
S2 B2: Aslı Kotaman | Görsel Medyada Kadın Temsili
15 Ekim 2025 · 47 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
🎧 Yazar ve akademisyen Aslı Kotaman ile sinemada kadının temsili, boşlukla ilişki kurma biçimlerimiz ve kendini anlatmanın dönüştürücü gücü üzerine konuştuk.
Yazarın Eksilerek Çoğalmak kitabından yola çıkarak, modern insanın “boşluğa tahammülsüzlüğü”nü, performans toplumunun bitmeyen üretim baskısını ve Japon “ma” kavramının hayatımızda nasıl yer bulabileceğini tartıştık.
Antik yunandan bugünün dijital platform dizilerine uzanan kadın temsillerini, sinemanın yasla ve iyileşmeyle kurduğu bağı, After Sun ve The Tale gibi filmler üzerinden ele aldık.
Ve elbette, Ariadne’nin İpi’nin klasik sorusuna geldik:
“Sizi labirentte kaybolmuş hissettiren deneyim neydi, ve o labirentten hangi ip ile çıktınız?”
#ariadneninipi #aslıkotaman #eksilerekçoğalmak #sinemavekadın #boşluk #özkurmaca #podcasttürkiye
Instagram: ariadneninipi
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum, yazar ve akademisyen Aslı Kotaman'la beraberiz.
Hoş geldiniz. Hoş bulduk, merhaba.
Nasılsınız? Teşekkür ederim, sağ olun.
Sizi sormalı. Ben de iyiyim, teşekkürler.
Öncelikle sizi tanıtarak başlamak istiyorum.
İstanbul'da doğup büyüdünüz.
Marmara Üniversitesi gazetecilik bölümünden mezun oldunuz.
Radyo ve sinema alanında ise doktora ve doçentliğinizi tamamladınız.
Şu anda yurt dışında akademisyen olarak çalışmalarınıza devam ediyorsunuz.
Bu dönem İtalya'da olacaksınız, değil mi?
Evet. Neresiydi İtalya'da?
İtalya'da Luka'dayım. Aynı anda hem Luka'da hem de Almanya'da Bochum'da bir enstitüde bir projeye devam ediyorum.
İnsanın kendini dinlemesi çok ilginç.
Ne yaptığını. Çok kısa oluyor.
Çok kısa bir özet oluyor. Aslında tabii hayat biraz daha uzun ama.
Evet, evet. Ama böyle hani akademik background'ı anlatıyoruz daha çok.
Neler neler oluyor. Eşiniz, kızınız, hayatınız, hareketli hayatınız, yurt dışındaki.
Daha bir sürü çalışmanız olmuş ama biz son noktadan aldık.
Evet, evet, evet. Yok çok doğru.
Sadece kendini dinlemek ilginç.
Değil mi? Evet. Şimdi sizinle Instagram'da Ariadne hesabı üzerinden tanıştık.
Sizin sinemada Ariadne'nin ipi başlıklı yazınız beni çok etkilemişti.
Aslında Ariadne'nin ipi kaybolması kolay bir yerde.
Kendimize bulduğumuz rehber ipi temsil ediyor.
İpucu kelimesinin kökeninin de buradan geldiği varsayılıyor.
Sizin bu yazınızdan biraz bahsedelim mi dinleyicilere?
Sizce sinemadaki bu Ariadne'nin ipi temsili nerelerde var, olur?
O yazıda temelde iki tane izlek biliyordum aslında ben.
Bir tanesi mitolojiden gelen ana hikayeye dönüş.
Ve tabii oradan sizin de örnek verdiğiniz gibi hem Türkçedeki o güzel ipucu kelimesi aslında İngilizce'de de benzer.
Clue orta çağda ip yumağı anlamına gelen Clue'dan geliyor.
Dolayısıyla oradaki doku benzerliği bize aslında eve ait, daha domestik, daha feminen bir tarafa en baştan götürüyor.
Bir görünmezliğe de götürüyor diye düşünüyorum.
Birincisi bu. İkincisi tabii o karanlık labirentte yol gösterme hikayesi temelde var ve bu sinemada, edebiyatta da böyle olduğunu düşünüyorum.
Bize hep izleyen kişi ya da okuyan kişinin elinde aslında o ipucu var ve biz hep belli kodları çözerek ilerliyoruz.
Dolayısıyla bize karanlıkta yol gösteren bir ipucu hep veriliyor.
Dolayısıyla o yazı bu anlamda iki aşamalıydı.
olarak o ana hikayeye dönecek olursak çok fazla film var elbette ki.
Hatta eğer öyle okumaya çalışırsanız bütün filmleri böyle okuyabilirsiniz diye düşünüyorum.
Çünkü temelde zaten hikaye nereden geliyor diye baktığımızda mitoloji çok temel bir yerde duruyor hala.
O arketip anlatının üzerine koymaya çalıştığımız için.
Bu sebeple Inception filmindeki mimarın adının Ariadne oluşu elbette sürpriz değil.
Ve inception'da şey diyor hani bir labirent çiz diyor.
Evet. O şeyi katmanlandırmak için rüya katmanlarını ayarlarken.
Evet. Çizdiği labirentleri beğenmiyor.
Evet. Ondan sonra en son labirenti döngüsel çiziyordu galiba.
Spiral. Spiral. Oradan sonra beğeniyor.
Yani onların hepsi böyle şeye gönderme o mitolojiyi.
Hem oraya gönderme orada mesela o spiral bile aslında başka bir yere gönderme.
O dönerek çıkabilecek olma fikriyle düz...
Satıhta ilerleyecek olma fikri de birbirinin aynı değil.
Dolayısıyla Hitchcock da var, Vertigo da var mesela çok temel.
Ben o yazıda hem biraz çok ilgi alanıma da girdiği için diyeyim.
Kadın yönetmenlerin, yani kadın sinemasından da çok bahsetmiştim.
Yani Chantal Akarman filmlerinden bahsettim, Agnes Varda'dan bahsettim.
Bir biçimde asıl ana hikayenin haricinde...
Biz kendi ipimizi nasıl buluruz?
Biz bu işin içinden nasıl çıkacağız?
Beni o çok ilgilendiriyor.
Birine ip uzatmak değil sadece ya da bana uzatılan ipi tutmak değil ama ben o içimdeki gücü bulup nasıl ilerlerim?
Benim o ipucum nerede? Bunu nasıl anlatırsam insanlarla böyle bir ortaklık fikrinde buluşabilir?
Bununla çok ilgilendiğim için en başta bir sürü filmden örnek verdikten sonra ardından buraya gelmişti.
Orada temel... Başka bir şey benim için de aslında ipin dokusu.
Hep çok ilginç geliyor bana bu.
Aslında buradaki tekstil düşüncesi, metin fikri, tekst oradan çıkan.
Aynı zamanda da o tekstilin bütün feminist kadın sanatçılar mesela bunu çok kullanıyorlar ya artık.
Her yaptıkları ürünlerde ortaya çıkardıkları sanat yapıtlarında diyeyim aslında.
Hangi dokuyu, hangi...
kullanacakları çok önemli.
İpin de bizi hatırlattıklarını düşünürsek eğer ben aslında oradan yola çıkmıştım.
Ya elimde bir yumak olsa mesela böyle küçük küçük onu parçalara ayırsan bir anda böyle sanki hafızanın yapısı gibi birçok iplik çıkabilir ya içinden.
Bir tanesi kopar. Hatta bazen ipliği açmaya çalışırsınız o kopuktur.
Başka bir yerden tekrar açmaya çalışırsınız gibi.
İşte bu fikir hem hayatın kendisi hem de anlatıyla çok bağlantılı temelinde.
En başından itibaren anlatı da bu.
o kesik kesik ilerleme asla düz bir satıhta olmayışı her bir iplik ya da işte her bir yumaktan çektiğimiz o parçanın binlerce yüzlerce sanki rizomik gibi ağ veriyor olması
fikri bizi yavaş yavaş hatıramızla bir yere götürüyor olması fikri hep işlediğim konularda.
Bunlar zaten ilgilendiğim konularda.
Evet yani hafıza da çok önemli.
Memento filminden bahsediyorsunuz mesela yine o yazıda.
Evet çünkü hafıza şu anlamda önemli bence.
Anlatının doğası hatta yaşamın da öyle olduğunu çok inanıyorum.
Zaten çok paralel de gidiyor elbette ki.
Çok kesik kesik, çok parçalı.
Aslında hiç lineer değil.
Bahsetmiştik bu podcast'ı konuştuğumuz zaman öncesinde Tok Artuk'tan bahsetmiştik hatırlarsanız.
O Nobel ödülünü aldığı zaman yaptığı konuşmada.
Buna ilişkin Benjamin'den bir alıntıyla takım yıldızlarına, onlara konstelasyon diyor, onlara ilişkin bir metafor kuruyor.
Hayatın kendisinin de, anlatının kendisinin de böyle düz bir satıhta ilerlemediği, son derece parçalı olduğu, bizim amacımızın bunların arasındaki anlamı yeniden ve yeniden bulmak olduğu.
Hatırlama biçimleri bana bu anlamda çok ilginç geliyor.
Anlatıya çok başka bakmak, her hatırladığında onu farklı kurabilmek, her yeni bağlamda.
Şimdi ben küçükken hatırladığım şeyi...
Bugün hatırladığımı düşünüyorum ama bugün bugünkü ben olarak hatırlıyorum onu.
Ona bambaşka bir anlam yüklüyorum.
Onun üzerine yeni bir çerçeve oturtuyorum aslında.
Çok sevdiğim bir palton vardı.
Pes pembe. Çok böyle pembe pembe giyinmeyi çok seven bir çocuktum.
Bugün hatırladığımda o ana ilişkin duyguyla beraber neden bunu yapmış olabileceğim fikri, o yılların getirdiği bir sürü birikim onlar da var paltonun üzerinde artık.
Evet oradaki çocukluktaki kadar saf net bir pembe değil de üstüne gelen yaşantılarla beraber anlamını sürekli üstüne katlaya katlaya ilerlemiş bir pembe palto.
Kesinlikle öyle. Çünkü anlam değişiyor.
O pembe bana artık o anlamı ifade etmiyor.
İşte anlamın değişmesi de aslında anlatının değişmesinden kaynaklanıyor.
Anlatının değişmesi demek ki. Kesinlikle.
Ve aslında biraz daha kendini arayan, anlamlandırmaya çalışan insanlar kendi anlatısını bulma yoluna çıkıyorlar.
Doktor Enes Özelle de bundan bahsetmiştik.
Yani psikiyatri...
ya da terapilerde insanların asıl yapmaya çalıştığı şey kendi anlatısını bir çerçeveye oturtmak ve kendini nerede görüyor o hikayede?
İşte kurban mı görüyor, güçlü mü görüyor, zalim mi görüyor, yardımsever mi görüyor?
Sen orada nereye oturtuyorsun?
Ve her hikayede aslında başka bir karaktere dönüşebilirsin.
Yani bir hikayede yardımsever, şefkatliyken diğerinde zalim olabilirsin.
Evet. Yeri geldiğinde. Çok doğru.
Bunu görmek çok önemli. Yani hayatın içinde her rolde olabileceğimizi bilmek.
Hatta her hatırladığımız aynı hikayede bile başka bir taraftan baktığımızda hiç öyle görmüyor olmak.
Kurgu metinlerin çok katkısı oldu bana.
Kendimi sorgulama konusunda da.
O anlatıyı kurma konusunda da.
Çünkü hakikaten de böyle yekpare tek bir anlatı yok ki.
Hep inandığınız, bildiğiniz bir gerçekliğe...
ye yaslandığınızı düşünüyorsunuz.
O da sizin uydurduğunuz.
O da size göre şekillenmiş.
Kendinizi rahat hissettiğiniz yere yavaş yavaş onu çekmişsiniz böyle.
Nerede tutmalıyım ki canımı çok acıtmasın demişsiniz belki.
O yüzden onun da dönüştürülebileceğini Başka biri tarafından hikayenin bambaşka düşünülebileceğini ve sizin tarafınızdan da hep farkında olmaya anlamın tekli değil ama çoğul olduğunu anlamaya
belki ihtiyacımız olduğundan bu tür anlatıları deşmek bana çok ilgi çekecek geliyor.
Evet hem sinemada hem edebiyatta gerçekten onları değiştikçe kendimize daha yaklaşıyoruz belki.
Evet kesinlikle böyle düşünüyorum.
Peki, kadın karakterlerin yabancı dijital platformlarda ve yerli dizi yapımları arasında nasıl temsil edildiğini ve bu ikisi arasında bir fark olup olmadığını araştırdığınız bir makaleniz var.
Bu benim çok ilgimi çekti aslında.
Çünkü kadın karakterlere yönelik hem sinemada hem edebiyatta daha fazla eserle karşılaşıyoruz son yıllarda.
Edebiyatta Arno'lar, geçenlerde konuştuk Vigdysiort'lar.
Yani artık kadının sesinin...
daha çoklu olarak duyulduğu bir yerdeyiz.
Ya da sinema yönetmenlerinde daha çok kadınları görüyoruz.
Bu diziler bağlamında, diziler tabii daha yaygın insanlara ulaşan yapımlar, popüler yapımlar.
Buralardaki fark nasıl görüyorsunuz?
Bu yabancı platformlarla yerli diziler arasında.
Burada, şimdi ben...
Belki onlardan da bahsederiz zaten.
O işin edebiyat kısmıyla ve sinemadaki temsilleriyle zaten ilgileniyorum ama temelde bu projenin başında şu fikir vardı bende.
Çok fazla kadın, güçlü kadın temsili görüyoruz.
Artık güçlü kadın ne demek?
Bunu anlamak için yola çıktım.
Ve kurduğum yapı da aslında hipotezim de şöyleydi yani sonradan çok çuvalladığım bir hipotez bu benim.
Bir şey söyleyeceğim bölüyorum ama bir akademisyenin hipotezi hakkında çuvalladım demesi kadar dürüst harika bir şey duymadım ben.
Hep hipotezi doğrulamaya çalışıyorlar ya.
O zaman da bilim bir yere gitmiyor.
Araştırma bir yere gitmiyor ama bunu böyle anlatıyor olmak muazzam sizi tebrik ediyorum.
Teşekkür ederim. Çuvallandığım için teşekkür ederim.
Çünkü anlamınıza yaradı.
Öyle gerçekten. Çünkü fikrim şuydu benim dedim ki yani bu televizyon dizilerinde yerli yapımlarda aslında buradan özgürlükçü bir temsil çıkmasının olanağı yok.
Şimdi bu her hafta haftada 3 saat yıllarca devam eden bir anlatının özgürlükçü deneysel politik olarak radikal bir yere evrilmesinin imkanı var mı?
Yok. Orada ne oluyor?
Orada da bir endüstriyel kod sebebiyle kimi zaman işte ufak ufak açılımlar oluyor.
Çünkü aslında seyircinin katılımıyla metin genişliyor.
Çok ilginç bir şey var bu arada bence o televizyon dizilerinde.
Yani seyirci doğal olarak katılıyor sürece.
Bu karakteri sevmiyor, o iyiye dönüşüyor, öbürünü seviyor.
O yüzden daha da önemli bir hale geliyor.
Birinin daha güçlü olmasını istiyor.
O yüzden ona destek veriyor.
Seyircinin böyle bir tarafı var.
O interaktiviteden gelen bir yanılsama.
Diğer tarafta ben şöyle düşündüm.
Dijital platformlarda başlayan dizilerde özellikle birkaç tane dizi bu konuda ilgimi çekmişti.
Bir temel bir o daha fazla kadın temsiliyle karşılaştığımız bir durum var.
O yüzden de burada...
İyi bir şey çıkacak ortaya diye düşünmüştüm.
İşte burada çuvalladım aslında. Çünkü ben bu çalışma sadece içerik ve estetik bir çözümlemeye dayanmıyordu.
Aynı zamanda izleyici odak grupları, senaristlerle, 17 senaristle görüşme yaptım.
Kadın senaristlerle görüştüm.
Onlarla görüştükten sonra baya sarsıldım aslında öğrendiğim şeyler üzerine.
Çünkü son derece sert kodlarla...
İşte her platformun kendi estetiği var tabii.
Mesela belli platformlarda bizi oburcasına, tıkınırcasına izleme deneyimine sevk edecek.
Çok sık o tepe noktası dediğimiz yere ulaştıracak bizi.
En başından o keskin dramatik dönüşleri verecek bir kurgu yapısı ve de bir estetik yapı var.
Bunun dışına zaten çıkmıyor.
Onun haricinde şimdi biz özgürlük ve güç dediğimiz zaman tabii gücü açmamız lazım.
Anlatırım ileride güç derken tabii erkekse eril bir güçten bahsetmiyorum.
Kendi gücün içinde bulmakla ilişkilendirdiğim bir kavram bu.
Böyle dediğimiz zaman üretim koşullarını da mercek altına almalıyız.
Halbuki öyle...
Sert koşullarda, öyle kapitalizmin vahşi koşullarında gerçekleşen bir üretim süreci var ki orada.
Çok basit bir şey söyleyeyim.
Bir tane senarist arkadaşım bana dedi ki, biz dedi saçımızı yıkayamıyoruz yazım sürecinde.
Çünkü bir odaya kapanıyoruz ve günlerce odadan çıkmıyoruz.
O yüzden 2-3 günde bir dönüşümle birimiz saçını yıkamaya gidebiliyor.
Gerçekten mi? Bu beni dehşete düşürdü.
Böyle bir şey hiç...
Tahayyülüm de yok. Ben de şu an bir şoka girdim yani.
İnanın ama arka arkaya vereceğim bir sürü örnekte bu çok devam eder.
Yani dizi setlerinden hep bahsedilir işte zor şartlardayız işte sabah çok erken gidiyoruz akşama kadar evimize dönemiyoruz işte her çalışan kademesinden bahsediyorum sadece oyuncusundan
değil işte oradaki ışığını tutanı da kameramanı da işte gerekli eleman.
Hatta daha çok onlar. Tabii gerekli diğer kimlerse artık orada detayları.
ben bilmiyorum. Ama pek çok insan tabii orada çalışıyor oluyor ve çok ağır koşullarda çalışıyorlar.
Yani hele yerli dizi sektörü çok sert.
Yani siz bütün bir yılınızı o işe veriyorsunuz.
Dönemin başında üç bölüm çekiliyor.
İşte şimdi mesela bu hafta bir dizi finale giriyor.
Üç bölüm mü ne oynadı daha ama tutmadı.
Devam edemedi. Tutmayınca siz artık ortadasınız bir de.
Seneye kadar başka bir dizi yok.
Bir yere eklemlenmediğiniz sürece Kalıyorsunuz.
Kalıyorsunuz işiniz yok. Yani işte sektörün öyle sorunları da var ama bizim bakacağımız yer aslında kadın profilinin o dizide nerelerde olduğu.
Bu Bahar dizisi çok popülerdi.
Evet çok popülerdi. Tabii burada şöyle bir şey de var.
Hem ona bakmalıyız hem de içeride mesela kadın senarist bana diyor ki benim diyor fikrime ehemmiyet vermeyeceklerini düşündüğümden ben diyor ilk toplantıya giderken yapımcıya yanımda erkek bir tane senarist arkadaşımı götürdüm
diyor. Şimdi onu...
Güçlü kadın yazması için davet ediyorlar.
Ama onu yazamayacağını düşündükleri için kendi kafalarındaki güçlü kadını.
Çünkü son söz hep yapımcının.
Özellikle bizim ülkede öyle.
Bir başka birini götürüyor ki onun sözü değerli.
Şimdi ben buradan çıkan bir temsilin güçlü olduğunu nasıl söyleyebilirim zaten?
Ya da kadın dilinden olduğunu.
Nasıl söyleyebilirim? tartışma yaşandığını anlattı mesela bana.
Kadına tokat adılan bir sahnenin çıkması gerektiğini.
Kendisi öyle yazmıyor ama öyle oynuyor.
Öyle çekiliyor. Bunun üzerine bayağı bir tartışma yaşıyorlar.
Diyorlar ki yani biz burada güçlü bir kadın vermeye çalışıyorsak bu sahnenin asla olmaması gerekiyor.
Bunu tartışıyorlar mesela.
Dolayısıyla şimdi aslında benim gördüğüm ve anladığım bu dijital platformlardaki o özgürlük modeli güçlü kadının temsili değil.
güçlü kadın dramatizasyonunun nasıl satılması gerektiği üzerine, pazarlama üzerine, tam bugünkü popüler feminist kodlarla çalışan, aslında yine kod kelimesini böyle
kendime nokta alıp gidecek olursam, endüstriyel kodların arasına sıkışmış bir temsil biçimi.
O yüzden orada beni çok ayak kırıklığına uğrattı, öyle söyleyeyim.
Televizyonun yapımlarında o kadar ayak kırıklığına uğramıyorum.
Ben Bahar'ın hiçbir zaman aslında öyle çok özgürlükçü bir karakter olduğunu falan düşünmedim.
Şimdi bilenler de vardır diziyi ama bilmeyenler de olduğu için ufacık söyleyeyim.
Bu karakter aslında evleniyor, kocasıyla beraber yaşıyor, zengin, parası var, eğitimi var, doktor.
Ardından diyor ki ben tekrar atılayım hayata.
Üstelik böyle bir sürekli bir sakar hali de var yani, onu bir yapamama hali.
Ve orada da başka biriyle tanışıyor ve yine...
Bir erkekle beraberken başka bir erkeğe doğru yol aldığı bir yolculuğu izliyoruz.
Ama bir yandan da dediğim gibi o dizilerin yapısı gereği bir şey çıkması mümkün değil.
Çünkü şöyle televizyon yapımları, televizyon dizileri aslında iç pazara yönelik yapılmıyor.
Aslında satmak üzere yapılıyor.
Bu uzun bölüm üçe bölünüyor.
Dünyada da büyük bir pazara sahip Türkiye'nin dizileri.
Müthiş. Amerika'dan sonra dünyada ikinci şu anda.
Uzun bölüm üçe bölünüyor.
Dolayısıyla her bölüm kendi içerisinde o imkansız aşkın etrafında örülü.
Ve birbirini tamamlayan nitelikte olmalı.
Çok politik arka plan olmamalı ki yabancı izleyici nasıl yakalayacak bunu?
Hani bu Türkiye'nin sosyoekonomik geçirdiği durumlar ya da işte bu tip sorunlar onlar olmamalı.
Herkesi yakalayacak ortak payda nerededir?
Aşağıda. Hep böyledir.
O yüzden ortak payda ki bu bir de neredeyse kitle üretimi artık.
Yani kitle kültürü, popüler kültür diyemeyiz.
yorum bazen. Başka noktaları da var.
O yüzden tam da o kadar keskin söylemeyeyim.
Çünkü sevdiğim yanları da var benim.
Ama burada o derinliğe gidemiyor.
Dolayısıyla da burada bir problem var.
O problemi aşıp da oradan özgürlükçü bir metin ortaya çıkarabilmek mümkün değil.
Orada ne olacak? Yakışıklı erkek olacak.
Güzel kadın olacak. İmkansız aşk olacak.
Zıplık olacak. Bunun haricinde ilerlemez.
Bu formülle devam edeceğiz.
Bu formülü farklı formatlara uyarlayarak gidiyorlar anladığım kadarıyla.
Ama benim dediğim gibi asıl şaşırtan Dijital platformlar.
Evet orada neyi gördünüz mesela?
Orada gördüğüm bir bu üretim koşulları sebebiyle gerçekleşme.
İki estetik ve içerik kodların çok sıkı da netime tabi tutulması.
Öyle mi? Bizim hiç bilmediğimiz bir sansür mekanizması var.
Bazı konuları bırakın nasıl temsil edeceklerini hiç yaklaşmıyorlar bile.
İşte kırılgan cinsiyetlere asla girilmiyor.
Kadının belli temsilleri...
Hatta güçlü kadın bizim çok eleştirdiğimiz bugün bu Wonder Woman biçimiyle mitolojide de örneklerini bildiğimiz o erilleşmiş güçlü kadın üzerinden hep anlatılmaya çalışılıyor.
Bu da her platformun estetiğine göre değişiyor ama dolayısıyla oradan maalesef yine bir özgürlükçü, deneysel bizi bir yere taşıyacak, bize bir direniş
alanı açacak. bizim elimize o ipin ucunu verecek ve bizim de takip etmemizi sağlayacak bir metin örülmüyor.
Yani aslında ikisi de baktığınızda daha popüler kültüre, daha yüzeye, daha az derinleşmiş hikayelere sırtını yaslıyor.
Farklı farklı şekillerde evet. Hatta dediğim gibi benim o hipotezi eksik, hatalı ve yanlış ve en baştan kurgulanması gereken bir şey olması bir de Televizyon dizilerinin
tam tersine daha bile özgürlükçü olduğunu fark ettim.
İşte bu karşılıklılık, interaktivite sebebiyle.
Çünkü izleyici müthiş bir etki yapıyor.
O karakteri sevmiyor diyor ki hayır diyor o evde mesela evliler kadını konuşturmuyor diyor.
Ya da şey en popüler Türkiye'de ses getiren yapım Kızılcık Şerbeti'ydi galiba.
Birkaç yıldır ondan çok bahsediliyor.
Ben gene izlemedim de. Ya işte oradan da mesela bunu...
Söylemek çok yanlış oldu. Şimdi oradan da bir özgürlükçü Metin çıktı gibi anlatmak doğru değil ama Kızılcık Şerbet'ini ben bir ilk dönem takip ediyordum.
En azından kısa versiyonunu izlemeye gayret ediyordum ama o da çok acayip bir yere gitti.
Çünkü çok uzun sürüyor.
Çok uzun dakikalarla yayınlanıyor.
Metin bir de sıkıcı bir hale geliyor.
Evet uzatınca o sıkıcı oluyor.
Uzun bakışmalar. Bizdeki evet onlar zaten bir stereotip gibi bir şey oldu Türk dizisinde.
Bir de bir estetik tercihle yapılmıyor bu yani. O yüzden de çok sıkıcı.
hiçbir şeyin olmadığı bir şeyler izliyorsun.
Ama oradaki zıtlık işte modern aile, işte cumhuriyetçi aile, laik aile.
Diğeri de işte daha muhafazakar aile üzerinden bir zıtlık kurulup onun üzerinden hikayeyi canlandırırlarken ben sosyal medyadan çok takip ettim.
Ne oluyor, ne konuşuluyor, küçük caps'ler paylaşılıyor, ona yorumlar yapılıyor.
O mesela insanların bu konular üzerine düşünmesini çok teşvik etmişti.
Evet, mesela bu konu...
da çalışan akademisyenlerin çok söylediği bir şey.
Katılıyorum da ben buna.
Bu orada bir alan açmak.
Onu tartışmaya açabilmek.
Onu konuşturmak.
Mesela yine Kızılcık Şerbet'inde birkaç kere bununla ilgili durum oldu.
İşte kocası kadını camdan itiyor.
Ardından kadın böyle şahlanarak ayağa kalktı.
Ailesine müthiş karşı durdu bir noktada.
Hatta ben de bir yazı yazmıştım.
Delir Nur Sema yanındayız diye.
Bu yine başka bir karakter.
Kıvılcım'dı galiba karakterin adı.
O mesela sokakta bir kadına şiddet uygulayabilme potansiyeli olan biriyle müthiş tartışıyor.
Kadını onun elinden çekiyor.
İşte polisi arıyor vesaire.
Çünkü o diziler gündemi takip ediyor.
Şimdi bu yazarlar da az evvel verdiğim örnek gibi bu dizileri yazabilmek için bir odaya kapanıp gerçekten aylarca çıkmıyor.
Çünkü 3 saatlik metin her hafta yazmak zorundalar.
E gazeteden...
gündelik olaydan sürekli etkilenerek bir şey ortaya çıkarıyor.
Ülkede yani Norveç olmadığı için sürekli bir aksiyonumuz var ülkemizde.
Canım ülkemiz. O yüzden o alan orada balık tuttukları alan diyelim hiç kurumuyor.
Kurumuyor. Hiç kurumuyor. Gündemimiz çok.
Orada hep çok balık var. Yağlı yağlı balıklar var maalesef.
Dolayısıyla bu oraya dönüp yazdıkları için o metinler biraz daha bile dijital platformdakilere göre diyeyim bir alan açmaya ve bir tartışmaya bir yol veriyor.
Ama bu konuda hep fikrim benzer.
Popüler feminist örnek.
Bunlar hep olsun.
Çok olsun. Konuşabilelim, tartışabilelim.
Yeter ki bize alan malzeme versinler.
Ama biz bununla ne yapacağız?
Şimdi bu bizi eğer bu bunu konuşmuştuk ya yakın zamanda sizinle de eğer bu bizi başlangıç noktasında terk edip bırakıyorsa Hiçbir anlam ifade etmiyor.
Şunu demeye çalışıyorum.
O bize yol gösterip ardından bizim kolektif bir birlikteliğe, ortak bir noktaya, bir dayanışmaya, bir örgütlülüğe, bir direnişe doğru götürüyorsa o zaman anlamlı.
Bunu yapabiliyor mu?
O dönüşümü sağlayabiliyor mu?
Var mı örnek? Var mı örnek?
Ya ben yurt dışında yayınlanmış olan herhangi bir dizi olabilir, film olabilir.
Şimdi şöyle söyleyemem. Aklınıza gelen bir şey var mı?
Black Lives Matter'dakine benzeyen bir örnek olduğunu söyleyemem ama Me Too'nun ardından çekilen birkaç izlekte yayınlanan ve aslında o noktadaki görünürlüğü ve
duyurulurluğu daha da arttıran o görünmezlik sanki bunu bir şey gibi düşünelim.
Bir tozla kaplanmış gibi onun böyle üzerine üfleyerek o tozu silkeleyen yapımlar var diye düşünüyorum.
Bugün neye örnek veririm?
Aslında kısmen anlatıyı tersine çeviren.
Tersine döndüren birçok örnek de bu olabilir.
Örneğin ben Fatma dizisini incelemiştim.
Aslında oradan yola çıkmıştım.
Türkiye'deki yapım ama o Şili ardından Amerika ardından Türkiye'nin ardından da başka bir yerde çekildi.
Böyle birçok farklı yerde.
Temizlikçi Kadın diye oynamıştı.
Bizde biraz daha farklı.
Aynı değil ama konunun bağlandığı yer orası.
O Temizlikçi Kadın'a yakın başka bir dizi daha oynamıştı yine bizde.
Orada şöyle bir şey vardı. Kadına güçsüzlük olarak atfedilen bugüne kadar kırılganlık, sessizlik, görünmezlik sadece kadın olmasından dolayı gerçekleşen o görünmezlik ayrıca
bir de yaşlılık, hamilelik gibi daha kırılgan dönemler.
Bunları kullanarak bu güçsüzlüğü güçe çevirme.
Yani aslında avken avcı olma ve üstelik avken ki sebepler sebebiyle avcı olma.
Aslında Fatma dizisi. Tam böyle bir diziydi.
Bir de anti kahraman.
Değil mi orada Fatma? Evet.
Bu bana çok ilginç gelmişti.
Bunun gibi çok örnek var.
Türkiye'de daha az. Hatta ben tam bu projeye başladığımda Kuş Uçuşu'ydu zannediyorum dizinin adı gene.
Dijital platformda gördüğümde Av Avcı hikayesi yazıyordu.
Ben çok şaşırdım dedim. İkimiz aynı başlığı yapmışız neredeyse yani.
Ama izlediğim zaman Fatma'nın daha tekil bir örnek olduğunu, arada farklılaşmalar olduğunu düşündüm.
Maalesef burada çok fazla olmadı ama dünyada bence örnekleri var.
Yani filmler var. Korku filmlerinde çok kullanılıyor.
Şeyi bilmiyorum izlediniz mi?
I May Destroy You.
I May Destroy You izledim, evet.
Mesela o da çok etkileyici ve çok kırılgan bir konuya parmak basıyordu.
Ya da bir tane dizi vardı, kadın binlerce mesaj atıyordu adama sürekli.
O da çok etkileyiciydi, ismini unuttum şimdi.
Baby Reindeer. Mesela Baby Reindeer.
O da kadın kahramanın aslında itilmiş, dışlanmış, kilolu vesaire aslında çok zorlanmış, toplumun dışına itilmiş bir karakteri anlamamızı sağladı.
Mesela oralar çok etkileyici diziler çıkabiliyor oralardan.
Çok ilginç filmler de çıkıyor.
Müthiş etkileyici filmler çıkıyor.
Bununla ilgili ben incelemeye başladığımda böyle arka arkaya notlar alıyordum filmler ve diziler.
Korku filmlerinde ki ben çok seyretmem çünkü korkarım.
Bu sebeple çok seyretmem.
Çok iyi bir takipçisi değilim ama iyi olanları tabii ki izlemeye çalışıyorum.
Meslek gereği. O orada çok insanı durumla gerçekten...
O yüzleştiren, o çıplak gerçekle, çıplak sert gerçekle yüzleştiren.
Bir tane film hatırlıyorum mesela.
Kadın kocasına diyor ki geceleri biri geliyor beni boğuyor.
Adam onu görmüyor. İkisinin yanına gelse de görmüyor mesela.
O görünmezlik, kadının görünmezlik hali.
Ve sonra kadının o sadece kendi kendini bundan kurtarabilecek olduğunu fark etmesi.
Türkiye'de o kadar çok olmuyor sanki.
Haksızlık etmek istemiyorum.
Bazı yapımlar var mutlaka ama...
Özellikle bu Baby Rendir'den sonra bir tane galiba bir senarist arkadaşım bir yazı yazmıştı gazetede.
Bence çok güzel bir yazıydı.
Bir oyuncu arkadaş galiba.
Demişti ki eğer bu Türkiye'de oynasaydı o zaman zaten o kadını işte o dünyanın en güzel kadınlarından biri olacaktı o kenardaki.
Gene o dışlanmışlığı gene onu veremeyecekti.
Veremeyecekti. Üzerine diyecekti ki ya o öyle olmasın sürekli de arıyor olmasın.
O da seyircide rahatsızlık yaratır.
Biz onu şöyle yapalım deyip sürekli böyle bir kenarından kırparak aslında bütün anlamını bozmuş olacaklardı hikayenin.
Evet törpülüye törpülüye ve o bizim istediğimiz o işte pırıl pırıl pırıl pırıl hale getirerek pürüzsüz hale getirerek yine oraya böyle yakışıklı gençliğe güzel kadını koyup onların
karşılarında işte o o Karşıtlığı yaratmaya çalışan bir şey olacaktı, gene olmayacaktı demişti.
Yani aslında burada duyduğum şey sizden anlatırken...
Dizinin sadece gördüğümüz yanı değil, arka planının da aslında ne kadar önemli olduğu, sektörel bazda da ne kadar çok yönetimin, sanatın üzerinde elinin olduğu çok bireysel değil.
Çünkü kolektif yapılan bir iş olduğu için sinema.
Orada daha çok elleri üstünde olabiliyor, kontrol mekanizmaları çalışabiliyor.
Ve o da aslında kitleyi etkileyen bir şeye yönetmiş oluyorlar.
Ben şimdi şöyle düşünün, bir tane daha örnek vereyim.
İlk yaptığım röportajdı bu.
Bir arkadaşı aradım. Bir vesileyle ona ulaştım.
Senarist bir arkadaşı.
Ve bana dedi ki niye bizle konuşuyorsunuz ki?
Dizileri biz yazmıyoruz dedi.
Dedim ki kim yazıyor? Yapımcılar yazıyor dedi.
Yani bize dedi bütün yol haritasını veriyorlar.
Biz o aradaki noktaları koyuyoruz.
Bizim bu noktada hani böyle bu olsun bu olmasın.
Böyle bir bu bile çoğu zaman olmuyor dedi.
Bu benim... Çok şaşırttı.
İçimi de acıttı elbette ki.
Evet yani bir ressam kadar özgür ve rahat, bireysel yapan bir sanat yapan birisi kadar rahat değil bu sektör.
Tabii ki. Çok sert koşullar var içeride.
Ve birçok sektörde olduğu gibi burada da onlar da azade kalamıyor elbette ki.
Ve oradan da başka bir metin türemesi çok zor oluyor.
Çünkü dediğim gibi her aşamaya bakmamız lazım.
Biz oraya güçlü bir kadın koyduk.
Bir tane... İyi oyunculuk sergilendi, o da değil.
Yani her aşamada neler yaşandı?
Hangi aşamalardan geçti?
Herkes içeride eşit söz sahibi miydi?
Herkes duyuldu mu, görüldü mü?
Bunların da anlaşılması gerekiyor diye düşünüyorum.
Kesinlikle. O kısımlar çok değerli ve önemliydi bence.
Çünkü bu izleyici olarak bizim çok düşündüğümüz bir kısmı değil.
Siz arka planını daha çok çalışırken de görmüşsünüz ve aslında o güçlü kadın imajının arkasında işte yapımcıların olduğu onların da bir tür...
karikatürize güçlü kadın yarattıklarını biraz daha siz yakından görmüş olmuşsunuz.
Az önce şeyden bahsettiniz noktaları birleştirmekten ve aradaki boşluklardan.
Son kitabınız eksilerek çoğalmakta.
Aslında bu boşlukların ne kadar değerli olduğundan bahsediyorsunuz.
Boşlukları çok önemsemediğimizi ve doldurmaya çalıştığımızı fark ediyoruz.
Bundan konuşmuştuk sizinle.
Bu hayattaki bugün boşluğa tahammülümüzün azalması sizce neyle ilgili?
Neyle ilgili? Aslında bugünün temel ideolojisi verimlilik üzerine.
Ve aynı zamanda da bir süreklilik arzusu 7-24 akış fikri üzerine.
Öyle ki uyku düreniş biçimine dönüşmüş durumda.
Yani uyuduğumuz zaman enerji topluyoruz.
Kitap okuduğumuz zaman kişisel gelişim yapıyoruz.
Yani hiçbir an verimli olmaktan azade bir an değil.
Anlatılar gibi hayat da buna çok yakın.
O seriyalleşme fikrine sürekli akış içerisinde olma fikrine yapışık durumda.
Performansa dayalı, verimliliğe dayalı olmanın dışına çıkamıyoruz.
Eskisine göre çok daha başka da bir noktada.
Mesela Peter Brooks'un bir tane kitabı vardı.
Melodramatik muayene galiba Türkçe yayını çevirmiş olabilir.
Bu aralar daha popüler oldu ama çok eskide yazılmış bir kitap aslında.
Orada şundan bahseder.
Bir hikaye bizi temel tezlerinden biri budur diyeyim.
Bir hikaye hep... Sona ulaşma arzusuyla, ertelenmişlikle ilgiyi çeker.
Halbuki artık son yok neredeyse.
Hiçbir şey bitmiyor. Dönüyor.
Bitimsiz bir hayat içerisindeyiz biz.
Evet. Ben televizyon dizileri üzerine tez yazarken doktora tezimi yıllar önce...
bu Raymond Williams'ın akış kuramından bahsetmiştim.
Televizyonun o hiç bitmeme halinden bahsetmiştim.
Halbuki bir yanıyla da onun bile bir başı sonu vardı eskiden benim küçüklüğümde.
İstiklal Marşı ile açılır, İstiklal Marşı ile kapanırdı.
Ben hep o kapanışı beklemeye çalışırdım.
Ne olacak acaba, nasıl kapanıyor bu televizyon diye.
Bugün öyle bir hal içerisindeyiz aslında.
Performans, verimlilik ve bize hiçbir şeyi boş bırakmamacasına sürekli böyle akan, coşan dere gibi böyle Artvin'deki akıp götürecekmiş gibi geliyor.
Halbuki bence boşluk ki bunu biliyoruz ki hikayede hep böyle gösterilen kadar gösterilmeyenle de örülen bir imkan alanı.
Onu boş bıraktığınız zaman orada yeni düşünceye, yeni bağlara bir mümkün alan açıyorsunuz.
Eksilmek, yarım kalmak, bitirmemek bunlar hep o yeni alanın ortaya çıkabilmesi için imkanlar.
Dolayısıyla bunu tamamlanmamışlık olarak görmemek, bunu bir kayıp olarak görmemek, ben özellikle eksiklik ve kayıplı da ayırmaya çalışıyorum aslında.
Bunun yeniden örülebilecek bağlar olduğunu, o...
En başta konuştuğumuz anlatıyı yeniden kurgulama fikri gibi.
O boş alan kalacak ki bana.
Ben onun içerisinden yeni bir üretim yapayım.
Kendime göre, ruhuma göre.
Ne kadar sıkılıyorsak ve boş vaktimiz varsa oradan yaratıcı bir şey çıkarma ihtimalimiz var.
Sıkıldığımız zamanlarda çünkü daha iyi bir fikirle gelebiliyoruz.
Ama çok doluysak zaten fikir üretmeye vaktimiz kalmayabiliyor.
Düşünceye bir alan açmak.
Bu Japon...
estetiğindeki ma kavramı ilgimi çekmişti.
Birkaç tane şey var kitabı yazmama sebep olan.
Bir tanesi bu konuları düşünürken bohumda bir kafede bir arkadaşımla oturuyorum.
Tam karşımda da onun posteri duruyor.
Ve bir ma yazıyor ve bir işte yazılışı var.
Japonca. Japonca alfabesindeki.
Bunu konuşmaya başladık bunun üzerine.
Aslında o sonra da konuşma bizi şuna götürdü.
Biz bu boşluk alanına sürekli negatif alan diyoruz yani.
Negatif space. Negatif space diyoruz.
Şimdi neden negatif acaba?
Bunu bir düşüneyim diye düşünerek ortaya çıktı.
Oradan başladı. Evet. Çok güzel.
Evet. Kitabın kapağında da dantel var.
Dantelin aslında boşlukları değil mi?
Birçok fikirle dantel var.
Birincisi... Her ne kadar boşluk gibi görünse de uzaktan baktığımızda o bir motif aslında ve biz onun içindeyiz.
O yüzden boşluğa ihtiyacımız var.
Eğer bu bir dantel olmasaydı ve tamamen örülü olsaydı hiçbir motifle karşılaşmayacak.
Öyle bir tarafı var.
Yine dantel olması benim için texture dediğimiz o daha önceden.
Metin. Roland Barthes'ın metin dediği ilmek ilmek örülen, onu dokumayla bir üzerinden ilerlettiği, o materyalin kendisine yaptığı vurgu da çok önemli.
Zemin şekil ilişkisini aslında ortaya koyuyor.
Evet, o tenime değerse beni acıtmayacak, yumuşak, yeniden şekil verebildiğim, kolayca yırtılabilir, kolayca kopabilir.
İşte hatıranın kendisi gibi, anlatının kendisi gibi, hatta hayatın kendisi gibi son derece kırılgan.
Hiç izleyi belli gibi görünen ama...
O kadar da değil. Bizi sürekli şaşırtan, başka bir yere savuran, biz tam bir izlek bulduğumuzu düşünürken, tam bir çizgide ilerlediğimizi düşünürken birkaç yıl sonra kendimizi bambaşka
bir yerde bulduğumuz böyle bir yapı.
O noktadan yola çıkarak yazmak istedim.
Şimdi siz anlatırken de aklıma şey geldi.
Perfect Days diye bir film çıkmıştı.
Ne kadar boşluk üzerine bir film değil mi?
Boşluğa övgü. Evet.
Galiba... Bu pandeminin ardından da bu tip, bu övgülere daha fazla yer açtığımız hayatın...
bizim için hayatı doldurduklarımızın anlamını sorguladığımız.
Çünkü o doldurduğumuz şeylerin bir anda anlamsızca boşa çıkması hali.
Sıkıştırıyor muyuz? Yani tıkınırcasına mı dolduruyoruz tıpkı yer gibi yoksa bunu anlamlı ve bizim için uygun bir yere yerleştirerek mi dolduruyoruz hayatı?
Birçok noktada öyle yapıyoruz.
Son bölümde hatta tam bu tıkınırcasına benzetmesini turşu kavanozu üzerinden vermiştim.
Tam öyle yaşıyoruz. Hiçbir şeye yer yok.
Hepimiz bir turşu kavanozunda gibiyiz.
Aradan boş... Şuradan su geçmiyor.
Zaten suyun da adı gene sarımsaklı ve tuzlu oluyor.
Yani onun dışında bir şey üremesi mümkün değil oradan.
Dolabımızı açın tıkış tıkış dolu.
Okunmamış mesajlar bilgisayarımı dolduruyor, telefonumu dolduruyor.
Kendi giysi dolabımı açıyorum.
Bazen diyorum ki bunları tekrar elemem lazım.
Çok fazla şey birikiyor içeride.
Hep böyle, hep o tıkışık halle.
bir sonraki bölümü izleme, bu içtiğimden bir tane daha içme, bu yediğimden bir tane daha yeme gibi o fikir aynı zamanda hayatın her alanında aslında bizim hiç yakamızı bırakmıyor.
Sürekli bir Sanki biz değil bir işte o performa ettiğimiz, performans aslında bizden başka başka.
Performans öznesine dönüşüyoruz.
Öznesine dönüşme evet. Kendini de bunun üzerinden kurgulamak yani çok yorucu.
Çok yorucu ve bence bu fikri düşünmek üzerine iyi ki yazmışsınız Eksilerek Çoğalmak kitabını.
Teşekkür ederim. Çünkü üzerine düşünmemiz gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Bu Yung Çulhan'ın kitaplarında da işte performans toplumu başka neydi?
Şurada vardı yorgunluk toplumu.
Hani burada bahsettiği örneklerde o da biraz daha boşluğa izin vermemiz gerektiğini.
Evet. Bunun aslında çok yorucu ve bizim yaratıcılığımızı zedeleyici bir şey olduğundan bahsediyor.
Bence bu ikinci nokta daha da önemli.
Şimdi bu Yulçuhan doğru bir yere temas ediyor.
O bir de böyle biraz aforizma yazar ya sonra altını böyle çok...
Söylemiyor bize onu bırakıyor.
Hadi düşünün bakalım. Sonra o düşünmeyi bizim yapmamız lazım.
Ama bir yandan mesela bunu destekleyebileceğimiz başka teoriler de var.
Foucault biyopolitika diyordu.
Zaman bizim değil.
Beden bizim değil. Biz bunların hepsini aslında...
O yapının içinde, o sistemin içerisinde kullanıyoruz.
Rosa hız toplumundan bahseder.
Ya öyle hızlı ki. Hani sanki bu yaprak üfleyiciler vardır ya.
Oraya onu koyduğunuz zaman onun önünde durabilmesinin imkanı yok ya hani yaprağın.
Hepsi bir tarafa saçılıyorlar. Aynı öyle.
Sürekli devamlılık hali ve sürekli verimli olma hali.
Her andan bir şey çıkarma hali.
Ben bunu söylerken kendimi bundan azade falan da görmüyorum.
Evet evet biz de o dişliğe girdikten sonra çıkamıyoruz zaten.
Biz de ona girdiğimizde zorlanıyoruz ama işte o boşlukları yaratabilme bilincine varırsak oraya bir gelebilirsek muhtemelen daha rahatlamış ve daha zihni berraklaşmış bir hale
geleceğiz diye düşünüyorum.
eylem biçiminden bahsediyordu.
Aktiva ve kontemplativaydı.
Öyle hatırlıyorum. Orada mesela tam da bundan da bahsediyor.
Yani biz kendimizi nasıl tanımlamalıyız?
Hep eylem, yapma eylemi üzerinden mi?
Ya da o sessizlik, boşluk hali, durma, sadece nefes aldığın anlar.
Bunu anlatırken bakın bunu kutsamaktan da bahsetmiyorum.
Biz bugün öyle bir dönem yaşıyoruz ki bunun da verimliliğe dönüştüğü bir haldeyiz.
Yani biz bunu burada şarj olacağız o boşlukla.
Ardından da onu tekrar hop!
Başka bir yerde kullanacağız gibi.
Bu da sektöre dönüştü ya sonuçta.
Bir sürü kamplar var bununla ilgili.
Tabii tabii. Size sürekli o zıtlıklar arasında gidip gelmenizi sağlayan hakikaten o kamplar arasında kendimi bazen o pilates topları var ya bir o tarafa bir bu tarafa gidiyormuşum gibi hissediyorum.
Hem kendim bundan işte azade olamıyorum.
Hem de bu gidişin bir estetik anlamda karşılığı nasıl söyleyeyim?
Sanatta bunun yolunu bulmuşlar.
Hayatta da bulabilmenin peşindeyim aslında.
Yani edebiyatta mesela bunu çok güzel anlatan kuramcılar var.
Boşluğun anlatılmayanla ne anlatıldığı ya da sinemada kadraja konmayanla ne söylemek istiyoruz.
Çünkü aslında burada mesela biz konuşurken gösterilen kadar bir de gösterilmeyen var.
Öyle değil mi? O bize ne anlatıyor?
O bize ne söylüyor? Onu göstermemek bize ne söylüyor?
Burada sadece bunu çerçevelemek bize ne söylüyor?
Aslında bunun... Sanatta karşılığı var.
İşte bunun hayattaki karşılığını bulmak.
Aynı anlatıda bana yol gösterdiği gibi hayatın içerisinde de bulmak değerli geliyor bana.
Bu dönemde bence düşünmemiz gereken sorulardan birisi bu.
Şimdi son soruma geliyorum.
Aslında bu podcast'ın temasını anlatıyor.
Bir tür kahramanın yolculuğu sorusu bu.
Her birimiz hayatta çeşitli zorluklar içinden geçiyoruz.
Ariadne mitindeki gibi sizi bir zorlukta, labirentte sıkışmış hissettiren, kaybolmuş hissettiren deneyiminiz ne oldu?
Ve sonrasında size rehber olan ip ne olmuştu diye sorumu geniş bir şekilde ortaya atıyorum.
Ama tabii kademeli olarak biz bunu açacağız.
Tamam. Hayatın içerisinde, labirentte hissettiğim, suyun altında hissettiğim, karanlıkta hissettiğim, yolumu bulamadığım birden çok an oldu.
Bundan 10 sene önce tabii mesleğimin elimden alınması hali beni öyle bir sürece götürmüştü.
Onun içinden başka bir biçimde çıktığımı düşünüyorum ama en son aslında belki bahsetmek istediğim kitabı da yazmama sebep olan babamı ve kuzenimi 6 ay arayla kaybettim.
Hayatımdaki çok önemli birkaç figürden ikisiydi.
Ve bu bana çok zor geldi.
daha da bunun içinden çıktığımı düşünmüyorum.
Çünkü şunu da öğrendim ki aynı o dizisellikte bahsettiğim süreç gibi hikaye gibi ilerlemesini bekliyoruz.
Bir yerde bitecek sanki.
Bir sona erecek gibi. Bu yok.
Sadece bununla yürümeyi öğrenmek gerekiyor.
Yaz özellikle birlikte yaşamayı öğrenmesi gereken bir şey.
Bir de insan tabii çok aynı yürümeyi öğrenmek gibi küçükken zannediyorum.
Onlarsız yaşamayı öğrenmek de bir süreç.
Dolayısıyla bunu düşe kalka.
deneye yanıla yapmak gerekiyor.
Ama ben bu labirentin içerisinde her zaman o elimdeki ipin, umarım klişe olmaz çünkü samimiyetle böyle, hep kitaplar ve filmler olduğunu, hep okumak ve izlemek olduğunu düşünüyorum.
Bana hep çok iyi geldi.
Başkalarının hikayelerine tanıklık etmek, hikayeyi farklı nasıl görebileceğimi anlamak için çok değerli geldi.
O yüzden de... Hele ki öz kurmaca hikayeler değil mi?
Evet. Sonrasında... çok bu konuyla ilgilenmeye başladım özkurmaca hikayelerle.
Ya özkurmacanın kendisiyle edebiyatta okur olarak da akademisyen olarak da ilgilenmeye başladım.
Çünkü sanıyorum birkaç sebeple.
Bir, gerçeklikle bağını koparmadığı için.
Böyle bir durumda beni tamamen, bu kişisel bir tercih.
Beni tümüyle bir hayale teslim edecek şey bana çok iyi gelmeyeceğini hissettiğimden.
O travmanın nasıl anlatıldığını, anlatılırken evcilleşip evcilleşmediğini anlayabilmek açısından.
İki, Kurgu kısmının da yani kurmaca kısmının da aslında o sert gerçeklikle yaşanmış kimi zaman travmatik deneyimle araya bir estetik mesafelenme koyması.
Bir oyun alanı, bir dönüştürme alanı.
Ama o mesafenin kıymetli olduğunu düşündüm.
O önemliydi.
İkisiyle yani hem çıkmazı hem de ipucunu vererek çıkmanın yolunu gösterdiği için.
bir şekilde. Evet her ikisini de göstermiş oluyor.
Her ikisini de gösterdiği için. Ben Annie Erna okurken de Tove Ditlevsen okurken işte Marguerite Dura okurken Rachel Kass ya da Vigdyshirt'ten bahsetmiştik sizinle.
Bunların hepsinde aslında onun içinden Çıkamayış hallerini de görüyorum.
Tabii çıkamadığı hikaye de bir hikaye aslında.
İlla çıkmak zorunda değiliz o labirentten.
Ama işte özellikle yaz konusu gerçekten uzun süreli ve hayata yayılan, bir sürü şeyi kapsayan, her şeye bulaşan bir şey ya.
Onu kabullenip devam etmek de aslında bir ipucu olabilir.
Bu çok doğru. Bu bana yıllar önce yazdığım, teyzemle ilgili yazdığım bir yazıyı hatırlattı.
Çünkü mesela teyzem vefat ettiğinde bir yazı yazmıştım.
Onu hatırlama biçimine itiraz ediyorum diye.
Çünkü ben artık hep onu o kaybettiğim haliyle sanki hatırlıyorum.
Ve bir özlem geliyor ardından gibi.
Halbuki yaşarken hatırladığım daha kanlı canlı bambaşka biri.
Buna itiraz etmek ve o anlatıyı kırıp...
parçalayıp puzzle'daki gibi başka yerlerden birleştirmek istiyorum diye.
Aslında şu an podcast'ın başına döndük.
Döndük gerçekten. Anlatıyı kendi istediğiniz şekilde kurgulamak yeniden ve kurguladığınız şekilde hatırlamak da aslında onu daha değerli ve daha özel kılmış oluyor.
Evet tesadüfen söylediğiniz bana bunu hatırlattı.
Sanki... Bir mozaik parçaları yerleştirir gibi değil de bir ebru karıştırır gibi.
Sürekli başka bir şekil çıkarabileceğim içinden gibi.
Neden de böyle yaptım. Bir yandan yatıyorum ben ebü.
O renkleri karıştırıyorum bir yandan.
Buna sanıyorum olanak verdiği için özellikle o özkurmaca hikayelerle büyük bir yakınlık kurdum.
Ve bana bir iz oldular.
Walter Benjamin bir iz kavramından bahsediyor.
Çok sevdiğim bir kavram bu benim.
Çünkü aslında diyor ki geçmiş yaşamdan bugüne kalan işaretler.
Bugün burada bir kitap olabilir.
Bir taşın üzerindeki bir ayak izi olabilir.
Ama bunlar bize bugün...
nasıl yaşayacağımızla ilgili bir bellek getiriyor.
Evet. Biz bunu gene Enes Özelciğimle konuşmuştuk.
Evet, mekanda anlamda. Bu sohbetlerde olmam lazım.
Ben gelirim, dinlerim burada.
Bence de. Çünkü şey Enes'le konuşurken mekanda anlamdan bahsettiğimiz sırada aslında içinde iz olan mekanların bize neden daha samimi geldiği üzerine konuşmuştuk.
Çünkü orada bir yaşanmışlık var.
Evet. Eğer iz yoksa temiz.
İşte çok düzenli hiçbir şekilde dünün artıkları kalmamış bir mekanda kendimizi huzursuz ve kaygılı anlam bulamamış bir halde bulma ihtimalimiz daha yüksek.
Evet geçmişten güç almadığımızda...
geleceğimiz de yok aslında.
Biz mesela bellek, feminist bellek çalışmalarında da yapmaya çalıştığımız her şeyi yani feminist sanatçıların, fotoğrafçıların ürettiklerini bir dönem video aktivizmle ilgili çalışmıştım.
Orada üretilenleri arşivlemeye çalışmak ve bunun için uğraşmanın sebebi de bu.
Çünkü aslında buradaki bellek dediğimiz şey nostaljik anlamıyla bir bellek değil.
Eskiler ne güzeldi.
Keşke onlar da bizde olsa değil.
O olmadan, o iz olmadan bugün de Biz bugün kim olduğumuzu bilemeyiz aslında.
Evet. Bu gelenek, bu taşımak aslında o belleğin taşınması bugüne benim bugünde de nasıl davranmam, ne yapmam, kendimi nerede tutabileceğim,
nerede durduğum, neyin üzerine neyi koyacağımla ilgili de bana çok şey söylüyor.
Bunu değerli buluyorum.
Benjamin'in benzetmesinden yola çıkıp.
Evet, evet. Yani bulduğunuz aslında ipucu birçok insana da ilham verebilecek bir ipucu olduğunu düşünüyorum.
Hepimiz evet sinema filmi izliyoruz, dizi izliyoruz, kitap okuyoruz ama oralarda aslında bize verilen şey her zaman çok didaktik olmak zorunda değil.
İşte belirsizliği de verebilir, oradaki anlamsızlığı, boşluğu da verebilir.
Tabii. Oradan bizi çıkaracak olan şey belki de olanı kabul etmek.
Olanı olduğu gibi kabul etmek.
Bir beraber yürüme hikayesini izlemek.
After Sun'daki gibi Jennifer Fox'un The Tale diye bir filmi var.
Galiba Türkçe başlığı yok ya da bilmiyorum.
Müthiş etkilenmişti mesela ilk seyrettiğimde.
Bu arka arkaya Mia Hansen Love'un, Justin Treat'in onların filmlerinde hep o parçalanmışlık, hatırlama ve geçmişe yönelik o anlatıyı tekrar
kurmaya çalışma, kesik.
tamamlanmamış, boş, eksik gibi görünen ama bize bir imkan tanıyan, bizi de içine alan, kendi hikayemizi de kurmamıza, bizim de ona eklenmemize olanak tanıyan bir yapı var orada.
Ve de bir sorgulama alanı.
Hiçbir anlatının tekili olmadığı.
Dolayısıyla hiçbir anlatıcının da...
Hele anatomy of a fall.
Evet. Ne kadar farklı işte çocuğun gözünden, annemin gözünden, işte adamın gözünü hiçbir zaman göremiyoruz falan.
Yani hani o ne kadar çok bizim bakış açımızı, anlatının farklı yönlerden nasıl değerlendirilebileceğini bayağı etkileyici bir şekilde vermişti.
Tabii hem o benim orada çok değerli bulduğum başka bir şey de mesela biz izleyen olarak bir yere giriyoruz ve diyoruz ki kadın...
Bağırmaya başladığında bir mutfak sahnesi vardır yani bunda.
Evet evet. Ve sen istedin bunu ben hiçbir zaman bunun olmasını istemedim dediğinde bir sorgulama hali var.
Acaba... Tamamen yer değiştilerdi.
Orada bağıran erkek olup da bütün bu işleri yapan kadın olsaydı biz aynı gözle izliyor olur muydu?
İzleyebilir miydik işte evet.
Hepsi çok düşünmeye değer sorular.
Ve sinema gerçekten bizim için önemli bir ipucu.
Bu alanı açmaları evet bizim için ipucu o elimize verdikleri.
Karanlık labirentte yolumuzu bulmak için bana en çok onlar el uzatıyor.
Çok teşekkür ederim konuk olduğunuz için.
Ben teşekkür ederim. İçtenlikle bütün hikayenizi paylaştığınız için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Sağ olun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
