle bir şey yapabildiyse benim de hani...
bir numaralı yakınım olduğuna göre.
Ben de yapabilirim gibi düşüncelerim olduğunu hatırlıyorum.
Bir bu var. Bir de yine baba çocuk ilişkisi.
Bu arada annem yani benim hiçbir rolüm yoktu diyebilir bunu dinlediğinde.
İkiniz birden yaptınız yani onlara söyleyeyim en azından ama babam daha ön planda olan birisi olduğu için bana çok güvendiğini hatırlıyorum.
Güvenmesi şöyle. Mesela görmeyen bir insan.
Yine de bir sekreteri vardı onun kendisini her yere hareket ettiren.
Kabartma yazıyla kitapları okurdu.
Ya da bazı kabartması olmayan şeyleri.
Türkçe kabartma çok azdı o zaman.
Ben okuyordum. Kardeşim büyüdükçe o okudu.
Ya da katip diyorduk sekreteri okurdu.
Tüm bunları mesela doğru yapıyor olmam çok önemli.
Mesela bir yargıtaya başvuru dilekçesi yazılıyor.
Ben 6 yaşında yeni okuma yazmayı sökmüşüm.
Orada babama okuyorum. Diyorum ki şimdi bana güvenmiş.
Benim okuduğum kanun maddesine dayanarak dilekçe yazmış.
O zaman demek ki hani biraz önceki şeye giriyoruz.
Güvenilir bir insanım demek ki falan diye düşünüyorsunuz.
Sonra herhalde yaparım bu labirentte.
Bir adım daha giderim bu bizi çıkartır.
Çıkamadık belki buradan çıkılır diye bir düşünme getiriyor.
Yani bu bir o nedenle hangi çıkmazda olduğunuzu mesela buraya gelirken arabayı nereye park edeceğim acaba diye düşünmek de benim için tedirgin edici.
Evet. Hani keşke birisi getirse de kapısını ne bıraksa falan diye istiyorsunuz.
Ama çıktık yola bir yer buluruz herhalde soruyorum oraya bakıyorum.
Ve buluyorsunuz bir şey. Bu dünyaya güvenmek yani yolunu bulacağım duygusuna güvenmek.
En kötü ihtimalle ne bileyim birine rica ederim falan.
O nedenle güven, güvenilme bunu sağlayan ortamlara çok ihtiyacımız var.
Siz işaret ettiğiniz gibi dünyanın güvenilirliğini yitirdiği bir çağda bizim yakınlık sıcaklık ihtiyacımızın arttığı bir çağda Artmış durumda yani bu her
zaman tabii insanın ihtiyacı olan bir şey ama bazen ihtiyaçlar artıp azalabiliyor.
Bir çağda birbirimize güvenmeye çok ihtiyacımız var.
Bunu bozan etkenlerden kurtulmaya bunları kontrol etmeye ihtiyacımız var.
Çünkü ne oluyor o zaman? Güven duygusunun eksik olduğu bir durumda bir sevinç duygusunu da yaşayamıyorsunuz.
Çünkü sevinç bir yandan sizin savunmalarınızı indirdiğiniz bir an.
Ve bir şeye sevinemiyorsunuz da.
Bu iki duygunun eksikliğini çok gözlüyorum.
Çok hissediyorum zaman zaman.
Bunu yaratacak koşullar, ortamların varlığını düşünmek bile o labirente sıkıştığım en basit anda.
Çünkü sıkışmış hissetmek çok kolay bir şey.
Bunu hatırlamak bazen iyi geliyor.
Her zaman değil. Ama bazen iyi geliyor.
Şimdi sizinle oturup bizi dinleyen...
Kaç insan olursa.
Buradaki paylaştığımız hani karşılıklı birimize güvenerek konuştuk.
Bir keyif hissettik.
Onlara da bu duyguların bulaşmasını diliyorum.
Evet ben de öyle. Çok teşekkür ederim geldiğiniz için, konuğumuz olduğunuz için.
Son bir soru daha sorabilir miyim?
Tabii. Size özel. Sizi bu hayatınızda etkilemiş birkaç tane kitap önerseniz neler olurdu?
Yani şu kitap benim hayatımı okuduktan sonra bakış açımı çok değiştirdi diyebileceğiniz edebiyat da olabilir.
Bilim kitabı da olabilir. Tabii tabii birçok kitap var.
Tabii doğal olarak aslında birkaç kitap bir tanesiyle ilgili.
Oğlum Ahlak Üstüne Öğütler kitabı ile ilgili hatta Deniz Yüce Başarılı bir podcastımız var.
Merak edenler onu da dinleyebilir.
Orada uzunca konuşuyoruz bunun hakkında.
Bir felsefe kitabı incecik.
İnce kitapları seviyorum. Kalın kitapları da seviyorum yani.
İnce kitaplarını kendine göre cebimize sokup.
Uçakta yolda okuma şansı var.
Bir baba oğul diyaloğu olması sebebiyle seviyorum.
Sırf oğul diyaloğu değil benim bir kızım bir oğlum var.
İkisiyle de diyalog anlamına hatta o kızımla daha çok diyaloğumun ön planda olduğu bir dönemde okudum.
Onun karalamaları falan var elimdeki kopyada.
4-5 yaşındaydım. Doğru onu anlatıyordunuz.
Arkası çizmişti. Ve bir dünyaya bakış ben çocuğuma ne katabilirim bir baba olarak.
Sorumluluklarım neler? Aynı zamanda temel kavramlar üzerine nasıl beraber düşünebiliriz?
Güzel bir kitap. Her sayfası aynı değil ama hoşuma giderek okuduğum bir kitap.
Bir başka severek okuduğum etkilemiş kitap dediğiniz için söylüyorum.
Lise yıllarında okuduğum Narciss ve Goldman, Hermann Hesse'nin.
Okuyanlar 16-17 yaşında bir delikanlının neden içinde...
Her şey var yani o yaşla ilgili.
Kendini bir aynı zamanda bir yol gösterici arayışını o sırada hissettiğimi bana şimdi düşündürüyor.
Yatılı bir öğrenci olarak okuduğum, Türkiye'nin çok karışık bir zamanı biraz önce bahsettiğim o korkutucu olduğunu şimdi düşündüğümüz deneyimlerin yoğun olduğu, yolumu çizmeye çalıştığım bir birey olmaya çalıştığım
yıllarda Narsis ve Goldmuth arasındaki ilişki bir yol göstericiyle Ailenizden olmayan.
Ailem zaten her zaman oluyor ama o yaşlarda insan ailesinin yol göstericini çok açık olmuyor.
Olmuyor. Doğal olarak kimse üstüne alınmamalı yani.
Doğal olarak. O yüzden o arayışta olduğum bir zamanda o kitap bana nedense iyi geldi.
Orada Goldman ile Nars arasındaki ilişki.
Okumaya değer bir kitap.
Bir sürü kitabın arasında.
Bu iki kitap böyle bir hemen söylediğinizde ikisi aklıma geliyor.
Geldi. Ama... Milyonlarca kitaptan milyonlarca şekilde etkilendiğimi çok fazla çizgi kitap okudum.
Özellikle grafik roman falan son yıllarda çok.
Okuyorum edebiyat aslında seviyorum ama okuduğum edebiyatın maalesef herhalde yüzde seksenini yirmi beş yaşımdan önce okumuş olduğumu görmek beni üzüyor.
Evet tekrar belki başlamak güzel olabilir.
Evet işte Platonov falan var böyle beğendiğim yazar onlardan okuyorum.
Vasily Grossman diye bir eski Sovyetler Birliği'nde yazmış bir yazar.
Böyle değişik insanlar keşfetmek hoşuma gidiyor.
Bir sürü Türkçe güzel yazan Orhan Pamuk'un bütün kitaplarını okumuşumdur.
Bunlar açıkçası yine etkiliyor.
Söylemem gerek. Bilimle ilgili kitaplar okuyorum.
Siz bir iki dediniz ama ben biraz birkaç tane sayıyorum.
Çok güzel. Tabii Engin Geçtan'ın kitaplarını çok, Engin Geçtan benim psikoterapi süpervizörüm.
Solunuzda. Yani psikoterapiyi ondan öğrendiğimi söyleyebilirim.
O da hayatta burada yanımda olsaydı evet hani.
Fena bir öğrenci değildi diyebilir.
Başladığımı öğrenmek derken bir psikoterapist kariyerim olmadı.
Ama benim hekimlik kariyerimi etkileyen psikoterapist bakış açısını bana kazandıran insan olduğunu Cahit Ardalı isminde bir başka hocamız var.
Hayatta değil o da. İkisinin olduğunu da.
Burada not düşmek faydalı.
Cahit Bey'in kitapları yok. Ama onun kitaplarını çok okudum.
İngilizce çok geniş bir kitaplı olan bir kişiydi ve...
Kitaplığından ödünç almama da izin veriyordu yani.
Anladım. O da büyük bir ayrıcalık olarak hissediyordum.
Tabii tabii. Gene güven ilişkisi işte.
Siz ondan kitap alıyorsunuz geri koyacağınızı bildiği için o size veriyor kitabını.
O dönemde işte Peter Kramer Listening to Prozac vesaire o kitapları okuduğumu onlardan etkilendiğimi hatırlıyorum.
Oliver Sacks'in kitaplarından etkilendiğimi hatırlıyorum.
Eski kitaplarından daha çok etkilendiğimi hatırlıyorum.
Bu karısını şapkası sanan adam.
gibi. 1989'da onu bir arkadaşım bana hediye getirmişti.
Böyle büyülenmiştim yani.
Bu adam gibi yazmalıyım falan diye.
Evet. Evet. Hala öyle hayalim devam ediyor.
Siz tanışıyordunuz da galiba değil mi?
Evet doğru. Tanıştım aynı masada.
Böyle 8-10 kişilik bir seminer masasıydı.
Tourette sendromuyla ben çok ilgiliydim.
Benimle ilgili de çalıştığım sırada.
Beni de çağırdılar yani bölüm başkanı Asistan.
Nebet çıkışı hatta gittiğimde çok utangaç, sıkılgan birisiydi.
Bizim ekiptekiler de bayağı onu hırpaladılar yani.
Kritik ettiler falan böyle adamı.
Üzüldüm. Ya ayıp oldu falan gibisinden.
Türk kafası bir parça öyle düşünüyoruz ya.
Hemen ayıp oldu adama şimdi misafir gelmiş öyle eleştirilir mi falan diye.
Oliver Sacks hatırlıyorum.
Daha sayısız kitap var.
Daha çok vardır. Aslında daha çok kitaptan bahsetmek istiyorum ben de Instagram'da falan.
Yorumlara yazın. Yorumlara ekleyeceğim. Yaşayın.
Çok güzel düşünüyorsunuz. Tamam. Çok teşekkür ediyorum tekrardan.
Ben teşekkür ederim. Görüşmek üzere.
Yeni bölümlerden haberdar olmak için Spotify ve Apple Podcast da bizi takip edebilir.
Bildirimleri açarak ilk dinleyen siz olabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
