
S2 B6: İnci Candemir | Yanmadan Işık Olamazsın
26 Kasım 2025 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ariadne’nin İpi podcastin yeni bölümünde hem prematüre bebek annesi hem de Türkiye’nin bu alandaki ilk ebeveyn danışmanı olan @incicandemir ile sohbet ediyoruz.
İnci Hanım bu konuda ailelere ışık olurken kendi yolunu da aydınlatan bir kadın kahraman!Kendi mitini bulmak üzere yola çıkanlara ilham olacak bir hikaye…
Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için youtube ve instagram hesabı:
İnci Candemir'in instagram hesabı için tıklayınız.
Youtube: @incicandemir_
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum, sevgili İnci Can Demir'le beraberiz.
İnci Hanım'la yollarımız neredeyse 10 yıl önce kesişti.
Çalıştığım konuşma terapisi merkezine oğlu Can'la beraber geliyorlardı.
Ofiste kendisinin 670 gramla hayata tutunmak adlı kitabını görünce çok merak ettim.
Okudum ve şoka girdim.
Birazdan bunları da konuşacağız.
Şimdi bakınca tam bir kadın kahramanın yolculuğu hikayesi görüyorum onda.
İnci de kendi hikayesinin ve oğlunun kahramanlı olmakla yetinmemiş, daha pek çok prematüre bebek annesine destek olmuş bir karakter.
Hoş geldin. Hoş bulduk.
Nasılsın? Teşekkür ederim.
Çok iyiyim. Çok güzel bir giriş.
Çok onurlandım. Ama senin hikayen gerçekten herkesin duyması gereken bir hikaye bence.
İstersen bilmeyenler için Can'ın doğum hikayesinden başlayalım isterim.
Tabii memnuniyetle. Uzun yıllar kurumsallarda beyaz yakalı olarak çalışırken...
19 Mayıs tarihinde çok da gezen bir çift, tatil yapmayı seven bir çift olarak hamileliğimin çok başlangıcında bir yurt dışı seyahati planlıyorduk.
Doktorumu da ziyaret ettiğimde paşanın keyfi gayet yerinde.
Çin'e kadar gidebilirsiniz dedim.
Çin kadar uzak. Beş aylık hamilesi.
Aynen. Ve seyahate gideceksin.
Her şey de yolunda. 23 haftanın içindeyim.
Doktor onayıyla yolculadı bizi.
Güle güle dedi. Gittiğimiz yere indik.
Amerika Birleşik Devletleri'ne indi tatilimiz.
Eşimin arkadaşının ziyarete gittik.
İki gün sonra böyle bir gaz sancıları falan.
Benim de ilk hamileliğim. Hiç konduramadım.
Doktoruma aradım. Dedi gıda değişikliğidir, gazdır, geçer falan.
Sonra sıkıntılar artınca kendimizi acilde bulduk.
Ve ben bir gaz gidereci bir şeyle eve gönderilmeyi beklerken bir anda dendi ki doğum başlamış.
Bebeğin başı görünüyor. Size hemen müşahede altına alıyoruz.
Ve... Hayatımızın en büyük şoku tabii.
Böyle bir şeyi hiç duymamışız, görmemişiz, bilmiyoruz.
Ve tıbbi olarak da hemen açıklamalar yapılıyor o ülkede.
Dendi ki bu kadar erken bir hafta, 23'ünde daha can, 24 bile değil.
Yaşam sınırında bir erken doğum bizi bekliyor.
Yaşarsa eğer %95 engelli kalma ihtimali var.
Yaşama şansı da açıkçası %40.
Ona rağmen gerekli müdahaleleri yapalım mı diye bizden onay aldılar.
Çok kritik bir an. Çok kritik bir an.
İlk defa çocuk sahibi olacaksın.
Yanında kimse yok. Aynen.
Ailenden birisi yok. Yani cinnet gibi bir şey.
Çok acayip bir şey. Yani tarif etmek çok zor o duyguları.
Daha sonra süreç biraz daha can içimde kalmayı başardı.
Ya da ben tutmayı başardım.
Her nasılsa. Sonrasında erken doğum gerçekleşti.
Oraya bir dakika. Benim çok etkilendiğim bir yer var.
Ben bunu herkese anlatıyorum.
Böyle yatağı. Baş kısmını aşağı indirip ayakları yukarı kaldırıp seni bir süre öyle beklettiler doğmaması için değil mi?
Yani ben Türkiye'ye dönmeyi istiyorum.
Beni böyle fazla film seyretmişiz herhalde ambulans uçakla Türkiye'ye gönderin derdine girmişken.
10 saat fark var arada.
Çünkü insan acısını da memleketinde kendi sevdiklerini yanında çekmek istiyor.
Çok ağır bir acı bu ve ona katlanamayacağım.
Ve dendi ki yani sen buradan Türkiye'ye gitmeyi bırak.
Tuvalete kalkmayacaksın. Dediğin gibi ayakların yukarı doğru.
Sondalar hareket etmiyor sağdan sola dönemiyorum.
O şekilde çünkü her şey doğumu tetikleyebilir.
Durdurmaya çalışıyorlar. Kas gevşeticiler, magnezyumlar vesaire.
Yani dediler ki bir gün bir saat her an içeride tuttuğumuz her an dakika bizim için kar bebeğin organsal gelişimi bakımından.
Tabii bu da ekstra bir yük size yüklüyor.
O çaresizlikle birlikte ben ağla ağla ağla.
Her şeyin sebebi... Senmişsin gibi de hissediyorsun değil mi?
Tam olarak büyük bir suçluluk.
Nerede hata yaptım?
Çok mu yoga yaptım? Yani her şeyi sorguluyorsunuz yani.
Dolayısıyla... Ama bunun nedeni de bilinmiyor galiba.
Şöyle tabii sonra çok araştırdım.
Nedenleri var ama yüzde otuzluk bir dilim var ki nedeni tıbbi olarak kanıtlanamamış.
Tıp öyledir ya belirsizlik yönetimi aslında.
Gerçekten öyle ya. Sürekli nedeni bilinemiyor, açıklanamıyor.
Aynen aynen. Kabul edeceğiz bu sonucu dedikleri bir alan.
Ben pek çok kongreye tıbbi kongreye katılıyorum.
Söyledikleri şu, geçen yıl savunduklarımızın, bildiklerimizin yüzde ellisi şu anda çöp.
%50'si yeni bilgi yani öyle bir çelişki var.
Gelişiyor tabii ki gelişiyor ve çok güveniyoruz.
Aynen aynen. Ama yani özellikle doğum ve annelik işte karnında büyüyen bir bebek söz konusu olduğunda bilinmezlikler çok fazla.
Zaten bilinmezlik insanı en çok yıpratan şey.
Ama en çok öğreten de şey. Tam olarak.
Teslim olabiliyorsanız ben o dönemde teslim olmakla ilgili çok büyük bir sınav atlattım.
Yani bir türlü hani belki biraz daha sakin olsaydım 3 gün 5 gün bir hafta daha doğum.
Ama içimdeki o tez canlı inci, kontrol altında her şeyi tutmaya çalışan inci maalesef o büyük bir kendimle bir hesaplaşmaydı açıkçası.
Bir de kontrol edebildiğimizi sanıyoruz ya her şeyi.
Aslında benim terapistim o dönem şey demiş işte bir karikatür gibi bir yazı var.
Thank God everything is not under control.
Yani ilk her şey kontrolüm altında değil.
Çok doğru bir laf. Çünkü bir sürü olasılık var.
Çok doğru bir laf. Ama işte o seviyeye, o sınav boyutuna gelmek de kolay bir şey değil.
Kendimle çok çok savaştım, çok dövüştüm.
Kendimi çok hırpaladım o dönemde.
Ben tutamadım. Büyük bir vicdan azabı.
Eliniz karnınıza gidiyor ve diyorsunuz ki ben tutamadım onu içimde.
Ama her şey sende değil yani.
Orada onu anlamak vakit alıyor.
Evet, evet. Bu şu anda da annelere hep onu söylüyorum.
Suçluyorlar kendileri. Onu yapmasaydım, son köfteyi yemeseydim, ağır kaldırmasaydım.
Hayat öyle değil yani.
Bazı şeyler başımıza geliyor ve ona verdiğimiz tepkiler bir sonraki aşamayı aslında belirliyor.
Ben o dönemde, sancılarımın olduğu dönemde gerçekten kontrol etmeye çalışmaktan o kadar gerilmiştim ki doğum gerçekleşti.
Kaç gündü o hastanede kaldı?
Yattıktan iki gün sonra, tam 48 saat sonra can dünyaya geldi.
Doğdu, normal doğum oldu.
Çünkü dediğim gibi açıklı.
Olumluluk oluşmuştu. Sesi çıkmadı.
Eşime döndüm şey dedim üzülme bir daha yaparız.
Bir şuursuzluk var o anda insanın içinde.
Yani sen kendinden önce eşini teselli etmeye çalışıyorsun.
Evet tuhaf bir şey ve bağlanmamaya çalışıyorsun.
Kendini savunmaya çalışıyorsun o dönemde.
Ve Can 670 gram. 670 gram yani çok çok.
Bir karış falan. Bir karış tam bir karış.
Ben uzun süre kedi köpek yavrularına bakamadım o sebeple.
Çünkü Can gerçekten çok küçük doğdu.
Başı böyle bir tenis topu kadar hücreleri görünüyordu.
Daha organları gelişmemişti.
İlk 7 saat kritik dediler.
İlk 24 saat kritik.
İşte tutunursa yaşama göreceğiz.
Uzun bir yolculuk. Yolculuk çok engebeli, çok korkunç geçti.
Can o süreç içinde beyin kanaması geçirdi.
Apnenöpet dediğimiz solunum durmaları geçirdi.
O beyin kanamaları normal ama değil mi?
Erken doğumlarda hep oluyor.
Evet sonra öğreniyorsunuz normal olduğunda o anda gerçekten anormal.
O anda eyvah ne oluyor diyorsun. Aynen aynen.
Sonra işte kronik akciğer solunum yetersizliği oldu.
Çünkü ciğerleri çok ıslaktı daha gelişmemişti.
Gözleri derken bütün organlarının aslında gelişmemiş haliyle doğduğu için biz o süreçte çok yıprandık tabii.
135 günün sonunda canın doğması gereken tarihte mezun olduk hastaneden.
Ama tabii o 135 günü bana sorun.
Yani ömrümün en zor günleriydi.
Yani şöyle söyleyeyim hastane ziyaretleri sırasında elinizi yıkıyorsunuz lavaboya dezenfekte etmek için gidiyorsunuz.
Aynada kendimle yüzleştiğimde kendi halime acıyordum.
Yani göz göze kendimle gelemiyordum.
Çok başı kesik tavuk gibi hissediyorsunuz.
Hormonlar bebeği arıyor.
O dönemde süt sağmanız gerekiyor.
Yaşayacak mı yaşamayacak mı bilmiyorsunuz.
O bebek için pompayla süt sağıyorsunuz.
Baştan sona çok hüzünlü bir hikaye.
Evet çok hüzünlü. Eşin de Türkiye'ye döndü ve sen yalnızsın.
Yalnız kaldım. Oraları da çok zorluydu.
Eşle yani...
Çok birbirinden ayrışıyorsunuz oluyor.
Kadının krize karşı verdiği tepkiyle erkeğin verdiği tepki çok çok farklı oluyor.
Erkek çok daha ya geçer ne var ki modunda olabiliyor.
Belki de öyle olması gerekiyor.
Kadınsa anlaşılmadığı için çok yıpranıyor.
Çok mantıksal yönden bakıyor ya erkekler.
Ama bizim hem hormonlar hem duygular öne geçtiği için çok zorlayıcı oluyor.
Ben şöyle bir şey hatırlıyorum yine kitaptan.
Doğru mu sen de? Teyit et isterim.
Hastanenin bahçesinde böyle çok büyük bir orman vardı ve ağaçlara gidip sarılıp onlardan destek alıyordum diye bir şey hatırlıyorum doğru mu?
Evet orada bir hüzünlü hikaye daha var.
Şimdi sütümü sağıyorum ve hastaneye getiriyorum.
Pes perişan olduğum bir günün sabahı hemşire dedi ki sen dedi günlerdir yemek yemiyorsun ağzının kokusundan anladım dedi.
Bu sağdığın sütün bu bebeğe hiçbir yararı yok dedi.
Yani bu zehir yani çünkü hücrelerle senin enerjin geçiyor bebeğine dedi.
Ben ağla ağla e ne yapacağım o zaman dedim.
Yani bu sağdığın sütü dök iyi psikolojiyle süt sağ dedi.
Ben de lavaboya dökmek çok korkunç geldi.
Gittim bahçede ağaçlara sarıldım dedim ki doğanın bana verdiğini ben doğaya tekrar armağan edeyim.
Ne olur canı bana bağışla ve hani o doğanın...
O doğanın kudretine inanmak istiyorsunuz.
Yani varsa bir ömrü, verilmiş bir hayat ona bağışlandıysa olacak dedin.
Yani kendi kendinize inanmayı seçiyorsunuz.
Yani çok zor bir süreç. Doğadan destek almak da çok etkileyici gelmişti bana o kitapta.
Yani o ağaca sarılıp ki ağaçların ben çok yüksek bir enerjisi frekansı olduğunu da düşünen birisiyim.
Oradan o desteği alabilmiş olman, orada yalnızken doğayla baş başa vakit geçirmen ve kendini sakinleştirmen, topraklaman.
Kesinlikle. O sakinlikle tekrar cana geri dönme.
Öyle bir şey ki tatile üç beş gününe gittiğimiz için yanıma spor ayakkabısı bile götürmemiştim.
Dolayısıyla biraz daha doğada vakit geçireyim yürüyeyim ve bedenimi iyileştireyim de gidip spor ayakkabısı aldığımı hatırlıyorum ki kendimi biraz daha dışa vereyim odağımı değiştireyim diye.
Peki sonrasında artık doğması gereken zaman geldi Can'ın ve siz Türkiye'ye geri dönüş yaptınız.
Evet aynen öyle ve o da bir stresli bir zamandı.
O kadar küçük doğmuş ve oksijene uzun süre tabi kalmış bir bebeğin.
O kadar uzun bir uçak yolculuğunu nasıl kaldıracağını der bir istatistik de yoktu ortada.
Her şeyin bir ilkiydi. Hastanenin kurum büyük bir hastaneydi.
Yayınlarında çıktık filan işte Türk bir aile tatile geldi ve 135 gün burada kaldı.
Yani evet Can işte Mayıs ayında doğdu.
Eylül'de doğması gerekiyordu.
135 gün 4 ay kadar hastane küves süreci oldu.
Türkiye'ye gelince de ciddi bir tecrit dönemiyle karşı karşıya kaldık.
Çünkü bir yıl kadar Can'ın enfeksiyondan korunması gerekiyordu.
O yüzden bütün sosyal bağlarımızı...
Bir tür pandemi yaşadınız aslında.
İlkini siz canla yaşadınız.
Aynen aynen. Dolayısıyla tabii ondan sonraki süreç de yine kolay geçmedi.
4 yaşına kadar Can konuşamadı.
Yürüymesi çok gecikti.
Sürekli elimin üzerinde olması gereken bir dönemdi.
Tabii annenin ruhunda bu derin yaralar açıyor.
Benim o üstümdeki yükü herhalde atmam 10 yıl kadar sürdü.
Yani yeni yeni daha hani kendim.
Aa burada da bir inci varmış.
Bu kadın acaba ne ister hayattan dediğim.
Yeni yeni bu günlerde oluyor.
Kolay bir süreç değil ama ödülleriyle geliyor.
Her emek karşılık bulsun bu hayatta en büyük duam o.
Çok emek yani gerçekten iğne oyası gibi prematüre bebek büyütmek.
O 100 gram aldı 5 gram aldı hastanedeki o 670 gramdan biz taburcu olduğumuzda 2 kilo 200'e gelmiştik.
Anne sütüyle gayretle her gün duayla iyi enerjiyle.
Sevgiyle ya başta sevgiyle yani geçenlerde damla.
Çelik Tabanlı Sevme Sanatı kitabını konuştuk.
Ve orada Eric Fromm'un söylediği şey.
Çok etkilendim o sözden. Tekrarlayın.
Hangisiydi hatırlamıyorum o gün bahsettiğim sana ama.
Yani dört tane şey olması lazım.
Sorumluluk, ilgi.
O emek ve ona gerçekten inanmış olmak.
Sen mesela canın ilerleyeceğine ya da büyüyeceğine inanmasan gerçekten orada belki kaybedecektin.
Ve sevginin bileşenlerinden bunları sürekli barındırdığın için içinde.
Çünkü şey değil sevgi.
Seviyorum hiçbir şey yapmıyorum demek değil ya eyleme geçmek.
Sen full eylemdeymişsin.
Aynen öyle. Yani orası çok ilginç.
Bir gün o anıyı anlatayım.
Yoğun bakımdayım. Can beyin kanaması geçiyor.
Akciğerlerinde sıkıntı var. Ellerimi kucağa almaya izin vermiyorlar.
Ellerimi başının üzerine ve göz kafesinin üzerine koyup gözlerimi kapatıp ellerimden ona şifa, sevgi akıtmaya çalışıyorum.
Onu hayal ediyorsun. Onu hayal ediyorum.
Ve böyle ellerim karıncalandı.
Bir şey oldu. O arada hemşire geçti.
Ne yapıyorsun dedi. Hiç dedim iyiyim falan dedim.
Ve böyle ellerimle hiç o güne kadar hissetmediğim değişik bir enerji hissettim.
Ertesi gün canın... MR sonuçlarında beyin kanamasının gerilediğini öğrenmiştik.
Yani belki bir tesadüftü, belki bir mucizeydi ama çok inandım iyi olacağına.
Evet yani işte o senin inancın, sevgin, onların hepsinin geçtiğini ve bizim artık çok da birbirimizden bağlantısız varlıklar olmadığımızı düşünüyorum ben.
Evrende her şey birbirine bağlantılı.
Bağlantılı. Kesinlikle öyle. Ve Can da sana bir şeyleri öğretmek için gelmiş.
Çok, çok. Ben hep şey diyorum.
Bütün anneler babalar aslında kahramandır ama premature bebek annesi babası.
Asıl süper kahramandır diyorum.
Gerçekten anneliği böyle duvarlara çarpa çarpa sonra da çok kıymet bilerek her nefesinden, her gülüşünden, her varlığından inanılmaz mutlu oluyorsunuz.
Böyle bir badireyi atlatan bir çocuk olduğu için.
Sonrasında da çok enteresan oldu tabii.
Herkes bana diyor ki bu senin başına tesadüfen gelmiş olamaz.
Çünkü benim hikayemi bir şekilde başkalarına şifa hikayesine dönüştürdüm ben.
Bunu yapabilmek gerçekten ekstra bir beceri.
Çünkü sen kendi hikayeyi...
Yani baş başa kalıp dışarıya gözünü kapatabilirdin.
Evet. Ki birçok anne de öyle görmedim duymadım o süreçle ilgili hiçbir şey hatırlamak istemiyor.
Kimine daha travmatik gelebiliyor, zorlayıcı gelebiliyor.
Kimisinin öyle bir yönetim becerisi olmayabilir.
Ama sen de hem...
Duygusal yönetim becerisi işte hem böyle bunu herkese yayabilmek için gerekli olan bilgi donanımı bunları öğrenmeye de çalışmışsın.
Ve sonrasında hikaye başka bir yere doğru gidiyor.
Başka bir yere aynen. Hani bir laf vardır ya galiba Mevlana'nın sen yola çık yol sana görünür galiba öyle oldu.
İçimdeki iyi niyet şunu söylüyordu.
Bizim bu umut hikayemizin başkalarına da umut olması gerekiyor.
Dolayısıyla 670 gramla hayata tutunma kitabı o şekilde gelişti aslında.
Can'ın 135 gün yoğun bakımdaki korku tünü.
Tünelini aktardım ki başka insanlara tünelin sonunda ışık var demek için.
Sonra iş başka bir yere evrildi.
Ben Amerika'da canın yanındayken yalnız kaldığımda bana aile ekibi sahip çıkan hastanede prematüre bebek ebeveyn danışmanları vardı.
Ve onlar benim böyle elim kolum nefesim olmuşlardı o dönemde.
Sen bütün sorularını onlara mı soruyordun?
Onlara soruyorum. Onlar böyle tam bir tampon bölgesi yapıyorlar.
Yani hekim ve hemşirenin üzerine tabii ki tıbbi sorumluluklar var.
Onlar tam aileyi yoğun bakıma uyumlandıran bir rehber gibi.
Tabii şeyler mesela tıp uzunluğu.
Doktorlar, hemşireler daha teknik şeyler söylüyor olabilir sana.
Aynen öyle. Ve sen orada anlayamıyorsun.
Onu anlayamıyorsun. Anlasan ne yapacaksın?
Elini sağa sola koyamıyorsun.
Evet. Orada hem duygusal bir bariyer var.
Kesinlikle. Hem de teknik olarak anlamadığın terimler var.
Kesinlikle. Bu ebeveyn danışmanı galiba sana o anlamda destek oluyor.
Kesinlikle. Görevi rehberlik etmek, yoğun bakım koşullarını size uyumlandırmak.
Olabilecek senaryolar ve umut hikayeleriyle sizi aslında yönlendirmek.
Ve en önemlisi süt.
Sağım konusunu çünkü pompayla süt sağmak da başlı başına bir konu.
Sütünüz gelmiyor, kesiliyor.
Korkunç orası yani bir program konusu açıkçası oradaki mücadele.
Dolayısıyla onunla ilgili destek oluyor.
Size bebeğinize nasıl iyi gelebilirsiniz de destek oluyor.
Diyor ki git evde uyu gel, uyumazsan sütüne yansır gibi gibi gerçekten çok önemli uyumlandırmaları söz konusu oluyor.
Türkiye'de son yıllarda bu emzirme danışmanlığı falan da popüler oldu.
Eskiden bunlar yoktu.
Eskiden hani anne baba usulü şey işte atıyorum baklavaya tatlıya sütün gelsin filan da.
Hikaye öyle değilmiş yani uyuman dinden var lazım.
Psikolojinin iyi olması lazım. Psikolojinizin iyi olması lazım.
Derken Can'ın ilk kitabı çıktıktan sonra ben yine Minnesota Üniversitesi ile temasa geçip bu ebeveyn danışmanlığı programını almaya karar verdim.
Ona nasıl karar verdim bilmiyorum ama şöyle bir karardı.
Can'ın kitabı... 470 gram kişisel bir hikaye.
Herkesin benzemezliği var.
Hepimiz farklıyız parmak izi gibi.
Dolayısıyla dedim ki ben bunu daha evrensel olarak ailelere bir rehberlik anlamında orada da etkilenmiştim o faydadan.
O programı aldım. Hala da Türkiye'nin ilk prematüre bebek ebeveyn danışmanıyım ve tek olarak.
Sonra da işte yol yolu açtı.
Dedim ki bu eğitimi benden danışmanlık alan insanların sayısı kısıtlı.
Ben bunu bir kitap haline getireyim ki bütün insanlara ulaşsın.
Dolayısıyla 2017 yılında çok da gurur duyduğum ikinci kitabım yayınlandı.
Prematüre bebek bakımı.
0-3 yaş arası bir prematüre bebek ailesinin bilmesi gereken tüm gelişimsel aşamaları.
Konuşma terapisinden fizyoterapiye, sağlık sorunları, evde bakım, süt, beslenme.
A'dan Z'ye bir rehber kitap.
Yine Türkiye'nin ilk rehber kitabı.
Yine doktorlarla, uzmanlarla konuşarak.
25 doktorun, doktorun içinde uzmanın görüşü var soru cevap.
Şu anda da 2017'de çıktı.
9. baskısında. Çok güzel.
Çok güzel gidiyor. O iki numaralı göz bebeğim oldu.
Sonra da yine duramadım.
Üretmeyi seviyorum galiba.
Kendime de zorluk çıkarmayı.
2020 yılında tam da pandemiye denk geldi.
Çünkü bu süreçte ben yoğun bakımda hastaneye toplantıları, ailelere motivasyon eğitimleri, hemşirlere...
Aileye empati eğitimleri gibi gibi çok farklı sosyal girişimlerde bulundum.
Ve orada hikayeler birikmeye başladı.
Şunu gözlemledim. Prematürlük dünyası aslında belki sağlıkla baş başa kaldığınızda da bu çok geçerli bir şey.
Üç ayaklı bir saç ayağı.
Bir yerde bebek var. Bir yerde aile var.
Bir yerde de sağlık çalışanı var.
Ve birbirimizle kurduğumuz iletişim, birbirimizin iyilik hali topyekun birbirimize etkileniyor.
Az önce söylediğim gibi birbirimize bağlıyız aslında.
Ve şunu fark ettim.
Kapalı kapılar ardına yoğun bakımda hemşiler...
Ve doktorlar çok büyük bir özveri, büyük kahramanlık hikayeleri yazıyor.
Ama bunlardan aileler bir haber ve ailelerin zaten elinde bir alev topu var bebeklerinden yoksunlar.
Hastaneye bırakıp gidiyorsun evine.
Evine dönmek zorundasın ve ona güvenmek zorundasın oradaki hemşireye doktora.
Orada iletişim kazaları oluyor.
O çok çok doğal olarak.
Hep onu söylerim. Anne hemşirenin gözünde umudu arıyor.
Hemşirenin de 7 milyon bir kafası var.
Nöbetler, kötüye giden süreçler yönetiliyor.
Gelmesi gereken zorluklar, yorgunluklar bravo.
Dolayısıyla üçüncü kitabımda Prematürelerin Gücü adına kapağına da kendi resmimi koydum.
Yönetmen kendini oynatırmış.
Bu süreci anlatıyor.
İçinde 12 tane yoğun bakım hemşiresinin çok güzel hani belgesel olabilecek röportajları var.
Mucize hikayeleri var.
Evet teşekkür ederim bu arada getirdin.
Okuduk bazılarını birkaç hikayeyi okudun.
Çok hoş değiller mi? Çok güzeller.
Hayatın içinden mucizeler gerçekten.
Gene işte sevgi var orada yani o hemşire sevmesi o işi yapılacak bir iş.
Ben kendi mesleğim için de aynı şeyi düşünüyorum.
Yani dil ve konuşma terapisti mesela çok sabır gerektiriyor.
O çocuğa bir harfi, bir kelimeyi söyletmek için.
Orada gerçekten inanman lazım beraber yapabileceğine.
Ya da işte o sorumluluğunu çocuğun alabilmen lazım.
Bunlar hep sevgi işleri bence.
Sevmeden olacak işler değil.
Kesinlikle. Üçüncü kitap da 2020'de çıktı o şekilde.
Dediğim gibi o da ailelere gerçekten soluk olan bir kitap.
Üç kitap da birbirinden farklı içerikte.
Ama çok tamamlayıcı o.
Dünyada da prematürelikle ilgili üç kitap yazmış.
Deli ben olabilirim.
Ama işte böyle niş konularda kitap eksikliği olduğunu ben kesinlikle düşünüyorum.
Ve böyle bir eksikliği doldurduğun için de teşekkür ediyorum.
Teşekkür ederim değer verdiğin için.
bakımı ve büyütmeyle alakalı ben de o dönem kitap araştırmıştım.
Türkçe'de çılgın çokluk adıyla çevrilmiş bir tane kitap var.
İkiz, üçüz ve dördüz bakımı ile alakalı.
Ama onda da yani çok güzel örneklerle açıklanmış.
Ama sadece bir kitap var.
Ve ikiz bakımı asla tek bebek bakımı gibi bir şey değil yani.
Ve bununla ilgili de daha çok yayına ihtiyaç var.
Bu yayını dinleyen ve ikizlerle ilgili kitap yazmak isteyen varsa mutlaka yazsın.
Çok ihtiyaç yani. Kesinlikle.
Bu arada da bu arada şey erken doğum ihtimali çok yüksek.
İkiz ebeveyniyle çalışmışsındır.
Tabii ki elbette o herkese hep söyleniyor ki var benim dördüz ikizleri olan prematüre dördünün toplam ağırlığı iki kilo olan beş yüz beş yüz gramlık danışanlarım var.
Gerçekten. Evet.
Orada şu olabiliyor dördüz başlıyorlar iki tanesi hayatını kaybediyor.
Evet onu doktorlar... İkisiyle devam edecek.
Kesin çok öyle hikaye var.
Evet. Çok öyle eksik hikaye var.
Orada annenin üzerinde çok ciddi bir ağır bir travma.
Çünkü diğerine de bir şey olacak kaygısı başlıyor bu sefer.
Başlı başına derya deniz konular.
Çok yani çoğul gebelikte çok zor.
Tek piramit türeyi yaşatmak da çok zor.
Hepsi birbirinden zor yani.
Evet işte orada kendi içsel gücünü ve içsel mekanizmanı güçlendirmen gerekiyor.
Kendinle çalışman gerekiyor aslında.
Kesinlikle yani orası bir sihir sen iyi olunca aslında her şey iyi olmaya başlıyor ama kolay bir şey değil çünkü etkileniyoruz başımıza gelenlerden.
Dolayısıyla oradaki dönüşümü sağlamak ciddi bir emek gayret kendini çalışmak istiyor.
Evet yani bu arada kendinle ilgili çalışmak derken işte atıyorum senin dini inancın varsa git dua et yani namaz kıl neyse senin için etkili olan.
Yok eğer ben kendimi meditasyonda yogada iyi buluyorum dersen git onu yap.
Tam olarak. Ya doğada vakit geçir.
Ağaca sarıl. Yani sen neye inanıyorsan o sana şifa verecek aslında.
Kesinlikle kesinlikle o çok önemli.
İyi gelenlerimizi bulmamız gerekiyor.
Bana da galiba başkalarına yol göstermek, lik yapmak çok iyi geliyor.
Ondan çok beslendiğimi görüyorum.
Senin güzel bir sözün var. Bilenin bilmeyene olanın olmayana borcu var.
Kesinlikle ona çok inanıyorum.
Gerçekten bilenin bilmeyene olanın olmayana borcu var.
O gerçekten benim yüreğimi ısıtan bir şey.
İşte bu süreçte YouTube kanalında yine bir 130'a yakın.
Video hazırladım.
Yine ailelere hap bilgileri içeren uzmanlarla, hekimlerle, doktorlarla ulaşamayacakları profesörlerle kapılarında iki yıl beklediğim profesörler var.
Onlarla çekimler yapıp YouTube'a yükledim.
Ve o çekimlerindeki bilgiler gerçekten paha biçilmez.
Ve aileler bana her gün hayır dua yazıyor bana.
İşte bu bilgilere ulaştığımız için size minnettarız diye.
O da beni çok besliyor tabii.
Bu arada kitap her dakika okunmayabilir.
Çünkü zaten streslisin.
Odaklanıp kitaba bakamayabilirsen.
YouTube o açıdan çok daha pratik değil mi?
Elinin altında. Aynen aynen.
O yüzden ama bazen de şeye üzülüyorum.
Bana Instagram'dan daha çok soru sormak kolaylarına geliyor.
Ondan sonra diyorum ki YouTube'da hepsi var.
Yani oynatma listesinde başlık başlık bakamadık.
Kafamız 10 dakika 15 dakikalık videolara da bakamıyor olabiliyor bazen aileler.
Ama yapacak bir şey yok. Benim elimden öyle çip üretip de insanların beyinlerine takmak gibi bir onu yapamadım henüz.
Evet ortada sınırı koymak lazım kesinlikle.
Yani kendi alanını korumak lazım.
Peki şunu soracağım.
Bu başkalarına ışık olmalıyım ilhamı nasıl bir noktada geldi?
Yani canın eğitimlerinin bittiği zaman mı?
Sen kendine vakit ayırmaya başladığın zaman mı?
Kendini güçlü hissettiğin noktada mı geldi?
Evet güzel bir soru. Aslında yol ve yani işaretleri okudum galiba.
Yol bana onu gösterdi.
İlk kitabı yazdıktan sonra şeye çok inanıyordum.
Bu benim kişisel hikayem.
Bunu çok daha evrensel bir şekilde anlatabiliyor olmam lazım.
Bu mesajı veriyor olmam lazım.
Gayret ederseniz olur. Kader gayrete aşıktır mı?
Motosundan yola çıkarak bir şekilde...
Yolculuk yani eğitimi aldıktan sonra, ikinci kitabı yazdıktan sonra ve de işte Instagram, YouTube'da böyle aktif olmaya başlayıp da insanların tepkisini alınca, tepki derken olumlu geri bildirimlerini alınca dedim ki bu
senin yüreğini ısıtan şey.
Bu sana iyi gelen şey.
O yüzden hani yanmadan ışık saçılmazmış.
Işık saçmaya böyle başladı aslında hikaye.
O insanların bana söyledikleri, iyi ki bu yolda varsınız, bize nefessiniz.
Onların o söyledikleri de bana nefes oluyor tabii.
Daha çok üretmem için, daha çok bilgi paylaşmak için bana motivasyon oluyor.
Öyle besleniyorum. İki yönlü aslında değil mi?
Aynen. Bu yol biraz iki yönlü çünkü tek başına üret üret üret karşılık görmediğinde o bir yerde sönecek.
Bir söz vardır ya sevmek mi daha önemli sevildiğini bilmek mi?
Yani o gerçekten orada enteresan bir böyle karşılıklı bir şey var.
Karşılıklı besleyici. Kesinlikle.
Peki şimdi senin şöyle de bir özelliğin var.
Can büyüdükten sonra sanırım pandemi zamanı yogaya başlıyorsun ve onun dışında kay kay paten ve...
Çoğumuzun cesaret edemediği dengeyle alakalı sporlar yapıyorsun.
Bunlara genç yaşlarında ilgin var mıydı yoksa belli bir yaştan sonra mı merak ettin?
Genç yaşta ilgim vardıysa da yönlendirilemedim.
Hani aileme o konuda birazcık sitem etmiş olayım.
Ama şunu fark ettim.
Hep demin dedik ya kendi iyilik halimiz.
Başkalarının iyilik haline aslında sirayet ediyor.
Orada da bir bütünlük var. Kendimi iyi hissetmediğimde ne bana iyi hissettirir diye kafamı kaldırıp baktığımda fark ettim ki işte bu yüz rüzgar sörfü, işte longboard kaykay dediğim bu ekstrem
sporlarda bir kendi kendime bir başarı elde etmek.
Kendimle çok uğraşmayı seviyorum.
Gördüğüm bir yoga pozunu hiç ders almadan günlerce evde pratik ede ede ona erişmek bana mesela müthiş bir mutluluk veriyor.
Yaşasın başüstü durabildim tek başına.
Ve kendi içimi çok beslediğini gördüm.
Ve dolayısıyla ona eğildim.
Tabii bu uzun bir süre aldı.
Çünkü hep canlı hani tabiri caizse canlı için saçımı süpürge ettiğim bir dönemden sonra hey burada da bir inci var demek kolay olmadı.
Ama şimdi böyle bir ne diyeyim kendimi bulmuş, keşfetmiş, kendi sesimi duymuş gibiyim.
Ve iç sesimin peşinden gitmek bana çok iyi geliyor.
Her fırsatta düştüğümde, mental olarak düştüğümde hadi ince at kendini kaykayın üzerine.
Hadi ince yogaya. Hatta Can bile artık alıştı.
Evin için herhalde benim enerjimin düştüğünü gördüğü zaman.
Zamanlarda hepimizin stresleri var hayata.
Anne sen bugün yoga yapmadın galiba diye hemen bir sufle veriyor.
Dolayısıyla neden dersen kendimi orada gerçekleştirilmiş hissediyorum aslında.
O benim yani işte o zorlukların üstesinden gelmek, korkunun üzerine gitmek.
Sonra da bir figürü, bir başarıyı, bir dans pozunu yakalayabilmek.
Sonra da onu başkalarına paylaşmak ve ilham vermek.
Bundan çok besleniyorum. Başkalarına ilham olsun diye hava atmak için değil.
Önce kendime çok iyi geliyor.
Sonra da onu paylaşmak. Paylaşmak çok hoşuma gidiyor.
Yani fiziksel olarak güçlü hissettiğimiz şeyler ruhsal olarak da güç olarak geliyor.
Tam olarak öyle. Yani zihin ve beden aslında birbiriyle temas içinde.
Ve geçenlerde bir söz vardı.
Motive olduğumuz için harekete geçmeyiz.
Harekete geçtikten sonra motive oluruz.
Tam olarak onu yaşıyorum.
Yoksa her gün yoga yap her gün.
Her gün mü yapıyorsun yogayı?
Evet ama her gün yapmak istemiyorum.
Ama yapınca iyi hissettiğim bildiğim için çok zorlayarak.
Yani 10 dakikada olsa bir esneme hareketi yap.
Modun düşükse çık 10 dakika yürü gel.
Tibet'in gençlik pınarını öneriyorum.
YouTube'da var. 5 hareketten oluşuyor.
Hiçbir şey yapmasam onu yapıyorum.
Tibet'in gençlik pınarı diye.
Onu yaptığım an zaten böyle bir sihir bedenimde oluşuyor.
Kimyası değişiyor insanın bir kere.
Ama şey zaten hareketi yaptıkça hormonlarımız da harekete geçiyor.
Zaten onun üzerine çalışıyor Tibet'in gençlik pınarı.
Hormonları aktive ediyor. Dolayısıyla gayret etmeye devam.
Gayret etmeden olmaz. Yani yaşam öyle bir şey.
Bir önümüzde artık ne kadar ömrümüz kaldı bilinmez ama hani ortalarında olduğumuzu düşünürsek daha yaşanacak bir bu kadar daha hayat var.
Ve o yüzden de aslında yaşlılığımızı planlamak açısından da bedenimize iyi bakmak, hareket etmek ve bunları bir alışkanlık haline getirmek de çok değerli.
Çok değerli. Çok güzel bir sözle denk gelmiştim.
Bir Amerikalı jazz sanatçısı çok uzun yıllar yaşıyor işte yüzlerine yakın.
Ne demek istersin hayatta ilgili diye soruyorlar.
Bu kadar uzun yaşayacağımı bilseydim.
Eğer kendime, bedenime daha iyi bakardım diyor.
Tam olarak orası. Evet yani bu da kendimizi ara ara hatırlatacağımız bir şey olmalı bence.
Biz iyi olursak çocuklarımız iyi olur.
Çocuklarımızın mutluluğu için önce kendimizi mutlu etmemiz gerekiyor.
Çünkü çocuklar aynalıyorlar bizi.
Gerçekten çocuklar biz ne yapıyorsak onu yapıyorlar aslında.
Söyleneni yapmıyorlar. O yüzden orada çok enteresan bir denge, bir aynalama var.
Geçen gün Can'la birlikte doğada yürüyoruz.
Ben de sosyal sorumluluk ilişimlerim açısından böyle...
Evrecilik işte çöp toplama faaliyetleri falan bir sürü şeyler yapıyorum.
Bir baktım Can dedi ki anne burada çok çöp var dedi çöpleri toplayalım dedim.
Yani ona göre elim ayağım eldiven yok falan.
Ben toplayacağım dedi. Gitti oradan atılmış çöp poşet de yok dedim yani çöpleri toplayacağız da poşetimiz yok.
Atılmış çöp poşetlerini buldu.
Onların içine dört torba eli kolu bana da taşıttırdı.
Sen elebaşısın sen bana örnek oluyorsun sen de taşıyacaksın.
Taşıdım ben de. Bunu niye anlattım?
Gerçekten çocuklar bizim yaptığımız şeylere öykünüyorlar.
Söylediklerimize değil. Kol model olmak için belki çok kendimizi zorlamak değil ama hayatta hepimizin yapabileceği bir şeyleri daha iyi yapabileceği bir şeyler var.
Benimkisi sportif alanlar.
Kimisinin sanata yatkınlığı var.
Kimisinin işte nakış dikiş gibi.
Ama her neyse kalbimizi çırpıştıran ve bize iyi gelen onu bulmak lazım.
Kolay da değil tabii. Denemek lazım.
Evet deneyerek bulacağız.
Ve işte şeyi de ben çok önermiyorum ya.
Zorla kurslara götürüyorlar ya çocukları.
Yok asla. Hadi piyano çal.
Hadi işte basketbol öğren vesaire.
Ama bak kendiliğinden aslında Can orada bir bilinç, çevre bilinci edilmiş göre göre.
Aynen. Ya da işte senin hareketlerini göre göre yogayı önemli olduğunu fark etmiş.
Kesinlikle. Onun zihninde kalacak.
Kesinlikle. Geliyor yanıma zaten hadi birlikte yoga yapalım diyor.
Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?
Yani o bende yarattığı pozitif enerjiyi görüyor.
O da ondan faydalanmak istiyor dolayısıyla.
Çok güzel, çok güzel.
Peki son sorum aslında senin kendini labirentte sıkışmış hissettiğin bir deneyim.
Ve sonrasında oradan bulduğun çıkış ipinin ne olduğu hakkında.
Can'ın doğum süreci ve sonrası zaten bir sıkışma ve çıkış ipi yolculuğu.
Bunun dışında senin aklına gelebilecek benim şöyle bir çıkış yolum var dediğin şey ne olabilir?
Soru bugün çok anlamlı geldi.
Çünkü çok değişik bir dönemdeyim.
Tam olarak sıkışmış hissettiğim, hepimizin sıkıştığı günler var.
Ama şu aralar böyle yaşamın sırrını çözmüş gibi bir, yani yaşam böyle bana çok hızlı cevap vermeye başlıyor.
O yüzden çok anlamlı oldu. Yani her gün sıkışacak bir şeyler oluyor.
İlla ki hayatımızda ama modumu düşürmeye izin verdiğim zaman o sıkışmışlık devam ediyor.
Kendimi zorlayıp başka şeylere odaklanıp harekete geçtiğim zaman bir bakıyorum evren, dünya bana yol gösterici bir sürü işaretler, bir sürü mucizeler fısıldıyor.
Onu görmeye başlıyorsunuz, farkındalığınız başlıyor aslında.
Bir sürü iyilik melekleri yolda size yardım etmek için var.
Siz sadece başınızı kaldırmanız gerekiyor.
Evet dünyaya açık olduğunda dünyada sana cevap veriyor.
Çok çok öyle. Şükür ki o seviyeye bu aralar gelmiş bulunuyorum.
Kolay bir şey değil ama. Hiç kolay değil.
Yardım kuruluşlarına da destek oluyorsun dediğim kadarıyla değil mi?
Evet, evet. Birçok STK ile çalışıyorum.
İyilik iyidir metosundan yola çıkarak.
Şükür ki öyle bir alanda kendimi gerçekleştirebiliyorum.
Bundan da hani para da kazanabiliyorum.
Öyle bir profesyonel alan oluştu.
Evet, hayvan barınakları, pek çok çocuklarla ilgili STK'lara danışmanlık verdiğim kurum üzerinden Hem gönüllük faaliyetleri hem finansal bağışlar şeklinde güzel bir misyonla iyi ilerliyor.
İyilik elçisiyim diyebiliriz.
Bazen bana soruyorlar siz ne yapıyorsunuz?
Geçenlerde bir yere gittim dediler ki ne mesleğiniz ne?
Çok karışık dedim. Yani anlatın mesela ben dedim iyilik elçisiyim dedim.
Yani iyilik yaparak para kazanıyorum dedim.
Nasıl yani öyle bir meslek mi var dediler.
Oldu ben istedim oldu.
Evet o bağlantıları kurmak bunlar aslında senin zor zamanlarında kendine çıkış için yarattığın anlamlı.
Yollar olabilir mi?
Aynen tam olarak öyle. Anlam bulduğun iyilik hareketleriyle, iyilik eylemleriyle kendine bir çıkış yolu bulmuşsun hayatta.
Ve pek çok kişiye de dokunuyor.
Kesinlikle öyle. Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. İyi ki katıldın.
Açıklamaları hem YouTube kanalına hem Instagram'a ekleyelim ki daha çok insan ulaşsın isterim.
Onun dışında kitaplarını da zaten sosyal medyada paylaşacağız.
Çok teşekkür ederim. Daha çok aileye ulaşsın isterim.
Çok teşekkür ederim. Emeklerine sağlık.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
