
S2 B8: Klinik Psikolog Şule Öncü | Terapide Ariadne’nin İpi
10 Aralık 2025 · 48 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ariadne’nin İpi podcastte Klinik Psikolog Şule Öncü ile aşağıdaki başlıkları ele alıyoruz:
• Günümüzde insanlar hangi başlıklarla terapiye geliyor?
• Terapistimizi neye göre seçeriz?
• Terapistin bize uygun olduğuna nasıl karar veririz?
• Terapi almak dışında insanların zorlandıkları deneyimlerde yardımcı olabilecek ipuçları
• Sinematerapi ve edebiyat
• Mitolojiden ilhamla Şule Öncü için hayatta labirent gibi hissettiren deneyim neydi ve oradan nasıl bir ipucu ile çıktı.
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugünkü konuğum için çok heyecanlıyım.
Klinik psikolog Şule Öncü bizimle.
Hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Sizinle ilk karşılaşmam Hepimiz Narsistiz kitabıyla oldu.
Sonrasında da pek çok sosyal medya mecrasında takip etmeye başladım.
Öncelikle bilgi birikiminizi böyle akıcı bir dille paylaştığınız için teşekkür ederim.
Rica ederim. Ben teşekkür ederim geri bildirim için.
Sizi kısaca tanıtarak başlamak istiyorum.
Boğaziçi Üniversitesi psikoloji lisansı sonrasında klinik psikoloji üzerine uzmanlığınızı aldınız.
Yetişkin terapisi, çift terapisi yapıyor, sinema terapi atölyeleri düzenliyorsunuz.
Yatıyorum bir şey diyor musun?
Ve Hepimiz Narsistiz adlı iki kitabınız var.
Bunlar daha çok psikoloji odaklı kitaplar.
Yok psikoloji kitapları doğrudan.
Psikoloji kitapları. Psikoloji kitapları.
Evet. İki tane de edebiyat alanında kitabınız var.
Birisinin ismi Zaaf.
Diğeri ise Gertrude ikiye nasıl bölündü.
Evet. Biri roman, biri öyküler.
Çok güzel. Web sitenizde de şiirler var.
Evet. Yani o da bir kitap halinde duruyor çekmecemde.
Ne yapacağımı bilmiyorum bununla.
Ona henüz daha bir girişim yapmadınız.
Yani bir şey yapmadım. Belki yayınlatırım günün birinde.
Öyle birikiyorlar yıllardır.
Çok güzel. Yani web sitesini inceleyenler de çok farklı bilgilerle karşılaşacaktır.
Çünkü sinema terapi çok güzel bir alan.
Ben orada daha detaylı gördüm.
Onun dışında şiirlerinizi gördüm, kitaplar.
Oldukça yoğun yaratıcı süreçlere giren bir terapissiniz.
Evet. Yani öyle gelişti olaylar.
Çok güzel. İlk sorum aslında son yıllarda insanları terapiye getiren şeyler neler oluyor?
Ve sizin gözlemleriniz bu konuda nasıl oldu?
Özellikle pandemi sonrasında biraz bunu konuşalım isterim.
İnsanları terapiye ne getiriyor?
Bu aslında bugünün Zeitgeist'ini anlamak için de önemli bir şey, bilgi.
Genellikle benlik ve kimlik sorunlarıyla geliyor bireyler.
Toplumları kimlik krizleriyle, benlik krizleriyle tanımlı biliyorsunuz.
Çok ciddi bir kapitalist, narsisistik propaganda var.
Ben artık kapitalist propagandanın ucuna narsisistik de eklemek gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü o da bir pandemi gibi.
Bütün psikopatik değerleriyle insanların üzerine çullanmış durumda.
Öyle bir dayatması var sistemin bize.
Dolayısıyla insanlar genellikle yöntemini yapamadıkları bilgileriyle geliyorlar.
Benlik problemi dediğimde bunun içinde daha ziyade yetersizlik, değersizlik algıları, özgüvensizlik, anlamsızlık, ben neyim, kimim, kendimden ne yapacağım.
Bir de cephe neresi duygusuyla geliyorlar.
Yani böyle bir benliği bir ev gibi düşünürsek kapı neresi, pencere neresi, ben ne tarafa bakıyorum?
Yani biraz böyle bireyin çok etkisizleştirildiği, kimliksizleştirildiği, araçsallaştırıldığı bir ortam ve bir çağda yaşadığımız için birey yeterli
derecede entegre benlik kurulumu yapamıyor diye düşünüyorum.
Benlik kurulamayınca...
Üzerine kimlik de inşa edemiyorsunuz.
Dolayısıyla sadece bir kimlik krizi değil bu.
Bireyin kendini algılayışıyla ilgili bir şey.
Bu yüzden en büyük sıkıntı zaten orada desteklenmek.
Daha varoluşsal bir katmanda.
Daha ben kimim ama hani toplumdaki görüngüleriyle ben kimim değil.
İşte terapistim, anneyim, eşim, işte askerim, öğretmenim gibi sosyal kimlikleriyle değil.
Ben nerede başlayıp nerede bitiyorum ve ben kendimden ne yapıyorum ve benim ana yolum neresi?
Bunlarla ilgili sıkıntılar daha ziyade bireyleri zorlayan şeyler oluyor.
Çok daha varoluşsal bir yerden bahsediyoruz.
Varoluşsal bir yerden ama kimlik problemleri de oluyor.
Kimlik problemiyle benlik problemini şöyle daha ziyade ayırt edebiliriz.
Kimlikle ilgili sorunlarda bireylerin genellikle sorduğu şey bu normal mi oluyor?
Çünkü normların da çok bulanıklaştığı bir dönemde yaşadığımız için eski geleneksel normların altüst olduğu, geleneksel anlamların artık tutunduğu, Sunulamayan hale geldiği bir
dönem. Öyle olduğu için insanlar böyle bir hani norm nerede?
Normal neresi?
Benim başıma böyle bir şey geliyor.
Acaba bende bir problem var mı?
Ya da ben bununla baş edemiyorum.
Nasıl baş edebilirim? Bunlar da geliyorlar.
Varoluş vakumuyla geliyorlar ama genel olarak.
Frankl'ın söylediği o içsel boşluk ve anlamsızlık duyguları.
Bazen bu varoluş vakumunu insanlar tabii bazı hayatı ucuza getirme çabalarıyla dolduruyorlar.
Bağımlılıklar, alışkanlıklar, kaçışlar.
Özellikle işte alkol madde bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, alışveriş bağımlılığı, seks bağımlılığı, pornografi bağımlılığı, dating bağımlılığı o da var.
Vardır. İlişkisel problemler de çok oluyordur değil mi?
Bu kimlik ve benlik bunalımının içinde zaten ilk başta karşı ile iletişim kurarken zorlandığında insan bir şey oluyor.
Şu anda yanlış bir şey oluyor.
Bende mi problem var?
Ben mi normal değilim? Karşımdaki mi değil?
Ya da bu ilişkinin bütününde her şey yolunda ama yolunda gitmeyen bir şey var gibi geliyor büyük bir ihtimalle.
Evet. Yani çift terapilerinde ya da bireyin ilişkiyle ilgili getirdiği problemlerde evet etkileşimsel alandaki sorunlar da var.
Yani aslında birkaç tane eksem var.
Bunlardan bir tanesi benlik kimlik problemleri, bir tanesi operasyonel organizasyonel alandaki problemler.
Neyi nasıl yapmalıyım?
Hayatımı nasıl sürdürmeliyim, nasıl planlamalı ve tasarlamalıyım?
Bir diğeri de ilişkilerim içinde ne oluyor ve ben bu ilişkide ötekiyle ve kendimle nasıl başa çıkacağım?
İnsan ilişkisiz olduğunda baş edebildiği sorunlarla yakın bir ilişkiye girdiğinde baş edemeyecek bir hale gelebiliyor.
Çünkü açığa çıkartan bir şey ya öteki bizi.
O yakınlıkta açığa çıkan şeylerle baş edemeyebiliyor.
Bazıları ilişkinin getirdiği yüklerle sorunlarla geliyor.
Bazıları da ilişkisizliğin getirdiği yük ve sorunlarla geliyor.
Yani o izolasyon hani bireyin solipsistik bir evrende sadece kendi ihtiyaçları, kendi istekleri, kendi arzularıyla şiştiği, kendine mahkum olduğu bir evrende.
Ötekıyla nasıl bağ kuracağını bilemediği bir noktada da olabiliyor bireyler.
İkisiyle de gelebiliyorlar evet.
Evet yani günümüzde gerçekten normlar da dediğiniz gibi.
çok önemli bir hal almaya başladı.
Çünkü ne normal ne değil.
Her şey normalmiş gibi de algılanabiliyor.
Oralarda da biraz kafa karışıklığı var galiba değil mi?
Evet. Yani o kapitalist narsistik propagandanın dediği şey has, kar ve güç odaklı ol.
Bu üçünü sana hemen şimdi sağlamayan hiçbir ilişki yaşanmaya değmez.
Hiçbir girişim girişmeye değmez.
Birey böyle pozisyon aldığı zaman aslında Orada anlam yaratabileceği zeminlerden de mahrum kalmış oluyor.
Evet evet çok güzel özetlediniz aslında.
Yani günümüzde gerçekten o has, güç ve neydi?
Has, kar. Has, kar ve güç.
Evet bu üçünün olmadığı noktada gerçekten herkes çok kolayca oradan vazgeçebiliyor ya da çıkışa yönelebiliyor.
O zaman da zaten sürekli bir arayışta ve kaybolmuş bireyler oluyorlar.
Evet. Peki Ariadne'nin ipi?
Podcast'ı danışanlarınız galiba biraz size söylemiş.
Evet ben onlardan duydum sizi sonra sizi aradınız.
Öyle bir hoş oldu. Çok güzel denk geldi.
Peki bu tibiliyo muydunuz daha önce?
Evet duymuştum. Bir kısaca bahsedeyim isterseniz.
Tabii siz anlatın. Çok eski zamanlarda mitolojik çağlarda Kral Minos adında Girit'in bir kralı var.
Bu kral gayet güzel halkıyla mutlu yaşarken tanrılardan birisi ona bir boğa hediye ediyor.
Ve bu boğayı... Kesinlikle kesmeyeceksin ve bu benim şanımı gösteren bir gösterge olacak diyor.
Minos da evet tamam diyor kesmeyeceğim.
Ama tanrıları kandırabileceğini düşünüyor ve bu boğayı saklıyor.
Ve onu kesiyor. Yerine başka bir boğa koyuyor.
Tanrı bunu fark ediyor onun boğasını kestiğini.
Ve sonrasında Minos'un karısını boğaya aşık ediyor.
Ve boğayla karısının ilişkisinden doğan bir çocukları oluyor.
Bunun ismi Minotor. Minotor çok vahşi.
Ve insanla besleniyor, etle besleniyor ve onu bir türlü doyuramıyorlar.
Doyuramadıkları için de ve çok da vahşi olduğu için o dönemin bilginine gidip diyorlar ki bunun için bir kafes tasarla.
O dönemin bilgini Daidalos büyük bir labirent tasarlıyor.
Bu labirentin içine minoturu koyuyorlar ve o hiçbir şekilde oradan çıkamıyor.
Çıkamadığı için de beslenmesi de gerekiyor.
Her sene Atina'dan, Atina düşman topraklar, Atina'dan yedi kız yedi erkek genç Girit'e geliyor ve onları labirentin içine salıyorlar.
Minotor onları yiyor ve besleniyor ve bir sene boyunca tekrar bir şeyle beslenmesine gerek kalmıyor.
Yıllar geçiyor, seneler geçiyor ve Teseus adında bir kahraman ortaya çıkıyor Atina'da.
Diyor ki ben halkımı bu eziyetten kurtaracağım ve diyor...
O yedi gencin arasında ben de olmak istiyorum.
Girit'e gideceğim. Minotaur'la savaşacağım.
Ve halkımı bu zulümden kurtaracağım.
Geldiğinde Girit'e Kral Minos'un kızı Ariadne Teseus'a aşık oluyor.
Aşık olduktan sonra gidiyor Bilgin'e diyor ki ben Teseus'a aşık oldum.
Onu buradan kurtarmak istiyorum.
Labirente girdiğinde çıkamayacağını, kimsenin çıkamadığını da biliyorum.
Bilgin de diyor ki tamam ben seni seviyorum Ariadne.
Senin için bunun yöntemini anlatacağım.
Labirentin girişine...
Theseus eline bir yuma kalsın ve labirentin girişine yumağın ucunu bağlasın ve ilerledikçe ip açılacak.
Minotaur'la karşılaşıp savaştıktan sonra ve onu yendikten sonra aynı ipi takip ederek labirentten dışarıya çıkabilir ve sonrasında siz buluşabilirsiniz.
Tıpkı söylediği gibi yapıyor Theseus ve labirentten dışarı çıkıyor, kurtuluyor ve oradan çıkan ilk kişi oluyor.
Bu çözümü bulmasını sağlayan kişi Ariadne ve Ariadne'nin ipi artık ipucu olarak dilimize geçiyor.
Ve sonrasında da Ariadne ve Theseus buluşmuş oluyor.
Ama devamında tabii daha çok olaylar var mitolojik hikaye olduğu için.
Bu zor ve imkansız gibi görülen durumlarda içinden çıkabilmek için Ariadne'nin ipi tekniğini kullanıyoruz.
Biraz bundan bahseden bir hikaye.
Ben terapi sürecini biraz da bu mite benzetiyorum.
İnsan zihni ve duyguları bazen labirent gibi olabiliyor.
Terapistler de bize ipucunu veren kişiler olabiliyorlar bu süreçte.
Bu çıkmaz gibi yollarda...
Terapistin bize yardım etme fikrine ne dersiniz?
Aslında labirent önceden kurulmuş bir labirent var ve onun bir çıkışı var gibi değil durum.
Yani birden fazla labirent var ve bu labirentler farklı eksenlerde birbirleriyle kesişiyorlar aslında.
Benlik kimlik problemleriyle ilgili labirentler, etkileşimsel alanla ilgili labirent ve operasyonel, organizasyonel, dış dünyayla ilgili labirentler kişinin...
Daha önceki yaşantılarından getirdiği şemalar, otomatik düşünceler, davranış kalıpları, kişilik örüntüleriyle ilgili labirentler ki en çok determine olan bunlar, bu en son
söylediklerim. Bunların hepsi girift bir şekilde farklı eksenlerde birbirinin içine geçmiş durumda.
Ve aslında adım attıkça labirent beliriyor.
Labirent var ve bitecek değil.
Her yer labirent. Evet.
Evet çok güzel söylediniz. Öyle bir durum var.
Gelen konuklarla da hep bu noktaya geliyoruz.
Ben ondan ona girip çıkıyorum diye anlatıyorlar.
Evet bitmiyor. Ve terapide aslında yaptığımız şey bir ipi verip hadi sen şimdi buradan çıkacaksın.
Bu yolları hani şeydeki Hansel ile Gretel'de ekmek kırıntılarını ufalaması gibi değil.
Geriye dönüş yolunu bulamayacak çünkü.
Maalesef zamanı ileri doğru yaşıyoruz bir şekilde öyle olmasa da.
Dolayısıyla geri dönüş yok.
Yaşanmış herhangi bir şeyden sonra benliğin eski haline de geri dönüşüyor.
Ama o ip bu noktada neyi ifade ediyor olabilir?
Kişinin her adım attığında beliren labirentlerle baş edebilmesi ve o mücadelenin içine biraz anlam, biraz yaşam, biraz haz, biraz...
duygu katabilmesi ve onları yaşayabilmesi için gerekli kaynakları teşkil ediyor diye düşünüyorum.
Yani terapistin sağladığı şey, ip dediğimiz şey burada, terapistin kendi ruhsal kaynakları diyelim.
Bu nedir? Zeka, muhakeme, akıl, sezgi, sağduyu, vicdan ve isyan diyebiliriz bunları.
Önce bütün bunlarla aslında danışana işlik ediyor terapist.
Terapist giriş ve dönüş yolunu bilen kişi değil.
Danışanla birlikte onun labirentlerine girip, onun gerçeğini onunla birlikte keşfetmeye gönüllü olan, talip olan ve bunu yapan kişi aslında.
Çok güzel anlattınız.
Yani oradaki eşlik, o sezgisellikle, o isteklilikle, o zeka ile ve onun bulunduğu yerdeki duruma şahit olması terapistin aslında iyileştirici noktalardan bir tanesi değil
mi? Yani birlikte oraya girme cesareti aslında o.
Evet. Yani o duygulara girip çıkma.
O eşlik. Terapide böyle bir süreç.
Ve zamanla danışan bu söylediklerimi yapabilmek için kendi kaynaklarını kullanmayı öğreniyor.
Kendi aklını, kendi vicdanını, kendi sağduyusunu, kendi isyanını ve kendi seçimlerini yanında terapist olmadan artık yapabilmeye ve labirentleriyle başa çıkabilmeye başlıyor.
Bunu öğreniyor terapide aslında.
Bir öğrenme süreci aynı zamanda.
Sonu yok gibi görülüyor.
Hani ne zamana kadar ben bunları anlatacağım terapide, ne zaman bitecek gibi düşünülüyor.
Ama sonuna yaklaştığını da insan anlayabiliyor bir yerde.
Terapisti de anlıyor. Kişi de kendi kendine çözebilmeye başladığında bazı şeyleri anlamaya başlıyor değil mi?
Yani bir sembolik dil bireyden bireye geçiyor.
Bir somutlaştırılmış, metaforize edilmiş gerçeklikler bireyden bireye geçiyor.
Yani sürekli bireyin çarptığı bir duvar var.
Sürekli labirentin orasına takılmış diyelim ki bir davranış örüntüsü var ve o paterne sürekli çarpıp duruyor birey.
Terapistle birlikte bak burada çarptığın şey şöyle bir şeyi görünür kıldıklarında, somutlaştırabildiklerinde, metaforize edebildiklerinde.
Ha tamam peki ben buna çarpmadan ne yapabilirim?
Yani o yönde gitmek değil belki onun etrafından dolanmak.
Belki oraya... yöneldiğini fark ettiğinde başka bir labirent katmanına geçip farklı bir eksenden ilerlemek.
Bunları artık keşfedebildiğinde ve yaratabildiğinde.
Çünkü çözüm Aslında terapistin bize verdiği cebimize koyduğumuz bir çözüm olmuyor.
Her ana uygun, o ana en uygun çözümü üretmek.
Spontanite böyle bir şey ya.
Yani danışanın spontan ve yaratıcı olarak kendi sorunlarını çözüm üretebilme becerisini geliştirmek terapinin en önemli amaçlarından bir tanesi.
Çok güzel, çok güzel bahsettiniz.
Yani orada da insanların kafası karışık olabiliyor.
Yani bir çözüm paketi sunacak terapist gibi düşünülüyor.
Ama aslında orada tüm sorumluluk danışanda.
Terapist orada eşlikçi ve beraber bir öğrenme yolu yürüyorlar değil mi?
Peki biz terapistimizi neye göre seçeriz?
Sizin deneyiminizde neler gözlemliyorsunuz?
İnsanlar tavsiyelere göre genellikle seçiyorlar.
Son zamanlarda sosyal medyada gördükleri, duydukları, okuduklarına göre seçiyorlar.
Eğitimlerine göre seçiyorlar.
Bazıları da ekoline göre seçiyor terapisti.
Ben neye göre seçerim diye düşündüm.
Öncelikle kişiliğine göre ve daha sonra bilgi sentezine ve ekoline bakarım diye düşünüyorum.
Kişiliğini nasıl anlayacağız?
Kişiliğini nasıl anlayacağız çok önemli bir konu.
Ya da işte basında medyada görünmesin terapistler çok fazla konuşmasınlar insanların kafası karışıyor diyenler var.
Ama biz dille iş yapıyoruz.
Dili nasıl kuruyorsak kendi içimizde o dilin üzerine de o benliği de o dilin üzerine inşa ediyoruz aslında.
Dil ve düşünceyle ve duygu emekçisiyiz aslında.
Düşünce ve duygu emekçisi.
Dolayısıyla ortaya koyduğunuz dil, o dilde kullandığınız metaforlar, o dilde kullandığınız kavramsallaştırmalar, somutlaştırmalar ve soyutlamalar ve bunların hepsi aslında terapistin.
Danışanın da terapistinde aslında hepimiz için.
Bütün bunlar terapistin hayata nasıl baktığını.
Zor durumlarda nasıl pozisyon alabileceğini, kişiliğinin nasıl kurulum yaptığını aslında gösteren şeyler.
İnsan seçmek de aslında yani bir taraftan.
Hani bir yolu birlikte yürüyorsunuz ya.
İnsan arkadaşını neye göre seçiyor?
Sevgilisini neye göre seçiyor?
Yakın olacağı başka insanları, ortaklarını neye göre seçiyor?
Bütün bunlara baktığınızda ya da kim olmayı seçiyor?
Kendini nasıl inşa etmeyi seçiyor?
O da var. Bütün bunlara baktığınızda aslında benim son zamanlarda çok dikkatimi çeken bir konu var.
Entropiyle ilgili, fizik kanunda entropi bizi dağıtmaya çalışan bir yasa ya bu.
Ve canlılık aslında entropiye direnmekle ilgili bir şey.
Ne kadar direnebiliyorsanız o kadar tek parça halinde kalabiliyorsunuz ve ömrünüzü tamamlayabiliyorsunuz.
Entropiye direnemediğimiz noktada canlılığımızı kaybedip ölüyoruz.
Ama özellikle yaşadığımız çağda insanların...
bedenleri ölmeden önce ruhlarının entropiye yenik düşmeleri ve o ruh çürümesi, ruh dağılması diye tabir edebileceğimiz bir hale gitmeleri var.
Yani kimi birazcık şöyle elinizi sürseniz pul pul dökülüyor.
Şey gibi Fortune Cookie gibi elinde dağılıyor insanlar birbirlerine.
İşte bu yani bir arada kendini bir arada tutamama hali bu.
Asıl o kişiliğine bakarım dediğim şey terapisti seçerken ya da bir başka kimi seçiyorsanız.
Orada bakılacak şey entropiye direnci aslında canlının.
Bütün halinde durabiliyor mu?
Integrity. Yani bütünlük ama sadece bütünlük de değil bozulmamışlık.
Artı kendine karşı dürüst olma hali.
Bunları ama algılayabilmek için de insanın kendisinin buralarda bir derdinin olması, kendini anlamaya çalışması, kendine bu soruları sormuş olması da biraz gerekiyor ya.
Oralar da çok önemli ve elimizde çok da fazla kaynak olmayabilir sosyal medya kullanmıyorsa diyelim ki terapist değil mi?
Evet terapisti tanımak o anlamda hani artık terapiye başladıktan sonra olur.
Evet bazen de şans oluyor yani.
Evet yani ilk seansta mesela ben süpervizörümü seçerken 7-8 kişiyle görüştüm.
Bazıları sırf bu söylediğim sebeple yani ölmeden önce dağılmaya, çürümeye, dekompoze olmaya başladıklarını sezdiğim, hissettiğim için yok burası değil olmak istediğim
yer dedirtti bana. Evet.
Anlatabiliyor muyum? Yani o bütünlük halindeki ve insanın tabii kendine karşı dürüstlüğü orada dignity de var integrity'nin yanı sıra.
O da güvenilirlik ve saygınlık ama bu saygınlık görüntüde bir saygınlık değil.
Kişinin kendine olan saygısı o bir ciddiyettir.
Yani kendini şuradan alıp şuraya götürme işi ise yaşamak o işi ciddiye almak lazım.
Ama tabii bu işi yaparken arada da mizah.
Her zaman için yani o yaratıcılığın açığa çıktığı bir şey aslında.
O ciddiyetle de dalga geçebilirliğinde olabiliyorsa kişi o zaman zaten hayatı hem yaşayıp hem düşünebilir hale gelebiliyor.
Evet yani mizah zaten orada bizim kendimizi bıraktığımız o yaratıcılığın rahatlamanın geldiği anlar.
Ben de kendimde şunu fark etmiştim.
Terapisi seçerken değil ama bir ayak bileğimden ameliyat olmam gerekti.
İki farklı doktora göründüm.
Doktorlardan birisi çok ciddi, çok az göz teması kuran ve çok teknik bilgilerle acil ameliyat olman gerekli diyen bir doktordu.
Diğerine gittiğimde, şakacı bir üslubu var.
Çok büyük bir şey değil.
Bu ameliyat işte bir seyahate gidecektin.
Bu seyahatten sonra da olabilirsin.
Sadece biraz dikkatli olman gerekli dedi ve muayene boyunca beni güldürdü.
İşte şakalar yaptı falan ve ben sonuç itibariyle güldüren ve daha esnek olan doktorda ameliyat olmayı tercih ettim.
Terapist seçiminde de biraz böyleydim aslında.
Daha kendince bir espri anlayışı olan, işte benimle kafasının uyumlanabileceğini düşündüğüm, sosyal medyada dilini takip ettiğim, hatta şansa...
Kitabı da vardı benim terapistimin.
Kitabını da okuduğum için daha da bağ kurduğum birisiyle terapiye başladım.
O bir avantaj oldu. Gerçekten terapistlerin kendini ifade etme yolları ve biçimleri bence danışanları çok etkiliyor.
Değil mi? Evet. Bir de kindness konusu var tabii.
Onu çok güzel geçenlerde siz sosyal medyada paylaştınız.
O nazik olma.
Nezaket konusu ben de çok önemsiyorum.
Hem sınırlarla ilgili bir konu değil mi?
Karşındakinin sınırlarına saygı duymakla ilgili bir konu.
Hem de gerçekten içten ve nazik olabilmek.
Evet. Yani tam Türkçe karşılığı nezaket de değil aslında.
Çünkü kindness, nice.
Olmak değil, kind olmak.
Evet, evet. Nezaket daha ziyade nice karşılığı olarak kullanılıyor nezaket.
Ama kind daha geniş bir kavram.
Yani bu onun içinde içtenlikle merhametli, şefkatli, dostça.
Bu da denk demektir bu, üstten değil.
Yani kind olabilmek için denk olabilmek, dostça yaklaşabilmek ve dikkatini, özenini...
merakını cömertçe karşındakine verebilmek.
Çok daha geniş ve derin bir anlamı var kind oluşunun aslında.
Keşke Türkçe bir karşılığı olsa.
Birisi benim yazdığım posta karşılık olarak eski Türkçe bir şeyden bahsetmiş.
Tam şimdi hatırımda değil ama tasavvuftan bir yerden.
Hani böyle bir şey var bunun karşılığı da bu diye.
Bakamadım ona ama hani bakılıp belki de dile entegre edilmesi gereken bir sözcüktür.
Hani irfan sözcüğü gibi.
Hani tam anlaşılmayan, tam bilinmeyen ama çok daha derinlikli anlamı.
Bir kelime bu kindness.
Terapistimizi neye göre seçeceğiz?
O kadar da çok enflasif bir durum var ki.
Evet çok yoğun çok yoğun.
Her yerde içerik var.
Her yerde bilgi var.
Terapistin kendini ifade etme derdi var.
Bir yandan da ifade ederken...
Çok fazla, nasıl diyeyim, çok yoğun bilgi paylaşımı, bilgi aktarımı var.
Yani bunların hepsi aslında bizler için de yorucu olabiliyor bazen.
Yani videoda anlatıyor, işte kitapta anlatıyor, Instagram'da anlatıyor, her yerde anlatıyor ama bir yerden sonra o bilgi geçmemeye başlıyor ya bize.
Ya da kafa karıştırmaya başlıyor.
Birbiriyle çelişen bilgiler de oluyor.
Evet. Yani ister istemez.
Evet. O yüzden yani aslında terapisti seçer...
Sosyal medya bir kriter olabilir ama bir yandan da işte o deneyimlemek belki birkaç seans gidip oradaki ilişkiyi takip edebilmek de önemli değil mi?
Evet yani eğitimine bakmak lazım, ekolüne bakmak lazım.
Her ekol herkese uygun olmayabiliyor.
Her probleme uygun olmayabiliyor.
Bazıları sadece semptomları giderilsin ve işime bakayım diye terapiye gidiyor.
Bazıları kendini tanımak için, hayatını anlamlandırmak için, derinleşmek için terapiye gidiyor.
Bazıları ilişki sorunlarını çözmek için, bazıları da sadece varoluşuna karşılık bulmak için gidiyor.
O da var değil mi? Ben terapistle kuracağı gerçek ilişki için terapiye giden insanlar da görüyorum.
Yani kimseyle bu derinlikte konuşamıyorum.
O yüzden hayatımın her döneminde bir terapistim oldu diyen danışan da görüyorum.
Bu da çok acıklı geldi bana, üzücü geldi biraz.
Ne dersiniz? Değil mi?
Üzücü evet. Yani gerçek hayatta böyle bir şey.
Terapi gerçek hayat değil mi tabii böyle dememek lazım.
O da gerçek hayat. Terapi dışındaki akışta, ilişki akışında varoluşuna karşılık bulamamak üzücü bir şey.
Acıklı bir şey. Benim için de geçerli olan bir şey bu.
Yani sadece danışan için değil terapist için de.
Orada çok çok derinlikli bir şey paylaşılıyor.
Sürenin kısıtlı olması.
Bunun bir ücrete tabi olması bu ilişkinin.
Profesyonel bir ilişki olması.
İlişkinin gerçek olmadığı anlamına gelmiyor.
O gerçek bir ilişki ve kısıtlı bir sürede kuruluyor olması da aslında o derinliğini o...
yoğunluğunu ve oranın nasıl kullanıldığını çok belirliyor.
Yani iki taraf da bütün dikkatiyle ve bütün şimdi ve buradalıklarıyla yani bütün varoluşlarıyla kendilerini getirip ortaya koyduklarında bu terapi dışındaki alanlarda bulamayacağınız
bir yoğunluk ve tatmin getiriyor insana.
Dolayısıyla ben zaten hani small talk insanı değilim öyle çok.
Ben böyle konuşuyorum çıkıyorum bir yerlere uzun uzun konuşuyorum ama normalde çok konuşan birisi değilim.
Hatta kız kardeşim bir şeyde 6 yaş küçük bir kız kardeşim var.
Bir şeye çıkmıştık birlikte yolculuk 6 saat otobüs yolculuğu.
Ben hiç konuşmamışım. En sonunda patladı dedi ki ben dedi seni denedim.
Ben hiç konuşmayayım bakayım konuşacak mı dedim.
Tek bir kelime söylemedin diye.
Çok konuşma meraklısı bir insan değilim.
Ama hani böyle tabii nasıl diyeyim.
İyi espri yapabileceğim paslar gelirse çok konuşurum.
Hani kiminle konuştuğum ve ne konuştuğum tabii çok belirleyici oluyor.
Konuşmaktan zevk aldığım yapılandırılmamış durumlar da oluyor.
Ama hani benim için de aslında terapi son derece hem tatmin edici hem de hayatımı anlamlandırdığım bir yer.
Hem de yalnız hissetmediğim bir yer.
Sizinle başlamadan önce konuşuyorduk.
Hani çocuklarla çalıştığınız zaman daha az karşılık buluyorsunuz varoluşunuzda.
Çünkü daha fazla vermiyorsunuz.
Ya aslında çocuklarla çalışırken de o annelikle ilgili olan kısım besleniyor.
Daha anaç oluyorsunuz ya da işte erkekse terapist daha o baba babacıl yanı.
Daha canlanmış oluyor. Çocukla biraz öyle bir ilişki var ama yetişkinle kesinlikle daha çift yönlü, karşılıklı besleyici.
Karşılıklı, denk, gerçek ve hayat boyu süren bir ilişki.
Çok eski danışanlarımı bazen hatırlarım.
O da telepatik olur.
Bir hatırınızı sorayım diye ararlar mesela.
Ben hatırladıktan bir saat sonra.
Ya da tekrar bir gelip fact check yapmak istiyordur.
Bir iki seans geleyim diye arar.
Şey de çok güzel.
Dürüyor o ilişki yani.
Evet. İçeride sürüyor.
Mesela terapist açısından böyleymiş.
Bunu bilmek benim hoşuma gitti.
Ben bir uzun süreli bir danışan olarak.
Şöyle benim açımdan da şöyle.
Mesela terapistimin varlığını bilmek, orada olduğunu bilmek ve terapi sürecin bitmesine rağmen istediğim zaman ihtiyacım olduğunda ona gidebileceğimi bilmek bana çok iyi geliyor.
Yani o orada ve benim bilgilerim onda kayıtlı.
İstediğim zaman 5 yıl sonra da 3 yıl sonra da ona gidebilirim fikri.
bende bir rahatlama yaratıyor.
Karşılıklı olarak bence bu insanın zihninde hatırasında oluyor olması da o bile iyileştirici.
Siz de varoluşçu zeminde çalışan bir terapiste gidiyorsunuz bildiğim kadarıyla.
Evet. Öyle olunca zaten hani hayat boyu bir şey varoluş, zamansız bir şey olduğu için o gerçek karşılaşma, o Heidegger'in otantik dinleme dediği şey tek taraflı bir şey de değil.
Terapist danışanı otantik dinliyor, danışanı da terapisti otantik dinliyor.
Dolayısıyla o otantik dinleme içinde aslında biz herhangi bir labirentte ya da çıkmazlıkta hissettiğimiz noktada ihtiyaç duyduğumuz kaynakları oradan da devşiriyoruz.
Yani o dinleme o kadar derin katmana işleyen bir öğrenme teşkil ediyor ki o öğrenmeyle zaten ondan sonra gelecek başka bir ilişkide çıkabilecek pürüzü terapide Mesela
terapistin sakince dinlemesiyle aldığın güçten sadece kullanarak, oradan aldığın yakıtı kullanarak orada bir manevra yapabiliyorsun hayatında.
Bir dakika şimdi böyle değil. Hadi kalk gidiyoruz diyebiliyorsun.
İnstitüt kullanabiliyorsun vs.
Evet yani aslında bağlanma paterni açısından da şey çok ilginçti size bahsetmiştim yani.
İlk önce gittiğim terapist EMDR üzerine uzman.
ve kadın bir terapisti.
Çok da seviyorum kendisini ama ısrarla terapistime bir ay gidiyorum, bir buçuk ay gidiyorum.
Sonra habersiz bir anda bırakıyorum.
Sonra tekrar geri döndüğümde birkaç ay sonra beni kabul ediyor.
Bayağı bildiğiniz şeyi test ettim gibi hani.
Beni yine alacak mı? Gitsem de alacak.
Gitsem de alacak mı? Beni yine sevecek mi?
Ve her seferinde alıyor olması bile benim için başlı başına bir tedavi edici bir yöntemdi yani.
O çok hoştu. İkinci terapistim de artık bitiriyoruz bu ay mezun oluyorum terapiden.
Diğer terapistim de... Hayırlı olsun.
Teşekkür ederim. Erkek ve varoluşçu psikoterapist.
Hiç iptalim yok diyebilirim neredeyse yani.
Hani onunla da başka bir yerden...
Bağlandım ve farklı bir ilişki biçimi, ilişkilenme biçimi yaşadım.
Yani aslında terapistine göre de değişebiliyor galiba bizde uyandırdığı etki.
Tabii. Hayatın o döneminde neye ihtiyacınız olduğuna da bağlı aslında.
Ben mesela anne olduktan sonra bir kadın terapisti istedim.
Anne olsun istedim.
Ve de çocuğunu da büyütmüş olsun istedim.
Hani yolu yürümüş, nerelerden geçildiğini bilen.
Ve hayatımda öyle bir figür de yok.
Yani annem ve teyzem göğe bana yardıma geldiler ama üç gün sonra onları göndermek durumunda kaldım.
Kucağıma oturdukları için.
Benim kucağımda artık bir kişiye yer var diyerek kendi çocuğuma.
Dolayısıyla öyle birine ihtiyaç duydum.
Ama bundan birkaç sene sonra süpervizörümü seçerken...
Bambaşka sahiplerle seçmiştim.
İşte o gerçekten hangi sorunla gittiğimize, hayatın hangi döneminde olduğumuza göre çok değişiyor nasıl seçtiğimiz terapistimize.
Bazen bana eşekten düşmüş birini getirin oluyor.
Bazen farklı olsun, bambaşka biri olsun ki ben kendimde eksik olanları fark edebileyim ve onları kendime entegre edebileyim ondan öğrenerek.
Yani şimdi buradan geçeceğim nokta terapi almak dışında insanlara hayatta zorlandıklarında bulabilecekleri ipuçları neler olabilir?
Yani sizin mesela sinema terapi alanına ilgi duymanız, bu konuda atölyeler düzenlemeniz ve bilgi veriyor olmanız bana çok değerli geldi.
Hatta gene web sitenizdeki videoları izledim.
Kısa videolar var.
Orada çok güzel anlatıyorsunuz.
Film karesini dondurup, değil mi?
Oradaki yüz ifadelerinden insanların nasıl bir şey konuştuklarını tahmin ediyorsunuz.
Ya da orada hangi duyguda olduklarını tahmin ediyorsunuz.
İnsanın biyolojik tanımı homo sapiens.
Sosyal tanımı da homo narans.
Hikaye anlatan demek.
Naratiften geliyor. Naratiften geliyor.
Homo narans, hikaye anlatan.
Biz birbirimizi hikayemizle tanıyoruz.
Benliğimizi hikayeler üzerine kuruyoruz.
Varoluşumuzu da hikayeler üzerinden deneyimliyoruz.
Dolayısıyla bir hikaye üzerinde aslında her şey yapılanıyor.
Sinema terapide yaptığım şey de yani o hikayeyi dondurup Orada ne oluyor bakmak aslında?
O yüzden terapetik oluyor.
Mesela film okumak, roman okumak da aynı şekilde terapetik oluyor.
Dışarıdan bakıyorsunuz.
Hayata bu tür yani edebiyat ve sinema sizi var olmayı unutma halinden var olmayı düşünme haline geçiriyor.
Yine Heidegger'den. Yaşamak halinden yaşamayı düşünmek haline geçiriyor.
Ki bu ikisinin arasındaki dengeyi kurmak çok önemli hayatta.
Bunu kurabilen insan gerçekten anlamlı, gerçekten tatmin olmuş bir hayat sürdürebiliyor diye düşünüyorum.
Bir sinema filmini ya da bir diziyi ya da bir romanı yorumlarken de aslında biz aktif bir tanık.
pozisyonunda oluyoruz.
Yani onu düşünen, onu yorumlayan, onu anlamaya çalışan, onu yaratıcı bir şekilde okumaya çalışan tanık pozisyonunda oluyoruz.
Dolayısıyla bahçe duvarına tüneyip aslında evi gözetleyen kişi oluyoruz.
Evde ne olmaktaya bakıyoruz.
Sonra bundan hareketle kendi evimizde yaşadıklarımızda ne oluyoru anlıyoruz ve oralardaki baş etme becerilerimiz gelişiyor.
O yüzden ben terapi dışında insanlara özellikle sanattan, sinemadan, tiyatrodan, romandan, edebiyattan beslenmelerini öneriyorum.
Sadece izleyen alımlayan kişi olarak değil yazan kişi olarak da özellikle yazmanın çok faydalı olduğunu gördüm.
Yani benim kendi hikayemde de kendimi inşa etme halimde de yazı çok önemli bir yer tutar.
Mesela İnsanların hani o labirentteki ipucu dediğimiz kaynaklarına ulaşabilmesi için kendi aklına, sezgilerine, kendi sağduysuna, kendi vicdanına, kendi spontanlığına ve yaratıcılığına
varabilmesi için yazması çok faydalı oluyor şu açıdan.
Karşıt görüş de çıkıyor içeriden.
Özellikle diyalog yazmalarını insanların öneririm.
Ben çok diyalog yazdım.
Diyalog yazarken fark ettim ki o insana dair bütün arketipler oradalar.
Bir yerlerdeler ve böyle hani sen tamam ben yazacağım bunu dediğin noktada hepsi konuşmaya başlıyor.
Ve o kadar güzel birbirleriyle tartışıyorlar çatır çatır tartışıyorlar.
Öyle diyorsun ama bu da böyle falan yani.
Şeyin Engin Geçtan'ın bir romanı vardı galiba böyle içteki seslerin konuştuğu.
Onu hatırlıyor musunuz? Onun romanları da var ya.
Yok romanları hatırlamıyorum.
Ama yani o iç seslere izin vermek, konuşmasına izin vermek bir sürü sonuçta taktığımız mask var.
Anne olan sen ne der?
İşte uzman olan sen ne dersin?
İşte çocukluk halindeki sen buna ne derdi?
Gibi bu soruları kendimize soruyor olmak bile aslında tedavi edici değil mi?
Evet. Yani terapide de hep sorduğumuz şeyler ya bunlar.
Ben özellikle o içerideki çocuk, ebeveyn, ergen vesaire onlara isim de taktırırım bazen.
İsmi olsun bunun ismi olsun.
İşte bazen der ki işte şöyle yaptım çıktı yine işte falanca.
O ismi söylediğimizde ha tamam kendini sobeliyor ve yani çok fazla konuşmaya gerek duymadan onları hani hem içindeki hem benliğini oluşturan bileşenleri fark etmiş oluyor birey orada.
Hem de kendi yaşantısında Tanık olmadığı, kendi yaşantısına deneyimlemediği sesler de konuşuyor.
Yani arketipler. Diğerlerine de mikrofon tutmuşsunuz.
Evet. Benim bir yaşlı bilge vardır mesela karakter.
Bir tane de çekirge vardır.
Hani ona soran falan. Onunla yazdığım çok fazla diyalog var.
Ve bana çok iyi gelmişti vakti.
Yani kendi içindeki bilge yanına bir münasebetin oluyor orada.
Ve hani orada bir akıl hocası doğuruyorsun kendinden onu yazarken.
Kalemle kağıda yazmak değil mi?
Şart değil. O hızı yakalamak.
Değil mi? Şart değil.
Sonlukla bilgisayarda yani.
Çoğunlukla öyle yazıyorum son zamanlarda ama çok fazla da defterim var.
Yani yazdığım bir dönem bütün çarşaflarım, pijamalarım şeydi, mürekkep lekesi.
Defter ve kalemle girdiğim için yatağa.
Gece uyanıp yazıyorum falan.
Şimdi artık ses kaydı yapıyorum.
Hep böyle esneğer diye çıkan bir sesle not alıyor.
Aldığım şeyler var, ses kayıtları.
Bu enstrümanlar değişiyor yani yıllar içinde.
Ama önemli olan kişinin kendi yaşam yolculuğuna tanıklık etmesi ve bunun kaydını tutması.
Bunu herkes için öneriyorum ama özellikle terapistler için çok önerdiğim bir şey.
Çünkü hani dedim ya dil üzerine kuruyoruz biz kendimizi.
Terapistin baltasını bileme şeklidir yazı.
O baltayla ağaç kesecek.
Evet. On sene bilersiniz bir saat kesersiniz.
Bu böyle bir şey.
O yüzden çok tavsiye ettiğim bir şey.
Bir de... Hani dediniz ya şey dışında terapi dışında ne öneriyorsunuz?
Ben şunu da söyleyeyim.
Yazıyorum bazen de kaç ne kadar insanlar ciddiye alıyorlar bilmiyorum.
Bu izolasyon konusu var ya insanların hani varlıklarına karşılık bulamamaları, anlamlı ilişkiler bulamamaları, yalnızlık problemleriyle terapiye gelmeleri.
Bunu desteklemek için aslında homojen yaşantı grupları açmalarını tavsiye ediyorum ben terapistlere.
Çok derinlemesine terapi olması bile gerekmiyor.
Sadece aynı sorunu paylaşan insanların bir araya getirilmesi yapılandırılmış bir yaşantı grubu.
Yani adının grup terapisi bile olması gerekmiyor.
Yaşantı grubu, psikodramada biz böyle adlandırırız bazı grupları.
Oralarda tabii ki terapetik müdahaleler yapılıyor.
Tabii ki o da bir terapi ama orada asıl bu toplumun asıl ihtiyaç duyduğu şey Amerika'da özellikle var bunlar.
Yani homojen gruplar.
Mesela ne diyebilirim yalnız anneler grubu, narsistik patolojik ilişki mağdurları grubu.
Hatsız alkolikler. Gibi.
Bunları hep filmlerde görürüz ama dediğiniz gibi yaşantı grubu aslında daha deneyime açık bir yer bir şey öğrendiğin değil.
Kendin gibi olan insanlarla buluşabildiğin ve onlarla o çerçeve içinde içtenlikle paylaşım yapabildiğin.
Bu psikoterapinin, grup terapisinin evrensellik prensibidir.
Yani hepimiz aynı gemideyiz duygusu gelir.
iyileştirici bir terapetik faktördür.
Sadece bundan yararlanmak için bile insanların bu tarz yerlere gitmeleri...
Mesela şeyler var. Aynı eğilimde olan, aynı ilgi alanları olan insanların gittiği atölyeler oluyor.
Yazı, yaratıcı yazarlık, yaratıcı okurluk, işte okur grupları vesaire bunlar çok güzel.
Ama insanların kendilerinden bir şey götürdükleri gruplar da çoğalırsa o zaman hem bu insanların birbirleriyle buluşmaları, tanışmaları da sağlanmış olur ki çok önemli bir hizmet bu ve gerekiyor.
Bazen gerçekten hani bütün hani depresif, ansiyoz semptomları gideriliyor danışanın baş etmesi.
artırılıyor, hayatla baş edebileceği beceriler gelişiyor.
Tamam her şey tamam ama hani dış dünyaya onu salacaksınız da yine sizden başka kimse yok.
Bir yerden göç etmiş ya da işte doğum yapmış ve eski arkadaşların hepsi çil yavrusu gibi dağılmışlar.
Ya da yurt dışındaymış, bir süre buradaymış, yurt dışına gitmiş, geri dönmüş, o arada herkes bambaşka yerlere savrulmuş falan.
Böyle çok insan var. Dolayısıyla bu insanların...
Anlaşabilecekleri, ortak payda buluşabilecekleri yapılandırılmış gruplara ihtiyaçları var.
Ben özellikle genç terapistlere özellikle çok tavsiye ettiğim bir şey bu.
Hani hangi alanda çalışalım, ne eğitimi alalım falan hep soruyorlar.
Grup terapisinin yaygınlaşması çok iyi olur.
Bence de. Bahsettiğiniz örnek çok ideal göründü gözüme.
Umarım daha çok insan da bunu deneyimlemeye çalışır ve bu grupları oluşturmaya çalışır terapistlerde.
Bu bilgiler için çok teşekkür ederim.
Şimdi son sorumuza geliyoruz.
Ariadne'nin ipinin klasik sorusu.
Mitolojiden ilhamla sizin hayatınızda labirent gibi sıkışmış hissettiğiniz deneyiminiz neydi?
Ve sonrasında çıkış ipi olarak ne buldunuz kendinize?
Bunu sormak istedim. Bir iki tane sizin şeyinizi dinledim, bana gönderdiklerinizi.
Kadınların tabii en çok sıkışmış hissettikleri, bir labirente gibi hissettikleri dönemler çocukları olduktan sonraki dönemler oluyor.
Benim için de böyle bir durum var.
Kızım doğduktan sonraki iki üç yıl gerçekten çok zorlayıcı bir dönemdi benim için.
Çünkü orada sadece çocuk doğurmuş olmuyorsunuz.
Kendinizi yeniden doğurmanız ve her şeyi yeni baştan inşa etmeniz gerekiyor.
Bazı şeyleri yıkmanız tekrar tekrar inşa etmeniz gerekiyor.
Çünkü o çocuk sizi zorluyor.
Geçmişteki yaşantınızda nereye takıldıysanız oraya tekrar geri dönüp oradan kendinizi alıp tekrar tezgaha koyup yeniden yontmaya, yeniden şekillendirmeye, kendinizi temize çekmeye zorluyor.
Ve özgürlüğünüz de son derece kısıtlandığı için bireysel özgürlüğünüz iç dünyada bir yapılanmaya gitmek durumundasınız.
Yani çok değiştirici, dönüştürücü bir deneyim olabiliyor.
Çok zorlayıcı da bir dönem aynı zamanda.
Ama değişip de dönüşüyorsak zaten zorlanmışızdır.
İlla ki evet. Yani o zorluk.
Yani hayatımda bireysel özgürlüğümün en çok kısıtlandığı dönemdi.
Kendimle ne yapacağımı en bilemediğim, en sıkışmış hissettiğim dönemdi.
Ama çok paradoksal bir şekilde de en özgürleştirici dönemdi diyebilirim.
Çünkü beni geçmişimden özgürleştirdi.
Ne kadar güzel. Beni annemden özgürleştirdi.
Yani dedim ya hani geldiler ve dedim artık seni ben taşımayacağım.
Beş yaşından beri kucağımda seni taşıyorum.
Şimdi sen iniyorsun ben kendi çocuğumu taşıyacağım.
Orada... Annemin terapisti olmak, annemin ebeveyni olmak, annemin sırdaşı, annemin yoldaşı, annemin dağıldığında toplayıcısı olmak, arkasını süpüren, temizleyen insan olmaktan.
O rolden üniversiteye başladığımda yarısını bırakmıştım.
Kendi çocuğum olduğunda diğer yarısını da bırakıp o rolden kendimi özgürleştirdim.
Bunu da genellikle yazarak yaptım.
Yani çocuğumu büyüterek ve kendi içime dönüp yazarak.
Ve de özgürlüğün...
dış dünyadaki özgürlüğün bütünüyle bir ilüzyon, ulaşılamayacak bir ideal olduğunu dank ettiği bir dönemdi o benim için.
Özgürlüğümün en kısıtlandığı dönem, özgürlüğün gerçekten sorumluluk olduğunu böyle bütün hücrelerimde hissettiğim bir dönemdi.
O sorumluluğu almadan özgürleşmek mümkün olmuyor.
Ve özgürlüğün değil aslında özgünlüğün daha önemli olduğunu da hissettiğim bir dönemdi.
Hepsi o kadar büyük başlıklar ki yani hani annelik düşünüldüğünden ya da annelik demeyeyim de bir çocuk büyütmek, bir çocuk sahibi olmak, doğum yapmak ya da işte ondan
sonrasında o yollardan geçiyor olmak gerçekten çok insanı dönüştürücü, değiştirici ve bambaşka bir kimliğe büründüren bir...
Deneyim bence. Burada şundan da bahsetmek isterim.
Anne olmamak bir tercih de olabilir.
Başka yollardan geçerken insan bu dönüşümü de yaşayabilir tabii ki.
Ama biz kendi deneyimimizde anne olarak bu yoldan geçtiğimiz için sizi...
Ve tüm kalbimle anlıyor ve hissediyorum demek istiyorum.
Yani muhtemelen farklı şeyler yaşadık ama ben de çok büyük bir dönüşümden geçtiğimi düşünüyorum.
Bahsettiğiniz yazma yolu az önce bahsettiğiniz gibi hani her an her dakika fırsat buldukça yazmak mı yoksa kendinize bir planlama mı yaptınız?
Tabii ilk başta yazdığım şeyler cümleler birbirinden kopuk cümleler yakınmalarla başladı.
Yani bebek hani doğuyor ve 7-24 şeysiniz ya yaşam destek ünitesi.
Ne okuyabiliyorsunuz?
Babayyo bile yapamıyorsunuz.
Yani dolayısıyla orada...
İşte defterlere yani yoğun olarak defterlere yazdığım ve kısa kısa yazdığım ve şiir yazmaya başladığım dönem orası.
Ben ondan öncesinde kendimi daha ziyade görsel sanatlarla ifade eden birisiydim.
Çok uzun yıllar resim yaptım.
Yazardım yine ama yazmasaydım çıldıracaktım noktasında değildim.
O noktaya beni getiren kızımın doğumundan sonra girdiğim rekonstrüksiyon süreci oldu.
Yani çünkü dağılıyorsunuz.
Gerçekten dağılıyorsunuz.
O hani çocuğun duygularını kapsayamadığınız noktada, onun varoluşuna tam anlamıyla karşılık olamadığınız, onu tutamadığınız noktada, zorlandığınız, duygusal olarak çok zorlandığınız noktada siz de dağılmaya o dekompoze
olmaya başlıyorsunuz. Onu toparlayıcı bir faktör olarak yazdım ben.
Yani yazı beni...
Entropiye direncimi arttıran şey oldu.
Beni terbiye eden şey oldu.
Ve kendimin ötesine de geçiren bir şey oldu.
Sürekli yazdım.
Yavaş yavaş başlayıp tabii yani çocuk küçükken o kadar çok yazamıyorsunuz.
Büyüdükçe onun alanı genişledi.
Gidebildiğiniz menzil genişliyor.
Yazdığınız miktar artıyor.
Onun derinliği artıyor.
Yaratıcı yazarlıkta özellikle yazanlar bunu fark etmişlerdir.
Tek bir tane insan hikayesi var.
Kurgu dışı kitapları da yaratıcı yazarla dahil ediyorum ben.
Teknik olmayanlar yani sadece bilimsel olmayan bazı bir sürü kitap var öyle felsefi, psikoloji.
Tek bir tane hikaye var aslında insan hikayesi.
Bütün yazarlar o hikayeye bir kanal oluyorlar.
O böyle bir kan damarları gibi inceli kalınlı böyle kılcağı ya da ana arter neyse ne kadar yazdığınızı sizin...
Kalibrenize de bağlı zeka, kapasite, bilgi birikimi vs.
Ona bir damar oluyorsunuz ve o sizin içinizden geçerek insanlığı besliyor, insanlığı canlı tutuyor.
Bütün yaratıcılık için de söylenebilir bu ama yazı için daha çok söylenebilir diye düşünüyorum.
Ya da bir toprak oluyorsunuz yazı köklerini size saplayıp böyle dallanıyor, budaklanıyor ve kendini gerçekleştiriyor.
Yani ben yazıya boyun eğdim aslında ve o kendini yazdırdı gibi bir şey oldu.
Beni aşana kadar benden daha aşkın, benden daha zeki, benden daha dokunaklı, benden daha başkalarına faydalı olabilecek bir şey haline gelene kadar onun hizmetine girdim
diyeyim. Yani bu bir taraftan da kendinden bir yazar doğurmak.
Çocuğumla birlikte. Evet.
İşte kendini doğruyoruz ya bir kimlik midir yazarlık değil aslında.
Yazdığım noktada sadece yazdığım süreç içinde yazarım ama o bir yazar doğrudan ben yazarım anlamında söylemiyorum.
Yani terörist kimliği için de geçerlidir bu.
Yani bunları kucağınıza alıp taşımazsınız.
Dışarı çıktığınızda yazarken yazarsanızdır, seansta terapistinizdir.
Dışarı çıktığınızda sıradan bir insan yani hani o kimliğimizle birlikte kuşanıp dolaşmıyoruz.
Ama hani yazanın hizmetinde uzun zaman harcadım ve bunun gerçekten terapist olarak da insan olarak da bana çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.
O yüzden insanlara özellikle yazmalarını ve dediğim gibi diyalog yazmalarını öneriyorum.
Kendi içlerindeki sesleri tanımak ve onları barıştırabilmek, onları uzlaştırabilmek.
Uzlaşamadıkları noktada da kendilerini rahat bırakabilmek için bunu öneriyorum.
Çok çok değerli. Anlattığınız şeyde aslında şunu da görüyorum.
Labirente giren kişiyle çıkan kişi aynı kişi olmuyor tabii.
Oradaki yanlış yolları saparak, girerek, çıkarak, yazı yazarken de öyle.
Siz o... Annelik labirentine girerken başka biriydiniz.
Çıkarken hala anneyiz ama o ilk yılların zorluğu gibi değil şu anda.
O ilk 3-4 yıldan çıktığınızda yazı yazarak başka bir şule doğmuş oldu anladığım kadarıyla değil mi?
Size yazarlık gibi bir armağan oldu bu sürecin belki.
Bir varoluş şekli değişikliği.
Ya da benliğinize çıktığınız yeni bir kat gibi düşünün bunu.
Ya da benliği bir ev gibi düşünürseniz çok manzaralı, geniş, içinde çok iyi hissettiğiniz bir oda inşa ettiğiniz gibi bir şey.
Orada hem soluklandığım, dinlendiğim bir yer orası.
Hem çok yorulduğum bir yer.
Hem insanlarla zehirlenip orada arındığım bir yer orası.
Hem insanların zehirlerini de arıttığım bir yer.
Yazıyı biraz da rafineri gibi de düşünüyorum.
Yani yaşam biçimi bir rafineri gibi düşünüyorum.
Ham duygu geliyor, zehirli olarak size akıtıyor danışanlar sürekli.
Onu içeride sizin bir şekilde filtrelemeniz, onu zehrinden arındırmanız ya da o zehri bir yere aktarmanız lazım.
Yazı belki de o zehrin aktarılması bir taraftan.
Yani o bir başkasına panzehir oluyor çünkü yazdığınız noktada.
Evet evet çok güzel yani hikayenizi de ayrıca samimi bir şekilde bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim.
Sağ olun. Umarım çok fazla kişiye ulaşır ve tekrar görüşürüz umarım.
Ben de teşekkür ediyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
