
S2 B4 : Sinan Canan | Dil ve Düşüncenin Haritası
29 Ekim 2025 · 56 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
🎙️Prof. Dr. Sinan Canan ile dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarını da belirler mi sorusuyla sohbete başlıyoruz. Yapay zeka dil modellerinden, modern hayatın getirdiği hız sorununa ve sözcüklerin etimolojisine dalıyoruz.
Her konuğumuza sorduğumuz labirentte ve çıkışsız hissettiği deneyim konusunda da içten bir yanıt veriyor. Çıkış için ipucunun kendinde olduğunu bilmek en önemli güç olsa gerek!
Bu bölümde Sinan Canan kendisini dönüştürdüğünü düşündüğü 3 kitaptan da bahsediyor.
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün Prof.
Dr. Sinan Canan bizle.
Kendisini uzun zamandır hem kitapları hem de diğer yayınlarıyla takip ediyoruz.
Çok yönlü olmanız, insana dair konuları ve bilimsel metot ışığında bunları paylaşmanız çok önemli.
İyi ki geldiniz. Nasılsınız?
Teşekkür ederim güzel sözleriniz için.
Şimdi daha iyi olduk efendim. En son buluştuk biraz geç oldu ama geç olsun güç olmasın.
Evet. Dinçer ve kuzenim Gülay sağ olsunlar size.
Buradan Edimburg kazasındaki akrabalara selam ediyoruz.
Çok teşekkürler geldiğiniz için.
Şimdi benim uzun yıllar çalıştığım alan dil ve konuşma bozuklukları oldu.
Ama ben bugün bozukluklar kısmından değil biraz daha toplumsal felsefi ve sinir bilim açısından Dil üzerine sohbet edelim istiyorum.
İlk sorumla başlayacağım.
Hadi bakalım. Hayırlısı. Dilimizin sınırları düşüncemizin sınırlarını da genişletiyor.
Bu Wittgenstein'in önermesi.
Sinir bilim çalışmalarında bunu doğrulayan bilgilerle karşılaşıyor muyuz?
En baştan beri ama dilin psikolojisi ve nöropsikolojisi yaklaşık 100-150 yıldır.
Teknikler gelişse de hep aynı şeyleri söylemeye devam ediyor.
Dil... insan türüne has bir özellik gibi gözüküyor.
Yani sembolik kelimelerle, harflerle, ifadelerle derdini ve duygularını anlatabilmek bizden başka canlıya nasip olmamış gibi gözüküyor.
Şimdi bu normal konuşan insan için çok kolay bir şey gibi geliyor ama nöronal maliyet açısından çok çok yüksek bir şey.
Bir sürü fedakarlıklar yapılması gerekiyor böyle bir yeteneğin gelişimsel düzeyde gelişmesi için.
Bu yeteneklerin mesela önemli bir tanesini hepimiz hayatımızda bir dezavantaj olarak yaşıyoruz.
Anadilimizi ya da anadillerimizi öğrenirken hiçbir çaba sarf etmezken o anadili öğrendikten sonra 8-10 yıl geçince yeni bir dil öğrenmekte zorlanıyoruz.
Çünkü o ilk dilin nöronal yapılanması o dildeki üretkenliği verimli yapabilmek adına yeni kalıpları öğrenmenin zorlaşacağı bir moda geçiyor kabaca.
İşte beynimizde sol ön tarafta çoğu kişi de brokalan diye bir yer var.
Konuşmanın nörolojik merkezinin olduğu yer.
Cira buraya tabii hasar verirsek mesela konuşma gidiyor.
Çift ana dilli olanlarda da zaten aynı yerde orada konuşulabiliyor.
Çift 3-5 bir sürü olabiliyor insanlar.
Bu işin pratik sınırını bilmiyorum.
Fakat hemen burada çok dillilik iyi mi kötü mü gelecek insanların aklına direkt.
Ben baştan bir şey söyleyeyim.
Tek dilli ya da çok dilli olmanın tek başına bir veri olmadığını söyleyeyim.
Eğer anne baba her ikisi ayrı dili konuşuyor ve bu çocuk o dillere maruz kalarak büyüyorsa ama anne ve baba sadece günde 250 kelime kullanıyorsa bu çocuk hiç dili öğrenmese daha iyi.
Yani herhangi bir dilin derinliğine vakıf olmadıktan sonra çok dilli olmanın zeka ya da idrak açısından çok fazla bir avantajı yok.
Ama anne baba farklı dillerde gerçekten derinlikli, gerçekten...
hani belagatlı konuşan insanlarsa o zaman dünyanın en şanslı insanı o çocuk olabilir.
Yani birden fazla derinlikli dille yetişmek gerçekten idrak kapasitesini çok arttırıyor.
Biz biraz da bu zaten bizim bilimsel medeniyette bir sorun var.
Ölçülebilir şeyleri çok seviyoruz.
Ölçülemeyenleri de yok sayıyoruz.
Öyle bir kafamız var. Halbuki dilde esas kalitatif olan, ölçülemeyen o kısım çok önemli.
Dilin edebi derinliği diyelim ona.
O kısım mesela insanın zihni de idrakini de çok belirliyor.
Ben çok şükür mesela hakikaten bibliofilik bir evde eski kaynaklar üzerine çok okunup konuşulan, efendim böyle şiir sevilen falan bir evde büyüdüğüm için muhtemelen çenemiş durmuyor.
Yani dil konusunu biraz oradan almış gibiyim.
Bu arada kardeşim de aynı evde büyüdü ama bir de tandans meselesi var.
Onun pek tandansı yoktu belki de. Yani şöyle de bir şey var.
Az önce kuzenimden bahsettim.
Biz ikimiz çok fazla kitap okuyan, Aile 30 kişilik bir sülale düşünün.
O ailede bir tek bizdik yani.
Bu kadar çok kitap okuyan ve kütüphane falan da yoktu ortamda.
Bazen de ilgi alanı da belirliyor anladığım kadarıyla.
Tabii muhakkak. Genellikle meşrep diyorlar.
Karmaşık bir sahipler bütünü.
Bizde bir durum ortaya çıkarıyor.
Ben ne bileyim sürekli işte.
Bir de tabii mesela başka insanlar birbirlerine göre de pozisyon alıyorlar ya.
Birisi bir işi çok yapıyorsa sen kendine başka bir niş arıyorsun.
Dolayısıyla falan gibi etkiler var.
kadersel bir mekanizma önerilemez bu konuda diye düşünüyorum.
Ama dil becerisi her insanın hem doğuştan getirdiği bir yetkinliği hem de geliştirdiği sürece zihnini ve idrakini otomatikman genişleten bir becerisi olduğu için ilgi
alanınız, işiniz, gücünüz ne olursa olsun hayatın en önemli projesi her zaman bence insanın kendisi ve lisanı olmalı.
Kendisini özellikle lisanıyla ifade edebilme.
Hatta bu devirde her şeyden önemli.
Eğer konu birazdan oraya gelirse konuşuruz.
Şurada yapay zeka diye bir şey var işte ortalıkta.
Evet yapay zekanın dil kullanımı bayağı etkileyecek.
Ama kaçırdığımız bir şey var. Yapay zeka dediğimiz teknoloji large language models diye geçiyor.
Yani bunlar geniş dil modelleri.
Bunlar insan dili üzerinden çalışıyor.
Ve bu teknolojiye hakim olmak istiyorsanız önce diliniz iyi olacak.
Mesela prompt mühendisliği dediğiniz şey bugün.
Evet, promptları iyi yazabilmeyi becerdiğinde sana uygun cevabı verebiliyor değil mi yapay zeka?
Yani böyle ileriye yönelik öngörü yapmayı çok sevmem ama günlük 200 kelimetle yaşayıp bu kelimelerden 50 tanesi kanka olan bir nesilde biraz zor yapay zeka dominasyonu.
Yani dilde çok derinlik, edebi derinlik.
Şu anda her şeye dönelim. Bence edebiyat ve Türkçe öğretmenlerinin yıldızı parlıyor, farkında değiller.
Yani şu anda çok önemli.
En çok bozulduğum şey de bizzat İngilizce öğretmenlerinden duyduğum bir şey var.
Ya artık 150 dile tercüme yapay zeka tarafından yapıldığı için bizim yabancı dille öğretmemize gerek yok.
Biz yabancı dille turist kızları tavlamak için öğrenmiyorduk.
Yabancı dil yine dilde derinleşmekle alakalı yanal bir destekti.
Ve ne kadar çok yabancı dille öğrenebilirsiniz dilde enginliğiniz o kadar artar.
Çünkü çapraz bağlantıları görürsünüz.
Çapraz bağlantılar kesinlikle ve bazı dillerde olan sözcükler.
Atıyorum Türkçe'de olan bir sözcük İngilizce'de yok.
İngilizce'de olan Türkçe'de yok.
Hadi gönüllü çevir İngilizce'yi nasıl çevireceksin?
Evet ya da işte geçen gelen konuklardan birisi bir kelimeden bahsetti.
Sublime. Sublime kelimesini Türkçe'ye çevirmek çok zor yani.
Onu tarif edebiliyorsun sadece.
Çok bozuldum şu anda. Evet ben bunu bir çözerim.
Bir hafta ver bana Sublime'a Osmanlıca bir şey bulurum.
Kimse anlamaz ama ben çevirmiş olurum olsun.
Bunun gibi yani çevrilemeyen şeyler de olduğu için aslında ne kadar dili derinlemesini öğrenirsek orada daha anlamlı bağlantılar kurabiliyoruz.
Bak bu çok enteresan. Mesela gönül kelimesini İngilizceye çeviremeyip Sublime'ı da Türkçe'ye çevirememek.
Dil aslında yaşamsal çözünürlüğün bir yansıması.
Senin hayatta odaklandığın ve detayına vakıf olmak için çabaladığın yerde çok kelime üretmen beklenen bir şey.
Ve hayatın çok basit duygularını ya da oluşlarını ya da desenlerini tanımlamak için kelimelerin yoksa oraya bakmadığında çok aşikar ettiğin çok görünür bir durum yani.
Demek ki biz bazı şeylerle çok ilgilenmemişiz.
Kültürel olarak bazı şeylerle fazla ilgilenmişiz.
Hani bu şey var ya eski maların karla ilgili 20 küsur kelimesi varmış da bizim için hepsi kar yani.
Bu yaşam çözünürlüğünün de hem bir sonucu hem de bir aslında yöntemi.
Mesela benim bütün gençlere tavsiye ettiğim bir hastalığım var.
Benim kadar hasta olmasınlar ama bir alışkanlık olsa güzel olur.
Her gün mümkünse günlük hayatta kullandığım bir kelimenin etimolojisine bakarım.
Bu kelimenin kökeni nereden gelir?
Bu arada bu konuda kaynaklara ulaşmak.
Yani herkes soruyor ki kaynak nedir?
Kaynak Google. Kelime yazıp boşluk verip etimoloji yazıyorsunuz.
Sabahlar olmasın yani milyon tane şey çıkıyor.
Bu bağlantısallığı yani kelimeler, kökler ve birbirleri arasındaki ilişkiler cinsinden kafanızda zenginleştirmeye başladığınızda konuşma çok yaratıcı bir süreç olduğu için çok tuhaf kombinasyonlar sadır olmaya
başlıyor sizden. Hem düşünürken hem konuşurken.
Dolayısıyla Wittgenstein belki de bunu diyordu işte.
Dilinizin sınırları.
Bir laf daha var çok severim benziyor Wittgenstein'in sözüne.
Bilgi adası büyüdükçe hayret kıyısı da genişler diye.
Şimdi bu da aynen dil de böyle.
Dil aslında... bilinen ya da ifade edilebilen dünyayla bilinmeyen, gayb arasındaki bir şeydir.
Bağlantının ortası. Ve o kıyı ne kadar genişlerse, bu dili ancak genişlemek yapacağımız bir şey, erişebileceğimiz yeni öğrenmeler de o kadar artıyor.
Ve dilini bilmediğiniz bir şeyi öğrenemiyorsunuz yani, mümkün değil.
Dolayısıyla hani ne kadar promosyonunu yapsak az, hele bu devirde yani, şimdi.
Şimdi dil her zamankinden daha fazla bir ihtiyaç.
Kesinlikle öyle düşünüyorum ben de ve etimolojiyi ben de çok önemsiyorum.
Kendini ifade etme kapasitesini de genişletiyor.
Çünkü kelimenin anlamını, derinliğini bilmediğin sürece yüzeyde kalıyorsun ve daha yüzeysel sözcüklerle devam ediyorsun.
Benim mesela kitaplarımda, anlatılarımda bakıyorum insanlar en çok nelerden etkileniyor?
Etimolojik keşiflerden etkileniyorlar.
Mesela birkaç zamandır...
Bir senedir falan herhalde ben bir huzur kelimesi etimolojisi anlatınca gözler doluyor böyle bir gevşem oluyor.
Çünkü biz mesela Arapçadan almışız Hadara diye bir kelimeden.
Hazır huzur aynı kökten gelmiş.
Şimdi biz anda bulunmaya da hazır diyoruz aynı zamanda.
Padişahın huzurunda hazır ol da duruyoruz.
Askere hazır ol diyorsun çünkü dikkatini şimdi şu anda bana ver diyorsun.
Sınav zamanı yaklaşırken huzurlu olan öğrenciler sadece sınava hazır olan öğrenciler oluyor.
Yaşama hazır olan insan yaşamda huzurlu hissediyor.
Ölüme hazır olan insan ölümlü bir dünyada huzurlu yaşıyor.
Yani bu hazırla huzur arasındaki ilişki etimolojiden başka bir şey öğretmez.
Yani özellikle de dışarıdan söylenmesi bir şey.
Bir de sizin bunu etimolojik olarak keşfetmeniz.
Keşif muhteşem bir şey.
Keşfetmenin keyfi ayrı zaten.
Tabii ben bunu bulduğum gün uyuyamadığımı hatırlıyorum mesela.
Lan ne kadar hazırsın falan diye böyle kendi kendime.
Bu arada yanılmayı çok istedim.
Yani hazırla huzur inşallah farklı köklerden geliyordur diye.
Çünkü mesuliyeti çok ağır.
Yani sen huzur arıyorsan hazırlık yapacaksın.
Sana bir iş yüklüyor yani. Ve o yüzden hani dil büyülü bir şey.
Söz büyüdür demişler ya. Evet.
Dil gerçekten büyülü bir şey.
Evet. Ve yani başka bir şeyle niye uğraştığımız da hiç anlamam.
Peki şimdi etimolojiden de şeye geleceğim.
İkili ilişkilerde birisiyle yeni tanıştığımızda.
Ben şunu önemsiyorum.
Bir kelimeden bahsetti bana.
Özgür olmak istiyorum dedi karşımda.
Özgürlük ne? Sen önce bana kendine göre özgürlüğü bir tanımla.
Ondan sonra biz beraber bunun üzerine fikir üretelim demeyi daha sağlıklı ilişkiler kurmak açısından önemli buluyorum.
Bana böyle sorular soranlar çok pişman olur.
Tanrı'ya inanıyor musun? Tanrı derken 4 saatimiz gidiyor mesela.
İşte bence o daha anlamlı bir yere götürüyor.
Çünkü onun kafasındaki Tanrı'yla benim kafamdaki Tanrı farklı şeyler olabilir.
Zaten ana konu. Bu kavramlar üzerinde ortaklaşabilmek.
Ortaklık kurabildiğin zaman sen bir topluluk oluyorsun.
Bir ortak dil geliştiriyorsun.
Aynı yöne bakabiliyorsun.
Burada bak aynı yöne bakmaya da mesela Arapça'da kıble deniyor.
Aynı kıbleye bakanlar kabile oluyor.
Hepsi aynı kökte. Bak yine şaşırtı.
Tabii tabii birlikte harekete bak yine etimoloji şaşırttı gördün mü?
Evet şaşırttı. Burada kabul de oradan geliyor.
Ortak kabuller bizi bir kıbleye bir kabile olarak yönlendiriyor falan filan yani.
Bu tanımlar üzerinde anlaşmak için harcayacağımız her mesai aslında bizim dünyadaki entelektüel güvenlik yatırımımız.
Entelektüel güvenliğimizle yatırım yapıyoruz orada.
Rahmetli Alevalatlı ile işte 2000'li 2010 yılları arasında biz yoğun görüşüyorduk.
O dönemde onun en çok taktığı konu toplumsal hafazi diye bir şeydi.
Hafazi sizin alanda zaten var.
Şuradünger'in Kedisi kitabında onu anlatıyor.
Çok etkileyiciydi. Yani konuşuyoruz ama...
Kelimelere aynı anlamları yüklemediğimiz için boşa kelimeler uçuşuyor.
Şu anda televizyonda izleyebileceğimiz herhangi bir tartışma programında olduğu gibi.
Kimse kimseden bir şey öğrenmiyor.
Herkes birbirine bağırıyor. Kimse kimseyi duymuyor.
Ve netice itibariyle de bir iletişim gerçekleşmiyor aslında.
Sadece kendi türbünlerimize mesaj verip bak bunu nasıl dövdüğüme bağlıyoruz.
Başka bir şey olmuyor. Entelektüel alışveriş, bilgi alışverişi, idrak değiş dokuşu bunlar kelimelerde anlaşabilmeyi gerektirir.
En basit özgürlük kelimesinde ben psikoloji bölümü öğrencilerine çok kitlemişliğim var.
Yani özgürlük nedir sorusu.
Felsefe okuyan adamın saatlerce konuşabileceği bir şeydir ama.
Canın istediğini yapmak ilkokula kadar.
İlkokulda ne öğretiyoruz? Başkalarının özgürlük alanına girmeden, onları kısıtlamadan istediğini yapmak.
Biraz daha büyürsek ve şanslıysak.
Mesela diyelim şempanzelerin hayatını okuyunca bunun şempanzelerin özgürlüğü olduğunu görüyoruz.
Çünkü şempanzeler başka bir şempanzenin hakkında tecavüz edemez canına okurlar.
Hayvanlar aleminde çok ciddi bir özgürlük sınırlaması dışsal olarak vardır.
Peki insanın özgürlüğüdür nedir diye bakarsan ki bunu ben daha sonra peşinden yakaladım.
Hani felsefeciler falan da çok tartışmış.
Kendi dürtülerini dizginleyip onun aleyhine davranış geliştirebilmek özgürlük insan için.
Canım istiyor diye yapmak dürtülerine kölelik.
Canım istiyor ama yapmayacağım demek insani özgürlük.
Şimdi buradan baktığında bir anda bambaşka bir insan profili çıkıyor ortaya.
Yani hedonist, hazcı, batı medeniyetinin satışa sunduğu insan tipi değil.
Tam tersine kendini tutabilen, öz disiplini olan ve belli bir gündem doğrultusunda hayatına fedakarlık yapabilen insan.
Bizim de biyografilerini okuyup bayıldığımız tipler aslında böyle tipler.
Bunlar herhangi bir şeye tutkun, herhangi bir şeye aşık, herhangi bir şeye köleymiş gibi görünürse aslında kendilerini çok özgürleştirici bir şeyin peşinde giden insanlar.
Bize de aslında özgür kelimesi böyle bir şey tavsiye ediyor olmalı.
Yoksa beni özgür bırak ben akşam duvara yaşayacağım.
Bu özgürlük değil yani. Öyle bir şey değil.
Orada anlaşamadığın zaman bu toplumda hep gördüğümüz gibi benim Türkiye toplumum canım benim.
Demokrasi dersin kavga çıkar.
Hak hukuk dersin kavga çıkar.
Çünkü çok yüzeyde kalıyor.
Derinine inilmediği için bu sefer tartışma alanı yaratıyor.
Ve şey de çok var.
Anlamadan yorum yapma isteği de çok var.
Özellikle sosyal medya bunu galiba çok arttırdı.
Zaten orada işte şeysin ya.
Tabak 2004-2005'teydi.
Bir çalışma yayınlanmıştı o zaman ben başkent üniversitesindeyken.
Normalde biz yeni tanıştığımızda konuşurken beynimizin stres yönetme merkezi amigdala aktif olur.
Monitörde bu olmuyor dediler.
Dikkat edin dediler. Monitörde biriyle yazışırken amigdalanız aktif olmuyor.
Amigdala aktivasyonunu ne getiriyor?
Temkin. Aynı zamanda dikkat.
Aynı zamanda rikkat, letafet, incelik, nezaket.
Bir dakika. Şu an monitöre baktığımızda amigdala aktif olmadığı için biz daha saldırgan yazabiliyoruz.
Ya da sonunu düşünmeden yazabiliyoruz.
Hiçbir ayarımız olmuyor. İnanılmaz.
Yani karşında...
Görüntülü görüşme çıkana kadar muhtemelen biz bundan çok...
Bu arada herkes bunu biliyor. WhatsApp'tan basit bir konu yazışırken eşle dostla tutuştuğunuz hiç olmadı mı?
Yani duygu ifade etmede freniniz olmadı mı?
Apartman grupları. Tabii.
Dil de yetmiyor. Evet.
Dil de sakat. Evet.
Orada iki dakika bir şey yazıyor.
Karşısı bambaşka bir şey anlıyor.
Anladığından sinirleniyor ama orada sinirini tutmaya ihtiyacı hissetmiyor.
Şöyle karşılıklı otururken biz kolay kolay sinirlenir miyiz?
Yüz yüze bakıyoruz şurada.
Yani riski var bu işin. Evet.
O yüzden amigdala diyor ki sakin diyor ya.
Bir dur diyor yani. Bir ercik efendi ol.
Ama mesela internette bu yok.
Gir Twitter'a amigdalasız bir güruh göreceksin yani.
Zombieland gibi bir şey orası.
Ve yani yıllarımı geçirdiğim için bu çalışmanın onu anlattığını çok sonra jetonum düştü.
Ben de amigdalasızlaşıyorum orada.
Benim de çalışmıyorum. Ben de bundan ari değilim bilen birisi olarak.
Ve mesela bir olay yaşadım bunun tam ispatı.
Gezi olayları sırasındaydı galiba.
Politik ortam çok gergin.
Twitter'da da... Üniversite hocaları tomaların camlarına nasıl yumurta atılıp tomaların durdurulabileceğine dair böyle yemek tarifi gibi şeyler paylaşıyorlar.
Arkadaşlar dedim siz üniversite hocasısınız işte bu yani böyle şeyler yapmasanız iyi olabilir.
Yani yarın bir gün bunlar başka şekilde karşınıza çıkar falan gibi.
Bir öğrencim öyle ağır küfürler ederek bana yoğun bir şey yazdı ki fakat problem şu bu çocuğa pazartesi günü benim dersim var.
Yani çocuk bana yardırıyor ve pazartesi günü...
Ben derse girerken büyük telaşçındaydım.
Bu çocuk benim yüzüme nasıl bakacak diye.
Bir geldi alı ol mur mur.
Hocam ben ettim sen etme falan.
Yavrum dedim görüşeceğimizi biliyorsun.
Niye öyle yazıyorsun tutamadım kendimi dedi.
Amigdala çünkü iptal. Çünkü tutucusu yok.
Canta bozulmuş. Orada bunu yapabilmek ve bunu gerçek zannedebilmek bizim bugün en çok ayarımızı bozan şey.
Biraz şu İstanbul Türkçesi ve İstanbul İletişim Adabı'na tekrar.
İhtiyacımız var. İnşallah hatırlayabilirsek.
Yani işte daha çok kitap okumak lazım.
Daha kaliteli içerikler tüketmek lazım.
Bunlar önemli. Orada okumanın hiçbir muadili yok.
Yani okuyarak, yavaş yavaş, demleyerek, durarak, düşünerek, mümkünse not alarak altını çizerek, dönüp bir daha okuyarak okumanın hiçbir muadili yok.
Bu aralar ben biraz kendi tanımlarımı güncelliyorum.
Dediniz ya orta yaş krizinde böyle şeyler olur diye.
Daha senin var ya. Var mı?
Bilmiyorsunuz. Ben görüntüden.
Teşekkür ederim. Zahire bakarız.
Şimdi sevme sanatı kitabını tekrar okumaya başladım.
Mesela sevmek ne demek?
Hiç üstüne düşünmemişim.
Yani bir şeyi seviyorum ya da sevmiyorumdu benim için.
Şimdi bayağı detaylı, katmanlı, altını çizerek, üstüne düşünerek bir arkadaşımla tartışarak.
Bayağı bu konuyu derinlemesine deşmeye başladım.
Ki bence birçok temel kavram için bunu hayatımızda yapmamız hayati diye düşünüyorum.
O kitap vesilesiyle normal günlük hayatta gezip dolaşırken hiç yakından bakmayacağın bir şeye sana bir yaklaştırıcı etki, bir zoom yaptırıyor sana.
Diyor ki gir diyor buraya derinlemesine bak.
Bilim nasıl oluyor?
Herkes ağaçtaki yaprağa düştüğünü, sarardığını, yeşerdiğini görüyor.
Biri yaprağı alıp... Saatlerce, günlerce ya da yıllarca o yaprağa baktığı zaman bilim ortaya çıkıyor.
Felsefe nasıl ortaya çıkıyor?
Herkesin aklından düşünceler geçiyor.
Biri bir düşünceyi yakalayıp üzerine yıllarca düşündüğü zaman diyojen oluyor, arist oluyor, sokrat oluyor, bir şey oluyor.
Dolayısıyla durup zoomlanmak, mesela okumaktan daha iyi bunu yapabilen çok az şey var.
Her insanın durup odaklanma becerisi var ama bunu kullanmak için nedeni yok.
Ama okumak çok güzel bir bahane.
Mesela şöyle bir okumayı...
Ben birkaç kere kendimi yakaladım ve çok ayıpladım kendimi.
Bir kitap alıp vakit kesinlikle kitap okunmaz.
Neredeyse bir ibadete hazırlanır gibi.
Zihnini önce ona bir hazırlayıp bir şeyleri, şöyle bir zihnindeki yakın meşgaleleri bir uzaklaştırıp, belki bir iki derin nefes alıp, şöyle bir şükredip, oh bugün de ya Rabbim kitap okuyacak, sağlığı verdi falan deyip, onu
böyle bir güzelleyerek eline aldığında, o odaklanmanın sana öğretebileceği şeyler yazarın muradının çok ötesinde oluyor.
Yazar bilmiyor sana onu anlattığını.
Çünkü Nihan Kaya'nın kitabında vardı yazma cesaretinde.
Birinden alıntılamış o da.
Orijinal alıntıyı hatırlamıyorum kaynağa.
Bir ağaca yeterince uzun süre baktığınızda bir zaman sonra o ağaç sizden başka hiç kimsenin görmediği bir şeye dönüşür diyor.
Yeterince uzun süre bakmak.
Burada sihir bu. Biz maalesef hayatı yüzeyden yuta yuta yaşattırılıyoruz ya bugün.
Gayet yüzeysel. Surfing.
Hep böyle hayatımız böyle geçiyor.
Nihan'ın da dikkat çektiği gibi yaratıcılık durup dalmakla alakalı.
Yüzeyde gezerek ancak seyran edersin ama daldığın zaman ince mercen oradan çıkıyor.
Okumak ve dilde derinleşmek işte böyle bir ruhsal sondaj gibi bir şey bana geliyor.
Yani onun hayatımda birkaç hafta olmadığı zamanlarda bunalıma girmemden biliyorum.
Bana iyi gelmiyor mesela. Yani umarım çoğumuza iyi gelmez kitapsız günler.
İnşallah. En kötüsü de evet bunu hissetmiyor olmak.
Tabii hissetmeyen de çok fazla var.
Mesela şu anda muhtemelen dinliyor ve kendisinden bahsettiğimi biliyor.
Yakınlarımda birileri var benim.
Kitap okumamakla handiyse övünecekler yani.
Hani artık gerek var mı falan gibi.
Fakat günlük hayatlarındaki kararlarında o kadar...
Bizim Ankara mahalle deyişiyle debil kararlar veriyorlar ki.
Nasıl kararlar? Debil. Debil.
Yani böyle akılsızca, akılsızca olduğunu kendilerinin bile anlayamadığı kadar eblehçe.
Öyle tuhaf durumlara düşüyorlar ki bunun okumakla olan illiyetini de kuramadıkları için, o bağlantıyı bilmedikleri için hep dışarıya suç atıyorlar.
Başka bir şeyden biliyorlar bunu.
Halbuki kendi bakış açılarıyla alakalı çukurlara, tuzaklara düşüyorlar.
Maalesef şey gibi bu.
Nasıl diyelim hani... Ağır bir uyuşturucu bağımlısı, uyuşturucunun zararını bilmeyecek kadar uyuşmuştur ya.
Evet. Haz içindedir ya.
Biraz kronik okumama da buna benziyor.
Zararını anlayamayacak kadar idrakin düşüyor.
Ve sanıyorsun ki her şey böyle.
Her şey yolunda. Isınan suyun içindeki kurbağa gibi işte haşlanana kadar oradasın yani.
Allah korusun. Yani hiç düşmek isteme değil mi?
Fakir olabilirsin, hasta olabilirsin, sağını solunu kırabilirsin.
En sevdiğini kaybedebilirsin ama insani en üst vasıflarından...
İsteyerek terk eylemek, uzak durmak çok kötü bir şey yani.
İnşallah hiçbirimize denk gelmez bu.
Umarım denk gelmez.
Şimdi bu bahsettiklerinizden biraz sosyal medya kısmı geliyor benim aklıma ve gün içinde sürekli bir bilgi akışı içindeyiz.
Yani yazılı içerikler, konuşmacılar, biz de onlardan biriyiz belki ama...
Sürekli paylaşıyoruz paylaşıyoruz.
Sindirmeye çok vaktimiz kalmıyor.
Kesinlikle. Ama kitap okurken daha sindirerek, zamanı yayarak yapıyoruz bunu.
Mesela sesli kitap çok güzel bir tecrübe.
Ha keza bu podcastlar öyle güzel yeni bir tecrübe.
Mesela hareket halindeyken beynimizin uyanıklığı artar.
Ve bu sırada da zihnimize odakladığımız bir şeyi alış gücümüz artar.
Yani onu daha iyi kavrar, daha iyi bağlantı kurarsın.
Fakat mesela burada bir durum var.
Muhtemelen bu kaydı dinleyen arkadaşlarım bir çarpı bir buçuk ikide dinliyorlar.
Bana bile bunu yapıyorlar. Benim kadar seri konuşan bir insanı bile bir buçuk iki hızda niye dinliyorlar?
Vaktimiz dar, haberdar olup geçelim.
Yani burada durup müdakkikane biraz içine dalalım, zoom yapalım yerine.
Yani ben bu dinlediğim şeyi hayatımın şu kadar dakikasını hasredecek kadar önemli addediyorum.
Düşüncesi bizde yok. Haberdar olma.
Her çiçekten bir bal alma ve geçme.
İşte bu çok yüzeysel bırakmıyor mu bizi?
Hiçbir şey kalmıyor geriye.
Yani iletişimde de şey oluyoruz yani hani muhabbet olmuyor.
O derinliğe giremiyoruz ve her şey çok yüzeyden daha Enes söylemişti daha diffuse bir yerden gidiyor.
Ve o zaman da hayattan keyif alamıyoruz.
Dücani Cündüoğlu'nun evinde yaptığı canlı yayınlar var.
Dücani abi yavaş konuşur.
Arada çok durur. Ve birçok insan onu çarpı 2'de dinliyor.
Hatta diyor ki keşke çarpı 3-4 olsa.
Şimdi bu anlaşılır gözüküyor.
Fakat ben bir gün Dücaline abiyi de çok seven bir arkadaşımızla bunu konuşurken dedim 10 dakikan var mı?
Var. Açtık bir tane kaydı.
Rastgele hiç seçmedik özellikle.
YouTube'dan videosunu açtım.
Dedim ki orijinal hızda söyledikleriyle beraber boşluklara da dikkat ederek dinle.
Duygu o kadar değişiyor ki.
Bir insan konuşuyor.
Bak müziği Duygusal bir mesaj yapan şey nota, armoni ve ritim kadar eslerdir.
Ne aralık veriyorsun, hangi aralıktan sonra ne ses veriyorsun bu çok duyguyu aktarmada önemlidir.
Biz konuşurken de mesela kelimeler arasında hiç nefes boşluğu olmasa, hiç vurgu farkı olmasa kimsenin dinlemek istemeyeceği bir şey olurdu bu.
Halbuki duruşlar, kişiye özgü ritim, bazı yerde yavaşlama bazı yerde zama bazen böyle sesin düşmesi, bazen de heyecanlanıp yükselmesi mesela.
Bütün bunlar mesaj. Ama biz parmakla bal almak peşinde olduğumuz için bu kadar inceliklere vaktimiz kalmadı.
Ve ben söylüyorum ya fast food bedeninize ne yapıyorsa, allame-i cihan da olsa bir insanı böyle tükettiğinizde size aynı şeyi yapıyor.
Çünkü siz o kıymeti, aslında kıymet verdiğiniz bir şey bir fast food.
Tabletine indirgiyorsunuz.
Küçükken hayalimiz vardı size var mıydı bilmiyorum.
Yarın bir gün yemek tablet olacak atacağız doyacağız.
Jetgiller. İnsanın ihtiyacı olan bu değil ki.
İnsan bütün canlılar beslenir.
İnsan sofra kurar.
Sofra adabıyla onu bir ritüele bir ziyafete çevirir.
Ama işte biz burayı kaybediyoruz.
Yani ne kadar çok şeyden böyle tadarsak o kadar iyi olacakmışız gibi.
Hayır. Bir tanesiyle doymak.
Beslenmede de iyidir, dinlemede de iyidir, sanatı tüketirken de iyidir.
Bir tanesinde derinlikli doymak.
O yüzden o hız dünyasında buna direnmeyi şu anda zihnimizin en önemli koruma kalkanı olarak ben görüyorum.
Kim ne anlatıyorsa o hızla dinleyelim.
Çok hızlı olmak bize bir şey kazandırmadığı gibi çok şey kaybettiriyor.
Tekrar ediyorum. Fast food'un karnımızı doldurup bedenimizi berbat etmesiyle aynı şeyi yaşıyoruz.
Allah'ım bugün ne çok şey dinledim.
Ne öğrendin hayatla ilgili? Yani güzel konuştu.
Hiçbir şey yok arkada. Bir aydınlanma, bir dank Allah'ım yarın sabah bir şey yapacağım böyle bir fark ediş çok nadir oluyor.
Yani bunun da tek bir yolu var.
İnsan belli bir ritim için yapılmış bir canlı.
O ritmini anlarsan, kendi ritmini bulursan bir şekilde hayat sana çok daha verimli olacak.
Yani hikmet üstümüzden akıyor.
Sadece bir... Tas bulup toplayacağız yani.
Seçerek. Seçerek tüketmemiz lazım.
Bir de ben şunu fark ettim.
Yabancı podcastleri dinlerken zaten hızlandıramıyorum yavaş yavaş sindirmek için.
Ve daha dikkatli dinliyorum.
Daha odaklanmış dinliyorum bir şey kaçırmayayım diye.
Ama Türkçe podcastlerde daha bir şey dedi ama neyse geçelim oraya devam edelim falan gibi oluyor.
Belki... Odağı arttırmak için.
Valla mesela bu sohbete kıymet veren bir arkadaşım bizi dinliyor ise şu andaki dinlediklerine göre muhtemelen kıymet verip lütfedip geldiler.
Bahçelerinde her gün önünden geçtikleri bir ağaca bir gün sabah ekstra dikkat vermeye karar verip de onun önünde bir süre vakit geçiriyormuş gibi bir ruh hali tahayyül etsinler.
Ve rica edeceğim bu muhabbete mümkün mertebe diğer gündemlerini durdurarak iştirak etsinler.
Net söylüyorum benim anlatabileceğimden çok daha fazlasını onlar anlayacak zaten.
Çünkü insan idraki içseldir.
Dışarıdan idrak veremezsin insana.
Şifa gibi içeriden gelen bir şeydir bu.
Ve ancak başkalarının sözleri, yazdıkları, gösterdikleri ipuçları olabilir.
Mesela hipnoza ben çok benzetirim bunu.
Hipnoz böyle insanların hani sosyal medyadaki abartılardan falan da biraz korktukları.
Lan beni hipnoza sokacaklar, soyacaklar falan diye düşündükleri bir şey.
Hipnoz bir insanı dışarıdan sevk edebileceğiniz bir zihin durumu değildir.
Her insanın kendi kendine girebileceği çok dikkat, yoğun bir dikkat durumudur.
Hipnotizör ya da hipnoterapist buna rehberlik eder eğer kişi izin verirse.
O zihinsel aşamaları geçmesi için.
Dolayısıyla bizim kendimizi bilgiye, irfana, hikmete, derinliğe, daha derin idrakaya açabilmemizin tek bir yolu var.
Zihnin kıblesini.
Ne yapıyorsak ona çevirmek.
Andıra bilmem ne diye bir abiye başarısının sırrını sormuşlar.
Hayatta başarının sırrı ne başarmış bilmiyorum ama.
Demiş ki saçımı tararken saçımdan başka bir şey düşünmem.
Çok sansmış bir kere saçı varmış.
Artı yani çok basit gibi gözüküyor ama bir şey yaparken öbür taraflara kapıyı kapamak zorunda olan bir zihnimiz var.
O kadar çok işlevli değil bizim zihnimiz.
Bir ara böyle çok işlevli olmak iyi gibi işte multitasking yapalım gibi görülüyordu.
Ama aslında onun kötü bir şey olduğu anlaşıldı galiba değil mi?
Asla ve kat'a beynin yapılanmasının temel mantığına uygun bir şey değildir.
Çok işi aynı anda yapıyormuş gibi görünebilirsiniz.
Yapıyor gibi de ölçümlenebilirsiniz.
Ama o işleri tekil odaklanmayla yaptığınız duruma göre hepsinin toplam veriminde düşüş yaşarsınız.
En iyi ihtimalle.
Çoğu zaman da işlerin bir kısmı çuvallarsınız.
Bilişsel görevler çakışmadığı sürece zihinde birlikte yapılabilirler.
O yüzden yürürken çiklet çiğneyebiliyoruz.
Yani sakız çiğnemekle yürüme ameliyasının nöronal yollarında ya da bilişsel işlemlerine çakışma yoktur.
Ama siz televizyonda dizi izlerken telefonda bir şey yapıyorsanız bu bilişsel çakışmadır.
Sizi yorar. Hem diziye hem telefonda yaptığınız işe maalesef haler getirir.
Ta zamanında konfüçyüz söylemiş yemekte çalınan müzik.
Aşçıya da kemancıya da hakarettir diye.
Yani ya müzik dinle ya yemek.
Sinir olurum canlı müzik, yemekli canlı müziklere.
Bir de bunu böyle bir elit aktivite gibi pazarlara.
Ayıp ya. Adamlar orada senelerin idmanını sana sergilemek için sahneye çıkıyor.
Sen burada et az mı pişmiş bilmem ne mi pişmiş onun kavgasını yapıyorsun.
Garsondan peçete istiyorsun.
Ayıptır yani. Ama artık bunlar ayıp değil.
Çünkü lezzeti de alayım, içkimi de yudumlayayım, sohbetimi de kesmeyeyim, müziği de duyayım.
Bir taraftan bilmem ne de yapalım, ortam yapalım.
Bunların hepsi birden olmaz.
Dostla sohbet dünyaya körleşmenizi gerektirir.
Bir müziğe dikkat vermek, başka şeyi görmemenizi gerektirir.
Öyle olmalıydı. Ama biz böyle bir dünyada değiliz.
Odaklanma ve anda kalma.
Neye odaklandıysan onunla beraber devam etme.
Takıl vermek yani. Evet. Siz bunun için kendinize bir yöntem geliştirdiniz mi?
Valla ben galiba biraz bu anlamda otistiyim herhalde.
Benim etrafımdaki herkes, yani otizm teşhisim yok ama.
Müzik, bir film, herhangi bir kitap bana dünyada pek bir şey tesir etmiyor öyle durumlarda.
Yani çoğu zaman muhtemelen zihinsel bir kanala giriyor.
Akış gibi bir şeye geçiyoruz herhalde.
Filmleri, yemekleri bitirmeden kalkamam ben.
Mesela uykusuz da kalsam başladıysam o bitecek.
Onun sonunu getirmeliyim. Saygısızlık addediyorum çünkü.
Şu geldi aklıma. Siz ya da bizim nesil yani işte 70'ler 80'lerde doğan insanlarız.
Bizim beynimiz buna daha yatkın olabilir ama yeni doğan 2000'lerde doğan çocuklar zaten bu teknolojinin ve hız çağının içine doğdular.
Onların beynindeki yapılanma daha farklı olabilir mi?
Evet daha farklı ve daha kötü. İyi haber.
İnsanın fabrika ayarları.
anlatısının temel mottosu insan biyolojisi öyle birkaç on senede, birkaç bin senede, birkaç yüz bin senede değişen bir şey değil.
Dolayısıyla yüz bin sene önceki atamız ki insan 300 bin senedir burada gibi, yüz bin sene önceki atamız nasıl koşullarda hayatta kalacaktıysa bütün donanımı ona göre ayarlandı, seçilim ona göre çalıştı ve
biz de hemen hemen o atayla aynı ayarlarla dünyaya geliyoruz.
Ama içinde geldiğimiz dünya İşte daha mama sandalyelerinde işte tablet koyma yerinin olduğu tuhaf bir dünya.
İnsanların iki boyutlu görüntülerle sanal bir böyle sistemde yaşadıkları bir yere geldik.
Her an her türlü içeriye ulaşabilme noktasında tuhaf bir haldeyiz.
İşte bir de yapay zekayı ekle.
Senin yerine anlam veren, anlatı üreten, bir şeyler yapan da hizmetçilerinin de olduğu bir yer.
Ama 100 bin sene önce nasıldı?
En büyük sorunun kılıç dişli kaplandı.
Çünkü bedenen kendindeki fırat çıkına benzediğin için yırtıcılar seni yiyordu.
Açlık en büyük problemdi.
Bütün türdaşların açlıktan ölüyordu neredeyse.
Ve günlerce, 10 gün, 20 gün, 30 gün aç kalman gerekiyordu.
Dış ortam koşulları değiştiğinde ölüm tehlikesiydi.
Yani çok sıcak olsa, çok soğuk olsa, yağmur, sel, fırtına hepsi hayatı tehdit etti.
Şimdi gel kılıç dişli kaplan yok.
Niye? Biz yedik hepsini.
Mamutlar da dahil olmak üzere.
Kimse bizi yemiyor, biz herkesi yiyoruz.
Yani açlıktan ölme diye bir şey dünyada neredeyse kalmadı.
Burger King'de sıra beklerken 15 dakika geçti açlıktan ölüyorum değil o.
Açlıktan ölüm şu anda dünya popülasyonda oransal olarak en az, en alt noktada.
Şu anda en büyük ölüm sebeplerinin üçüncüsü tokluktan ölüm.
Çok fazla yiyoruz.
Zaten dünya insanlarının %80'ine yakın artık şehirlerde.
Şehirlerde aşırı gıda tüketimi var.
Ama ayarlar dikkat et 100 bin sene öncesinden geliyor.
Ve dış ortam şartlarından da tamamen bağımsız.
Mesela şimdi yaz olsa kış olsa biz burada ver klimayı ver kaloriferi oturuyoruz.
Geçen biz işte Kızıltoprak'ta ofiste fırtına var ağaç sökülmüş gidiyor.
Biz de camdan elimizde kaptı vay lan ağaç sökülmüş diye izliyoruz.
Düşündüm atalarımız bunu görse kelime işaret getirir bittiler yani.
Hayatta kalma tehdidi demek.
Benim için seyirlik bir manzara.
Şimdi buradan bakarsan. O günün ayarlarına göre bugünkü insan tamamen işsiz.
Evet. Bu boş vaktimizle ne yapacağız biz?
İşte ne yaptık, ne yapmış daha yakın atalarımız.
Antik Yunan'da orada burada yıldıza bakmış, civciva bakmış, doğaya bakmış, düşünceye bakmış.
İşte sanat yapmış, Michelangelo'ları şey yapmış falan filan.
Şimdi mesela ne bileyim heykel yapmaya başlasan sen oturdun.
Bir gelir ne yapıyorsun? Der işte bu saatten sonra sanatçı mı olacaksın?
Gitar çalsın, şarkıcı mı alacaksın başımıza?
Yasın ne yazıyor? Yazar mısın sen ya?
Bırak iş var güç var.
Bunların hepsi yani işte sanat sanatçının işi, edebiyat yazarın işi, din ve maneviyat ilahiyatçının işi böyle saçma bir şey olur mu?
Ondan sonra işte ne bileyim spor sporcunun işi.
Hepsi bir meslek grubuna verdiğimiz özel uğraşlar oldu.
Biz garibanlara ne kaldı?
Ekmek peresi. Ne o lan bu ekmek parası?
Ben yatta ekmek parası diyen adam gördüm.
Kendi yatında. Nasıl bir jargon bu?
Neli ekmek abi bu? Ve hiçbir yüksek işle uğraşmaya da iznimiz olmadığı için insanın şu anda bütün dünyadaki bu yıkıcılığı işsizliğinden kaynaklanıyor.
Nasıl ki emekli general abimiz her sabah mahalledeki otomobillerin sileceğini kaldırmayı kendine iş edinir.
Nasıl ki belediyenin çöp çıkarma arabalarına arıza yapar, onunla bununla kavga eder.
Biz de böyle kendimize iş arıyoruz bu dünyada yani.
Halbuki bu organizmanın altın devirleri diyebileceğimiz devirleri ve altın örnekleri diyebileceğimiz o biyografisi yazılan insanlara bakarsan onların hepsi bedeni ihtiyaçlarından ondan bundan
onları alıp götürecek bir aşka erken dönemde bağlanıp kaptırıp gitmişler.
Biri kurtarıcı bir işte asker olmuş, bir tanesi bir sanatçı olmuş, bir başkası başka bir yol açmış.
Biz hayranlıkla bu insanlara bakıyoruz.
Kimi teknolojide, kimi işte felsefede bir yerde.
Bize bir katkı vermişler.
Ama ne sayede?
Durup, odaklanıp bir şeyin derinine dalarak.
Yoksa insan vallahi çekirgeden beter bir tür ya.
Gez İstanbul'u gör işte.
Yani buradaki en halim senin hali bir de.
Yani berbat vaziyetteyiz.
Dünyaya zarar vermekten başka hiçbir işimiz yok.
Bunun sebebi dilinde, işinde dikkat vermesi gereken şeylerdeki...
sarfı nazarı, orada olmama hali.
Maalesef bu bizi çok yıkıcı bir tür yapıyor.
Benim zaten insanın fabrikalarını yazarken ve anlatırken ana amacım bu azıcık kendimize gelelim.
Neyle uğraşıyorsak ona bir hakkını verelim.
Biraz duralım. Bu kadar debelenmeye gerek yok.
Bu sabah okudum. Nerede okudum?
Murat Menteş'in Derde Deva Randevu 4.
cilt. Orada kimi konuşturuyordu?
Sanıyorum Diyojen'i konuşturduğu yer.
Bu eski... Mütevaffa yazarlarla sohbetler etmiş ve onu çizgi roman şeklinde çıkardılar.
Muhteşem bir iş. Hız korkudan gelir diyor.
Emin insan yavaş hareket eder.
Ya çok güzel. Müthiş.
Evet. Yani bunu Diyojenes öğrettirmiş galiba ama onun sözünü bilmiyorum.
Gerçekten şehrin hızına bak.
Ödümüz kopuyor hayattan.
Evet. Git Toros'un dağ köylerindeki Ahesteli'ye bak.
Zaten yaşamla tümleşikler.
Ve huzurlular işte.
Yaşama hazırlar çünkü. Gibi çok coşmayayım yani dilden nereye geldik bilmiyorum.
Dil böyle bir şey işte. Dil bir şey bağlaya bağlaya gidiyor.
Şimdi sizin söylediklerinizden duyduğum şimdi bu yapay zeka ile beraber ve bizim dili anlamı inşa etmemizle, yavaşlamamızla beraber daha anlamlı bir yere geçeceğiz.
İnşallah. Ama yapay zekanın oluşturduğu boşluğu doğru kullanmamız gerekiyor.
Bunu anlıyorum söylediğinizden.
Şimdi yapay zeka valla buna...
ayrı bir mesai harcamamız kesin lazım.
Belki birim daha çekeriz bilmiyorum.
Yapay zeka bir dil modeli ve bir kere bence bu kadar hayatı etkileyen bir teknolojinin sadece son kullanıcısı olmak yetmez.
Bunun çalışma mantığını da anlamamız lazım ki onu doğru kullanalım.
Ben bakabildiğim kadar baktım.
Ben bu arada Türkiye'de bu konuda ilk derleme makalelerden bir tanesinde adım var.
İlginçtir. Geri dönüp baktığımda ne zaman diye baktım.
2006 yılındaymış. O bayağı eski.
yapay zekanın temelini oluşturan yapay sinir ağları ve onların olası kullanımları konusunda bir makale yazmışız arkadaşlarla.
Yani pek öngörülerini tutmamış tabii de.
Ama bu konu o zamanlar hot topic'ti.
Yani insanlar çok ilgileniyordu.
Sinir hücrelerinin öğrenmesine, yani şöyle öğreniyor diye bir teorimiz vardı sinir hücreleriyle ilgili.
Hala da benzer teorilerimiz var. O teorileri bilgisayar ortamına aktarmanın heyecanını yaşıyorduk.
Sonra bunlar öğrenen algoritmalara, derken derin öğrenmeye ve işte bugünkü yapay zekaya kadar, dil modellerine kadar geldi.
Aslında burada olan şey şu, bilmemiz gereken bence.
İnsanın dilsel olarak ürettiği, anlattığı ya da yazdığı her şey teorik olarak bu dil modellerine beslenebiliyor.
Evet. Ve dil modelinin yaptığı şey kelimeleri ve anlam ilişkilerini sayısallaştırıyorsun.
Bu sayısallaştırmayla bir sanal matematiksel uzay kuruyorsun.
Ve herhangi bir kelime ya da kavramı vektörel olarak, olasılık hesaplarıyla diğer kavramlarla ilişkilendiriyorsun.
Ve sonra bu ilişkiler üzerinden yeni metinsel dökümler oluşturuyorsun.
Biz bunu yapıyoruz zaten hali hazırda.
Bunu da makineye öğretiyoruz. Aynen öyle.
Bu arada bizim yaptığımız şeyin muhtemelen bir kısmı bu.
Çok daha derini olmalı.
Çünkü insan kendi zihnin çalışmasını felsefi olarak da yüzde yüz anlayamaz.
Çünkü onun kurallarına tabi ya.
Ama bizim zihinle ilgili bir modelimizin şimdi bayağı gelişmiş bir versiyonu.
Fakat burada ince nokta bence şurası.
İnsanın söyleyip anlattığı her şey içinden yeni metinler türediyor.
Kesin bilgi. İnsanın anlatmadığı bir şeyi yapay zeka bulamayacak.
Bak burası çok mühim.
Fakat insan ne yapıyor?
Hiç anlatılmamışı bulup çıkaran bir varlık.
Mesela biz seninle burada oturup konuşurken senin ne soracağından haberim olmadığına şahitlik eder misin?
Yani şurada da konuştuk.
Bilmiyorum ben soruları ve bu sürpriz.
Ya da sen bir soru soruyorsun.
Mesela ben ona bir cevap vermeyi düşünüyorum.
Peki bu kadar lafın hepsini önceden ezberlediğim bir hazneden ya da daha önceki bir korpustan seçerek mi alıyorum?
Yoksa... Biraz önce de anlatırken başıma geldiği gibi kendim bile anlatırken oha lan bu nereden aklıma geldi diye hayret mi ediyorum acaba?
Dilin bu doğuşkan ve yaratıcı yapısı insana özgü bir şey.
Biz her ne kadar öğrendiğimiz dil ve kültürden besleniyor olsak bile kavram, içgörü ve duygu icat ederiz.
Ve onu bilgiye dönüştürürüz.
Yani karşı tarafa bir içgörü olarak aktarabiliriz.
Şimdi bu yapay zeka devrinde bu teknoloji biz buna zeka diyoruz.
Büyük Türk düşünürü diyeceğim benim öğrencilerden biri Arda Yaman'ın ifadesiyle.
Yapay zeka zeki değil.
Sadece hızlı. Teorik olarak yapay zekanı yaptığında ben de yaparım.
Ama benim bir paragrafı yazmam bin sene sürebilir.
O onu 15 saniye içinde yapıyor.
Hızlı olması zeki olduğu anlamına gelmiyor.
Hızlı hızından faydalanıyoruz.
Ve biz bu hız gözümüz o kadar büyüyor ki, büyülüyor ki hız çağında.
Her şeyimizi ona tevdi edesimiz geliyor.
Raporumu da sen yaz, analizimi de sen yaz.
İyi bir asistan. Psikoterapistim de sen ol.
Hepsini ona atamaya başladım.
Ama nasıl çuvallıyor? Bazen çok çuvallıyor.
Tabii ki. Evet, çuvalladığını bilerek gitmek lazım ya.
Çünkü onun işi bir kere zaten ticari bir ürün.
Seni pış pışlamazsa sen kullanamazsın.
Dolayısıyla bütün arızaları da oradan geliyor.
Kullanımı arttıracak bir algoritması var onun.
Dolayısıyla bütün bu tantana içerisinde yapay zekayı kökten yanlış anlıyor gibiyiz.
Benim buradaki aydınlanmamı sıklıkla paylaşmaya çalışıyorum.
Hep Iron Man'daki Tony Stark'ın dijital yardımcısı Jarvis'ten bende de olsun istemiştim yıllarca.
Söylediğimi yapsa şöyle iki tasarım falan gibi.
Sonra çift çifti geldikten sonra dedim geldi.
Baktım pek Jarvis gibi çalışmıyor.
Sonra fark ettim ki Tony Stark dünyanın en iyi mühendisi olduğu için Jarvis Jarvis.
Senin iyi ve derin olduğun bir alanda yapay zekan muhteşem.
Mesela bu farkındalıktan sonra.
Ben sadece nörobilim ve eğitim alanında özellikle chat cpt ile Cemina ile muhabbet etmeye başladım.
Onu öyle eğittiğin zaman?
Kükrüyorlar. Değil mi? Kükrüyorlar.
Çünkü hatalarını hemen bulabiliyorum.
Bildiğim yer orası. Diyorum ki hayır öyle değil böyle.
Şu anda yani onlarla beraber ürettiğim şeyleri yayınlamaya ve yapmaya ömrüm yetmez.
Projeler duruyor orada. Artık aralarından seçeceğiz en işe yararını yapacağız falan gibi durumlar.
İyi olduğunuz bir yerde sizin için muhteşem uçurucu bir teknoloji elinizin altında.
Size kalan tek şey bir şeylerde iyi olmayı ihmal etmemek.
Evet. Durmak ve derinleşmek.
Aslında aynı yere geldik.
Yani dil modellerine geldiğimizde de yani insan ilişkisinde de yapay zeka ile de ne kadar derinleşebilirsen o da sana öyle derin cevap verebilecek.
Yüzeyde kalırsan da yüzeysel.
İlk Mo Gavdat'tan duymuştum işte.
Şu anda en tehlikeli kısım yapay zeka bir çocuk gibi öğreniyor.
Bizden öğreniyor.
Her çocuk nasıl ki ebeveynleri tarafından şekillendiriliyor.
Biz de yapay zekayı şekillendiriyoruz.
Basit bir şöyle etrafa bakmak bu konuda ciddi anlamda enseyi karartmak için sebep.
Çünkü insan tür olarak berbat bir performans gösteriyor.
Yapay zeka bizden pislikten başka bir şey öğrenmiyor.
Yalnız şöyle bir şey oldu.
Enteresan bir şeyden bahsedeceğim.
Kızlarım 4 yaşında. Dedim ki chat GPT ile sohbet edelim hadi.
İşte merhaba Güneş, merhaba Umay falan diyor.
Çok hoşlarına gidiyor. Ve onun ne olduğunu da bilmiyorlar.
Hadi dedim bir soru sorun.
Aklınıza ilk gelen soruyu sorun.
Dünya neden var dedi çocuk.
Dünya neden var? Niye bu algoritmaya sorarsın?
O bana çok ilginç gelmişti.
Çünkü çocuk diyor ki benim gerçek sorularım bunlar olacak haberiniz olsun.
İnsan bunları merak eder.
Yani ekmeği nereden alacağım sorusu geçici bir sorudur ama kalıcı büyük sorular.
Bu arada geçen sene bir kehanet atmıştım ortaya.
İki sene içerisinde yapay zekaya tapan bir tarikat çıkacağını iddia etmiştim.
Geldi mi? Gelmiş.
Ufak ufak oluyormuş ama ben daha global çadır, büyük bir şey bekliyordum.
Biz insanlar büyük sorularımıza cevap veren şeylere tapmaya eğilimliyiz.
Hacılar, hocalar, papazlar hep bu yüzden tapılır.
Büyük sorulara hazır cevapla gelirler, oh baba rahatladık oluruz.
Halbuki mesela yapay zeka çağında en fazla hatırlamamız gereken şey, teknik konuların sorulabilir ve cevaplanabilir tarafları vardır.
Ama büyük sorular insanı insan yapan sorulardır.
Cevaplanmak için değil, sorulmak içindir o sorular.
İnsan onları sormaya devam ettikçe insan olur ve insan kalır.
Bunu cevaplayacağını düşünüyoruz, bir teknoloji yarattığınızı düşünüyorsanız otostopçunun galaksi rehberini okumamışsınız demektir.
Oradaki her şeyin anlamını çözen bilgisayarın bin sene bekledikten sonra çıktı olarak ekrana 46 yazması biz insanlar için bir şeyler söyler.
Çünkü nedir aga 46 diye soruyorlar.
Bin sene bekliyorlar bilgisayarı.
Diyor ki bana bin sene daha süre vereceksiniz.
Size 46'yı anlatabilmen için bu kadar da.
Büyük sorunun cevabı verilse bile biz onu anlayamayız.
Büyük soru cevaplanmak için değil sorulmak içindir.
Bu arada büyük soru sadece dünya neden var, tanrı var mı, hayatın amacı nedir değil.
Mesela ben neyim?
Evet. Burası neden var?
Evet. Ve Umay'ın sorusu gibi.
Umay değil mi? Evet Umay. Umay'ın sorusu gibi.
Neden var sorusu devamlı olarak sizi ağaca, kuşa, yıldıza bir şeye dikkatli bakmaya zorlar.
Evet. Ama birisi gelirse size ya NASA'ya 50 milyon dolar vereceğinize bana sorsaydınız ben size anlatırdım derse.
Dese ki işte seni şundan yaptı, şu şudur, göktenin doğruya kaçtı.
Sen o zaman bütün hayatını böyle bir bonus toplamaya çalışan zombi gibi geçirirsin.
Ve maalesef acımız büyük bu açıdan.
Her birimiz Sokrat, her birimiz Halpastan, her birimiz Kemal Atatürk, her birimiz bilmem ne olabilecekken kalabalıklarda kafa olmayı tercih ettiriliyoruz maalesef.
Bu devirde hepimizin elinde şu teknoloji varken, bu kadar dilsel imkanlar varken, günde binlerce satırı Instagram gönderinin altındaki binlerce gönderilerde okumaya uğraşırken, Ya bu kabiliyeti
biraz kendi ajandamıza yatırsak, biraz kendimizi beslesek ve hayattan istifadeyi arttırmaya niyet etsek bu dünyada şikayet ettiğimiz şeylerin %50'si çözülecek.
Bunun farkında değiliz. Evet bence bu dinleyenler için de çok güzel bir içgörü olacak.
Bunu kimseye söylemiyorum. Bunu sadece kendime söylüyorum bu arada.
Kimse üstüne alınmasın. Ben bunu daha fazla yapabilmeliydim.
Hepimiz için geçerli.
Ara ara böyle hatırlatıcılar olması sizin gibi bu program gibi bence önemli.
Çünkü unutuyoruz da ben de unutuyorum işte siz de bazen unutabilirsiniz.
Bu arada şey çok güzeldir. Sinan Canan bunu demiş.
Al teyzemin kızı sen de gör.
Mevlana bak ne diyor. Al eski kocam sen de bunu oku.
O alıntılar, o uyarılar Neo'nun kahinle görüştükten sonra aldığı bilgi gibidir.
Neo kahinle görüştükten sonra Matrix'te Morpheus ona bir şey der.
Tam Neo ona bir şey danışmak üzeredir kahinle konuştukları hakkında.
Morpheus gözlüğü takarken der ki içeride ne konuşulduysa sadece senin ve sadece senin için.
O sana ait. Dolayısıyla burada duyduğumuz her şey önce bize hitap ediyor.
Bir onu fark edelim. O dil bizim için kullanıyor.
Bizim dil haznemize hitap ediyor.
Bizim dil havuzumuzda ve duygu dünyamızda çevrilmek için geliyor.
Mevlana yeğenimize fırça atmak için laf söylemiyor.
Mevlana bize konuşuyor.
Büyük fikirlerin, büyük uyarıların hepsinin muhatabı biziz.
Bunu anlarsak hayat daha farklı olacak.
Bence de. Şimdi ben size en son Ariadne sorusuyla geleceğim.
Allah. Mitolojiden bir soru geliyor.
Mitolojiden değil aslında.
Mitolojiyi günümüze uyarlama sorusu diyebiliriz.
Bunu her konuğuma soruyorum.
Çünkü hayatta başarılı olmuş ve artık bizlere bilgi veren insanların da...
Muhtemelen çok zor labirentte gibi karanlıkta hissettiği dönemleri olmuştur.
Tabii canım. Dizi dizi.
O yüzden de bu soruda şöyle bir şey amaçlıyorum.
Sizler gibi dediğim gibi başarılı insanlar bu tarz bir yaşantıdan sonra nasıl bir ipucuyla tekrar hayata geri dönüyor ve kendini neyle var ediyor?
Labirentlerden çıkış zaten tecrübenin ta kendisi.
Bir labirentten bir kere çıktı mı öbür labirent daha kolay oluyor.
Benim hayatımda en büyük sıkıntı hissettiğim, yani kapana kısılmış ya da labirente sıkışmış gibi hissettiğim zaman belki de ilk büyüğü, öğretim üyesi olarak yeni başladığım Başkent Üniversitesi'ndeki 5
yıllık çalışma süremin özellikle son 3 yılıyla ilgilidir.
Türkiye'deki siyasi çalkantaların falan da etkisiyle ve Başkent Üniversitesi'nde Ankara'da olması sebebiyle Rabbim bana bir bölüm başkanı nasip etmişti o zaman.
Değişik bir kadındı. Hayatla ilgili sorunları olduğu çok belliydi daha ilk tanışmanızda.
Ve aramızda gittikçe hızla gerginleşen bir ilişki oluşmaya başladı.
Benim konuşmam, yazıp çizmem, öğrenciler arasındaki popüleritem falan belli ki orada bir sıkıntı yarattı.
Ben hala oradaki öğrencilerimle görüşürüm falan.
Çünkü öğrenciler böyle çok hızlı sanmıyor olan bir grubuz hoca olarak.
İşte mobbing diyorlar şimdi adına.
O zaman tanımı yoktu. Öyle bir hikayeler başladı.
Fakat... Yani 70'li yaşlarında bir kadınla baş edememek de bana çok ağır geliyordu.
Herkes benim yanımda olmasına rağmen bir türlü doğru manevrayı yapamayıp o saçma sapan manipülasyonların altında sıkışıyordum.
Mesela bir yerde bir şey olduğu zaman karşısında kız arıyordum, boz arıyordum ve bu bende gerçekten yüksek tansiyon hastalığı falan yapacak kadar ileri gitti 2-3 sene boyunca.
Sonra da yani mesela derslerde panik atak anlatıp panik atak geçirmeye başladım ben.
Yani derste panik atak öldürmez diyordum.
Akşama acildeydim ölüyorum falan diye.
Dolayısıyla böyle çelişkiler yaşadığımız bir dönemde bu labirentin duvarlarına nazar etmeye karar verdim.
Dedim bak ne oluyor burada? Yani ben ki hani babam gibi sert bir adama bile takla attırmış bir evlat olarak.
Nasıl oluyor da böyle bir bu kadına böyle bir takıldım kaldım?
Çok basit bir kod fark ettim.
Bunu da... Sevgili Nevzat Tarhan Hoca'nın o zaman elime geçen bir kitabının son beş sayfasındaki narsistik kişilik bozukluklarıyla baş etmek için bir liste vardı.
O listenin ilk üç maddesi, üç dört maddesini okuyunca bir anda fark ettim.
Ben bir bölüm başkanı yasal olarak amirimle değil de mahallede ya da ailede saygı göstermem gereken yaşlı bir teyzeyle konuşuyormuş gibi davranıyordum ona.
Fakat oradaki esas problem biz bir iş yaşamındaydık.
Yani benim labirent benim konuya bakışımla alakalıymış.
Sonra şöyle bir geri çekilip mesela sırf beni zor duruma düşürmek için benden istediği şeyleri yazılı olarak istemeye başladığımda net olarak bazı şeyleri ifade ettiğimde kadıncağız da kriz geçirdi.
Hiç öyle bir şey beklemiyordu. İşte bir izin aldı gitti geldi bir şeyler oldu.
Ve sonra bir anda ben başkent üniversitesi sözleşmemi yenilemedi hanımefendinin siteyi üzerine.
O zamana kadar kazandığım maaşın kat kat fazlası bir tazminat aldım.
Bir, bir buçuk yıl kendi başıma yazlıkta yaşadım.
Bütün baba kitaplarımın hepsinin taslağını orada attım.
Yani Acapulco'da tatil gibi muhteşem bir zaman geçirdim.
Ve bütün bunlar sadece ve sadece, daha sonra da işte psikoloji bölümlerine kadar giden hikaye de orada başladı.
Sadece ve sadece labirentin benim zihnimde olduğunu fark ettiğimi hatırladığım sürece...
Şimdi kendimi bulduğum her türlü labirenti çok kolay çözebiliyorum.
Çünkü konu aslında benimle alakalı.
O kadıncağız bana bunu öğretmek için gelmiş.
Hala hayattaysa uzun ömürler dilerim.
Herkes görevini yapıyor. Şunu da seçebilirdiniz yani onunla kavga etmeyi, mücadele etmeyi.
Ki aç başta denedim. Olmuyor.
Olmuyor, yaramıyor. Yani kendi sınırınızı koyup.
Kendi prensipleriniz uyarınca yaşamayı öğrenin diye oluyormuş her şey hayatta.
Harika çünkü şu an öyle güzel bir yere geldik ki bir önceki bölümümüz sınırlar ve sağlıklı bağ kurma üzerineydi.
Sınırlarla ilgili toplum olarak zaten bir problemimiz var büyük ihtimalle.
Kesinlikle. Bu başlı başına ayrı bir bölüm.
Mıç mıç toplumuz biz. Bu ayrı bir bölüm konusu.
Ama yani oradaki saygı ya da iş ilişkisi bunların hepsi arasındaki sınırları siz doğru görebildikten sonra aslında o labirentten çıkabilmişsiniz.
İnşallah yani tabii birinden çıktık bundan sonrakilerden çıkacağımızın garansı yok.
Ama yani bu üç görüş çok fazla yerde işe yaradığı için sen sorunca bunu anlatasım geldi.
Yaşadığımız sorunların %99'u zihinsel modellerimizle ilgili.
Onlar değiştiği zaman her şey değişir.
Kesin bilgi. Bana inanmayın evde deneyin.
Peki bu farkındalığa bazı insanlar terapiyle varıyor.
Bazı insanlar kitap okuyarak varıyor.
Siz nasıl bu ana geldiniz?
O kitaptaki beş madde mi?
Tesadüfen denk gelmese.
Nörobilimle uğraşıyor olmak psikoloji çok faydalı oluyor.
Sadece iki hafta boyunca temel nörobilim eğitimi almanın bütün psikolojik iyi oluş parametrelerinde pozitif yönde anlamlı fark yarattığını biliyoruz.
Çalışma sonucu bu. Siz içerinin nasıl işlediğini temel düzeyde ezberlerinizden bağımsız olarak öğrenmeye başlarsanız aynı zamanda size olan şeylerin nedenlerini de çözmeye aynı zamanda onu ufak ufak yönetmeye
başlıyorsunuz. Kendini bilmek gibi bir irfan olmaz.
Mekanizmayı bilerek başlamak en kolayı ama bir de insanın gerçekten kendi ruhsal aygıtını tanıması var.
İşte bu da biraz kendinle vakit geçirme, yazma, çizme.
Ben çok şükür o işlerde hep kısmetli oldum.
Yani evliyken eşim bile bana dokunmadı.
Yani şey diyordu 6 ay buna yemek ver odasından çıkmaz diye.
Öyle bir münzevilik önermiyorum ama günde 5 dakika olsun kendinizde baş başa kalabilin ki zihinsel aygıtınızın ya da duygusal donanımızın nelerle uğraştığını bilin.
Dolayısıyla arka planda sizin için işler çevirmesin yani.
Onların farkında olalım.
O farkındalık zaten size hayatla ilgili bir sürü şey öğretiyor.
Ve bu arada ben daha stajımın başlarındayım.
Yaşım genç sonuçta. Bakacağız, önümüzdeki maçlara bakacağız.
Evet ama yani aslında en büyük şeyi kendi bug'ımızı bulduğumuz zaman kendi...
sistemimizdeki nerede hata veriyoruz onu bulduğumuz zaman aslında labirentten çıkış yolunu da buluyoruz.
Ben sonra benimle ilgili bir bug söyleyeyim.
Mesela bu soruyorlar sıklıkla Sinan Canan nasıl böyle düğmeye basınca konuşuyor diye.
Benim bug'ım bu. Konuşarak düşünüyorum ben.
Mesela bu programda daha önce etmediğim bir sürü laf ettim.
Bak yalan yok. Bu yayınlandıktan sonra gideceğim.
Bunu not defteriyle dinleyeceğim.
Kendi konuşmalarıma. Ve onlardan pazarcılar çıkarıp bir sonraki kitaba bölümler olacak onlar.
Ben böyle düşünüyorum.
Sistem bende böyle. Ben yapmadım bunu.
Ama bunu kullanmanın mahzuru yok.
Yani zorla da kimseye bağırıp çağırıp kulağına bir şey fısıldamadığıma göre bize dikkat verip de dinlemeye değer görenlere teşekkür ederek Rabbime de şükrediyorum.
Yani bana iyi ki böyle bir sistem vermiş.
Bu sonuçta bir sıra dışı ama yöntemlerden bir yöntem.
Herkesin kendi yöntemi vardır.
Kimi yazar, kimi konuşur.
Kimisi duvara boya atarak düşünüyor ya.
Evet. Dünya cümlü sanatçılar böyle çıkıyor işte yani.
Evet. Yolları çeşitli. Peki sizin hayatınızı değiştirdiğini, dönüştürdüğünü düşündüğünüz üç kitap ismi alsak nasıl olur?
Mazhar Fuat Özkan diye cevap versin.
Şimdi bu şey gibi biraz.
Aslında benim hayatımı etkileyen kitap benim otobiyografimin bir parçası olur.
Bir başkasına tavsiye olarak alınmasın.
Akşam ne yemek yiyeyim tavsiyesiz bir insana vermek sağlıklı bir şey değil.
Çünkü bir şey alerjisi var mı, sever mi, sevmez mi?
Ama zaten baştan sizin şeyini koyduk, şerhini koyduk.
Yani özellikle şerhi koyuyorum.
Otobiyografik bir anlatı, anekdodu olarak alın bunu.
İhtiyacınız olduğunda her kitap sizi dönüştürür bir kere.
En büyük sille yediğim kitap, aklı karışıklığı için kılavuzluğu, Ernst Schumacher'in kitabı.
Hiç böyle bir gol yemeyi beklemiyordum ama o zamana kadar uğraştığım bütün işlerle ilgili o kadar farklı bir bakış açısıydı ki.
Daha sonra çok insana önerdim.
Mesela kızıma verdim. Yani dedi o kadar da şey değilmiş.
Ama zamanı gelmiş sizin için.
İhtiyaca göre işte bu. Üniversite birinci sınıfta şey üçüncü sınıfta elime geçen ve o zamanlar çok popüler bilim kitabı olmadığı için kapaktan kapağa en az dört kez okuduğum.
ve %10'unu bile anlamadığım James Glick'in Kaos kitabı.
Ondan sonraki bütün hayatımda ana okuma kaynaklarından bir tanesini oluşturdu.
Bir de benim dünyayla ilgili düşünme olasılıklarımı herkesten daha fazla genişleten, bilim dünyasını her ne kadar ağır linç yiyor olsa da Rupert Sheldrake adlı bir meslektaşımın, İngiliz meslektaşımın yazdığı yeni
bir yaşam biçimi bilimi Morphic Resonance Hipotezi diye bir kitap.
Kim Türkçe'ye çevirdi? Allah razı olsun bilmiyorum ama iyi yapmış.
Onu da çok erken böyle master yaparken okumuştum ilk.
Başucu kitaplarımdan biridir.
Canlılığın bir biyolog olarak hiç düşünmediğim bir başka izahı olabileceğine dair bir bit attı.
30 senedir o bitle uğraşıyorum.
Bunlar benim ihtiyacım olduğu için beni dönüştüren şeyler.
Edebiyat yok mu? Edebiyat maalesef zayıf.
Ama mesela edebiyatta en iyi bildiğim Alev Alatlı.
Bütün kitaplarını okudum ama Alev Alatlı'yı da hep böyle...
Politik ya da analitik bir şeyle okudum.
Altyapısı öyle ya zaten.
Ama saf edebiyat diyorsan üzgünüm ama en çok uzman olduğum kişi Stephen King'dir.
Bütün kitaplarını yedim. Korku edebiyatı benim için özellikle o Firestarter çok severim.
Şey tepki diye mi çevrildi ne Türkçe öyle bir şey.
Bilmiyorum ben birkaç kitabını okudum ama.
Bir de şu şey Stanley Kubrick'in film yaptığı vardı ya.
Shiny. Evet Medium diye Türkçe'ye çevirmişti.
Muhteşemdir. Korku Edebiyatı.
Hala da okumaya çalışıyorum.
Fakat çok güzel olmadı mı Korku Edebiyatı'na girmemiz?
İki bölüm önce korku yönetmeniyle sohbet ettikten sonra.
Ama bilim kurguyu da söylemedik şu anda ayıp olur.
Bilim kurgu da vardır illa ki.
Ayrıca Kasimov da hayatımı kaydırmış bir insandır.
Yani mekanı cennet olsun diyeceğim bilmiyorum.
Nereye istiyorsa oradadır inşallah.
Umarım öyledir. Çok teşekkür ederim bu sohbet için.
Ben teşekkür ederim. Sağ olasın. Umarım tekrar görüşürüz.
Güzel ortam, güzel konu. Tekrar görüşmek üzere.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
