
S2 B9: Pınar Birim | Sanatta ve Hayatta Sezgisellik
24 Aralık 2025 · 44 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Sanatçı Pınar Birim'le sanatçı kimdir, sanatın toplumla temas edebilmesi, kültürel öğelerden evrensel değerlere açılmak, sezgisel sanata, akışına bkırakmanın getirdiklerine ve daha pek çok konuya değindik. Sohbetimiz sırasında ismi geçen sanatçılar ise bu pazar günü ilham panosunda olacak. Basquiat'dan Bedri Rahmi'ye harika bir seçki...
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugünkü konuğum sanatçı, ressam Pınar Birim.
Hoş geldin Pınar. Hoş bulduk.
Nasılsın? Çok iyiyim, teşekkür ederim.
Yakından geldin. 5 dakikalık mesafeden komşucum.
Evet, bunu fark etmemiz harika oldu.
Biz ayrıca seninle görüşelim.
Tabii ki. Öncelikle seni kısaca tanıtarak başlamak istiyorum.
Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü mezunusun.
Sonrasında Londra'da yüksek lisans yaptın.
Grafik tasarım alanında çalışmalarına devam ettin.
Sonrasında ise hayata bakış açının değişmesiyle beraber resim sanatına geçiyorsun.
Eserlerin hem online'da hem de galerilerde satışa sunuluyor.
Şimdi de hem Karaköy'deki atölyende çalışmalarına devam ediyor.
Hem de sanat üzerine online atölyeler düzenliyorsun.
Ekin ve Tuna adında iki tane de kız çocuğun var.
İstersen önce sanata geçiş hikayenle başlayalım.
Olur. Özellikle resimde birine sanatçı dememiz için sence ne gerekir?
Bundan gelir elde edebilmek mi?
Galerilerde eserlerin olması mı?
Yaşam tarzı mı? Bize karşıdan bohem görünmesi mi?
Hiçbiri değil. Tamam.
Şöyle bence yani ben yine tabii kendi çerçevemden cevaplayabileceğim bütün soruları.
Öncelikle teşekkür ederim davetiniz için.
Çok naziksiniz, çok mutlu oldum.
Sanatçıya sanatçı denebilmesi için öncelikle sanatçının kendini sanatçı olarak görmesi gerekmektedir.
Çünkü sanatçı kendini o şekilde hissetmezse asla o his başka tarafa ya da başka kimseye geçmez.
Sanatçı öncelikle kendine inanacak.
sanat yaptığına inanacak, yaptığı işlerin sanat eseri olduğuna sanatçı karar vermezse o iş hiçbir zaman sanat eserine zaten dönüşmez.
O yüzden her işte olduğu gibi bence bu işte de kişinin kendisinde bitiyor sanatçı olup olmaması.
Yani diğer mesleklerde hani biraz şeydir ya bir diploma alırsın, biri sana o ünvanı verir, bir şey yaparsın ve artık o meslek erbabısındır gibi ama sanatta öyle bir şey yok.
Aslında yani sanat okulu diye bir şey var tabii ki.
okulundan mezun olan herkes iyi bir sanatçı.
Bir de şöyle bir şey var yani evet iyi sanatçı var.
Olmayan sanatçı var. Sanat okuyup sanat yapmayan sanatçı var.
Yani hem çok göreceli hem de çok dallı budaklı.
Yani bunun bir tane cevabı yok aslında.
Hani sanat okulunu bitirince o insan eşittir sanatçı mı?
Diplomayı alınca o kişi sanatçı oluyor mu?
Bence değil. Çünkü sanatını icra etmiyorsa bir insan sanatçı değildir.
Ama sanat okulundan mezun olup sanatını icra ediyorsa ve hala kendini sanatçı olarak görmüyorsa da değildir.
Sanat okumayıp bu işe gönül verip gerçekten çok uzun yıllar belki içselleştirip yaptığı işi sanata çevirip de sanatçı olabilen de insan vardır.
Yani tabiri caizse bunlara alaylı ve okullu diye.
Türkiye'de bunlar ayrılıyor yani genel olarak da dünyada da bu şekilde ayrılıyor.
Ama bizim beğendiğimiz yani sanat tarihine geçmiş sanatçıların hani %90'ı sanat okullarından mezundur diye bir şey diyemeyiz.
Çoğu da sokaktan gelmedir, başka mesleklerden gelmedir, başka...
O yüzden bunun tek bir tane cevabı gerçekten yok.
Peki sen kendi yaptığın sanata sezgisel sanat adını veriyorsun.
Ben baktığımda ki arkanda da bir eserin var bunları daha sonra paylaşacağız.
Çok özgür, naif ve kendine has çizgiler görüyorum.
Sezgisel sanat nedir ve sende nasıl ilerliyor, nasıl böyle bir şeye geçiş yaptın onu merak ediyorum.
Sezgisellik aslında içten gelen bir şey.
Yani biraz daha rastlantıya, duyguya dayanan.
bir şey. Ben kendim sezgisel sanat yapıyorum diye bir şey lanse etmedim bir kere.
Öyle bir şey hiçbir zaman olmadı ama buna dönüştü yani.
Bu galiba biraz önce seninle konuştuğumuz konu da yani benim hayat tarzım biraz böyle planlamadan.
Ben kopya çekermişim.
Planlamadan yapılan.
Biraz böyle gerçekten hayatımı o şekilde yaşadığım için işimde yaptığım işte ona kendiliğinden dönüştü ve bu böyle algılanıp bu şekilde lanse edilmeye başladı ama sezgisel
sanatı ben buldum ben sadece sezgisel sanat yapıyorum diye bir şey şu anda benim için yok çünkü ben değişime her zaman açığım değişmeyi de seviyorum değişim kesinlikle gelişmeyi getiriyor bu dönem daha
duygusal ve daha rastlantısal bir tarafından yapıyorum resim yapıyorum yavaş yavaş üç boyutluya da geçtim ama yaptığım iş evet biraz daha o rastlantı ve duygu alanına açık bir sanat
tarzı, resim tarzı olma yolunda başladı ve öyle de devam etti.
Ama bu demek değil ki hani ileride bunu değiştireceğim.
Daha belki daha düz, daha geometrik ya da daha bambaşka hiç.
Resim değil belki sadece üç boyutluya geçeceğim.
Yani bu yine planlamadığım bir şey.
Dediğim gibi hani sezgisel sanat benim sadece yaptığım bir şey de değil.
Ayrıca böyle sanat tarihine geçmiş dönemlere baktığımız zaman abstract ekspresyonizm denen şey aslında bu.
Sezgisel sanat. Jackson Pollock'lar.
Evet Pollock'lar ondan sonra Paul Klee işte William de Koning.
Bu sanatçıların hepsi zaten ve baktığım zaman mesela Paul Klee'nin işlerine baktığım zaman.
Baktığım zaman benim kafamın içi gibi.
Evet çünkü bir kere her tatiline ya da her seyahatine gittiğinde tarzı bambaşka değişiyor.
Benim de belli bir tarzım var belki oluştu ama her resmim de birbirinden farklı aslında.
Yani hiçbiri birbirine benzemiyor.
Yani belli içinde bir bütünlüğü var ama...
Çok çok başka. Ama bir yandan baktığımızda da bu Pınar Birim resmi diyebiliyoruz.
Denebiliyor. O da çok hoşuma gidiyor.
Böyle fotoğraf atanlar, paylaşanlar.
Aa bu senin işin mi? Burada gördüm, şurada gördüm.
Biraz daha artık dünyaya da açılmaya başladım.
Yani bir şekilde o da sezgisel oldu.
Yani planlamadan oldu. İşte bir iş yapmıştım.
Dağda kalmıştık Kaçkarlarda.
Bir otelin lobisinde boyadığım bir tahta bir anda Amerikalı belgesel çekenler, film ekibi gelip bu işi kim yaptı?
yapmış deyip orada bir kayakçının filmini belgeselini çekerken o işi çok beğenip belgesele beni de eklemek isteyip İstanbul'daki atölyeme gelip beni de belgesele koyup sonra benim bir işimi Amerika'da bir kayağa basabiliyorlar.
Yani bu işte planlanmadan rastlantıyla ve o akış dediğimiz şeyin hani diyoruz ya akışta nasıl kalıyorsun?
Yani akışta kalmamak bana akışta nasıl kalmazsın ki?
Yani şu camdan baktığın zaman hayat akıyor.
Yani biz bunu durduramıyoruz.
Yani bu akıntı Sıya karşı yüzmeye çalışmak gibi geliyor bana.
Ben öyle birisiyim. Ama senden de almak istediğim çok şey var.
Ben çok planlıyım. Ama işte ben de onu çok kıskanıyorum.
Ya planlının içinde akışa bırakabiliyorum kendimi.
Mükemmel. Tıpkı bu podcastla ilgili akışı sana attım yani soruları attım.
Ama sorulardan gelecek cevapla bu nereye evrilecek bilmiyoruz.
Gene akıştayız ama belli bir çerçeve içinde gibi.
İşte o benim yaptığım işte...
tamamen rastlantıya bırakıyorum.
Yani biraz şöyle yani az çok biliyorum.
Hani bir tuvale başlıyorum sonuçta.
Hani o da bir şeyin belli ki o tuval bitecek.
Ama onun başlangıcında neye dönüşeceğini planlamadan ona başlıyorum.
Ve her seferinde de ben hiçbir şey bilmiyorum.
Yani ben sanki ilk defa resim yapıyorum.
İlk defa elime fırça alıyorum.
İlk defa boyalarla karşılaşıyormuşum gibi o resme başlıyorum.
Da böyle o amatör ruh her zaman hem bana çok heyecan veriyor hem de hiç bitmeyecek o dediğim gelişme hissini besliyor.
diye düşünüyorum şeyin Jean-Michel Basqua.
Onun bir tane kitabı var.
Onun hayatının anlatıldığı.
Mesela orada da şey diyor bir resimle ilgili eğitimi almamış kendisi.
İşte galerilerden teklif geliyor.
Resimlerimi almak istiyorlar diyor kız arkadaşına.
O zaman ne güzel diyor kız arkadaşı da.
Ya resim yapmadığımı anlarlarsa diyor.
Ama aslında resim yapıyor.
Evet şöyle onun temel resim dediğimiz şey yani temel resim bilgisi.
İşte o nü model çizmek, kara kalem çizmek, gördüğüm bir objeyi çize...
bilmek, bir perspektif bilgisini bilmeyen bir sürü ressam var aslında sanat halinde o dediğim gibi.
Ama O bilgiyi bilip çok geçti bir Michelangelo'nun yerini kimse alamaz.
Bir Leonardo da Da Vinci'nin yerini kimse alamaz.
Yani Basquiat'ın da farklı bir tarzı var.
O şöyle çok küçükken çok ciddi bir kaza geçiriyor.
Bütün kemikleri kırılıyor.
Sonra annesinin ona getirdiği işte tıp kitaplarını çizerek başlıyor çizmeye.
Uzun süre kalkamadığı için yataktan böyle kendi kendine bir tarz oluşturuyor çocukluğundan itibaren.
Çok zor bir dönem geçirmiş bu arada.
Yani çok trajik bir hikayesi var.
aslında. Yani bizim böyle çok özendiğimiz ya ne güzel hayatı bak şöyle büyümüş böyle ressam almış şöyle hayat yaşamış dediğimiz aslında bütün o sanatçılar çok acılı yerlerden geçiyorlar.
O acılar insanı biraz yaratıcılığa itiyor ya da işte ekspres etmeye kendini bir şekilde ifade etmeye itiyor.
O ifade şekli de sanata dönüşüyor.
Hani ama ben Yani benim incelediğim çünkü çok okuyorum ben sanatçıların biyografilerini sevdiğim sanatçıların hepsi yani koşulsuz hepsi çok ciddi çok büyük
acılardan geçiyorlar.
Peki şey de olabilir mi hep aklımıza gerçekten ya acıdan geçmiş ya zorluktan geçmiş böyle biraz depresif hırkasını giymiş resim yapan tipler geliyor ya.
Neşeli sanat yapan insanlar da var neşeyle, keyifle, dans ederek.
Bilmiyorum. Yani vardır mutlaka.
Jeff Koos var mesela şu anda.
Dünyanın en yüksek gelirli sanatçılarından diyebiliriz.
O balonların böyle çevrilmiş heykellerle.
Mesela onun işleri çok eğlenceli, çok pop, çok böyle tatlış gözüken.
Ama hani iç dünyasını şu anda onun da çok bilmiyoruz.
Belki bir süre sonra öğreneceğiz.
Hani onun gerçekten iç dünyasında ne olduğunu, ne yaşadığını.
Şimdi dışarıda çok eğlence...
Eğlenceliymiş gibi gözüken ama aslında iç dünyasında çok başka karanlık tarafları olan işler de farklı dengelerde çıkabiliyor, yansıyabiliyor.
O yüzden ben her zaman böyle bir iş yapmış bunun derininde ne var diye bakıp araştırıp anlamaya çalışıyorum.
Yani sanat eserine öyle bakıyorum.
O yüzden böyle çok eğlenceli diyebileceğim yani çok iyi çok farklı işler mesela Banksy bence şu anda dünyanın.
Banksy eleştiren tabii daha. böyle yaşayan en önemli sanatçılarından bir tanesi.
Çağdaş sanat anlamında tabii ki.
Ama mesela o sevgisel değil.
O daha planlı, kararlı.
Kadrajın nereye koyacağını bile çok önemli ya koyduğu yer bile aslında bir anlam ifade ediyor.
Tabii ki. O eserini. Ama işte yine sezgiselin açılımında da duygu var ya yani Banksy'nin yaptığı işte bence çok büyük sezgisel bir iş.
Hani o planlamadan rastlantısal bir şey değil belki ama hem topluma yansıyan bir şey var hem bir hak hukuk arayışı var içinde yaptığı işin içinde.
Hem çok ciddi bir eleştiri var hem sanat dünyasında eleştiri var hem de genel eleştiri var.
Evet. O yüzden hani orada da bir sezgi var yani adam oradaki kendi iç dünyasındaki şeyleri fark etmezse yaşadığı dönemi yaşadığı çevreyi
ya da işte dünyanın farkına varmazsa o da bir sezgi bence bir şeyleri sezmek zorunda kalıyorsun.
O işler zaten çıkmaz yani çağdaş sanat zaten artık yani dönemimizdeki...
Ya da işte bu dönemin sanat kavramı çağdaş sanat.
Yani o çağdaş sanatın da açılımında yerellik.
işte sürdürülebilirlik ve hani topluma ve kamuya faydalı olabilecek işlere dönüşmesi gereken eserler olması gerekiyor.
Yani çağdaş sanatın vurgusu bence bu.
Yani ne kadar iyi gözüktüğü, ne kadar dekoratif olduğu, ne kadar renkleri iyi kullandığı artık öyle bir şey kalmadı.
O dönemde değiliz. Yani biz burada oturup sadece sanatı konuşabilecek bir lüksümüz artık yok.
Çünkü hepsi birbirini bütünlüyor.
Yani bizim işte toplumsal hak ihlali mi diyelim ya.
Çünkü bunların hepsi işimize de yansıyor.
Sanatta bunu... Dönemin ruhunu yansıtıyor aslında değil mi?
Bu dönemin ruhunu sen eserlerinde yansıtıyorsun.
Evet yani bu kapsamak zorunda zaten.
Yani eski işlere baktığın zaman o işte Paul Klee diyoruz, Kuning diyoruz.
E onlar da bir savaştan geçip yani mecburen göç etmiş.
New York'a Avrupa'dan savaştan çıkmış ya da işte Baski'ye...
Kendi toplumsal, çünkü Zeynep bir sanatçı.
Beyaz sanat toplumunun içinde kendini keşfetmek zorunda kalıyor.
Ya da kendini farklılaştırmak.
Bir ırkçılığın çok da yoğun olduğu bir döneminde Amerika'da.
Evet işte onu demek istiyorum. Yani o kişinin kendinden çıkıp bir eser yaratması mümkün değil.
Eğer öyle bir şey yaparsa zaten sadece o dekorasyon olur.
Evet. Peki benim aklıma şöyle bir şey de geliyor.
Sen grafik tasarımdan gelmişsin.
Ki grafik çok daha ölçülü, oranların belli olduğu, her şeyin daha titiz ayarlandığı bir alan.
Oradan buraya böyle sanki 180 derece farklı bir yere geçmiş gibisin.
Evet. Pratik olarak düşününce öyle.
Ama ikisi dediğim gibi birbirini çok besleyen meslekler.
Benim için öyle oldu. Ya iyi ki grafik okumuşum diyorum.
Yine o dönemde ben biraz gençliğimde de hep bir farklı hissediyordum.
Hani diyorsun ya sanatçı nasıl olmuyor.
O bence böyle bir...
his yani o içinde çocukluğumdan beri benim farklı hissettiğim bir tarafım var yani normlara uymadığım normlara uymak zorunda kalmak ihtiyacında
olmadığım bir tarafım hep vardı işte nasıl farklı olurum diye düşünürken ergenlikte.
Şimdi şimdi fark ediyorum ki nasıl farklı olurum o zaman özentilik gibi algılanırken şu anda ben onu içgüdüsel olarak yapıyormuşum.
Yani şu anda ben bazen normal insan olma taklidi yapıyorum.
Gerçekten öyle. Çünkü o iç dünyam ya da o düşündüğüm tarz ya da işte anlamaya çalıştığım normler ve sistem yani genel olarak sistemin dışında kalınca deli diye bakılıyor.
Ama sanatçılık bir nevi de delilik.
Delilikten geçmeden oraya varılmıyor zaten değil mi?
Kesinlikle. Yani buna da çok okeyim.
O yüzden hani grafik tasarımdan bir anda tabii ki grafik tasarımı biraz mecburiyetten hani o zamanlar şey yok.
Yani okuldan mezun olunca özellikle resimden, heykelden...
Ne bir sanat fonu yok.
Bu arada hala yok. Yani ülkemizde ne yazık ki.
Hani para kazanabileceğin mesleki anlamda senin bir garantin yok.
Ama grafikten mezun olunca çok kolay iş bulabiliyorsun.
Yani biz ikinci sınıfta çalışmaya başlıyorduk.
Yani maddi kaygılar da mecburen insanın hayatında olmak zorunda.
Yani benim öyle bir tuzu kuruluğum olmadı hayatım boyunca.
Hani ben işte istediğim kavramsal sanatı yapayım.
Nasılsa işte annemden babamdan bilmem ne dairesi.
Öyle bir şey hiçbir zaman olmadı.
Yani hep üretmek zorunda.
Hep bir sürü başka iş yapmak zorunda.
Ve o beni çok besledi.
İyi ki de öyle olmuş diyorum.
Yani o deneyimler seni bugüne getirdi zaten.
Kesinlikle. Yani olsa bile elinde maddi imkanların.
Yine de o yola girmek ve yeni şeyler öğrenmek.
Hayatını kendi idame ettirmenin verdiği özgüven.
Bunların hepsi ilerleyen yaşlarda kesinlikle katkıda bulunuyor.
Yani bir de şöyle bir şey oluyor artık.
Bu yaştan sonra yani.
O bende öyle olmaya başladı en azından.
Hani bir kaz... Kazancım olsun düzenli evet ama artık o kazancımı hani sadece kendim için değil de hani toplumda faydaya dönüşebilecek işler yapmak için nasıl harcarım?
Yani ben öğrencilere hani benim yolumdan geçmiş, benim zorluklarımdan geçmiş öğrencilere belki bir tık nasıl kolaylık sağlayabilirim?
İşte onlara alan mı tanıyabilirim, iş mi öğretebilirim, iş birliktelikleri yaptırmayı mı öğretebilirim ya da işte başka türlü iş imkanları nasıl sağlanır?
Hep onları... Yani kafamın bir tarafında hep böyle bir fayda yardım etmek işte o çocuklara çünkü hani sonuçta sanat gerçekten ülkemizde özellikle iş gibi
görülmeyen bir şey. Evet anlattın ya taksiye hikayeni anlatsana.
Taksiye binip böyle şey dediğim zaman ressamım ben dediğim zaman para kazanıyor musun diye soruyorlar yani ilk sordukları şey o.
Çünkü ama haklılar da çünkü çok zor yani hem çok küçük bir çok niş bir...
alan ve çok da niş bir market yani düşündüğün zaman hani ticari tarafından bakarsan hani commercial galerilerle çalışmayayım dersen o zaman nasıl para kazanacak yani ya
eğitim vereceksin bir yerde mecbursun ama o da Hani şey olarak verilmesi lazım yani gerçekten doğru anlamda doğru şekilde verilmesi gereken bir eğitimden bahsediyorum.
Yani onun dışında çok böyle çetrefilli çok uzun bir yol.
Hani ben hala daha çok fırın ekmek yemem gereken bir yerindeyim diye hissediyorum kendimle alakalı.
Yani beraber büyütmek işte gençlere faydalı olarak etrafa bu...
Bildiklerimi paylaşarak diye verdiğin örnek aslında biraz da kendini gerçekleştirmek.
Yani sen bir şey olmaktasın.
Hala devam ediyorsun kendi gelişimine.
Yürüdüğün yolda bir sürü şey de edinmişsin, bilgi de edinmişsin.
Bunları diğerlerine paylaşmak aslında en güzel yol gibi görünüyor şu an sen anlatırken.
Bir de şeyi de görüyorum.
Ben mesela biz Mardin, Şırnak Güzel Sanatlar Liselerine gidip orada eğitimler verdik.
Workshoplar yaptık bir derneğimiz vardı Baykuşhane diye.
O dernekte şeyi fark ettim.
Şimdi biz hep çok küçük bir fanusta yaşıyoruz aslında İstanbul'da.
Ve ülkemizi...
Hiç tanımıyoruz. Topraklarımızın farkında değiliz.
Sanat dediğimiz zaman Paris zannediyoruz.
Hayır bizim çok yetenekli çok bizim kültürümüzden çıkan aslında çok büyük değerler var.
Şu anda sanat eseri olarak böyle yani bizim halılarımız kilimlerimiz düşününce yani işte bizim kütahya seramiklerimiz yani bizim ülkemiz bu geçtim hani her şeyin yetişmesini toprağın
bizim doğamızın güzelliğini bizim sanatımız da çok.
kıymetli aslında çok değerli köklerimiz var.
Ama bunların hiçbirinin farkında olmayıp hani hep bir batıya özenip işte ben Avrupa'ya açılayım ben Amerika'ya açılayım ben işte oralardaki galerilerle çalışayımdan öte önce kendi bence
insanın kökünü, toplumunu, toprağını tanıyıp işte ben Mardin'e gittiğimde Bir dönem olmuş böyle galiba bu Bedri Rahmi'ler daha çok Anadolu'yu gezip oralarda o figürleri keşfetmişler sonra bir unutulmuş
tekrar. Unutulmuş değil.
İşte o sanatçılar kalıyor.
Onu demek istiyorum. Yani Bedri Rahmi'nin döneminde de binlerce sanatçı vardı.
Doğru. Ama o çünkü gerçekten kendi kültürünü o yerelliği bir kere öncelikle anlayıp tanıyıp kendi değerlerinin farkına vardıktan sonra işte sanatçı olmak o.
İlk sorduğun soruya yine geri dönüyoruz.
Öncelikle kendini ve kendi kökenini tanımaktan da geçiyor.
Yani ben şeyi fark ettim.
O Şırnak'taki yani Türkiye'nin en...
uzak ucundaki yani Güneydoğu'nun en en uzak ucundaki köydeki güzel sanatlar lisesinde okuyan çocuğun yeteneğinin ve gözündeki umudun farkına vardım.
Ve biz o çocukları aldık işte Alaçatı'ya götürdük orada sanat festivali.
İlk defa deniz gördüler, ilk defa sörf yaptılar.
Yani bunlar çok küçük şeyler belki ama asıl işte benim için sanatçı olmak bunlardan geçiyor.
Onun hayatında dev bir kırılım noktası.
Yani ilk defa bir sürü şeyi ilk defa deneyimlemek.
Bir önceki bölümde kaykaycı Tuncay geldi.
Onunla mesela konuşurken diyor ki işte Avrupa'dan birisi fotoğraf Fotoğraflarını çekmiş ve orada Almanya'da yayınlanmış.
O benim için kırılım noktasıydı diyor.
Tıpkı doğudan batıya gitmiş ya onun da şeyi fotoğrafı.
Burada da Mardin'den İstanbul'a gelmiş onun eseri ya da görselliği.
Onun hayatında çok büyük bir kırılım noktası.
Senin için küçük bir anı belki.
Üç gününü geçirdiğim bir anı.
Ama onun için dev bir perspektif bana kalırsa.
Ve bunları yapıyor olmak da çok değerli diye düşünüyorum.
Yani ilişki kurduğumuz hala devam ettirdiğimiz çocuklar ve şeyler de var hala.
Destek olduğumuz, yardımcı olduğumuz.
Yani işte sanat...
Aslında dediğin gibi temas edebildiğin kadar, daha çok kişiye yayabildiğin kadar genişleyen de bir şey bir yandan.
Tabii toplumsal fayda olmak zorunda yani.
Şu anda günümüzde çok iyi sokak sanatçıları var Türkiye'den çıkan.
Ve onların da yaptığı mesela sokakta olsa işte uyuşturucuya ya da işte farklı kötü alışkanlıklara yönelebilecek çocuklara yeni bir alan tanıyorlar.
Yeni bir alan açıyorlar. Onlara bir hobi edindirtiyorlar.
Sokak sanatı bence bir yandan da çok önemli.
Çünkü bir imkanı olmayan, bir okul okumamış ya da bir gelecekle ilgili herhangi bir hayali olamayan çocukların sokaktan gelip ama gerçekten işte o abilerinin ya da
böyle bir yere gelmiş. O sanatçıların yolundan gidebilme hayali kurduğunu görebiliyorsun.
Yani bu da işte sanat ve sanatçı bu şekilde dokunduğu zaman zaten sanat eseri ve sanatçı oluyor.
Toplumsal fayda olmak zorunda.
Yani bu şey demek değil illa biz hadi dünyayı değiştireceğiz, Türkiye'yi değiştirelim.
Ben burada ne yapabilirim değil.
Hayır ben sanatımı icra ettikçe zaten ben işimi iyi yapmakla ilgili, kendimle alakalı iyi eğitim vermekle ilgili o endişem olduğu sürece zaten bir fayda...
dönüşecek bu. Bunu biliyorum yani.
Bunu net görebiliyorum. Eninde sonunda dönüşüyor.
Evet. Peki. Senin çok yönlü bir karakter olduğunu da görüyorum seninle ilgili araştırma yaparken.
Kaykay yapman bedeninle çok temasta olmanı, lise yıllarındaki müzik grubunu şimdi yeniden canlandırman, işitsel olarak da sanata yakınlığını, ressamlık görsel olarak bu ritme girebildiğini gösteriyor.
Bir yandan da grafik tasarım çok ölçülü bir bakış geliştirmene de katkıda bulunmuştur diye düşünüyorum.
Tüm bunlara bakınca sanatçı olmak biraz da hayata karşı iştahlı olmak, hayatı daha fazla deneyimlemek, gibi düşünülebilir mi?
Kesinlikle. Hani hayatı sevmeden olmaz.
Benim için öyle.
Bir de sanatçı olunca da Bir farklı tarafından bakıyorsun her şeye.
İster istemez. O dediğim gibi hani normal insan rolü yapıyorum dedim ya bazen.
Yani her şeyi böyle bir farklı tarafından görüyorum, algılamaya.
Algılamaya çalışmıyorum artık öyle algılıyorum zaten.
O çok yönlü olmak beni çok besliyor.
Spor yapmak, işte kaykay yapmak, o adrenalinde kalmak, dağda olmak, doğada olmak.
Profesyonel bir snowboard geçmişim var benim zaten evet zamanında.
Yakındaydım, yarışıyordum çok yıllarca.
Kaykay da onu besleyen bir şeydi.
Yani kaykaycı değildim aslında.
Kaykay yapıyordum ama snowboardçuydum.
Yani profesyonel olarak kayıyordum.
Yarışlara katılıyordum.
Bir sponsorum vardı. Bunların da hepsi kendi kendime aslında yaptığım şeylerdi.
İşte merak seni çeken şeye doğru gitmişsin her seferinde.
Ama şunu söyleyeceğim.
Ben de çok meraklı birisiydim ama babam bana maymun iştahlı derdi mesela.
Bu böyle de algılanabiliyor.
Ama sen onu dönüştürebildiğin için...
Yok ben hala kaykay yapıyorum, hala snowboard yapıyorum.
Hepsini çok çünkü çok içselleştirdiğim, çok sevmediğim bir şeyi bana yaptıramazsınız.
Sevmediğim bir şeyi ben mesela o yüzden üniversite sınavına formunu doldurmadım.
Annemlerden habersiz girmedim ben üniversite sınavına.
Ben dedim güzel sanatlar okuyacağım.
Orada da aynı şekilde işte annem babam işte yeteneğin var mı ki dedik.
Ben bütün iki ay, üç ay çalıştım.
Çizim sınavıyla, yetenek sınavıyla giriyorduk.
Bütün girdiğim sınavları kazandım.
En son mimar sınavını istiyordum zaten.
Mimar sınavının sınavı en sondu.
Diğer bütün işte Eskişehir, Anadolu Üniversitesi, Marmara Üniversitesi hepsinin bir bölümüne girmiştim.
Ama şunu söyleyeceğim.
Yani o insan biraz böyle maymun iştahlı her konuda olabilir.
Ama bazı konular var ki orada senin gerçek potansiyelin var ve yatıyor.
O hissi gerçekten fark edersen o senin hayatının en önemli işte profesyonel olarak hayatının mesleği olabiliyor ve hayatının bir parçası oluyor.
Yani ben artık sanatı ya da işimi bir iş ya da meslek gibi benim bir parçam.
Benim birisinin benim kafama böyle tabanca dayayıp artık resim yapmayacaksın demesi lazım.
Kusura bakma derim yani şunu ben bir indireyim yapacağım ya böyle bir iş gibi.
Değil artık benim hayatımda değil.
Öyle değil yani. O benim bir nefes almam gibi bir şey.
Evet evet. Yani onu seninle beraber bütünleştirmiş bir alan diye düşünüyoruz.
Evet ama dediğin gibi yani o müzik tarafı işte üniversiteden itibaren benim daha doğrusu lisede 16 yaşımda benim müzik grubum vardı.
Biz punk müzik yapıyorduk.
Şimdi müzik grubumuz tekrar.
Farklı bir şekilde dönüştü diyelim.
Başka bir şekilde.
Sosyal medyadan seni takip etsinler mi?
Müziğini dinlemek isteyenler.
Çok amatörce ama yani böyle kendi çapımızda bir şeyler yapıyoruz.
Ben merak ediyorum. Müzisyenim dersem çok ayıp olur çünkü öyle değil.
Kendi kendi çapımızda bir şeyler yapıyoruz.
Çok ama zevk alıyoruz. Yani o böyle benim için çok hani amatörce hani böyle hiç beklentisiz, rahatlamamız için kendimizin yaptığı ama sahnede olmayı çok seviyorum.
Yani sahnede şarkı söylemeyi o başka bir his.
Onu yine yapacağız.
Umarım bakalım seneye doğru şimdilik bir altı şarkımız falan var.
Türkçe hem İngilizce. Süper.
O da çok besleyici.
Çok. Büyük bir ihtimalle. Çok.
Peki online sanat atölyeleri hakkında da konuşalım isterim.
Sen böyle atölyeler düzenliyorsun ama katılımcılar sadece sanatçı olmak isteyen ya da resim okuyanlar için değil, herkese açık.
İşte bu bir avukat da olabilir, bir ev hanımı da olabilir.
Pek çok alandan insan katılıyor değil mi bu atölyeye?
Biraz yine bu... Şeyle ilgili şu anda herkes çok bireyselleşti ya herkes çok evinde bu pandemiden sonra bence daha da artık en pik noktasına ulaştı bireyselliğin.
Hepimiz kendimiz bir şeyler yapmakla yükümlüyüz hissediyoruz ve böyle bir şey yapalım satalım bir şey yapalım o bir ürüne dönüşsün gibi.
Ama asıl kolektif bir şey olmadığı zaman kolektif bir çalışma olmadığı zaman bana ya o yapılan iş çok böyle hissiz geliyor.
Tamam yani eserimizi yapalım üretelim ama bir yerde o dediğim hani topluma dokunma işte üniversitede de ben ders veriyordum zamanında.
Yurt dışında veriyordum tabii pandemi de o da bitti seyahat edemediğim için.
Şimdi o eğitim arzumu kendim atölyede.
bir workshoplar vererek başladım.
Ama sonra fark ettim ki insanlara sadece o resim yapma kısmı değil de benim o anda kalma o dediğin sezgisel o böyle rahatça yapma, beklentiden uzak durma, o rastlantısal bir
şekilde onun dönüşümünü görme yani o yaptığın işten çok o süreç yani yapılan süreç insanlara iyi geldi.
O yüzden onu böyle bir workshopla değil de 4 haftalık, 5 haftalık birkaç aylık eğitimler olarak düzenledim.
Sadece oturup resim yapmıyoruz.
Yani sadece böyle renk nedir, boya nedir, form nedir değil.
Biraz daha felsefik tarafından bakıyoruz.
İşte sanat tarihindeki örneklere bakıyoruz.
Mesela bu son kursumuzun konusu yüzleşme.
Burada da biraz böyle yine yutkundum.
Çünkü yüzleşme deyince insan neyle yüzleşeceğim ben emin değilim yüzleşeceğim.
Yani insanın en korktuğu şey kendisi ya.
Çok ilginç onu fark ettim.
Yani neyle yüzleşebilirsin ki kendinden başka?
Kendinin bir parçası.
Ama hep de kendimizden kaçıyoruz ya.
Kendimizden kaçıyoruz. Halbuki kaçmasan orada inanılmaz bir potansiyel var.
Yani böyle denizler, deryalar neler var neler yatıyor insanların içinde.
Ama böyle hep bir...
mükemmelliyetçiyim ben diye bir şey çıktı.
Ben mükemmel, ya mükemmelliyetçi değilsin tembelsin.
Yani ya yap bir bakalım ondan sonra evrilsin yani onu yapmadan bilemezsin ki.
Ben işte bu kurslarda biraz insanlara kendi o içindeki potansiyeli çıkartabilmek için alan açmaya çalışıyorum ki yoksa o potansiyel çıkmazsa aynı böyle işte seramikte de şu anda şeyi
fark ediyorum. Küçük bir hava varsa seramiğin içinde patlıyor.
Yani o Gazın bir şekilde o havanın çıkması lazım insanın içinden.
O potansiyelinin kendi farkına varması lazım.
Bu illa demek değil ki herkes çok iyi sanatçı olacak.
Değil. Sen yaptığın işte de çok daha farklı, çok daha yaratıcı yerlere gelebilirsin.
Her işte böyle değil mi? Yani senin şu anda yaptığın işte de.
Yaratıcılık... Hata payı illaki var.
Evet, yaratıcılık her işi geliştirecek bir mecburiyet artık.
Yani ben sadece bir tane bir şey yapıyorum, ben sadece resim yapıyorum da diyemez artık kimse.
Bir kere çok acayip teknolojiler gelişti, mecralar değişti, izleyicinin algısı değişti.
Her şeyle ilgili her şey çok daha gerçek artık.
Gerçek olmayanı insan hissediyor.
Gerçek olmayandan uzaklaşılıyor.
Onu fark etmeye başladım ben de.
Yani roleplay yapanlardan daha uzak durmaya başladı insanlar.
Çünkü bir kere doğanın gücünü fark ettik artık yavaş yavaş.
Biz doğadan çok kopmuştuk.
Yani bu dönem olarak da çok korkmuştuk.
Şehir hayatına garip bir özen ama şimdi ne oldu tekrar?
Pandemiden de bence etkilenişçildi.
Köye tekrar dönüş olmaya başladı.
Evet tersine göç başladı.
Evet insanlar artık doğada kalıp...
Doğada vakit geçirmek istiyorlar.
Karavanda hayatlar olmaya başladı.
İşte tane insanlar azaltmaya başladı.
Daha çok alayım daha büyük evim olsundan çıkıp daha küçük evim olsun, daha az olsun, daha az kazanayım ama huzurum yerinde olsun.
Yani o şey algısı hani para eşittir mutluluk algısı gitti.
Bir grupta hala var galiba.
Ben tanımıyorum onu. Çok şükür tanımıyorsun.
Yani bir grupta hala devam ediyor öyle bir algı.
Ama bir yandan da işte daha çok para, daha çok madde, daha çok...
maddiyat bunu önceki bölümlerde de konuşmuştuk.
Buna takılı giden bir grup da vardır.
Tabii ki doğru. Ama senin söylediğin yana da giden bir grup var ama sanırım bu kuşak özellikle 2020'lerde doğan kuşak bundan 20 sene sonra doğanın daha canlanmasına vesile
olacak, ön ayak olacak gibi bir yorum görüyorum ben.
Çünkü artık meslekler de değişti.
Bazıları kalmadı. Evet bazıları kalmadı ama şimdi işte tarımın önemli bir meslek olduğu artık Daha büyüdü.
Yani o böyle hani tarım, tarımcılık, çiftçilikten öte işte tarım teknolojileri ya da ne bileyim yani sanat da aynı şekilde.
Sadece resim yapmak değil, sanatın insanın ruh haline iyi gelmesi.
İşte sanat terapileri çıktı, başka şeyler çıktı.
Yani bir sürü meslek farklı şekillenmeye başladı.
Birbirine entegre oldu hatta. Bir sürü meslek birbiriyle iç içe geçmeye başladı.
Sanatçı sadece sanatçı değil, terapist sadece.
terapist değil. İkisi entegre olarak belki bir şeyler çıkarılıyor.
Yani bakalım önünüzdeki günler ne gösterecek?
Onu da merak ediyorum ben de.
Ben heyecanlıyım ve şeyim yani biraz daha böyle iyi tarafından bakmaya çalışıyorum her şeye.
Eyvah ülke çok kötü.
Evet. Yani artık daha da dibini göremeyiz diye düşünüyorum.
O yüzden. O yüzden bir yerde bir kırılma olup artık oradan yükselişe geçeceğiz diye umuyorum.
Bunun da insanların işte artık biraz kendilerine...
Diyoruz ya hani köklerimizin farkına varalım.
Ülkemizin değerlerinin artık ön plana çıkması gerekiyor birazcık.
Yani sadece batıya özenmek değil.
Kendimizi anlamak, kendimizi tanımak.
Yani bu bedenimizi tanımaktan da geçiyor dediğin gibi.
Hani kaykaya yaparken hani bir işte fiziksel bir şey de var.
Şimdi bedenimizin organlarının nasıl çalıştığını bile bilmiyoruz.
Bize ona bakarsan yani işte onun için meslekler de değişti.
Yani doğada yetişen ne bize iyi gelir?
Hangi organa ne iyi gelir?
Yani bunlar bile artık hani sadece tıp değil yani benim bir yerim ağrıdı ben doktora gideyim değil.
Doktora gitmeden ne kadar senin kendine çok iyi bakman gerekiyor zaten.
Evet. Yani bunlar da yeni meslekler olacak artık işte o aromaterapiler mi masajlar mı sound healingler mi yani sesle şifa ya da bir sürü başka şey var.
Var var oraları artık biraz daha hem geri dönüş de başladı hem de kendimizi tanımak en önemli şey haline geldi.
Özellikle sağlığımızı koruyoruz.
Kesinlikle.
Hem fiziksel sağlığımız hem de akıl sağlığımızı.
Akıl zaten ikisi birbiriyle çok bağlantılı ya.
Son sorumuz mitolojiden ilhamla geliyor.
Aslında sohbet çok güzel gidiyordu.
Ben devam etmek istiyordum ama son sorumuz da fena değil yani.
Biz gideriz bu soruyla.
Kendini Ariadne mitindeki gibi labirente sıkışmış hissettiğin deneyim neydi?
Ve oradan çıkışını sağlayan ipucu ne olmuştu?
Tamam bu çok güzel bir soru.
Bu soruda zorlanıyorum.
Bu soru zor bir soru.
Çünkü şöyle benim dediğim gibi o en başında konuştuğumuz konu.
Bir beklentide hiçbir zaman değilim ve olmadım.
Bir yerden çıkmak da bir beklenti.
Bir yere varmak da bir beklenti.
Ama o yolda olmak hissi bana hep çok iyi geliyor.
O ipe tutunup onu güven gibi görüp nerede olduğumun...
Önemsiz olduğu bir yerdeyim gibi bir cevap verebilsem aslında sonuca varıyor mu?
Yani istediğin cevap oluyor mu birazcık?
Aslında çok güzel anlattı.
Bütün hayatı düşününce, hayata doğduğumuzda aslında bilinmezliğe doğuyoruz ya bebek olarak.
Çok çaresiz ve nerede olduğumuzu bilmiyoruz.
Kendimizi gerçekten labirentte gibi hissediyoruz.
Orası bir katman.
Bir önceki konuğum Şule Hanım şeyden bahsetmişti.
Yani bunlar birbirine geçmiş labirentler aslında.
Ondan çıkıp ona giriyoruz, ondan çıkıp ona giriyoruz gibi anlattı.
Bunlardan spesifik başka insanlara da ilham olabileceğini düşündüğüm bir örneğin var mı?
Yani ben şöyle bir şey yaşadım ve buradan çıkarken de gerçekten şu fikre, şu alışkanlığıma tutundum diyebileceğim.
Yani şöyle dibinin dibini vurduğum bir dönem oldu.
Hem sağlık olarak, hem maddi olarak, hem de...
Kişisel ilişkiler olarak yani çok böyle ağlarmışım.
Biraz uygunsallaşabileceğim şu anda.
Çünkü çok karanlık bir yerden geçerken bunu konuşacağımı düşünerek oradan çıktım.
Buradan çıkacağım ben ve bunu anlatacağım diye.
Yani bu böyle oradan çıkacağının güveniyle olan bir şey sanırım.
Şu tavsiyeyi verebilirim naçizane.
İnsanın başına her şey gelebiliyor.
Hiç beklenmedik, hiç planda olmayan kayıplar, hastalıklar, hayati durumlar.
Ben bunlara hayatsal koşullar diyorum ve bilemiyoruz.
Biz şu anda sadece bu anı biliyoruz ya, bir sonraki an.
Ne olacağımızı bilmiyoruz ama biliyoruz gibi yaşıyoruz.
Hani herkes zannediyor ki 100 yaşına kadar sağlıklı bir şekilde yaşayacak ve 100 yaşında gözünü kapatıp öyle bir dünya yok.
Kesinlikle. Bir sürü şey başımıza geliyor.
Bir sürü şeyin sonradan farkına varıyoruz.
Sonradan öğreniyoruz. Ama asıl konu o koşullara nasıl adapte olduğumuz.
Yani o koşulu nasıl karşıladığın.
Asıl önemli olan o.
Yani çok zor oluyor bazen.
Bazı konularda gerçekten kendini oradan çıkartabilmek.
Ama o dediğim güven var ya, güven çıkacak ve bitecek.
Güven neye güven? Yani bu tanrı inancı olabilir, kendi inancın olabilir.
Kendine. Kendine olan güvenin olabilir, çocuklarına olan inancın olabilir, onlara olan, sevgine olan güven olabilir, mesleğine olan.
Tutkun olabilir, başkasına olan tutkun olabilir ya da başka bir, başka bir geleceğe olan hayalin olabilir.
Hani ben buradan çıkacağım çünkü benim işte bilmem ne hayalim var olan bir güven, tutkusu da olabilir.
Ama insanın böyle tutunmak istediği bir şey oluyor hayatta gerçekten.
O ip yani. Ne kadar çok kaynağımız var aslında.
Şimdi sen sayarken bir sürü kaynağımız olduğunu fark ediyorum ben de.
Var, var. O yüzden hani orada ben bir tane bir şey diyemiyorum.
Çünkü herkes... Çok herkesin her zaman söylediğim gibi herkesin baş parmağının izi bambaşka.
Benim inandığım, benim çıktığım yol farklıdır.
Senin çıktığın yol farklıdır.
Özünde biriz kesinlikle ama herkesin özü de bir.
Yani bütünüz diyoruz ya hani ben senim sen de bensin hepimiz biriz ama herkes de kendi özünde bir.
O yüzden herkesin kendini...
iyi tanıması gerekiyor.
Bir kere kendi sevdiği şeyleri fark etmesi lazım.
Şimdi böyle hep konuştuğumuz zaman ya çok zor aslında değil.
Şimdi sen neden zevk aldığını biliyorsun.
Yani sen neyi sevdiğini biliyorsun.
Neyin seni mutlu ettiğini biliyorsun.
Biraz şey oluyor galiba yaşla da gelen bir şey bu.
Çünkü atıyorum 20'li yaşlarımdayken ben biraz daha bir şeylere çekilirdim ama niye çekildiğimi bilmezdim.
Yani anlamazdım, çok fazla yorumlamazdım.
O müziği dinliyorum çünkü o kulağıma hoş geliyordu.
İşte o resmi alıyordum çünkü o gözüme güzel görünüyordu gibi.
Ama bunu çok da anlamazdım.
Şimdi mesela ben bunu şundan seviyormuşum.
Şu şarkı sözünden, şu melodiden seviyormuşum.
Bu benim şu noktama temas ettiği için yankılanıyormuş gibi şeyler yaşla da geliyor galiba.
Evet çünkü bence yaşla...
kendi özünü daha iyi anlamaya başlıyorsun.
Değişmiyor. Yani insan değişebiliyor.
İnsan değişiyor, gelişiyor kesinlikle ama özünde aynısın.
Yani o zaten sensin.
O seni sen yapan şey de senin özün.
O yüzden oradaki artık o güven dediğim şey kişinin kendisiyle alakalı, kişinin kendi bulacağı bir şey ama Yani hayat akıyor ve her sabah güneş doğuyor ya ona bile güvenebilirsin.
Yarın sabah yine güneş doğacak.
Yani güneşin doğmadığı bir gün var mı?
Yok. Yani güneşin yani gün yine dönüyor ya.
O hayat akıyor. Bitmeyen bir şey yok.
Her şey bir yerde dönüşüyor diyelim.
Yani başka bir şey başka bir hal almaya başlıyor.
Ona güvenmek lazım.
Yani ben şu anda zor bir yerdeyim ama bunun dönüşeceği, benim güçleneceğim, bunun bana...
faydasını göreceğim bir yer olacak, gelecek.
Bu her neyse benim şu anda çıkamadığım şey benim hayrıma dediğin an oradan çıkıyorsun.
Ay çok güzel söyledin. Bana çok iyi geldi.
Gerçekten çok iyi geldi çünkü o inanç zaten bizi oradan çıkarabiliyor değil mi?
O ipin aslında senin inancın ve her şeyin yoluna gireceğine dair güvenin.
Evet. Zaten ip varsa zaten güvende var.
Hani oradan çıkacağını biliyorsun.
Ama bazen dediğim gibi çok zor, çok böyle çıkılası.
bile gözükmeyen, gerçeklik dışıymış gibi.
Hani orada da bazen şey diyorlar ya ama işte sen çok şanslısın bilmem ne.
Ya işte öyle değil.
Biz de bir sürü zorlukları aşıp o şansı kendimiz yaratmaya çalışıyoruz her konuda.
Evet bundan da konuşmuştuk seninle.
Yani herkes kendi şansını kendi yaratıyor bir noktada da aslında.
Bazen de inatlaşmak o şansı getiriyor.
Bazen inatlaşmayıp bırakıp Ben burada vazgeçtim demek o şansı senin ayağına getiriyor.
Evet. Ama orada biraz gene sezgiye dönüyoruz sanki.
Kesinlikle öyle. Ben hep oraya dönüyorum zaten.
Dönüp dolaşıp gittiğim yer o içsel dünyam.
Ne olduğunu hala tam anlayamadığım bir taraf.
Hani hiçbir zaman şey diyemiyorum.
Tamam ben çözdüm ya buymuş diyemiyorum.
Ve demek de istemiyorum galiba.
Çünkü o böyle tam o çocuk.
Yaptıkların böyle o keşif alanı gibi hem oyun alanı hem keşif alanı hem de böyle işte oyun hamuru gibi yani böyle yoğur yoğurdur.
Bakalım neye dönüşecek?
O işte bakalım biraz rastlantısal biraz da sürece bıraktığım o sürecin keyfini çıkarttığım bir yerdeyim.
Anlattığından şu geldi benim aklıma yani bir şeye güvenirsen kendini bırakabilirsin ya sen o güveni ve o inancı aldığın için hayattan.
Ya da işte artık neyse sana dünyaya güvendiren şey.
O zaman zaten sezgiye bakabilirsin.
Ama diğer türlü güvenmiyorsan sürekli aklınla bir şey yapmaya çalışırsın.
Güvenmiyorum o zaman ben aklımla her şeyi sisteme kurayım, düzenleyeyim dersin.
Güven ve inanç gerçekten burada baya kilit kelimeler oldu bence seninle sohbetimizde.
Benim için evet yani güven...
Özellikle bu dönemde yani hayatımın bu döneminde beni kurtaran his mi diyeyim artık nasıl tabir edeceğim bilmiyorum ama o evet dediğin gibi öyle çok önemli bir kelime benim için.
İnanç da aynı şekilde. Kendini bırakabilmek için her ikisi de çok önemli.
Ve sonrasında zaten çıkışı bulup.
Zaten evet ona güvendiğin zaman o bir şekilde olması gerektiği gibi.
Ama bu şu da değil yani şöyle de algılanmasın.
Hakkımızda hayırlısı bıraktım.
Hayır ben bıraktım süreci bakalım ne olacak.
Ben çalışmama gerek yok öyle bir şey yok.
Tabii ki de aksiyon almamız gerekiyor.
Aksiyon almamak zaten işte o dediğim tembelliğe varıyor orada.
Ben bakayım ne olacak neye dönüşecek değil.
Yani biz bir kere sevmiyorsan zaten aksiyon alamıyorsun.
Onun için sevdiğim. Sevdiğin şeyi keşfetmek çok önemli.
Sevdiğin şeyi keşfetmek için de öncelikle kendini tanıman gerekiyor.
Kendini tanıyınca.
Hem deneme yanılma hem de birazcık içe dönme.
Yani hep böyle dışarıda bir haz arama değil.
Yani onu da yapayım, onu da yapayım, şunu da yapayım, şuraya da gideyim, bunu da yapayım değil.
Yani o biraz o böyle anlık hazlardan uzaklaşmak artık yani.
Şu bile olabilir. Aklıma şu geldi.
Bir dönem içe dönük, bir dönem dışa dönük oluyoruz ya.
İçe dönük olduğum dönemlerde ben mesela kendimden örnek vereyim.
Daha çok kitap. okuyorum, daha çok bir şeyler izliyorum, daha çok yazmaya başlıyorum.
Dışa dönük olduğum zamanlarda da hayatı deneyimlemeye başlıyorum.
Yani o okuduğum, yazdığım ya da dinlediğim şeyleri hayatın içinde gözlemlemek üzere bir sokağa atıyorum kendimi.
Ne oluyor şu anda burada diye.
O zaman da okuyamıyorum mesela.
Onun dengesini kurduğun zaman aslında...
O denge zaten çok önemli. O ying yang denen şey var ya, o uzak doğunun bence işte yani dünya o kadar dengeli ki aslında bak.
İşte batı tıbbı çok kıymetli ama uzak doğunun da bütünleyici bir tarafı var.
Yani iyileşmek için senin bazı şeyleri yani ruhani olarak ya da fiziksel olarak hayatında dengeye sokmazsan istediğin kadar ilaç kullan.
Yani o bütünsel dediğimiz şey.
Aynen dediğin gibi hani içe de döneceğiz ama dışarı da dönük davranmak gerekiyor.
Ya zor ya insan olmak.
İnsan olmak çok zor. Başlı başına bir iş.
İş yani hakikaten bir de hayatta kalmak da bir iş.
Bu ülkede yaşamak başka bir şey.
Kadın olmak bambaşka zorluk.
Bir yandan da sanatçı ben de galiba zoru seviyorum.
Hep onu düşünüyorum. Böyle hep zaten acı eşiğim çok yüksektir benim.
Bu ülkede yaşayınca iyice yükseldi artık acı eşi.
şeyden de besleniyorum.
Karışıklığın içindeki o frekans dalgalanmalarından birazcık besleniyorum, seviyorum.
Doğaya çıkınca o zaten sakinliyor dediğin gibi.
Evet işte o dengeyi hep bulmak lazım.
Bulmak lazım. Orada da sanırım biraz daha cevaplar bize geliyor olacak.
Evet. Çok teşekkür ederim.
Bitti mi? Bitti.
Yine gel. Zevkle.
Çok teşekkürler. Çok hoştu benim için de.
Görüşmek üzere. Çok memnun oldum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
