
S2 B5 : Deniz Durdu | Yeni Bir Grup Tanımı ''Ev Gençleri''
19 Kasım 2025 · 41 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ariadne’nin İpi’nin bu haftaki konuğu Siyaset Bilimleri ve Uluslarası İlişkiler mezunu Deniz Durdu. Konumuz: Türkiye’de giderek yaygınlaşan “Ev Gençleri” fenomeni. Bu gençler kim? Neden herhangi bir iş gücüne katılım sağlamıyorlar? Kişisel tercihlerden mi söz ediyoruz, yoksa sistemin yarattığı çaresizlikten mi? Konuyla ilgili çözümleri de konuştuğumuz bölümde klasik Ariadne sorusunu da soruyoruz. Deniz kendi labirentini ve çıkış yolunu samimiyetle anlatıyor.
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum Deniz Durdu.
Hoş geldin Deniz. Hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim. Çok teşekkür ediyorum.
Tabii bu iyiyim'i şey gibi söylüyorum hani.
İyiyim. Her şey güzel. Evet hayat yolunda ama hallice.
Yani kötü demeye yüzümüz yok.
İyi demeye de utanıyoruz falan gibi bir yer yani.
Evet. Şimdi ben seni öncelikle tanıtarak başlayacağım.
Biz seni sosyal medyadaki kaliteli içeriklerinle tanıyoruz.
Yıldız Teknik Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler okudun.
Galatasaray Üniversitesi siyaset alanında başladığın yüksek lisansı tamamlamadın ama bunun da özel bir hikayesi varmış, onu dinleyeceğiz.
Şu anda bir teknoloji danışmanlığı merkezinde yönetim pozisyonda çalışmalarına devam ediyorsun.
Bir yandan da sosyal medyada içerikler hazırlıyorsun.
Alan Burası ve Ayrım Dergi adlı dijital yayınların var.
Ve Instagram'da da Rıza Lokantası adını verdiğin çok güzel bir video serisi var.
İstersen buradan başlayalım.
Bu Rıza Lokantası fikri nedir ve nasıl gelişti?
Şöyle Rıza Lokantası'nın...
Temel gayesi insanların ulaşmasını zor gördüğü kavramları gündelik hayatta aslında var olduğunu göstermek ve bu bir yemek yani hepimiz bu işin içerisinde her gün bu şeyi Rıza'yı
tekrar yaratan, bunları yiyen.
insanlarız ve gelin bunları hep beraber bir konuşalım meselesiydi.
Ama bütün bu hayatımın ya da bu içeriğin üretilmesi meselesinde tek bir amacım var.
Yani merakı örgütlemek diye tanımlıyoruz biz bunu.
Etrafımızdaki arkadaşlarımıza da bunu yapıyoruz ve konuşuyoruz.
Çünkü merak etmediğimiz bir şeyi ne öğrenebiliriz?
ne de aslında öğrenmek ve merakın bir arada olmadığı bir şeyi örgütleyebiliriz.
Dolayısıyla bir şeyleri anlamak, gündelik hayatımızda var olan bir takım kavramların ne olduğunun farkında olmak yetmez.
Bir de onu değiştirmek için bir araya gelmek, dayanışmak, örgütlenmek de gerekir vurgusunu yapmaya çalıştığımız bir konsept bu Rıza Lokantası.
Yani birkaç bölüm önce biz şeyi konuşmuştuk.
Tanımları doğru yerden, ortak noktadan...
Şimdi sen bir şey söylüyorsun, siyaset bilimi dediğinde benim anladığım ve aklıma gelen tanım başka, seninki başka.
O zaman aynı yerden iletişim kuramıyoruz ve o tartışma bir yere ilerleyemiyor.
Ama bu senin Rıza Lokantası'nda yaptığın tanımlarla beraber tartışma ortamı, sağlıklı bir tartışma ortamı yaratılabiliyor galiba.
Kesinlikle öyle. Ya temel olarak şunu yapmaya çalışıyoruz biz.
Bütün güzel lokantası içerikleri oraya seslenmek istiyor.
Bir kere bunu anlatan kişi sizden daha ahlaklı, daha etik olarak iyi, daha entelektüel değil.
Ne anlatıyorsa kendisi bizzat onu yiyor.
İşte fazla motivasyonu anlatıyorsa muhtemelen fazla motivasyondan dert çekmiş de onu.
Anlatıyor. Dolayısıyla ya arkadaşlar ben şöyle bir sıkıntı yaşadım.
Bak bu da bundan dolayıymış.
Ben bunu şöyle bir şeyde gördüm.
Sizin başka bildiğiniz bir şey varsa onu da anlatın.
Biz bunu yemeyelim yani. Hani bu önümüze bir tabak olarak geldi ama meritokrasiyi de yemeyelim artık.
Bak belli ki olmuyor serzenişi bir yandan Rıza Lokantası.
Dolayısıyla bu Rıza Lokantası'da yapılan ve karşılaştığımız bütün kavramlar ve içeriklerin ortak zemini hepimizin gündelik hayatında bunları yemeye devam etmemiz.
Evet. Yani benim çok mesela aşına olmadığım...
kavramlar da var orada. Birkaç tane örnek vermek ister misin Rıza Lokantası'ndaki?
İstisna hali mesela belki herkes tarafından bilinmeyen bir şey olabilir.
Bu istisna hali böyle aslında hukuk.
kavramı gibi bir şey ve bu hukuk içerisinde nasıl derler hakikaten ismiyle müsamaha istisnaları tanımlamak ve o istisnaların kalıcı hale gelmesini anlatmak üzerine kurgulanmış bir kavramsallaştırma
ama şunu özetlemeye çalışıyoruz yani bu çok bilinen bir şey.
Şu anda yaşadığımız hayatın şu anda içinde bulunduğumuz politik iklimin neye ifade edebileceği neyi tanımlayabileceği, araştırması üzerinden bir şey ortaya atıyoruz bu kavramla ve diyoruz ki hadi gelin bunu bir konuşalım mı?
Böyle olabilir mi ya acaba?
Sonra bilmiyorum aklıma başka bir şey değil.
İstisna hali çok özel yani.
Benim bilmediğim bir şeydi.
İstisnaların bir anda norma dönüşmesi değil mi?
Evet. Aynen öyle. Mesela bu aralar olan bir istisna ne var?
Şimdi nasıl bunu anlatabilirim diye düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum.
Ya bir kere biz şeyi normalleştirmedik mi?
Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı aslında bir yeri temsil etmesini ve ona karşı muhalefetin de ilk cumhurbaşkanının sembolikleştirilmesiyle yapılmasını normalleştirmedik mi?
Neden biz mevcut cumhurbaşkanlığı koltuğunu ilk cumhurbaşkanımızın karşısına muhalif olarak koyduğumuz bir yerden eleştirmeyiz?
Normalleştiriyoruz. Neden böyle bir şey oldu yani?
Çünkü ilginç geliyor bana. Yani tabii ki hayatta yaşadığımız gündelik pratiklerimiz içerisinde bunu bazen anlayamayabiliyoruz.
Fakat temelde değişen şeyler o kadar hızlı yerleşiyor ki bizim hayatımıza.
Bazı şeyleri sorgulayamadığımız bir takım süreçleri yaşamaya devam ediyoruz.
Zaten normalmiş gibi devam ediyor.
İşte ne bileyim rektör atanması mesela.
İlk başta çok tepki verildi.
Gerçi Boğaziçi hala tepki gösteriyor galiba.
Ama yine de...
Birçok üniversitede bu artık normal hale gelmiş durumda.
Kimse eleştirmiyor. Ve ondan sonra da bahsettiğin şeye dönüşüyor.
Yerleşiyor. Tabii ki bu şunun gibi bir şey.
O kadar da nasıl derler şey yapmak istemem kavramı.
Eğip bükmek istemem.
Günün sonunda bu gerçekten işlenemeyen, bütün kurumlarıyla, bütün yapısıyla işlenemeyen bir noktada iktidarı tek bir yere toplama meselesi.
Şey gibi yani. Diktatörlüğü isteyen Sezar gibi yani.
Ve sonra onun normal kalması.
Belki de en iyi örneklerden bir tanesi o olabilir.
Bir durum var ben bunu ele alacağım ve yöneteceğim bu süreci sonra aaa iyiymiş bu bununla devam edelim gibi bir normalleşme aslında istisnanın kalıcı hale gelmesi süreci.
Peki videoyu çektikten sonra altında istediğin gibi bir tartışma ortamı yaratılıyor mu yoksa daha sığmık oluyor yorumlar?
Aslında yorumlar üzerinde çok bu tartışma ortamı gerçekleşiyor mu?
Bazı videolarda. O da böyle artık gündemle alakalı bir şeyse.
İşte boykot anlattığımız bir video çok etkili oldu.
Tartışmalar çıktı. Devleti konuştuğumuz özellikle yangınlardan sonra devlet kurumunun ne olduğunu ne yapmaya çalıştığını anlattığımız video çok fazla dikkat çekti.
Ama esasen... Bana gelen DM'ler ve işte bir kanalımız var Mahalle diye bir kanal.
Oradan gelen bir takım mesajlar ve iç tartışmalarla ilerliyor.
Çok fazla DM alıyorum.
Bunu seviyorum. Yapmak istediğim şey de bu bu arada.
Yani zaten insanlarla tartışmak için orayı açtık.
Değil mi? Topluluk kurmak ve o toplulukta kaliteli bir tartışma alanı yürütmek, beraber düşünmek.
Bunlar benim için de mesela Riyadine'de değerli olan şey bu.
Yani içeriği üretirken bir yandan da insanlarla iletişimde, canlı bir iletişimde kalmak.
İşte merakı örgütlemeyi o yüzden.
O yüzden söylüyorum. Yani merak var.
Herkeste bir merak var. Ama bence içerik üreticisi özellikle böyle sosyal bilim, felsefe, tarih anlatan içerik üreticilerinde de gördüğüm bir probleme antitez olmak için yaptığım bir şey bu.
Bizim anlattığımız şeyler zaten bizim kendi bulduğumuz öğrendiğimiz şeyler değil yani.
Biz bunları öğreniyoruz.
Dolayısıyla insanlara anlatır pozisyona geçmememiz gerek yok.
Anlatır pozisyona geçmeyelim. Paylaşalım.
Paylaşalım. Evet göz hizası bir yerden.
Değil mi? Paylaşmak çok önemli.
Paylaşmanın meselesini de şuradan kurgulamak önemli.
Benim söylediğim geçerlidir ve benim söylediğimi alın ve kullanın gibi bir yerden değil.
Evet. Yani biz bu kadar büyük düşünürler ve insanlar olmak noktasında değiliz.
Evet. Bunu zaten biz de takdir edemeyiz.
Evet. Biz paylaşırız.
Orada bir düşünce gelişir ve konuşulur.
Ve bu görüş ve düşünce bir yerde kendisine yer bulur.
Yani ben şeye de karşıyım bu arada yani.
Sosyal medyanın kendisinde yaratılmış bir topluluğun...
büyük toplumsal dönüşümleri ve büyük toplumsal tepkileri sırtlanmasına da karşıyım.
Hayır, bunu yapılacak baskı grupları var.
Partiler var, dernekler var, sendikalar var.
Orası aslında bu merakın örgütlenebileceği yerler.
Fakat ilk adım yani insanların bu bir araya gelme meselesini yarattıkları yer burası olabilir tabii ki.
Ve bunu yapmaya çalışıyorum.
Çok çok güzel.
Bence çok güzel başlamış bir fikir.
Senin son zamanlarda özellikle ilgilendiğin bir konu var.
Seninle iletişime geçtiğimizde de bundan bahsettin.
Ev gençleri. Ev gençleri kavramı çıktı ortaya son yıllarda.
Ve dört gençten bir tanesi ev genciymiş.
Şimdi nedir bu ev genci?
Neden bu oran bu kadar arttı?
Neler oluyor? Senin daha derin araştırmaların var.
Biraz bundan bahsedelim isterim.
Tabii ki. Şimdi bence bu farklı boyutlarıyla yanlış ele almaya...
Çok açık olunan bir konu.
Şöyle yapalım ama tanımlayalım.
Nedir bu ev genci? İngilizcesi not in education, employment and training.
Yani need diye kısaltıyorlar.
Yani bunlar işte değiller, eğitimde değiller.
Aynı zamanda işle alakalı da bir beceri traininginde değiller.
Yani eğitimde değiller. Ve bu homojen bir tanımlama.
Bu homojen tanımlamanın çıkmasının sebeplerinden bir tanesi aslında bizim dünyayı algılayış biçimimizin, yaşayış biçimimizin kendisinin bir disiplin sürecine tabi olması.
Nedir o? İşte Antonio Gramsci'den alıntı yapayım.
O bunu bir burjuva disiplini olarak tanımlıyor.
Baskıcı, tepeden ve yönlendirici.
Nedir o? Somutlayalım bunu da.
Bir eğitime git. Yani bir üniversiteye gir.
Aman kızım üniversiteye gir.
Mezun ol, diploman al. Bir işe gir.
Sonra işe girdin, paranı biriktir.
Paranla ev al, araba al.
İşte mümkünse evlen.
Tabii ki. Yani öyle tek başına hayat ne demek olur mu?
Ve sonra tüketmeye devam et.
Hayatın içerisinde farklı farklı hobiler öğren, gez, dolaş.
Son 30 yılın aslında ailelerin verdiği öneriden bahsediyorsun.
Evet. Şimdi bu bizim burjuva disiplinimizin gerekliliği olarak.
Yani yönü ve...
Yukarıdan gelen yönü olarak hepimize anlatılan şey.
Hepimiz böyle yaşıyoruz hayat. Yaşadık daha doğrusu.
İşte bu çöktü. Şimdi öncelikle bunun çökmüş olduğunu kabul...
Çöktüğü noktadayız. Bunun çöktüğünü kabul etmeyen çok az insan vardır diye düşünüyorum.
Yani geçen gün bir arkadaşımla sohbet ederken şöyle bir düşündüğümüzde işte dedik ki ya işte Beşiktaş'ta Fenerbahçe'de futbol oynayan bir Türk futbolcunun kazandığı TL karşılığı parayla bir senede kazandığı parayla işte
atıyorum Bağdat Caddesi'nde bir ev alınamıyor.
Evet. En çok para yani ne popçuya ne topçuya.
Oradan gelinen noktada o paranın bile yetmediği bir hayatın içerisinde insanlara ev almak, araba almak, çalışırsın, başarırsın gibi şeyler söylemek satılabilir bir hayal değil artık kapitalizm için.
Zaten neoliberal kapitalist süreçlerinde hem yarattığı hem de artık satamadığı bir kriz yaşıyoruz.
Ve bunun karşısında bizim bir hem kendiliğinden hem de...
iç motivasyonunu kendisi yaratan bir disiplin koymaya ihtiyacımız var.
Bu ev gençleriyle alakalı bizim yaklaşım, benim yaklaşımım diyeyim.
Fakat ev genci meselesinde şöyle bir durum var.
Şimdi biz bunları homojen bir kitle, rakamlar ne söylüyor bize?
Diyor ki, Türkiye'de OECD'nin rakamlarına göre 5 milyonun üzerinde ev genci var.
Bu ev gençleri 15 ile 29 yaş arasında işte az önce belirlediğimiz kriterlerde ne eğitime gidiyorlar ne işte bir işte çalışıyorlar.
İş beğenmiyorlar. Meslek beceri kursuna gidiyorlar.
Yani bunlar zaten iş beğenmiyor.
Bunlar zaten tembel.
Bunlar zaten çalışmak konusunda hayata farklı bakıyorlar.
Parayı da kabul etmiyorlar. Hayatla alakalı işte influencer olmaya çalışıyorlar.
Böyle acayip tanımlanamayan.
Kolay yoldan para kazanmaya çalışıyor gibi bir önyargı da var.
Evet önyargı değil aslında. Şimdi o homojenliği bölen...
şeyler. Şimdi biz bu homojenliği bölerim.
5 milyon insan. Bu 5 milyon insanın birbirine benzem ihtimali yok.
Bu o kadar beyaz yakalı bir yerden söylenmiş söz ki sanki o 5 milyon insanın üniversite mezunu olmadığı için suçlu ve tembel.
Bir işe girip bir plazada girip çalışmadığı için tembel gibi bir yerden kurguluyoruz.
Herkesin bireysel bir hikayesi var.
Yani istatistiği aldığın zaman bir pastanın bir dilimi gibi görünüyorlar ama hepsinin ayrı özellikleri var değil mi?
Kesinlikle. Ve bu kötü olan taraflarını konuşmamız gerektiğini aslında söylemeye çalışıyorum.
Nedir o kötü olan tarafları? Bir kere kapitalist ahlakın yani bize yürüttüğü bu hani işte çalışmak, disiplinli olmak ahlakının çöktüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Çünkü şunun farkındayız. Biz çalışarak bu hayatta bir şeyleri alamayacağız.
Yani entegre olamayacağız sisteme.
O sebeple sistem dışılaşma var.
Neoliberalizmin temel mantığı da aslında var olan bir takım sosyal güvenlik kurumlarının özelleştirilerek piyasaya katkı sağlayabilecek yerler, mekanlar, iş yerleri, kurumlar haline getirilmesiydi.
E ama biz şunu yapamıyoruz artık.
Bir sağlık hizmeti alamıyoruz. Eğitim bile alamıyoruz.
Hatta bu hayali satın almak için eğitime o kadar büyük paralar harcıyoruz ki dönüp şey diyebiliyoruz ya sen üniversiteye gidip bilgisayar mühendisliği okusun diye bu arkadaşımıza 6 milyon lira para harcıyorsun.
Bu 6 milyon lira kazanmayacak ki.
İşte evet orada çok büyük bir boşluk var arada ve şöyle de bir şey var hem zaman harcanıyor hem para harcanıyor ve ondan sonra gelinen noktada.
mutsuzluk satın alınmış gibi bir şey oluyor.
Doyumsuzluk, mutsuzluk ve geleceğe dair hayallerin olması, umutsuzluk hatta bunlar da var.
Benim kuzeylim bir üniversitede çalışıyor ve söylediği şey şu yani üniversitede vakit geçiriyor gibi öğrenciler.
Gerçekten merak ettiği için burada değiller.
Ve bu çok can acıtıcı bir şey yani bir gencin vakit geçirmek üzere orada olması.
Kesinlikle. Bir kere zaten şimdi burada kesinlikle Yanlış anlaşılabilir yani üniversiteyi kötülemek veya üniversitenin işlevini dışsallaştırmak için söylemiyorum.
Bir kere üniversitenin işlevini bir netleştirmemiz lazım.
Üniversite eski üniversite değil ya artık yani her yerde üniversite açıldığı için.
Değil. Bir kere şöyle kurumlar bunlar artık.
İşsizliği gizleyen, zaman geçirilmesini ve o baskının aslında iş gücü piyasasına gelmesini engelleyen, aynı zamanda da insanlara bir disiplin aşılamaya çalışılan yerler.
Ne bu disiplin? Arkadaş bak çok...
Acayip bir dünyada yaşıyoruz. Çok büyük bir rekabet var.
Senin sürekli performans göstermen lazım.
Git kulüpte, git şey kovala.
Şirketlerden para kovala ki biz etkinlik yapabilelim.
Koordinatör ol. Yani adını bilmiyorum.
Çok havalı isimleri var mutlaka. Ben bu işte yaptığım için arkadaşlarımız çok geliyor.
Ya da işte git sahnede bir sunum yap.
İnfluencer ol. Yoga öğren, yoga şeyi olursun.
Git bir networking şeyinde birileriyle tanış.
Sürekli bir kovalamaca, sürekli bir performans gösterme.
İşte Yang Chul Han'ın o söylediği performans toplumu içerisinde yaşıyoruz ve bu bizi bir burnout'a götürüyor meselesini yaşıyoruz.
Bu ev gençleri de bunu yaşıyor. Ama biz bunu şöyle yorumlamayalım diyoruz kendi açımızdan.
Bu bir disiplinsizlik, bu bir işte tükenmişlik olabilir.
Fakat bu aslında o kadar da sıkıntılı bir şey değil.
Bir dakika ilginç bir yere geldik.
Ama imkanı nerede gördüğümüze göre değişir bu.
Şimdi Antonio Gramsci'nin burjuva disiplini tanımlamasına girdik.
Dedik işte böyle böyle bir şeymiş bir de karşısına koyduğu bir şey var dedik.
Şimdi bu 5 milyon insanın yani Türkiye'deki 5 milyon gencin ki Türkiye burada birinci sırada bu arada dünyada.
Öyleymiş evet. Çok normal çünkü neoliberal kapitalizmin...
En acayip işlerinin yapıldığı bir ülkede bunun birinci olması bir başarı zaten.
Yani bu yüzden yapıldı.
Başarılı olduğumuz konular çok kötü.
Biz bu işi biz bunu gerçekten dünyaya ithalatını ihracatını yapıyoruz yani hakikaten.
Yani eğer ki işte Amerikan başkanını bile kendi cumhurbaşkanımızın davranışlarına benzetiyorsak biz gerçekten başarılıyızdır bu konuda yani.
Yani tabii ki satir yapıyorum ama hani böyle yani bunu görmek lazım.
Dolayısıyla bu insanların hayatlarında nelerin değiştiğini görmemiz ve anlamamız gerekiyor.
Mesela bu 5 milyon insanın içerisinde suça sürüklenen insanları anlamak ve görmek gerekiyor.
Mahalleler yani ben Galsmanpaşa'da yaşıyorum.
Bu mahallelerde insanların hayatlarında beyaz yakalı olmak, üniversiteye gitmek acayip bir şey.
Mantıksız da bir şey. Bir örnek vereceğim.
Ben mahalleden tanıdığım bir arkadaşıma ya güzel kardeşim gel ben seni beyaz yakalı bir işe sokayım.
Elin ekmek tutsun. Yani düzgün bir işin olsun.
Sabah 6'da servise bin.
9'a kadar serviste şey yap.
9'dan da 6'ya kadar. Bin 6'da gel 8'e kadar ama işte sana 35 bin lira da para verelim ya falan desem.
Belki ya Deniz'im boş boş uğraşma gözünü seveyim.
Gel şu köşede haftada bir kere 3 kilo esrar satsan işte 150 bin lira para kazanırsın.
Ne gerek var. Atıyorum.
Bilmiyorum piyasasını bu arada da. Ama büyük bir para kazanılıyor.
Ve az önce şeyi konuştuk ya işte futbolcu bile Bağdat'tan ev alamıyor diye.
Onlar alabilir işte. İllegal dışında kolay zenginleşmenin hayatta gördükleri, sosyal medyada gördükleri, dizilerde gördükleri hayat kalitelerine ulaşmanın başka bir yolu kalmadı artık.
Dolayısıyla bu illegalite, bu suç ikliminin yaratılması meselesinde bu 5 milyon insanı tırnak içerisinde başka bir stratejiyle istihdam etmek var.
Bu suça sürüklenenlerin dışında bir de şey var.
Böyle prens ve prenses gibi büyütülmüş grup var.
O da mesela işte atıyorum Bağdat Caddesi Nişantaşı örneği, bebek örneği verelim.
Onlar da mesela anne babasının biriciği ve çok da nazlanan tipler.
Bir de öyle bir grup var. Tabii.
Bir de öyle bir grup var. Yani işte o 5 milyonu hani ayıralım dedik ya.
Evet. Suça sürükleneni de var.
Prens, prenses olanı da var.
İşte depresif olan.
Umudunu kaybetmiş. Evet. Umudunu kaybetmiş, intihara sürüklenen insanlar var.
arayan, çabalayan, hakikaten emek harcayan yani şuna da katılayım, bu kursa da gideyim, buradan da bir network geliştirmeye çalışayım, bunun için para harcayayım, gideyim işte çalışayım.
Şöyle insanlar var. Ailelerinin bu konuya bir yatırım yapabilecek durumu olmasa dahi hafta sonu veya işte akşam bir kafede çalışıp oradan kazandığı parayı bir networking yetkinliğine katılmak için harcayanlar var.
Bir yerden bir şey kovalayayım, Coursera'dan sertifik alayım, buradan başka bir şey alayım falan gibi insanlar sürekli bir dünya içerisinde yer almaya çalışan bir grup da var.
Bu da çok yorucu. Tabii ki. Bu da çok yorucu.
Aynı zamanda artık umudunu kesmiş yani.
İş aramaktan da umudunu kesmiş insanlar var.
Şuradan bir öfke yaratma durumu var.
Şimdi imkanlı var dedik ya.
Bu o kadar kötü bir şey değildir dedik ya.
Ama aynı zamanda da kötü bir şey.
Gramsci'nin bir ben burada çok Gramsci diyorum.
Gramsci çalışıyorum aslında. En çok bu konuda araştırma yapan kişi o mu?
Ya da güncel konuş. Yani güncel değil 1926'larda Mussolini'nin iktidarının altında hapishanede geçirdiği bir ömür var.
Hegemonya dediğimiz kavramın yani popülerleştireni diyelim yaratıcısı demeyeyim ama hani onu derleyip toplayan ve bize bunu bu şekliyle kullanmamızı sağlatan insan kendisi.
Bence çok büyük bir düşünür o yüzden bu anıtları yapıyorum.
Günümüz dünyasını çok iyi anlatabildiğimiz için.
Diyor ki eski olan öldü.
Ne buraya kadar ne konuştuk?
Kapitalizmin bize sağladığı ahlak ve hayal bitmiş durumda.
O yüzden biz bu 5 milyon insan Türkiye üzerinde konuşuyoruz.
E yerine ne koyacağız? Yerine hiçbir şey koyamıyoruz.
Yeni olan doğamıyor diyor.
O zaman ortalık canavarlara kalır.
İşte evet. Şimdi o canavarlar onun zamanında faşizmdi.
Mussolini iktidarıydı.
Şimdi bu hayatı yaşayan insanları düşünelim.
Ne gibi bir canavarla karşı karşıya kalabiliriz?
Bir kere şunu unutmayalım.
Kadın düşmanı cinsiyetçi sabah beşte kalkıp girişimcilik ve kadınları nesneleştiren erkek tiplemesi.
Böyle insanlar var. İşte sabah beşte kalk yüzünü soğuk suya, buzlu suya sok, git koşu yap, girişim yap, yatırım yap falan filan.
Bu tarz reels'ları çok görmüşüzdür Instagram'da yani.
İnanılmaz. İnanılmaz.
Duygusal ilişkileri aşağılayan, çalışmamayı tembellik olarak gören ve aşağılayan bir grup.
Bir de aynı zamanda var olan kendi kimliklerine sarılmayı hak gören.
İşte milliyetçi kimlikler.
Bir de evet öyle kimlikler var doğru.
Oradaki aşırı hareketleri desteklemeyi kendisine bir çıkış yolu olarak biçmiş.
Aslında bir gruba ait olma var ya Maslow'un hiyerarşisinde biraz oraya gidiyor gibi konu.
Mesela incellik meselesi bir yandan öyleydi işte milliyetçi olmak.
Hatta faşist olarak tanımlamak kendisini.
Bir tanıma girdiğinde mutlu olmak.
Faşist de olsa solcu da olsa neyse yani.
Ve işte o depresif olmakları falan zaten konuştuk ama insanlar burada kendilerini bir aşırılığa doğru götürmeye başlıyor.
Çünkü buradan çıkış yolu başka kalmamış hissiyatı var.
Ve böyle zamanlarda böyle bir araya gelişler aslında bu insanları alır ve götürür.
O yüzden diyorum ben kendi açımdan bu noktada iyimserim.
Çünkü irade göstermenin bir iyimselliğe gidebileceği inancı var bende.
İrade gösterildiği zaman.
Dolayısıyla biz aslında buradaki insanlarla bir araya gelip o merakı örgütlediğimiz, sonra buradan bir dayanışma yarattığımız ve bu sorunu kendimiz çözebileceğimiz bir baskı haline, yani kendi çözümlerimizi dayatabileceğimiz topluma
ve aynı zamanda bunun kararı, bu toplumu bir arada tutan karar alıcılara, onun yarattığı kurumlara dayatabileceğimiz bir noktada bunu çözebileceğimizi düşünüyorum.
Çünkü burada... Bir gerçeklik var.
Gerçekliği tanımladığımız anda, problemi anlamaya başladığımız anda zaten aslında çözüm yollarını tartışmaya başlarız.
Çözüm yolları çıkmaya başlar.
Peki şunu soracağım. Şimdi sen anlatırken aklıma geldi.
Şimdi 20...
Kaç? 15-29 yaş arası dedik.
20 yıl geriye ya da 30 yıl geriye gidelim.
Ve şu an çocukları işte 25-30 yaş arasında olan insanlara bakalım.
Onlar eğitim hayatındayken ilkokul, ortaokul, lise ya da aileleri onları büyütürken onlara bir anlam paketi.
Ya da neyde anlam bulacağıyla ilgili merak ettirme yolları ya da sosyal duygusal gelişimiyle ilgili farkındalıkla ilgili şeyler çok da fazla verilmedi galiba.
Şimdi ben kendi ikizlerim var bunu her programda söylüyorum.
İkizlerim 4 yaşında ve gittikleri okulda ben kimim diye başlıyor ilk dönem.
Ve ben kimim sorusunun içinde iç organları da var, duyguları da var, dışarı ile etkileşimimi de var.
Bir sonraki ünitenin adı etik.
İşte arkadaşlarıyla ne kadar ahlaklı ve sınırlarını koruyan bir şekilde bir arada oluyor vs.
Ben burada çocuğun akademik becerilerindense dünyada hayatta anlam bulması, kendini tanıması, duygularını tanıması, bunlarla ilgili becerilerin daha önemli olması gerektiğini ve müfredatta bulunması gerektiğini düşünüyorum.
%100 İşte biz bunu büfedatta bulabilelim diye bir de para harcıyoruz ya.
Evet. Bu acayip bir problem zaten.
Evet. Yani şey gibi olması gereken bu ya.
Toplumdaki herkes, her insan, her yeni doğan bir birey, bu toplumun yurttaşı olan, bu buradaki toprakların yurttaşı olan insanların hakkı olması gereken şeyin biz peşine düşüyoruz.
Bir de üzerine para veriyoruz.
Bu neoliberalizmin yarattığı inanılmaz bir hikaye.
Zaten aslında kendisini öldüren şey de o.
Yani kapitalizmin anlatısının çalışmamasını sağlayan şey de o.
Bunun farkına vardığımız andan itibaren diyoruz ki ya niye...
Böyle bir şey yaşanıyor ki insanlar böyle bir sıkıntı yaşıyor.
Müfedat da olsun bu. Yani evet çünkü zaten belli bir bilişsel seviyedeyse çocuk illa ki matematiği, Türkçeyi, feni vs.
öğrenecek. Ama diğer konuları çok fazla üstün körü geçildiği için ki diğer konular dediğim aslında hayat bilgisi ve hayat becerisi ve hayatta anlam bulma, merakı, canlı tutma.
Eğer bunları biz canlı tutmazsak gerçekten 20 yaşına geldiğinde o anlamsız ve boşlukta hisseden gençliği kendimiz yaratıyoruz.
Kesinlikle öyle. Sonra da gelip asbelkader iş dünyasına girmiş insanlara diyoruz ki arkadaşlar öğrenmeye açık olun, merak edin.
İşte öğrenme çevik, ben öyle bir eğitim veriyorum mesela.
Öğrenme çevikli eğitimi, temel hayat bilgisi veriyorum.
Tarihin nasıl birbiriyle bağlantılı bir süreçte ilerlediğini aslında temel kavganın bilgiyi kontrol etmek ve bu bilgiyi kontrol etme mücadelesinin bizim dünya tarihimizdeki pek çok aydınlanma, yapay zeka devrimi,
sanayi devrimi gibi şeyleri nasıl ortaya çıkardığını anlatıyorum.
Yani dolayısıyla bir de gelip o yaştaki insanlara tekrar bunu öğretmeye çalışmak o kadar büyük bir sorun ki zaten orada değil artık fatura ödemesi gerekiyor.
Evet orada değil şimdi ortaokulda lisede o kadar çok...
Soru sorduğumuz ya da merak ettiğimiz için utandırıldık ki yani ben artık merak etmeyeyim.
kanalına giriyoruz. Öyle olduğu zaman da zaten dediğin gibi 20-25 yaşına geldiği zaman ezbere iş yapmaya başlıyor ve bir boşluğa düşüyor insan.
İşte bunun da bu arada şu anda anlatılmasının fonksiyonel bir tarafı var.
Yani karşımızda işte ben karşısında ben kendimi karşıda olarak tanımlıyorum kapitalizme karşı bir yerde tanımlıyorum kendimi tabii ki.
O yüzden karşı kelimesini kullanıyorum.
Karşımızdaki yapı o kadar da aptal ve gerizekalı bir yapı değil.
Değil. Bunun temelde bu eğitimleri vermesinin altında şöyle bir sebep var.
Farkındayız. Bu bir problem. Biz çok büyük bir krizin içerisindeyiz.
Zaten kapitalizmi büyük yapan şey krizlerinden çok başarılı bir şekilde çıkması ve onu başka bir noktaya götürmesi.
Şimdi burada şöyle bir şey yapıldığını düşünüyorum.
Ev genci meselesi bunu dinleyen insanların artık algısına oturacak ve diyecekler.
Ya bu ne kadar çok konuşuluyormuş bu mevzu.
Çünkü aslında farklı farklı başlıklarla burada açtığımız homojen olmadığını söylediğimiz başlıklarla konuşuluyor.
Suçla nasıl mücadele edeceğiz?
İşte ilegalite çok yaygınlaştı bunu nasıl bitireceğiz?
Şey vardı birkaç ay önce.
3 yıldır depremden sonra evden çıkamayan çocuğu aldılar götürdüler hamama.
Bu bir psikolojik şiddet bu arada.
Evet şiddet yani zorladılar strese soktular.
Evet ama şunu anlıyor ve öğreniyor artık devlet kurumu.
Ya galiba biz... Yanlış yaptık bu çocuğa daha farklı yaklaşmalıydık.
Bir dahakinde böyle yapmayacak zaten.
Öğreniyor. Bunu anlamaya çalışıyor.
Tabii ki refleksleri gereği öyle olmamasını isterdik.
Yani bir yanlış berbat bir şey yani böyle şey yapılır mı?
Çok kötü yani bayağı zorladılar orada çocuğu.
Evet yani ama günün sonunda onun hayatını dokunmaya çalışıyor.
Dokunmaya şovla...
çalıştılar ya yani şov yaptılar öyle işte.
Maalesef devletimizde böyle yani yapacak bir şey yok.
Bunu biz istemiyoruz zaten.
Bunu değiştirmek istiyorum yani ben kendi adıma.
Öyle söyleyeyim. Dolayısıyla bir noktada şu anda bu eğitimlerle de ya da bu yukarıdaki yani yaşı yüksek olan insanlara seslenme çabalarında da şöyle bir durum var.
Bizi bir şeye alıştırmaya çalışıyorlar pandemiden itibaren.
Bu ev gençlerinin de aslında bir yerde kurtulabileceğini düşündükleri planlardan bir tanesi.
Tabii ki kötü bir yerden kurtulmak bu.
Onu anlatacağım ama şöyle diyelim.
Biz ne yaptık? Uzaktan çalıştık. Çalışmaya başladık değil mi?
Pandemiyle beraber mecburen uzaktan çalışmaya başladık.
Ama bu kalıcı oldu. Evet işte az önce ilk söylediğine dönüyoruz.
Evet istisna meselesi kalıcı hale geldi.
Tamam sonra dedik ki ya biz evlerde çalışıyoruz.
Evde olacaksınız ama tabii evinizde olun falan.
Sonra bir anda bu dey değişti.
Yani abi istersen yazlığında ol, istersen kafede ol.
Hatta çok acayip bir konsept olarak.
Farklı farklı işleri yapan insanların bir araya geldiği ayrı mekanlar işte workspace'ler vesaire oluşmaya, hub alanlar, kolektif alanlar oluşmaya başladı.
Niye? Farklı farklı şirketlerde farklı farklı işleri yapan veya sana benzer işleri yapan insanlarla tanış ve bil.
Peki tamam bunu da koyduk cebimize.
Artık ben şunu da alışmaya başladığımızı düşünüyorum.
Ben bir iş yapıyorum. Buradan kazandığım bir para var.
Artık yetmiyor. O zaman ben ne yapabilirim başka?
İş sözleşmelerimizde başka bir gelir getirici veya getirmeyici herhangi bir iş yapmamak diye bir kavram vardır.
Evimizin iş sözleşmelerinde.
Ben hiç böyle kurumsal bir yerde çalışmadığım için bilmiyorum.
Kendi işimi yaptım ben hep. Süper.
Ama işletilmiyor artık.
Çünkü hayat böyle dönmeyeceğinin farkındayız.
E ne demek yani ben başka bir yerden gelir elde edemezsem nasıl yaşayacağımı ne yapacağız bu öfkeyi?
Kendi patronumuza söyleyeceğiz.
Ya ben kiramı ödeyemiyorum ne yapayım falan filan.
E ne yapıyor? İşte araç, araba mühendisi mesela ama yoga stüdyosu var.
İşte bankacı ama ticaret de yapıyor hafta sonları gibi.
Böyle bir yapı.
Böyle bir insan grubu ortaya çıkmaya başladı.
İşte biz Nursenevci ile beraber 2020'de çalıştığımız bir kavram vardı.
Bir takım işleri kendi üzerine alan, onları aslında taşeron olarak yüklenen, sırtlanan şirket bireyler oluşturmaya çalışıyor kapitalizm.
Ancak ve ancak bir kuruma bağlı olmayan, dolayısıyla o kurumun üzerinde emeklilik ve tazminat yükü olmayan, sigorta yükü olmayan, başına bir şey geldiğinde aylarca çalışmadığı durumda bile maaşını ödemek zorunda kalmayacağı yeni bir işçi modeli, hatta güvencisiz
bir işçi modeli yaratmaya çalışıyor.
Bunu farklı düşünün. Farklı farklı yorumladılar.
Ben katılmıyorum mesela ama bakabilirler yani.
Guy Standing'in prekaryalaşma, prekarya dediği, güvencesiz bir yapıya doğru gidiyoruz dediği.
Bunun yeni bir sınıf olarak tanımladı ama ben bunun bir Marx'ın tanımladığı biçimde bir işçi sınıfı konseptinin güncel modern hali olduğunu düşünüyorum.
Şeyden geçiyoruz o zaman. Bu beyaz yakalara işçi sınıfı dendiği noktadan şimdi bireysel şirketleşmeye geçip yeni bir versiyona gidiyoruz.
Evet ama zaten... Sistem seni ona itiyor.
Evet zaten işçiyiz yani.
Ve daha da kötü işçilikten de çıkartıyorlar bizi.
Yani işçi olmak, işçi olmak nedir?
Ben emeğim var benim satabilecek başka hiçbir şeyim yok.
Ben emek sahibiyim. Zamanım var emeğimi satıyorum sana ey patronum.
Sen de bana bunun karşılığında bir para ödüyorsun.
Benim yaptığım emek, verdiğim emek karşılığında kazandığım para benim benden aldığın artı değer.
Marx'ın tanımlaması bu. Tamam.
Şimdi diyor ki. Dolayısıyla patronun neyi var?
Patronun da üretim araçları var.
Evet. Bende olmayan bir şey var.
Ben gidiyorum ondan üretim araçlarını kullanıyorum.
Para kazanıyoruz. Tamam. Şimdi bana diyor ki.
Hocam üretim araçlarını da sen getir.
Mikrofonunu al. Kameranı koy.
Aynen öyle. Ya nasıl ya?
Üretim araçlarını da mı ben getireyim?
E ben peki o zaman ne düşüncesi ortaya çıkıyor?
E ben bunu kendim yaparım. Ya bence yapamazsın da.
hani tamam yap işte girişimcilik böyle başlıyor işte ben kendi işimi kuracağım 9-5 ne ya 9-6 bu arada 9-6 yani girişimcilikte inanılmaz zor bir şey yani çalışma saatinin olmadığı
sabahının akşamının belli olmadığı bu arada girişimci bir konuğumuz da oldu yani diyor ki kurumsalda çalışırken hayat ne güzelmiş yani bir anda diyor hani Teknik ekibin olmadığı bir yerde evimde salonda girişimciyim
ve işte yazıcıyla uğraşıyorum.
Onu düzeltmeye çalışıyorum vesaire.
Ama yani girişimcilik dışarıdan göründüğü kadar havalı bir şey değil.
Ya değil ama havalı olarak gösterilmek zorunda ki aslında bu dönüşüm sahiplenilsin insanlar tarafından.
Çünkü şöyle bir şeyi bırakıyoruz işte.
İnsanlarda gördüğüm ve tanıştığım üniversite öğrencisi arkadaşlarımda gördüğüm şeylerden bir tanesi de bu.
Diyor ki ben 9-6 çalışamam.
Arkadaşlar 9-6 çalışabilmek için bu insanlar hayatlarından, canlarından feda ettiler, kavga dövdüler.
Dövüş verdiler bunu kazandılar.
Ama işte 100 yıl sonra onun değeri azaldı.
Aynı şekilde artı hafta sonu tatili dediğimiz yani ben cumaya kadar çalışıyorum.
Hafta sonu tatili dediğimiz şey bu ülkede 80'lerden sonra yerleşti.
70'lerde verilen sendikal mücadelelerin bir sonucu olarak yerleştirildi.
Darbe dediğimiz şeyin yapılmasına rağmen kabul edildi ve yerleştirildi.
Öyle büyük bir mücadelenin sonucunda oldu.
Bunlardan vazgeçmek hayatı yaşamak istiyorum.
Kurumsal hayatta kötü. gibi bir yerden yıkılmaya çalışılıyor kapitalizm tarafından.
Hayır bunlar çok ciddi kazanımlar.
Kendi işini dahi yapsan, kendi yeteneklerine ve kendi emeğine yönelik bir iş yapsan dahi savunman ve koruman gereken şey.
Hayatı üçe bölüyorum mesela ben.
Yani gündelik yaşamımda 24 saatinde neyi bölüyorsak 8 saat çalışırım.
8 saat kendimle alakalı bir şey yaparım.
8 saatte uyurum. Yani benim hayatım bu kadardır.
Bu bir prensip ve biz bunu kazanmak için mücadele ediyoruz.
İşte sosyalist bir mücadelenin temelde kazanmaya çalıştığı şey de bu mesela.
Bu zaten. Hani bunu kazanmaya çalışıyor.
E ama biz bunu niye feda ediyoruz?
Niye? Çünkü piyasada rekabetimiz çok fazla.
Çok fazla insan var. Herkes üniversite okudu.
Herkes yetişti. Rekabeti kurmamız için bunu kaldırmamız ve yaşamamız lazım.
Şunu tahil ediyor aslında bence.
Benim argümanım bu ev gençlerine de çözüm olarak sunduğu şey şu.
A şirketinde podcast yap pazartesi günü.
B şirketine git raporlama yap.
C şirketine de git orada da sunum yap.
Sen çok iyi sunum yapıyorsun. Senin şeklin, senin zamanın.
Bak ne güzel planladın. Tamam çok iyi.
Çok iyi geliyor insanlara bu.
Diyor ki ne güzel kendi zamanım.
Bak farklı farklı insanlar da tanıyorum.
Farklı farklı işler yapıyorum. Muhtemelen daha fazla da para kazanıyorum.
Bence değil ama hadi kazanıyorum.
Ya da kendi değerimi kendim belirliyorum.
Dünyanın en büyük yalanlarından bir tanesi bu arada bu.
Bu kadar bölünmek aslında zihnen de çok yorucu bir şey.
Ben bu arada 3 farklı iş yerinde çalıştığım bir dönemim oldu.
Hepsinde dil konuşma terapistiydim evet ama 3 ayrı yere gidiyorsun.
3 ayrı yerin farklı ortamı var.
Farklı dinamiği var sosyal.
bir dinamiği var. Gördüğün ilgi alaka farklı her birinde ve her birine farklı bir psikolojiyle gidiyorsun.
Bu zihnen çok yorucu bir şey.
Yani hep aynı yere gidiyor olmanın konforuyla bölünüyor olmanın rahatsızlığı arasında bir dengesizlik var.
Kesinlikle öyle ama işte o yüzden Burnout Society'de yaşıyoruz ya Çulhan'a göre.
Hepimizin de bir şey danışmanı olması lazım.
Psikologumuz olması lazım. Para yatıracağız ona yani.
Herkes terapiye gidecek. Orada da bir sektör var.
Yani yerine bir şey koyuyor.
Ben de diyorum ki biz de bunun yerine bir şey koyabiliriz.
Yani bu kötü ve imkansızlıklar içerisinde ev gençleri bir problem değil.
Bir imkan. Buradan bir fırsat mı doğacağını düşünüyorsun?
Tabii ki bunu buradaki insanların o insanlara yakışır, yaraşır, yapmak istediklerine yönelik bütün kıymetli bir araya gelişler, dayanışmalar, öğrenme pratikleri, iş dünyasının da, akademinin de, içerik üreticilerinin
de bir araya gelebileceği yerler bir imkan ve fırsat alanı.
Bu insanları bir yere kanalize etmek için, bir yere dahil etmek için.
Peki şu benim dikkatimi çekiyor.
Ev gencinde şeyden bahsettik ya umutsuz ve anlamsız pozisyonda.
Onları tekrar canlandırıcı...
ve hayata karışmasına yardımcı olacak şeyler düşünüyor musun?
Tabii ki. Burada şöyle bir durum var ama.
O başlatma enerjisi zor ya.
Evet başlatma enerjisi çok zordur ama ben aslında burada temel olarak sadece irade göstermenin ve bir ön ayak olmanın.
gerekli olduğunu düşünüyorum. Onun ötesinde bir figür etrafında bir yeri ya da bir kurum etrafında birilerini toplamanın zor olduğunu.
Çünkü bu insanların hepsinin kendiliğinden bir disiplin göstermesi gerektiğini.
Aslında eleştirilerden bir tanesi de o ya.
İşte yaptığımızda böyle bir içerik diyorlar ki ya bu insanlar da çalışmıyor ya.
Şuraya da gitmek istemiyorlar. Buraya da gitmek istemiyorlar.
Yani arkadaşlar Beylikdüzü'nden Kadıköy'e 30 bin lira maaş için siz gidin istiyorsanız.
Yani çünkü biz o insanlara şunu anlattık.
Ya sen Boğaziçi'nden mezun olacaksın.
Okudu, mezun oldu. 3 tane dil bileceksin.
O ondan sonra hayatın müthiş olacak.
Ailesinin evinde oturmak onun için daha masrafsız şu anda.
Yani masrafsız.
30 bin lira kazandığı andan itibaren Cuma akşamları Happy Hour'lardan sonra arkadaşlarıyla kokteyl içmeye gidecek.
Bir kokteyl 1500 TL. Oradan çıkacak taksiye binmek zorunda kalacak.
Avcılara gidecek. Beylikdüzü'ne gidecek.
2500 lira. Ya bu hayat geçmez böyle.
O yüzden diyor ki ya ben buna hiç girmeyeyim ya.
Ben evde oturayım. Yani bu işi yapmayayım.
Aslında onun arkasında bir... Bir disiplinsizlik yok.
Çok farkında olan bu farkındalığı nedeniyle harekete geçemeyen bir yapı da var o 5 milyonun içerisinde.
Bak daha farkında olan yani Ya parayı böyle kazanamayız boşverin.
Suçtan kazanırız diyen insanlar hep tartıştığımız bir meseledir.
Bir insan işte beyaz yakalı olarak bir şirketli işe başladığında raporlama yapması, sunum yapması meselesi kazanılabilir bir beceri bence.
Ama mesela suç işliyorlar ya bu çocuklar.
İşte motosiklet, giden bir motosikletin arkasından işte adamın kafasını ateş etti falan.
Arkadaşlar bu askeri olarak acayip bir şey.
Bunu nasıl yapmış, nasıl öğrenmiş bunu?
Nerede büyümüş de öğrenmiş yani.
Nasıl bu kas hafızasını geliştirmiş?
Bunları da sorgulamak gerekiyor.
Farkındalığın arttığı bir noktada başka bir kapı açılıyor orası için.
Sadece silahlı suçlar, mafetik faaliyetler değil.
Bahis, bu ülkedeki en büyük bağımlılıklardan bir tanesi.
Devletimiz açıkladı. Bahis ve Humar'ın sigaradan, alkolden, uyuşturucudan...
daha büyük bir bağımlılık haline geldiğini düşündük.
Niye? Herkes yırtmaya çalışıyor.
Çalışan da bu arada. Yani şeyi biliyoruz.
Bu ülkedeki kanun kolu kuvvetlerinin içerisindeki tanıdığımız, bildiğimiz arkadaşlarımız üzerinden görüyoruz şeyi.
Ne kadar bu faaliyetlerin işte kaçak bayisin, bayis oynamanın ya da yasal bayis oynamanın ne kadar alışkanlık haline geldiğini, hayatlarının ne kadar kötü bir noktaya götürdüğünü dinliyoruz.
Çünkü yetmiyor. Yani o zaman şimdi anlattıklarından anladığım şu.
Bir kere grup olarak bakmayacağız bu 5.
milyon gence. Bunları kendi aralarında işte hangi gruba dahilse ona göre çözümler üretilecek ve bu hem bir devlet politikası haline getirilebilir hem de belki STK'larla iş birliği içinde
buna çözümler bulunabilir ve bir yandan da umutlu bir noktada olduğumuzu anlıyorum.
Kesinlikle. Çünkü müdahale edilebileceği bir noktada bu durum.
Görünür ve tanımlanabilir bir durumda.
Aynı zamanda Bence iş dünyasının da buna ihtiyacı var.
İş dünyası şunu seçmek zorunda.
Ben sürekli bir işi yaptırmak için birini aramak mı ihtiyacında bulunacağım?
Yoksa bu network'ü yanımda tuttuğum ve sürekli o network'ün içerisinden insanları dahil edebildiğim bir sistem mi kuracağım?
İkincisini kesin kuracak.
Hatta bununla alakalı bir sürü iş ve bir sürü tartışmanın içerisinde bulduğumuz oluyor kendimize.
İşte işe alım dediğimiz şey artık değişiyor.
Ütilizasyona geçiyor. Ya diyor ki ben bir kendi kaynağıma bakayım.
Bende bu işi yapabilecek insan var mıymış acaba ya falan demeye başlıyor.
Niye işe alım bıraktığında ne oluyor?
Zaten işe alım yapamıyorsun yani. İşsizlik meselesi bu ülkede.
Şey bir yerden geliyor yani.
Kısman gerekiyor. Nereden kısacaksın?
Emekten kısacaksın yani günün sonunda.
Dolayısıyla orada insanların kendi yetkinliklerini geliştirdikleri ve değiştirdikleri bir şeyin altyapısını da hazırlamak zorunda iş dünyası o zaman.
bunu yapmak istiyorsa. Ben de diyorum ki biz bunu işte politik yapıcılarla, iş dünyasıyla, akademiyle işte içerik üreticileri alanıyla bir araya getirdiğimiz ve bu insanların farklı problemlerini anlatmaları için alan
yaratabileceğimiz bir şeyi inşa ettiğimizde çözümü hep beraber buluruz.
Evet yani işte evet hem bir alan açmak hem tanımlamak hem de bunu hep birlikte düşünmek bence de çok değerli.
Şimdi bence bu konuyu gündeme getirmemiz çok güzel oldu.
Pek çok insanın da kafasına tohumlar atacaktır diye düşünüyorum.
Şimdi gelelim tipik Ariadne sorusuna.
Ben mitolojiden aldığım ilhamla her konuğuma bu soruyu soruyorum.
Ariadne mitindeki gibi kendini çıkışsız bir labirentte hissettiğin, sıkıştığın deneyim neydi ve sana çıkışı sağlayan ipucu ne olmuştu?
Bir alıntıydı. Her not defterimin başına da onu yapıyorum.
Her yenilgi etik ve moral düzensizliği beraberinde getirir.
En kötü durumların karşısında dahi umutsuzluğa kapılmayacak ciddi ve kararlı insanları yaratmak gerekir.
Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliğidir.
Gramsci'nin bir lafıdır bu.
Ben bunu hep...
yaşadığım her işimin başına koymayı ve bunu takip etmeye önemsiyorum.
Dolayısıyla irade göstermek en kötü durumun karşısında dahi, en kötü entelektüel ve moral düzensizliklerin oluştuğu durumda dahi bunun için bir irade gösterip bir şeyler yapmak, işte merakı örgütlemek, bunu tartışmaya açmak, gelip bunları konuşmak ve tartışmak bir çıkış
noktasını veya insanları bir araya getirecektir.
Senin peki zorlandığın deneyim neydi hayatta?
Ben temel olarak bir yerde çok uzun süre zaten Zorlanmadan kalamıyorum.
Yani konfor alanına girdiğim anda bir zorluk yaşanmak gerektiğini düşünüyorum.
Ve en zorlandığım şey 2016'da üniversite ikinci sınıf öğrencisiyken 22 tane akademisyen hocamın bu hayatta etik ve ahlaki değerleri savundukları için, Barış Akademisi'nin oldukları için okuldan atılmalarıydı.
Ve biz ne öğreneceğimizi, ne yapacağımızı bilemez bir noktadaydık.
Ama bir araya geldik. En kötü durumun ve en kötü yenilginin içerisinde dahi o hocalarımızla, o arkadaşlarımızla, oradaki arkadaşlarımızla bir öğrenci dayanışma biçimi kurduk.
Aslında sivil toplum kuruluşuydu, üniversus.
Ve biz orada işte o irade göstermenin, ya biz bunu kabul etmiyoruz ya.
Biz bu derslere devam ederiz.
Biz bu öğrenme sürecine devam ederiz.
Biz sözümüzü söylemeye devam ederiz.
İrade gücünün bizi şu anda yaptığımız işlerin pek çoğunda da yan yana getirdiğini, yetkinliklerimizi geliştirdiğini, o ağ kurduğunu, şu anda siyaset yapmaya bile bizi götürdüğünü ve orada siyasette söz söyleme biçimimizi
gerçekleştirdiğini deneyimledik.
Dolayısıyla şimdi başka bir noktada.
Aslında senin orada hissettiğin şey çok büyük bir adaletsizlik var.
Ve benim burada kendimi çıkışsız hissettiğim noktada bir araya gelirsek biz buradan nasıl bir güç çıkarabiliriz?
Şüphesiz öyle ama adaletsizlik mi emin değilim.
Ben hayatta karşı karşıya kaldığımız pek çok şeyin...
ve yaşadığımız süreçlerin tamamının bir savaş olduğunu düşünüyorum.
Savaşta adaletsizlik olmaz.
Her iki tarafta birbirini yok etmeye çalışır.
Ben yok edilen olmak olacak kadar az olduğumuzu düşünmüyorum.
Yani verdiğimiz mücadelenin gerçekten %1'e %2'ye karşı olduğunu ve bu %1'in ve %2'nin bize sürekli olarak sizi yok edeceğiz korkusuyla bir şeyleri yaptırmama cesaretini göstermesini kabul etmiyorum.
Bu sefer kavga etmek gerektiğini düşünüyorum.
Aslında orada bir adaletsizlik duygusu yaşamıyorum.
Ha sen bana vurdun mu şimdi ben de sana öyle bir vuracağım ki bak neler olacak.
gibi bir yerden başladığımız bir şey.
Bunu yapan insanların buraya bir araya geldiğimiz insanların da böyle hissettiğini düşünerek yaptığımız bir şey.
Kavgaya tek başına gidilmez. Tek başına işte kahramanlık mücadelesi de verilmez.
Hiçbir zaman yaptığımız işin kendisinde de anlattığımız Rıza Lokantası'nda da böyle tek başıma ben bunu yapıyorum ve anlatıyorum ha ne kadar entelektüel ve başarılı bir insanım gibi bir yere düşmemek gerektiğini düşünmemesi gerekiyor.
O zaten kendi egonu tatmin eden bir noktaya gelir sadece.
Bunu ekip halinde, grup halinde yaptığın zaman anlamlı bir şeye dönüşür.
Aslında kahramanlık yani o ipi arayan Senin ipini takip etme meselesinde bir kahramanın öyküsü yaratmaya değil de hep beraber bir dayanışma örgütlemeye, merakı örgütlemeye, bu örgütlenmenin de yeni bir şeyi yaratması gerektiğine inanıyorum.
Aslında çıkış ipin senin örgütlenmek ve mücadele etmek olmuş gibi görünüyor.
Tabii ki. Peki bir şey soracağım.
Küçüklüğünden beri böyle çok mücadeleci, işte meraklı, heyecanlı bir karakter miydin?
Yoksa atıyorum hayatının bir döneminden sonra mı değişti bu?
Yok, küçüklüğümden beri böyleydim galiba.
Evet, biraz da mizaj meselesi sanki.
Yani ben de küçükken çok meraklıydım.
Yani oturup ansiklopedi falan okurdum.
Yani o merak büyüdüğünde de devam ediyor.
Şüphesiz. Onu canlandıracak etkiler bulduğunda da o ölmüyor.
Şüphesiz. Kesinlikle katılıyorum.
Bir yandan da işte dediğin gibi yani canlı ve açık olduğun zaman çözüm yollarını da daha rahat bulabiliyorsun.
Kesinlikle katılıyorum. Hatta bir örnek, bir anekdot paylaşıp bitirmek isterim.
Şeyin, Antonio Gramsci'nin Mussolini'ye karşı faşizmin iktidarı geldiği ve yerleştiği artık o noktada 1925'te mecliste yaptığı bir konuşmada söylediği bir pasaj var.
Diyor ki, devleti ele geçirebilirsiniz.
Yasaların var olduğu anlam biçimlerini yok olmasına, onu değiştirmeye, ne ifade ettiğini değiştirmeye...
kalkışabilirsiniz. Onu gerçekten kendi kontrolünüze alabilirsiniz.
Fakat kendi yarattığınız nesnel koşullara karşı mücadele edip onu aşmayı başaramayacaksınız.
İşte kendi yarattığımız koşullar değil mi?
Evet. İşte bunun farklı bir örneğini, tabii ki Gramsci'de bunun farklı bir örneğini, Komünist Manifesto'daki işte bu Bourgeois'i kendi mezar kazıcılarını yaratıyor aslında.
Söyleminden alıyor. Oradan yaslanıyor.
Dolayısıyla evet bu 5 milyon ev genci bir mezar kazıcısı olabilir.
Ki olacaktır da.
Ama kimin mezar kazıcısı olacak?
Ona bizim verdiğimiz müşteriler. mücadele belirleyecek.
Onu beraber göreceğiz.
Çok teşekkür ederim.
Ben çok teşekkür ederim. Tekrar görüşürüz.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
