
S2 B1: Yönetmen Can Evrenol - Korku Filmleri, Sayara ve Cam Sehpa
8 Ekim 2025 · 49 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yönetmen Can Evrenol ile "horror movies" türünden, kelimenin etimolojik kökenine, Caravaggio'dan "body horror" filmlerine oldukça geniş bir yelpazede sohbet ettik.
Korku filmlerinin gölge yanlarımıza tuttuğu ışık ve dönüştürücü gücünü, sinemada açtığı özgürlük alanlarını konuşuyoruz.
Filmekimi’nde gösterime girecek yeni filmi “Cam Sehpa” ve bir kadının intikam hikâyesi olan “Sayara” üzerinden hem sanatın hem de karanlığın içsel kaynaklarını keşfediyoruz.
👀 Daha fazlasını merak edenler www.canevrenol.com web sitesinden işlerini ve yazılarını takip edebilir.
Instagram: ariadneninipi
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum, yönetmen, yazar, başka ne diyelim sana?
Kurgucu. Kurgucu.
Can Evrenoğlu'yla beraberiz.
Hoş geldin Can. Hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim. Sen nasılsın?
Ben de iyiyim. Teşekkür ederim.
Önce seni dinleyicilere tanıtarak başlamak istiyorum.
Üsküdar Amerikan Lisesi sonrasında İngiltere'de sanat tarihi ve film çalışmaları üzerine çift Anadol yaptın.
Uzun metrajda Baskın, Peri, Housewife, Sayara, Ve son filmin Cam Sehpa var.
Bunlara ek olarak pek çok kısa film de çektin.
Filmlerin yurt dışı festivallerinde oldukça iyi yankı buldu.
Umarım yurt içinde de daha çok yankı bulur.
Teşekkür ederim. Netflix'e yayınlanan Hakan Muhafız dizisinin ilk sezonunda yönetmen olarak süreçte yer aldın.
Çıplak adlı mini diziyi de iPhone 11 ile çekerek hem konusunun farklı olması hem de teknik olarak farklı bir yöntem kullanmanla niş bir çalışmaya imza attın.
Eşin ve çocuklarınla İstanbul'da yaşıyorsun.
Web sitemdeki biyomun.
Güzel bir özeti gibi mi? Evet.
Bazı eklemelerle. Senin sitenden de mümkünse okusunlar.
Çünkü ben web siteni çok beğendim.
Zaten ben bayağı hani uğraşıp kasıp ona hani böyle.
Tatlı dokunuşlarla annenden babandan etkilendiğin şeylerden çok güzel yazmışsın.
Eksik olmasın. Elif Diana diye bir arkadaşım var.
Bana çok yardımcı oluyor web sitesinde.
Onunla beraber senelerdir hep güncelliğe güncelliğe yapıyoruz.
Kimse bakmıyor bu web sitesine falan diye düşünüyorum.
Bakan birisi onun için çok hoşuma gidiyor.
Evet ben baktım ve bakmalarını tavsiye ediyorum çünkü gerçekten eski yazılarını bile koymuşsun oraya, kompozisyonlarını, yazılarını.
O açıdan bence çok değerli hem de arşiv niteliğinde.
Sen zaten arşivci bir insansın.
Aynen öyle. YouTube'da videolarını, DVD videolarını özellikle izleyenler vardır.
Şimdi ben hemen en merak ettiğim yerden başlamak istiyorum.
Senle ilk görüştüğümüzde gerçi ben şeyi sormuştum.
Neden korku sineması diye.
Ona değinen bir yerden soracağım.
Filmlerinde günlük hayatta karşılaşmadığımız ama bilinç dışımızda varlığını sürdüren vahşet, şiddet, fantastik öğeler öne çıkıyor.
Ben bu soruyu biraz da Jung'un gölge kavramı üzerinden sormak istiyorum.
Yani bunlar çok fazla bizim ışık tuttuğumuz yerler değil.
Ama sinemayla beraber ya da işte korku edebiyatıyla beraber biraz daha oralara bakabiliyoruz.
Ve bu bizim entegrasyon, psikiyemizdeki entegrasyonu sağlamış oluyor diye düşünüyorum.
Sen nasıl bir yerden ilişkileniyorsun bununla?
Yani Jung'un gölge kavramı kesinlikle tam hani böyle benim hoşuma giden bir yorumu zaten bu olayın.
Yani sorunu sorarken ben de şunu düşündüm.
Aslında bizim çocukluğumuza göre veya bir tık daha eskisine göre bugün bu...
Karanlık kavramlarla daha iç içeyiz internet sebebiyle.
Aslında her türlü vahşeti, dehşeti, haksızlığı, karanlığı çok böyle beraber yaşıyoruz.
Yani internet dünyayı tek bir odaya çevirdi diye düşünürsek.
Canlı yayında izliyoruz vahşeti bazen.
Korku sineması aslında belki de 70'lerdeki, 80'lerdeki misyonundan farklı bir yerde bugün.
O yüzden de belki aslında...
eskisi kadar özgün, eskisi kadar antistatikocu mu, eskisi kadar özgür mü hep bunlar konuşuluyor.
Ama sanki ben öyle değilmiş gibi.
Senin sorduğun gibi bir yerden tam da hep yazıyorum, çiziyorum, filmlerimi yapıyorum diye düşünüyorum.
Bilinç altında veya bilinç üstünde baş etmeye çalıştığın, yüzleştiğin, yüzleşemediğin şeyleri hani böyle bir nevi Rorschach'ın o mürekkep testi gibi.
Böyle bir dökeyim içimi, bakayım sonra o mürekkepte ne var?
Aa biraz şurasını şöyle yapayım, burasını böyle yapayım gibi.
Bir şey hani korku sineması da buna en izin veren, bunun en tepesi, en özgür olabildiğin, en hani böyle sadece içerik olarak değil ki Türkiye'de benim en muzdarip olduğum konulardan biri.
En entelektüel ve en sinefil kesim bile sinemayı %90 senaryo üzerinden hep konuşuyor, yargılıyor, eleştiriyor, seviyor veya sevmiyor.
Oradan ilişkileniyor hep. Bu bizim hani kültürümüzle ve birçok şeyle de çok uzun bir konu ama yani en son Antalya Film Festivali'ne gittiğimde işte iki sene önce miydi neydi yani böyle bir filmden çıktığımda bakıyorum yani herkes
ki orası çok seçmece bir şey yani eskisi kadar kaliteli değildir artık YouTube'cular oradadır bilmem nedir falan gibi eleştiriler olabilir ama yine de orada herkes çok seven o YouTube'cular da onu çok seven hayatını sinemayla geçiren genç olsun daha
tecrübeli olsun insanlar. Ve bakıyorum hani hepsi senaryo üzerinden konuşuyorlar.
Yani nesin sen senaryo öğretmenimiz.
Hani lisede kafana vurup vurup yani senaryo böyle sanki şey gibi anladım.
Hani o saygınlık olmazsa gerisi zaten yalan dolan gibi mi oluyor ne oluyorsa.
Halbuki yani yedi sanatın birleşimi senaryo.
Ve benim için sinemada gerçekten senaryo hiçbir zaman birinci planda da değil gibi.
Tabii ki senaryo bir bel kemiği ve bel kemiğinin en kuvvetli şey olduğunu biliyorum.
Ama bel kemiği olmayan bazı Deniz Anası gibi çok güzel filmlerde.
Benim kafamda en yukarılarda, kalbimde hep en yukarılarda.
Atmosferiyle, müziğiyle, şaşırtıcılığıyla, kafanda bıraktığı başka detaylarıyla bazı filmlerin Türkiye'de hani o şekilde hiç bakılmaması gibi bir şey.
Neden buraya savruldum bilmiyorum. İşte korku sınavından başladık.
Burada buldum kendimi ama böyle evet.
Yo, bence gayet güzel açıkladın.
Yani şöyle, bu karanlık taraflara bakarken aslında sadece...
Sinemayla değil günlük hayatımızda da bunları görüyoruz diye girmiş oldun aslında internette vesaire.
Son cümle olarak da şunu diyeyim.
Hani böyle korku sinemasını bu kadar sevmemin bir sebebi de hani sadece senaryo olarak değil işte o yedi sanatın tamamında birçok farklı şekillerde de içindeki hissiyatı, kelimelere dökemeyeceğin hissiyatları aktarabileceğin bir
böyle bir frekans olduğu için çok seviyorum ve tutuldum gibi düşünüyorum.
Heavy metalcilik gibi. Heavy metalcilik.
Evet yani bu...
Protest eden tavırdan benim aklıma Caravaggio geliyor aslında.
Mesela o da dönemine göre çok üst bir sanat yapmış.
Bugün baktığımızda aslında ne kadar eleştirel bir yorumla yorumlamış Meryem Ana'yı, işte Hazreti İsa'yı vs.
Ama o döneminde baktığında...
İşte çok da beğenilmeyen ne yapıyor bu denilen çok vahşi görülen o kanlı tabloları işte Medusa'nın başı vesaire.
Onlar gözümüzün önüne geldiğinde orada vahşeti görüyoruz ama orada çok büyük bir eleştiri de var.
Yani o yüzden korku sineması böyle bazen de şey gibi görülüyor ya aman korku filmi işte falan gibi görülüyor.
O kadar değil aslında.
Evet bu tam tersine işte hani böyle metalci olduğun zaman da yediğin veya erotik veya bazen hatta komedide bile.
fazla komediyle uğraştığın zaman da yediğin bir etiket oluyor.
Esas sanat değil de bu biraz daha karikatürize bir şeymiş gibi.
Sen bu etiketi de göze alarak aslında bu işi çok seven birisi olarak o etiketten başkasından daha da çok rahatsız olacak birisi olarak yola çıkıyorsun.
O da böyle işin biraz şeyi yani bir havası yani.
Halbuki tam tersine bir Türkiye'de bir heavy metal konserine git bugün.
Daha hala. Oradaki crowd'un göreceksin ki Türkiye'nin en kaliteli ekiplerinden biri oluyor.
Crowd'larından biri oluyor orada seyirci.
Yani ben gerçek korku sineması seyircisinin de böyle olduğunu düşünüyorum.
Ama Türkiye'deki korku sinemasının birçok farklı bazı problemleri de var.
Yani Türkiye'deki heavy metal sahnesi kadar kaliteli bir korku sahnesi maalesef yok.
Tam tersine onu çünkü etkileyen bazı başka faktörler var.
İşte cin filmleri, bilmem ne filmleri falan gibi bir şeye dönüyor ya Türkiye'ye.
Baktığında korku filmlerinde.
Hem bu cin konusu üzerinden korkuyu sadece yabancı ve Amerikan olarak sevmek, onunla öyle ilişkilenmek kültürümüz yüzünden.
Hem hani etimolojik olarak korku kelimesi İngilizce'deki horror veya İspanyolca'daki terror gibi değil başka bir şey söylüyor korku.
Daha yüzeysel bir şey söylüyor aslında.
Derinine inecek bir kapı orada tabii ki var ama ilk başta etiket olarak daha yüzeysel bir şey.
Korku filmi beni korkuttu korkutmadık ya.
Kitleniyor birçok konu aslında.
Evet. Daha derinlikli bir yerden, katmanlı bir yerden baktığın zaman anlamlı.
Aslında dehşet demektir mesela İngilizce.
O yüzden aslında bir dehşeti anlatan.
Bazı Shining falan gibi filmler de mesela ben korku sineması sevmiyorum ama o korku mu falan der insanlar böyle deli ederler bir anda.
Bir dehşeti anlatma.
Bazen bir Zeki Demir Kubus filminde de bir dehşeti hissedersin.
Ama dehşetin içinde de bir sürü duygu var gibi sanki değil mi?
Korku da var, tiksinme de var.
Tabii ki dehşet böyle çok yüksek bir şeydir zaten.
Süblim kelimesinin içinde, sublime kelimesinin içinde hani ne kadar iyi ne kadar...
Sablam kelimesi üzerine bir esay yapmıştık mesela bir sanat tarihi dersinde.
Hep oradan aklıma geliyor. Dehşet kelimesinin içinde de birçok böyle farklı şey var.
Ve hani Haneke'de eski 1920'lerden Murnau'da, hani Zeki Debirkoguz'da bir dehşeti anlattığı yerler oluyor sinemasında.
Nuri Bilge Ceylan'da da. Hani bütün bunların hepsiyle beraber korku sinemasına bir tutkum var.
Öyle olunca güzel zaten.
Evet daha geniş bir perspektiften bakmamız bize daha farklı pencereler açıyor diye düşünüyorum.
Evet. Peki son zamanlarda bu Substance, Together, Get Out gibi böyle daha body horror üzerinden giden sinema diline ne diyorsun?
Yani ben bunu biraz şey gibi yorumladım.
Hani 90'larda daha böyle korku gerilim gibiydi.
Şimdi daha bedensel şeyler üzerinden gidiyor.
korku ve gerilim. İşte Substance'da bayağı bir kesme biçme gördük.
İşte Together'ı izledim mi bilmiyorum.
Birbirine yapışan o çift.
Ondan sonra yani bunlar hep metaforlar ya bir şeyleri anlatmak için.
Ama o metaforları da o kadar güçlü bir yerden veriyor ki.
Ben mesela Bazı filmler bittikten sonra o içimdeki o huzursuzluk ve rahatsızlık duygusu bir saat falan geçmemişti.
Ve bu etkiyi çok çok güçlendiren bir şey.
Dönüp dönüp düşündüren de bir şey bizi.
Şuraya geleceğim. Bu body horror dediğimiz şeyin günümüzde bu kadar artmasıyla ilgili olarak benim şöyle bir hipotezim var.
Daha dijitalleştik ve daha fazla görsel...
Dünyaya odaklandık ya daha az bedenimizle ilişki halindeyiz.
Belki onu biraz daha göz önüne sermek için bu body horror artmış olabilir mi?
Yani ben biraz şöyle düşünüyorum.
Ben üniversitede falan sorsan en sevdiği tarz body horror olan bir öğrenci olarak aslında body horror'ın altın çağı 80'lerdir.
Öyle mi? Evet body horror'ın altın çağının 80'ler olması hem David Cronenberg'in de getirdiği ve...
...dönemin getirdiği de bir kafadır ama...
...bir yandan plastik makyajın...
...aslında belli bir noktaya gelmiş olması...
...ve insanların işte...
...David Cronenberg ve benzeri...
...John Carpenter'ın The Thing filminden tut da...
...Brian Uslan'ın Society'sine kadar...
...onlara bakıp oradan... hoşuna gidip ona benzer şeyler yapmasını.
Bu bir furyadır. Bence günümüzde de böyle bir furya var.
Günümüzde de CGI ile teknoloji yine farklı çok güzel bir yere geldi.
Bu body horror yapılabilir.
Çok enteresan güzel şeyler yapılabiliyor.
O fiziksel karşılığı, onun görsel karşılığı aslında çok daha fazla yapılmasına sebep oluyor.
Ve bir yandan da aslında Bu günümüzdeki özellikle Me Too ile beraber iyice dalgalanan hani bu yeni feminist dalganın da kadın bedeni üzerinden body horrorda özgürlük bulması
bence insanların çok hoşuna gidiyor.
Ve de body horrorun tam da hizmet ettiği bir isyan bu.
O yüzden bence bu devrin en böyle tutulan şeyinin alt canrının body horror olması çok manidar ve çok hoşuma gidiyor benim.
Ama bu hani böyle kökleri özellikle David Cronenberg.
sineması üzerinden. Ki David Cronenberg'in oğlu da son senelerde babasından daha da Cronenberg filmler yapıyor.
Öyle mi? Ben bilmiyorum takip etmedim.
Infinity Pool ve Possessor diye iki filmi var ki Brandon Cronenberg'in.
Benim son senelerden en sevdiğim 3-4 filmden biri.
İkisi bunlar. Böyle de bir background'u var.
Hani bu body horror'ın. Biraz teknolojiyle beraber de arttığını düşünüyorsun.
Tabii tabii. Ben psikolojik altyapısını merak ediyorum aslında.
Niye hani tekrardan biz buna döndük?
Ben bedenle temasımın daha az olduğunu ve daha dijital bir insana dönüştüğümü hissediyorum her geçen yıl.
Bu dediğinin katkısı tabii ki var.
Ama işte bunun... Vücut bulması ve bunun bu kadar çok ve güzel şekilde yapılabilmesi teknolojinin biraz el vermesi bir.
İkincisi dediğim gibi hani bu feminist dalganın beden üzerinden orada bir isyana ulaşması.
Poor things gibi mesela. Evet kesinlikle ve sadece hani body horror başından beri aslında bir cinsel ve cinsiyet üzerinden bir özgürlüğe ve bir anarşiye aslında hep böyle çanak tutan harika
bir alegoridir. O yüzden hani bence bugün bu kadar da güzel karşılık buluyor.
Body horror'la beraber aslında hani mesela vücudun kesip parçalandığı yakın plan gore Gördüğümüz aslında vahşet dehşet filmleri de bir nevi bedensel olarak özgürleştirici bir yerden ele
alınabilir. O yüzden de ben hani body horror'ı sevdiğim kadar aslında kesmeli biçmeli vahşet filmlerinin de bazılarını.
Tabi orada çok gusto farkı giriyor.
Çok subjektif bir şey bu. Çoğu da böyle çok istismar bir yerden oluyor.
İstismarcı olanların da bazılarını seviyorum bazılarını sevmiyorum falan filan.
Ama bunları işte yapabilmek için hepsini izliyor olmak da lazım ya.
Senin sinefil olman da etkili burada.
Başından beri... Bir insanın vücudunun parçalandığı bir sahneyi izlediğim zaman gerçek hayatta bunlar ne kadar rahatsız oluyorsak internetten şahsen ben bir filmde gördüğüm zaman bu o kadar da özgürleştirici geliyor bana.
Tam tersine bir isyan gibi geliyor ve body horordaki benzer alegoriler üzerinden ben gore sinemasını seviyorum.
Yani gore sinemasının sadece yüzeysel bir pornografiye çok yakın olması da aslında bence...
Çok ikircikli ve güzel yapıyor işi.
Çünkü bir protest art yanlış anlaşılmaya çok müsait olduğu kadar da güçlüdür.
Yanlış anlaşılmaya çok müsait oldukça daha risk alan ve daha sivridir bir protest art.
Öyle bir yerden Gore sinemasına tıpkı bir Cannibal Corpse, tıpkı bir Slayer gibi bir hayranlığım var başından beri.
Bu teknolojiyi de... Düşünürsek aslında nasıl işte 80'lerde plastik makyaj günümüzde CGI ile body horror böyle bir dalga yaşıyor.
1900'lerin başına gittiğinde Grand Guignol diye bir şey var.
1800'lerin sonunda 1900'lerin başında Fransa'da bu tiyatroda yani sinema öncesi sinemanın ilk yıllarında ta tiyatronun hala daha ana akım olduğu zamanda sahnede insanları kesip biçme şovları
yapıyorlar. Buna Grand Guignol deniyor.
Gerçek. Gerçek değil hayır.
Çünkü ilk defa yine hani plastik makyaj değil o zaman onun adı ama o zamanki sanat tasarım ve o zamanki makyaj bazı şeylere izin veriyor ve o zamana kadar insanların görmediği şeyler yapabiliyorlar sahnede.
Kafasını kesmiş gibi yapabiliyorlar yok kolu sanki arkaya saklıyorlar bir şeyler yapıyorlar falan filan.
Ve bir sinema öğrencisi olarak da vahşet sinemasını ve korku sinemasını Alfred Hitchcock'un psychosundaki o bıçaklama sahnesinin...
den de geriye gittiğin zaman, araştırdığın zaman Grand Guignol'e gidiyor bu işin kökü.
Ve ben de hani Grand Guignol'ü de keşfettikten sonra da hani korku sinemasının iyice böyle konösörü olmaya başladım diye düşünüyorum.
O zaman da yine bir teknolojide bir imkan ve bunun üzerinden bedenimiz üzerinden nasıl isyan edebiliriz?
Gene o zamanda da varmış bu gündem.
Evet. Evet evet. Yani sen anlatırken aklıma şeyler de geldi.
Böyle freak show'lar varmış ya.
İşte yapışık ikizlerin çıkması.
Dev uzun boylu insanların boy göstermesi.
Bu da tam dediğimiz gibi beden üzerinden bir isyana hizmet ediyor.
İşte American Horror Story'nin bazı sezonları buna çok böyle oynayan harika birkaç sezonu var.
Bu arada karanlık bir yerden düşünecek olursak maalesef hani böyle halka açık idamlar da eskiz çağlarda özellikle tam da...
böyle bir yerden insanlara deşarj verdiği için çok sadece faşizmin insanları korkutması veya işte yukarıdaki erkek kimse o bir kont mudur, dük müdür?
Kral mıdır? Sadece onun insanlar üzerinde baskı yaratması cezalandırma kültürü değil.
Aynı zamanda o izleyicileri de hani böyle işte bu beden üzerinden isyan ettirdikleri bir katarsiz sağlaması üzerinden hani Oscar Wilde şey der hani böyle suç alt sınıfların sanatıdır aslında
der. O manada oradaki köylüye böyle 1700'lerde 1600'lerde o köylüleri oraya toplayıp onlara aslında bir deşarj bir sanat şeyi sunuyor gibi karanlık bir yerden de düşünebiliriz bu eski idamları.
Oradaki işte gerçek hayattaki kötülükten uzak sanattaki kendi içindeki demosudur bugün hala bence bu korku sineması.
O günden bugüne bağlantı kurabiliyor olman da, köprü kurabiliyor olman da aslında gitgide katmanlandırıyor anlamını.
Ama bu eski Yunan tragedyalarına kadar gider.
Oradaki kulağına civa dökmesinden tut.
Zaten Yunan tragedyasındaki ve mitolojideki korkunçlukların, sırtından bıçaklamaların.
Minotorlar. Evet işkencelerin ve senin programına da isim olan bütün bu oradaki işte labirent içinde kalmalar, bilmem neler her türlü klostrofobi, her türlü fobinin kökü olarak baktığın zaman zaten hani
korkunç. korku en eski, en primal hikayedir.
O yüzden oraya kadar istediğin gibi o repertuarı genişletebiliyoruz.
O köprüyü de kurabiliyorsun ve bu çok değerli bence.
Yani insanların korku filmiyle ilgili işte daha yüzeysel baktıkları bir yerde bunu bu şekilde açıklıyor olman benim için çok değerli.
Birçok insana da bence bu fikir verecektir.
Şimdi ben biraz Sayara filmine gelmek istiyorum.
Kadının intikam aldığı film deyince tabii aklımıza bir geliyor hep.
Ama ben geçen hafta Sayara'yı izlediğimde başka bir kadın intikam filmi gördüm.
Baya canlı gerçek vahşet sahneleri izledim.
Onları izlerken de ben filmi iki bölümde izledim bunu da itiraf edeyim.
Çünkü tek seferde izlemeye yüreğim kaldırmadı.
Ama izlesin tabii insanlar da.
Tavsiye ediyorum. Şimdi onu izlerken şey efektler benim çok hoşuma gitti.
Yani Bakmakta zorlansam da böyle gözümü bir kapatıyorum bir tekrar bakıyorum yapabilmişler mi gözünü gerçekten oyabilmişler mi falan diye.
Oralar çok hoşuma gitti. Oralarda mesela nasıldı süreç artık daha kolaylaştı mı mesela efektleri yapabildik?
Yani Türkiye'de hala çok zor bu.
Çünkü Türkiye'de böyle bir sektör böyle bir şey olmadığı için bu yeteneği ve ilgisi olan plastik makyajcı...
Sanatçıların da kendilerini yeterince deneyecekleri, tecrübe kazanacakları, orada kazandıkları tecrübeleri başka yerlerde uygulayacakları bir talep yok maalesef.
O yüzden böyle noktaya atış bir iki tane bu işi çok seven insanla çalışıp hep böyle kendi repertuarımdan örnekler çıkartıp onlara göstererek falan filan yapma şansı buldum.
Sayarada da Hüseyin Akgül.
Zaten çok başarılı bir plastik makyajcı, bir sanat yönetmeni.
Hatta benim filmlerimde yani biz onunla böyle her şeyi beraber yapıyoruz gibi yaklaşıyoruz o sahnelere.
Ama şöyle oluyor.
Her seferinde ikimiz için de bir okul gibi oluyor.
Yani aslında Amerika'yı baştan keşfediyoruz her seferinde.
Ben baskında sadece bir kere sektörün en nasıl söyleyeyim?
Hem en pahalı hem en top makyajcısıyla çalıştım.
Derya abiyle. Derya abi divadır biraz da.
Öyle mi? Evet. Hatta biraz da korkuyordum ben.
Ben de çok ilk filmim.
Herkes de Derya abiyle ilgili beni korkutuyordu.
Çok iyi anlaştık. Çünkü o çok sevdi sahneleri ve harika bir iş çıkardı zaten.
Ama yani Derya abinin yaptığı diğer işler nedir diye sorarsan hani Recep İvedik'in göbeğini falan yapması gibi aslında enteresan işçiliği olan falan işler ama onun dışında başka bir şey yok.
Sektör öyle bir şey talep etmiyor çünkü.
Hani gitgide zaten CGI'ya dayanması, Türkiye'de zaten öyle sahneler pek olmaması, sansür bilmem ne falan deyince Sayara'da Hüseyin'le beraber, Hüseyin'in iki tane veziri var Yeşim abla ve Yeşim.
İki tane Yeşim onlarda. Yani harika bir süreç geçirdik.
Ve ben kendi asistanlarımla sevdiğim filmlerden sahneleri kesip, onları böyle indirip, onları hatta print edip, Hüseyin'in gidip ofisine duvara asıyorum.
Şununla gibi olsun falan filan böyle çalışıp yaptık.
Ve Hüseyin bunu çok çok çok...
başka işlerde kazandığı paraları göre bizim işimizde çok daha ufacık bedellere yapıyor.
Çünkü çok keyif alıyor ve görüyor ki ben de hani para kazanma gayesi çok daha arkalarda olan öncelikle para kazanma aslında hiç yani sayara çok daha şey hobi gibi bir film.
Yani benim yaptığım bütün filmde biraz öyle olmasına gayret ediyorum zaten.
Öyle çok mutlu oldum sahneleri beğendiğine.
Çünkü o sahnelerin bazıları çok iyi çalışıyor.
Bazıları o kadar iyi çalışmıyor.
Bazısını kurguda başka türlü yapıyorum.
Sahnede çalışmayınca B planı ne yapsak Hüseyin'le birbirimize bakıyoruz.
Orada başka çözümler buluyoruz.
Aslında sürekli bir çözüm bulma süreci de işliyor sinema filmi çekerken değil mi?
Tabii intermedya yapımcılığında yaptık biz Sayara'yı ve intermediyadan line producer'ımız Buğra, Buğra Dellerbaşı o da çok keyif alarak bizim başımızda duruyordu.
İşte daha önce o baya büyük bir iki dizi böyle bir mafya dizileri falan yaptılar.
Mafya dizisinde de vardır baya kan.
Ama yani hiçbir zaman benim filmdeki gibi olmuyor.
Hatta işte bir tane araba içinde Cumhuriyet Başsavcısı bıçaklama sahnesi var bizim filmimizde.
Yani orada Buğra böyle bir noktada bana döndü.
Can dedi yani bizim şu bütün filmimizin sanat bütçesi hani biz bunu bir dijital platformda çekiyor olsaydık dijital platformdaki herhangi bir dizideki bir tane böyle sahneye denkti.
Ve sahne sonuçta da öyle olmuyor aslında günün sonunda.
O sahnede ne zor değil mi? Yani çok dar bir alan, bıçaklanıyor, öldürülüyor, kanlar fışkırıyor.
O arabaya ne oldu sonra? Biz özellikle arabasının içinde hani böyle bir sahne çekilmesine okey olacak.
Hani günün sonunda biraz bir leke kalırsa biraz bunu bu riski göze alacak birini bulmak için bayağı uğraştık.
Ondan sonra onu bulduktan sonra sanki hiçbir leke payımız olmayacakmış gibi arabanın içini...
Uzun uzun böyle hem spraylerle hem böyle çok ince filmlerle kapladık.
Tabii tabii. Çünkü arabanın içinde kurbanlı koyun kesilecekmiş gibi bir sahne olacak.
Bak ona göre bana bir araba bulun lütfen gibi bir şekilde aradık biz arabayı.
Ve ondan sonra da gerçekten doğru yerleştirilmiş kablolarla ve doğru kameranın koyulduğu yerlerle.
Daha sonra kaotik bir kurgu ve çok baskın elektro bir soundtrack ile desteklediğimiz manyak bir sahne oldu.
En sevdiğim sahnelerden de biri.
Evet orası gerçekten etkileyiciydi.
Çok eğlendik sette de onu çekerken.
Hep vardır ya sette çok eğleniyoruz.
Bu arada sette özellikle...
Çok eğleniliyor yani öyle sahne.
Hem böyle bir stres oluyor.
Maçın son 3 dakikasıymış gibi bir stres.
Çalıştı mı çalışmadı mı falan gibi.
Sahnenin dehşetine dair pek bir şey olmuyor.
Ne zaman sahnenin dehşetine dair sette karanlık bir hava oluyor biliyor musun?
Sesin ön planda olduğu sahnelerde.
Bu da mesela derste hep öğrencilerime de söylediğim bir şeydir.
Yani ses insan üzerinde görselden çok daha farklı bir ikna ediciliği ve kandırıcılığı olan bir şey.
İstediğin vahşet sahnesini çek.
Zaten sahte olduğunu biliyorsun ama birisi sette ağlasın, işkence görüyormuş gibi bağırsın, çağırsın.
O zaman böyle hani Işık Şefi'nin bile yüzü düşüyor, herkes önüne bakıyor falan.
Biliyorsun gerçek olmadığını ama hani ses farklı etkiliyor insanı.
Bu mesela ben çocuklarımı, çok gençler şu an tabii şu an olmaz ama birkaç sene sonra mesela bir...
Plastik makyaj, vahşet sahnesi çekilen bir ortama sokabilirim gayet.
Orası bir tiyatro gibi oluyor çünkü.
Ama birisinin ağladığı falan bir sahneyi görsün istemem.
Mesela daha büyük bir yaşa kadar.
Orada farklı bir şey oluyor.
Bu da çok enteresan sesle ilgili bir şeydir.
Hatta İngiltere'nin en önemli, en saygın sinema dergisinin adı Sight and Sound'tur.
Ben İngiltere'yi ilk okumaya gittiğimde hem sinema hem müzik dergisi falan zannetmiştim.
Hayır, sinemayı tarif edişi Sight and Sound yani.
Görsel ve ses üzerinden anlatıyor.
Zaten şey gerilim filmlerinde de o müzik ilk başta gelir ya dın dın dın diye.
Oradan anlarsın bir şey olacak.
Hani kendini hazırla demektir o ses değil mi?
Aynen. O müziğin ne kadar klişe olup olmadığı, ne kadar önce mi geldi sonra mı geldi falan filan orada kocaman böyle bir şey gusto oluyor.
Peki şey, filmin ilhamı şeyden geldi galiba değil mi?
Jujitsu'dan. Sen Jujitsu yapıyorsun.
Sayara'nın ilhamı evet birkaç farklı yerden geldi aslında.
Öncelikle hani ben böyle her filmimde sanki bir ilk film yapıyormuş gibi yeni bir şey yapmak istiyorum.
Ve de hani böyle bir...
Dövüş filmi yapmak hep çok istiyordum.
Ama işte dövüş filmi yapmak çok çok çok zor bir şey.
Dublörler lazım. O lazım bu lazım.
Sadece bir tane harika bir dövüş bilen bir başrol değil.
Ondan dayak yiyecek olan herkesin de çok iyi bilmesi lazım.
Kareografi lazım. Çok daha fazla plan alman lazım.
Daha fazla zaman lazım. Hakkıyla böyle benim idealimdeki gibi bir şey yapmak için.
Ama evet benim bu sinemadan sonra en büyük aslında belki de...
Hobim, tutkum dövüş sanatları ve Jijitsu.
Ve böyle bundan 10 sene önce bir hatta 12 sene önce bir Jijitsu kısa filmi çekmiştik.
Elif Domaniç ve Athena Gökhan'ın oynadığı.
Hadi ya. Evet bir Mataleon adlı bir kimono markasında bir reklam.
Hala yazıp bulabilirsiniz bunu Google'da.
Mataleon kimonos commercial diye Mataleon reklam falan.
Ve onu çekerken fark ettim ki aslında güreş vari ve kitlemeli Jijitsu judo vari bir şekilde yaklaşırsan sahnelere.
çok daha ekonomik bir şekilde ve çok daha etkili bir şey yapabiliyorsun.
Artı daha da gerçekçi oluyor biliyor musun?
Çünkü gerçek hayatta Jean-Claude Van Damme tekmeleri gibi Bruce Lee bilmem kareografisi gibi geçmiyor dövüşler.
Gerçek hayatta çok daha itiş kakış üzerine geçiyor.
Tabii sen gerçek deneyiminde olduğu için o dövüş sporunda daha iyi sahneleri de planladın büyük ihtimalle.
Ayrıca da hani eğitimsiz dövüşlerden de bahsediyorum.
İnternette falan da baktığında sokakta baktığında hani ve çok da görmüyoruz tabii bunu ama eğitimsiz iki insanın dövüş sahnesinde de gerçekten o çok garip oluyor yani.
O garipliği, sarsaklığı yakalamak için ve de Jejitsu bilen bir kızın ki bizim filmimizde bu Sambo.
Çünkü Orta Asya'daki versiyonu Rusya üzerindeki, Sovyet Rusya üzerindeki versiyonu Sambo oluyor bunun.
Sambo bilen bir kızın aslında intikamı gibi bir yerde.
Aa bir dakika o zaman yapabilirim belki ben bunu falan gibi bir yerden yola çıktım.
Günümüzde de son 10-20 senedir dünyada en hızla büyüyen spor olan MMA UFC'de böyle Eski Sovyet kültürüyle sporu öğrenmiş Müslümanların inanılmaz bir dominasyonu var.
Öyle mi? En büyük şampiyonlar işte Kabip Nurmagomedov, İslam Makaçev, Kamzat Çimayev gibi hep böyle sonunda ev falan olan.
Sovyet kültürüyle, sam boyla büyümüş ve 5 vakit namaz kılmak ve antrenman yapmaktan başka hiçbir şey yapmayan böyle Müslüman canavarlar var ve bunların bazılarını çok seviyorum.
Ki filmdeki karakterin babası öyleydi.
Öyle bir karakteri bu devirde kullanmak çok güzel olur falan diye düşündüm ama sonra...
İlk 5 dakikada aslında bir kadın öldürülüyor ve sonra bir kız kardeş intikama çıkıyor gibi bir şey yazacaktım ama.
Orayı daha uzun almış.
O ilk 5 dakika o kadar uzun sürdü ki.
Evet. Böyle Batı Ataşehir'de geçen çok toksik bir Zeki Demir Kubuz filmi gibi bir şey demişti.
Gibi başladı. Çok heyecan duydum onu yazarken ve çok hoşuma gitti.
Ve dedim ki bir dakika buraya böyle tutunca da aslında daha da yani o zaman daha da yapılabilir bu film.
Çünkü baştan sona dövüş çok zor gerçekten.
Evet. Ekonomik olarak da çok zor.
Katarsisi ve çatışmayı yukarıda tutmak olarak da.
kolay değil. O zaman gerçekçiliğini kaybediyor.
Kız bir yerden sonra yorulsun istedim.
Özellikle bizim filmde karakterlerin yorulması, bir iki darbe yedikten sonra hiçbir darbe yememiş gibi devam ediyor olması falan gibi şeyler çok dikkat edilmiştir Sayara'da.
O açıdan çok gerçekçi bir dövüş filmi olduğunu düşünüyorum.
Çünkü en gerçekçi dövüş filmi dediğiniz bazı Hollywood veya Kore filmlerinde bile bir o yumruk yiyor, bir o yumruk yiyor, kafasını oraya vuruyor, bilmem ne.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.
Ben neyden... Estetize değildi canım.
Bayağı gerçekçiydi. Oradaki o yorulduğu Artık hani sonunda yoruldu.
Hatta cheat ediyor. Hatta hile yapıyor.
Evet evet. Dönüş öyle bir şeydir aslında.
Ve de hani orada da işte böyle hem Jejitsu kareografisiyle bayağı çalıştık sahneleri.
Jejitsu hocam Özdemir Kızılkan geldi.
Herkesi mindere davet etti.
Sonra bizimle beraber sete geldi falan.
Kendisi de ufak bir sahnede oynadı falan.
Bayağı çalıştık. Hem de o çalıştığımız şeyleri çalışılmış gibi gözükmesin diye.
Hem çekerken böyle çok doğaçladık ve biraz sarsak olmasına...
Özen gösterdik. Hem de kurguda özellikle tam tak tak tak tak böyle puzzle gibi olmasın istedim yani.
Biraz böyle sarsak olsun istedim falan.
Ya işte mesela Kill Bill'de orada Uma Thurman çok estetik yapıyor yani.
Ya da işte bir anda kanlı sahneler gelince çizgi film moduna geçiyor ya.
Hani sende öyle bir şey yok.
Kanlı, gerçek ve çutur çutur kemik kırmalı çekmeli falan.
Evet daha çok böyle David Cronenberg'in body horror'ı bitirdikten sonra kariyerinin ikinci kısmında çektiği bazı böyle enteresan ufak mafya filmi gibi filmler vardır.
Eastern Promises, A History of Violence.
Oralarda böyle ufak dövüş sahneleri vardır ve bence sinema tarihinin en ikna edici ve en karambol gibi ama çok sert dövüş sahneleridir onlar.
Hep onlardan örnek alarak kareografiyi yaptım bir yandan.
Bir yandan da bununla beraber Snowtown, Kinatay, biraz Gaspar Noah filminin bazı sahneleri gibi böyle kütüphanemdeki en karanlık, en moral bozucu, en rahatsız edici filmlerden hep böyle ilham
alıp çalmaya çalıştım oralardan.
Bunu söylemekte... da bir ayıp yok yani değil mi?
Hani ilham almak çalmak falan.
Tabii canım iyi sanatçı hırsızdır lafı var ya Picasso mu lafı mıydı?
Olabilir. Yani hani Bunu belli bir gustoyle ve belli bir doğru bir hissiyatla yaptıktan sonra bu şekilde olur zaten hani bu.
Yani işte yok Kurosawa filminden alıyor da bilmem ne yapıyor da falan deniyor ya.
Evet alabilir yani ya da Substance'da mesela.
Zaten almadığı zaman olmuyor.
Evet şeye çok benzettiler ya.
Hatta sekans sekans benzettiler Substance'ı.
Kübrük'e benzettiler Kübrük sahnelerini.
Evet ama Substance'ın yönetmeni de belli ki direkt onun oraları alıp oraları print edip duvara asıp sanat yönetmenine gösterip falan yapmış olduğunu.
aşikar yani hani. Evet bunda da bir söylemekte bir beysi yok.
Küllük de biraz öyle yapmıştır zaten.
Hani ondan öncekiler de biraz öyle yapmıştır zaten.
Öyle öyle gelişiyor. Tabii ki.
Bilim gibi. Yani aynen öyle.
Mesela Eyes Wide Shut'ın veya işte erotik sinemanın en müthiş örneklerinden biri David Cronenberg'in Crush'in al sahnelerini bak Helmut Newton'un ünlü erotik fotoğrafçı Helmut Newton'un fotoğraflarından birebir
gibidir birçok sahne. Yani bu birçok örneği var daha.
Hatta işte dün de bu arada Yine Jejitsu'daydım antrenmanda.
Bizdeki Jejitsu ekibi de çok enteresan.
Herkes böyle satranç kulübü gibi yani.
Herkesin enteresan başka hobileri falan da var.
Böyle bir... Güzel sanatlarda okuyan bir arkadaşım şey dedi.
Abi dedi ben baskını izledim. Çok sevdim falan dedi.
Bana böyle Caravaggio Bruegeli falan hatırlattı dedi.
Bak gördün mü? Herkes de bir Caravaggio çağrışımı yapıyor.
Caravaggio zaten herkese etkilemiştir zaten çünkü.
Ve de yani günümüzün politik doğuruculuk dünyasında...
...çoktan cancel edip her şey yasaklanması gereken de...
...korkunç bir özel hayatı vardır.
Evet. Cinayetten tip gümlenmeye kadar.
Tabii tabii. Dev bir suçlu yani aslında baktığında yani.
Ve ünlü yine erotik çizgi romancı Milo Manara'nın...
1970'ler 80'ler.
O erotik dediğin anda bende yok o bilgi.
Milo Manara'nın evet evet.
Ben böyle boş bakıyor olabilirim.
Kim Topras vardır mesela 80'lerde falan.
Hani o sinemadaki karşılığı.
Milo Manara müthiş bir çizgi romancı.
Ve yakınlarda Karavac'un hayatını şey yaptı.
Evet onunla ilgilenirim. Çizgi romanını yaptı.
Ve hem böyle oradaki bütün işte böyle o.
Şehrin arka sokaklarındaki suç ve fuhuş ve bütün oradaki kokuşmuş düzeni de böyle filtresiz çizmiş.
Bir yandan devrin işte ünlü kalelerini, köprülerini falan da bir mimari böyle sanki eskiz gibi çok detaylı çizmiş.
Müthiş bir çizgi roman. Bu arada çok tavsiye ederim.
Evet. Jijitsu'dan geldik bu noktaya.
Ben de bu arada kickbox yapıyorum.
Harika. Ben de yaptım bayağı bunu.
Öyle mi? Bayağı seviyorum.
Hiç bu kadar seveceğimi düşünmezdim.
Şimdi benim tipime bak ne kadar hanımefendiyim.
Ama kickboksta böyle içimden bir canavar çıkıyor yani.
Ve inanılmaz bence kadınlar için de dengeleyici ve güçlendirici bir spor olduğunu düşünüyorum.
Kesinlikle. Jiu Jitsu kadınlar yapıyor mu?
Tabii ki. Bu soruları abes buluyorum değil mi?
Çünkü görmedim cici su yapan kadın.
Çok var çok var. Hani biraz beni takip edersen ben arasına paylaşıyorum da çok hoşuma gidiyor çünkü.
Bazı böyle bu işin selebritesi Los Angeles'da, Brezilya'da böyle bazı kadın cici sucular da var.
Tabii ki daha male dominated bir dünya dövüş sanatları.
Ama her dövüş sanatına baktığın zaman hemen orada böyle çok yükselmiş ve iyi yapan kadınlar olduğunu da hemen göreceksin.
Jijitsu'da çok temas, çok çok çok temas olan bir spor olduğu için.
Evet o yüzden sevmedim ben. Evet ama işte hani onu sevmeyen kadın olduğu kadar onu sevmeyen de erkek olduğu için benim de birçok erkek arkadaşım bakıp aa o ne ya falan filan nasıl birbirinizin bacakları arasında o kadar rahat ediyorsunuz falan filan ter kokusu falan diyorlar
ama hani oradaki rekabet ve oradaki stres altında doğru strateji kullanma ve işte vücudunu doğru şekilde kullanma falan filan gibi konuların yanında hani termiş bilmem neymiş falan hani Çok
da önemsemiyorsun. Bu normalde sen basket oynarken aşırı hırslı bir şekilde son dakikalarda pota altında rakibine arkanı dövmüşken rakibiniz yok sana dokunuyormuş yok omuzu teri suratına değiyormuş umurunda olur mu?
Onun gibi bir şey yani bu.
O yüzden biraz böyle alışık olmakla alakası var.
Bir de babalık kısmına gelelim, senin baba oluşun.
Yani günlük hayatta tabii ki işte çocukları okuldan aldın mı, kursa götürdün mü, ay basketi vardı, ay şusu vardı gibi bir hayat yaşıyorsun.
Ama arka planda senin zihninde işte böyle kanlı sahneler, vahşetler ya da işte senaryoyu düşünürken şunu nasıl yapsam gibi problemleri çözmeye çalışıyorsun.
Bu ikisi nasıl devam ediyor gün içinde, senin ruh halini nasıl etkiliyor?
Yani bu çok böyle güzel ikircikli şizofren bir durum tabii.
Yani buna böyle biraz şey, neredeyse ezoterik bir cevap vereceğim.
Burçları hiç sevmem, etmem falan.
Geliyor Burç. Ama mesela ikizler olmuş olmayı küçükten beri çok seviyorum yani.
İkizler Burç'u musun? Ben ikizlerim ve onu ilk duyduğumdan beri çocukken.
Yani ben ilk çok küçükken de en sevdiğim sayı ikiydi hep falan filan.
Bilmiyorum böyle daha manevi bir yerden cevap verebileceğim buna.
Çünkü o ikililiği çok seviyorum.
İşte Batman'daki Two-Face dövmesi vardır bende falan.
Onu da çok severim falan böyle. Yani biraz Ying Yang'dan tut da bunu.
İşte Batman'daki Two-Face'e kadar.
Joker. Trickster.
Zaten Batman'daki bütün villainlar biraz iki taraflıdır.
Two-Face artık iyice aşikar.
Ama hepsi biraz iki taraflıdır zaten.
Hepsi biraz. Batman kendisi de öyledir ya.
Evet evet. O yüzden. Sen böyle ikili yaşam sürmeyi seviyorsun o zaman.
Evet yani kesinlikle. Birçok hatta o ikilliler kendi içinde de ikillilere ayrılıyor falan gibi.
Ama evet bunu özellikle mesela Sayara'yı yazarken.
Bugüne kadar yazdığım en karanlık şeydi çünkü.
Sayara'daki sahneleri doğru şekilde bulurken falan hep böyle o sıralar hep ben alıyordum uzayı okuldan.
Ve saat böyle üç buçuğa kadar oturuyorum bunu yazıyorum ve çoğu zaman da yazmak oturup hiçbir şey yapmamaktır böyle.
Ve ulan yine yazamadım bugün bir şey falan diye dertlenir size falan.
Son yarım saat bulursun falan.
Ve böyle orada en böyle karanlık ve can acıt şeyleri yapıp yapıp yapıp sonra gidip böyle diğer velilerle beraber normal bir şekilde.
Çocukları beklerken orada kendime çok gülüyordum dışarıdan bakıp.
Bence bu böyle çok tatlı bir komedi sekansı olabilir.
Kesinlikle bu bir sitcom yani.
Sitcom. Bence böyle bir şey belki ileride yapabilirsin.
Valla düşünüyorum.
Karanlık düşünceleri olan bir adam ama çok da masum akşam böyle figürleri oynatıyor oğullarıyla.
Ve böyle hani kurgularken de yalnızsın.
Set o kadar karanlık değil ama yazarken ve kurgularken yalnızsın.
Ve Sayara gibi bir materyalle yalnız başına kalmak.
Oradaki en böyle kalp kırıcı anı bulmaya çalışmak.
Sabaha kadar falan. Enteresan bir psikoloji oluyor.
Sayara'yı kurgulayıp kurgulayıp sonra eve gelip böyle uzayla Mars'ı öpüyordum.
Böyle okula gitmeden onlar geliyordu mesela.
Sabaha karşı geliyordum eve. O da evet enteresan bir psikolojiydi.
Evet öyle olduğunu tahmin ediyorum.
Şimdi yeni film Cam Sehpa'dan da bahsedelim isterim.
Önümüzdeki hafta izleyeceğiz.
Bu arada Sayara'yı da bu ayın 26'sında.
Veya 27'sinde emin değilim.
İnternetten bakabilirsiniz. Kork Film Festivali'nde Türkiye'nin ilk korku film festivali.
Onur Doğan yapıyor, yönetiyor.
Bayağı da güzel bir iş çıkartıyor Onur'a.
Buradan tekrar tebrikler, teşekkürler.
Sayara orada gösterilecek.
Şu anda zaten isteyen izliyor Sayara'yı.
Ama sinemada da. Türkiye'mizde her yerde sansürlü olmasına rağmen hiçbir dijital platform Sayara'yı almıyor.
Bak Almanya'da, Amerika'da, Fransa'da satıldı.
Tayland'da, Japonya'da satıldı.
Ama Türkiye'de hiçbir platform dokunmuyor sayara.
Sansürden de geçemiyor.
Bu bir otosansür bence. Bir hani estetik ve anlayışsal bir otosansür.
İki devlet sansüründen korkan özel sektörün otosansürü.
Üç hani benim adım üzerinden bir yanlış anlaşılma ve yanlış etiketleme üzerinden de hani devam eden bir otosansür durumundan dolayı bu ileride daha da büyük bir rütbe kazandıracak bence sayaraya.
Hani bu devirde Türkiye'yi en iyi ifade eden Belki de en iyi ifade eden film olduğunu düşünüyorum her izlediğimde.
Kendi işim diye demiyorum ama muhteşemdir.
Efendime söyleyeyim. Ama büyük ekranda ve seyirciyle beraber izlemek isterseniz Kork Film Festivali'nde olacak.
Hatta işte en son benim gösterimlerimden birinde bir müzisyen, rapçi bir arkadaşım bana şey demişti.
Can demişti uzun süredir salonda diğer insanlarla beraber izlemekten böyle hafif rahatsız olup hafif hoşuma giden bir film izlememiştim.
Demişti. Hani çünkü ne kadar vahşet dehşet veya ne kadar böyle garip bir şey olursa olsun Türk olduğu zaman bizim buradan olduğu zaman farklı etkiliyor insanı.
O yüzden bunu seyirciyle beraber izleme deneyimini kaçırmayın diyorum.
Ya bir de hep birlikte izlemenin gerçekten farklı bir psikolojisi var evde izlemektense.
Peki şimdi cam sehpadan bahsedelim mi?
Biraz komedi gibi de dedin.
Evet komedi gibi değil baya komik aslında.
Ama çok karan böyle çok büyük bir trajedi ve bir evlat acısı var hikayenin ortasında ve bunun etrafına bir komedi Olması çok garip.
Ve bu açıdan da bence sinema tarihinde bir benzerini daha bulması zor bir film bu.
Karamizah gibi bir şey mi? Evet.
Tamam. Bu arada hemen söyleyeyim.
Önümüzdeki hafta çarşamba, perşembe Atlas sinemasında ve Kadıköy sinemasında biletler ya tükendi ya tükenmek üzere bu arada.
Belki bu çıkana kadar tükenmiş olabilir.
Film ekimi kapsamında gösterilecek.
Sonra İzmir, Ankara, Eskişehir'de de gösterilecek.
Alper Kul. Başrollerde algı ekeyle beraber muhteşem bir performans çıkartıyor.
Zaten sadece 7 oyuncu var ve Özgür Emre, Ece Su, Elif Sevinç ve Hatice Aslan, Aslı Vankoğlu müthiş bir kadromuz var.
Ve bugüne kadar ki benim bir filmimdeki en iyi oyuncu kadrosu diyebiliriz.
Bütün oyuncularım bence harika iş çıkartıyordu.
Bunlar daha doğrusu en tecrübeli ve en böyle yıldız kadro.
Daha bildiğimiz isimler, tanıdığımız isimler.
Ama hepsini de böyle pek alışık olmadığınız bir şekilde göreceksiniz.
Hadi bakalım. Evet o açıdan bence çok enteresan.
Merak ediyoruz. Evet bir İspanyol filminin de remake'i bu arada.
Yani bu sinema tarihinde benzerine pek göremeyeceğiniz bir film falan diyorum ama aslında çok benzer bir film de var tabii ki.
Ama bence Türk, ben bu filmi hani böyle bir Türk kültürüne ve günümüze uyarlarken, günümüz Türkiye'sine uyarlarken filmin çok daha bir şekilde derinlikli, çok daha enteresan olduğunu düşünüyorum.
Orijinal filme büyük saygı ve sevgi içerisinde.
Öyle. Bir de Türk versiyonunu izlemiş oluruz o zaman.
Evet gibi. Bazı şeyleri de değiştirdim tabii.
Ve böyle daha farklı oldu.
Hani neredeyse daha komik ve daha korkunç oldu gibi geliyor bana.
Bir yandan sinematografi olarak da çok aydınlık ve çok daha hani böyle tripotta ve daha sakin bir sinematografi.
Çünkü Sayara'da gördüğün hani yeni yaptığın filmde de öyle.
Sinematografisi böyle çok daha Fransız yeni dalga veya dogma gibi.
Punk olmasını seviyorum ben ama bu filmde punk bir sinematografi yok.
Ve bu filmin trollüğüne ve filmin ruhuna çok daha yakıştığını düşünüyorum bunun açıkçası.
İzleyip görelim. Bir Can Evren ol filmi.
Evet. Peki son soruma geliyorum.
Bu soru bir tür Joseph Campbell'ın öne sürdüğü kahramanın yolculuğu sorusu.
Kendini balinanın karnında ya da Ariadne mitindeki gibi labirentin ortasında kana susamış minotorla göz göze gelmiş hissettiğin, zorlandığın deneyimin neydi ve oradan çıkış için bulduğun ipucu ne olmuştu?
Bu çok zor bir soru bu arada.
Sen bana bunu söyledikten beri düşünüyorum.
Duygusal olarak böyle yerlerin içinde bulup kendimi çıktığım çok oldu.
Onun dışında hani özellikle babamın hastalığı ve vefatı sürecinde çok böyle hissettiğimi düşünüyorum.
Aklıma da Batman'in, Alfred'inin hani neden biz düşeriz Master Bruce?
Çünkü tekrar kendimizi ayağa kaldırıp devam edebilmek için falan lafı geliyor.
Ama ben kariyersel olarak da böyle yerlerden geçtim belki falan.
Hep aklıma şöyle bir şey geliyor.
Sanki ben o ipi hiç bırakmadan çocukluğumdan beri giden bir tarzım var gibi.
Daha çok hani o... Balinanın içinden çıkamadığım yerler de oldu belki ama ben oralara kendimi alıştırdım gibi düşünüyorum.
Veya kendimi hani mesela bir arkadaşım vardı çok sevdiğim bir arkadaşım.
Üniversite zamanı bir kıza aşık oldu her şeyi bıraktı onun peşinden Ankara'ya gitti hiç istemediği bir bölümü okurken kendini böyle rezil bir evde buldu.
O ev yani orada da ziyaret etmiştim onu böyle hani.
pislik içinde yaşıyordu falan filan.
Sonra her şeyi bir anda bırakıp o kızı da bırakıp pat diye döndü.
Burada reklamcılık okudu ve çok iyi başarılı bir reklamcı oldum.
Mesela benim böyle bir hikayem yok açıkçası.
Böyle bir vurucu kırılma noktan yok yani.
Ben hala odadayım yani. O Ankara'daki garip odadayım.
Ve o odayı kendi sarayıma çevirdim bazı durumlarda.
Veya da bazı yerlerde de onu gömdüm belki de.
Hala onunla beraber yaşamayı öğrendim.
diye düşünüyorum. O açıdan böyle kahramanın yolculuğu gibi enteresan bir örnek veremeyeceğim maalesef bu hikayene.
Ama işte hani bu babamın hastalık süreci olsun ama işte deminden beri konuştuğumuz yani mesela şeyi söyleyebilirim bu Türkiye'nin ilk Netflix yönetmeni olma hikayesi çok benim için enteresandı ama işte
Sovyetlere karşı uzay yarışını kazanan Amerika'nın Ay'a gidip Ayda burada hiçbir şey yokmuş ve buradan sonra da gidecek başka bir yer yok demesi gibi bir yerde buldum kendimi.
Ve çok büyük bir benim için çok acı tatlı bir tecrübeydi.
Bak bu çok güzel yani Netflix'ten sen biraz da hoşlanmayarak ayrıldın galiba değil mi o projeden?
Çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.
Çünkü Netflix Türkiye üzerinde söylüyorum bunu ama gördüğüm kadarıyla da benim orada brief.
Amerika'dan geliyordu. Netflix değildi problem.
Yani Netflix Türkiye'deki yani burada zaten BKM'nin yerine geçmeye çalışan bir Invasion of the Body Snatchers gibi bir tavırda.
Hani ana akımın yerine geçmeye çalışan bir Netflix görüyoruz şu anda.
Ana akımı belki daha kaliteli yaptığı söylenebilir.
Belki daha da sıkıcı yaptığı söylenebilir.
Bilmiyorum 2. Bahar kadar enteresan bir şey var mı bugün veya bir süper baba gibi herkese hitap eden bir şey var mı Netflix Türkiye'de çok tartışılır.
Onu geçiyorum. Sanat sinemasını tamamen bitiren bir yerde.
Ama bu tabii ki sadece Netflix'in suçu değil.
Yani bu teknoloji ve özellikle tüketim.
Cici'nin suçu bence hepimizin.
Daha konfor alanında izleyici yani oturup Netflix'te ne varmış diye kaydıran insanlara dönüştük ya ki dönüşmeyelim keşke.
Bence onunla alakası var. Hani seni beni de Netflix'in başına koysalar belki biz de böyle yapmak zorunda kalırız ve belli bir kâr marjı yapmak için kafamıza silah dayarsa birisi.
Bana da bir arkadaşım şey demişti zamanında Los Angeles'tan.
Onu demişti burada gelip Netflix'in binasını görsen 7 katlı bir binası var 6 katı avukat dolu.
Netflix böyle bir marka zaten böyle bir şirket.
Ne bekliyorsun demişti.
Halbuki biz oraya girdiğimizde ve bizden istenen sunum.
da başka bir şeydi ve ben o zamanlar biz Dark'ı izliyorduk, La Casa de Papel izliyorduk, Netflix yeni gelmişti.
Netflix çok cool ve özgürleştirici bir markaydı.
Biz o özgürleştiriciliğin aslında özgürleştiricilik olmadığını gördüğüm yerde benim için çok hayal kırıklığı olmuştu.
Çünkü orada beni de tabii bir reklam yönetmeni olduğum için, böyle presentable olduğu için, İngilizce konuştuğum için falan başka şekillerde seçtiler beni oraya.
Başka bir kıyafetimden dolayı seçtiler beni oraya.
Bir de Baskın, Netflix'teki Türk filmidir.
Amerika'daki Netflix'te. bunlar için seçtim ama kısa sürede onlar da anladılar ki ben istedikleri ben bir yönetmen sineması peşindeyim.
Ben de anladım ki aslında benim sağ tarafımda Nuri Bilge Ceylan'ın görüntü yönetmeni.
Sol tarafımda Ferzan Özpete'nin sanat yönetmeni.
Türkiye'nin en iyi ışık şefi, Türkiye'nin en iyi cateringcisi, Türkiye'nin en iyi rejileri.
Harika bir setti orada. Bu arada set kısmı benim için Disneyland gibiydi.
Yani oradaki çalıştığım ekipten aşırı bir şeyler öğrendim, ettim falan.
Oyuncular keza. Harika yetenekli oyuncular.
Ama Ben zannettim ki biz bu ekip ve bu elimizdekilerle ve o zamanlar düşün bak bunu 10 sene öncesi Tolga Karaçelik, Senem Tüzen, Pelin Esmer, Nur Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz hala daha
şey falan. Biz bu sanat sinemamızın da biraz gustosunu kullanarak hani böyle dünyaya low key ufak bir süper kahraman filmi gibi bir şey yapacağız zannettim.
Gökhan Tidyaki neden var orada o zaman görüntü yönetmeni?
Beni neden seçiyorsun o zaman oraya anladın mı?
Zaten kısa bir süre sonra Gökhan Tülayki gibi bir yönetim yönetmeni yerine benim gibi bir yönetmen yerine çok daha 2000'lerin başındaki reklam dünyasının kodlarında yönetmenler ve ekiplerle çalışmaya başladılar.
Bugün bakarsan keza hani sadece Netflix'in HBO'su Disney'i hepsi aynı yani.
Hepsi baktığın zaman 15 sene öncesinin reklam ekipleriyle yapılan işler.
Ben bunu gördüğümde hani böyle çok üzülmüştüm.
Benim aslında gitmek istediğim yer orası değil diye üzülmüştüm.
Yoksa hani oradan bir kariyer devam eder etmez.
Hatta bir de o zamanlar Peki çıkışın kolay oldu mu?
Ben şunu merak ediyorum. Yani sen oraya bir sözleşmeyle girdin ve ben buradan çıkıyorum derken bunun bir yaptırımı oldu mu?
Benim sözleşmem sadece ilk sezon üzerineydi zaten.
İlk sezonu bitirdi. Hatta bir gün böyle...
Bazı bir şeylere çok moralim bozuldu ve seti bıraktım karavana gittim bir 15 dakika kafamı dinlemeye.
Ve böyle ona çok bozuldular falan panikler oldu bilmem ne falan filan.
Halbuki öyle o kadar da bir şey değildi falan.
Ve zaten onlar bana teklif etmediler ikinci sezonda yer almayı.
Ama öncesinde de diyorlardı öncesinde gelip işte biz şu yönetmenler yerine seninle devam edelim falan filan.
Sonra sette biz sahneleri çekmeye başladıkça.
Bazı şeyler senaryosal bir problemler, kurgusal.
Baktım kurgu da bana hiç zaten falan filan.
Ya neyse bu dedikodusu çok uzun ve çok keyifli ama.
Ya şunu söyleyeyim ondan sonra dönüp arkamı baktığımda.
Hani bir de herkes bana şey diyordu.
Boşver Hakan Muhafız bir daha ilk adım.
Hakan Muhafız belki şey olmayabilir ama bu bir ilk adımdır.
Öyle olmuyor. Ne oluyor biliyor musun ilk adımdan sonra?
Aynı onun gibi hatta ondan çok daha aşağıda işler oluyor.
İşte Atiye işte bilmem ne o bu.
Hani hiçbir zaman Hakan Muhafız seviyesine bile çıkamayan gittikçe düşen işlerle devam ettiler.
Tabii bu düşmekten kastım kendileri çok mutludur.
Eminim ki çok paralar dönüyordur orada ve çok da cilalı gözüküyor ama ben sana söyleyeyim ben sıcak kafa ve...
Bir tane daha neydi? O Kübra.
Bunların kitaplarını okumuş ve çok seven birisiyim.
Bence Afşin Kum, Türkiye'nin çok değerli bir yazarı.
Bu kitapları alıp çevirdikleri işlerin vasatlığı karşısında bence gençliğe ve popüler kültüre bir özür borçlu olduklarını...
bir yerde anlayacaklardı.
Biz orada Dark gibi bir şey bekliyorduk mesela.
Dark da aslında baya ana akımdır.
Her işte.
Bu arada mesela Bir Başkadır'ı da çok severim.
Bir Başkadır evet. Bir parmak bal çalma gibi bir şey.
Sen 8 tane Walmart gibi iş yap.
Ama iki tane de bir başkadır gibi iş yapan.
Onun hiç olmaması ve de işte...
Çok hızlı söndü yani. Netflix çok hızlı yükseldi.
Dünyada da biraz öyle oldu.
Çok hızlı söndü onun şeyi, etkisi.
Yani ve Fee Chee Pee'nin...
Veya fiil sadece bilmiyorum. Onu yönetmenine alıp koyarsan sıcak kafanın başına.
O olmuyor işte.
O çok üzücü oluyor.
Veya işte biz kimden kaçıyorduk anne?
Benim en sevdiğim kitaplardan biridir.
O kadar böyle olmayacak bir dizi oldu.
Sırf kasttan başlıyor.
Oradaki oyuncular da kötü diye söylemiyorum.
Sadece yanlış role yanlış oyuncuyu koymak gibi.
Orada kast seçimlerinde bilmem ne de reklam dünyasından hiçbir farkı olmayan tavırlarda hareket ediliyor.
Ama işte yine... Bir yere geleceğim.
Lafını valla keseceğim. Lütfen lütfen.
Sorudan uzaklaşıyorsun sen şu anda.
Sen girdiğin labirentten nasıl çıkıyorsun?
Başkalarını yorumlayarak mı?
Yoksa şu an sen başkalarını yorumlamaya geçtin.
Netflix hikayesinde evet zorlandım ve hayal kırıklığına uğradım dedi.
Oradan nasıl çıktığımı soruyorsun.
Çıkamadım ki. Oradan mesela başkalarını yorumlayarak çıktığını görüyorum şu anda.
Netflix'i yorumlayarak çıkıyorsun gibi.
Şöyle söyleyeyim. O Ankara'daki odadan.
Ya çıkamıyorum ya orayı kendi odama çeviriyorum dedim ya.
Bu okey ben ana akımdan bu kadar uzakmışım meğerseyi.
Hem o ceketi giyiyorum.
Başkalarını yorumlayarak kendimi de yorumlayarak.
Bir yandan da gömüp gidiyorum.
Yani ben zaten yapmak istediğim iş bu değil.
Peki benim yapmak istediğim iş bu dünyada 90'lardaki gibi artık ana akıma da hiç değmiyor.
Peki ben kendi yapmak istediğim şeyi nasıl yapabilirim?
O zaman her şeyi bırakayım.
Bütün bu şaşayı bırakayım.
Sadece bir tane iPhone alayım.
Sadece oyunculuğa ve aradaki samimiyete odaklandığım bir dizi çekeyim mesela.
Çıplak benim için buradan bir çıkıştı.
Ama o da beni başka labirentlere sokmadı mı?
Bak çok güzel bir yere geldin.
Netflix noktasından sen iPhone 11 ile ben bunu yaparım hem de telefonla yaparım hem de çok iyi oyunculukla yaparım deyip şlak diye cevabını vermemiş misin?
Bu arada çok güzel söyledin.
Teşekkür ediyorum bunu böyle bir formata soktuğun için.
Bu arada bir ufak teknik detay sanırım ilk sezonda biz iPhone 11'de değildi.
iPhone 8 mi 9 muydu?
Öyle bir şeydi yani. İlk sezonu daha da...
dandik bir iPhone. Dandik derken dönemin teknolojisinden.
Daha da yükseldi. Mertebe daha da yükseldi.
Öyle bir şeyle çektik ve de bizim yani benim çıplağa çektiğim kadrodan Mert Ramazan Demir, Taru Emir, Müge Bayramoğlu hani harika bir kast yaptık orada.
Merve Göntem'le bir araya gelmemizin etkisiyle Merve Göntem'in başına gelenleri de bilmiyorum biliyor musun?
Bilmiyorum. Merve Göntem gözaltına alındı.
Çıplaktaki karakterle ilgili bir şeyler söylediği için.
Bu yeni dalgadan mı?
Sürekli birilerini içeri alıyorlar ya.
Netflix'ten aslında oradan nasıl çıktın, çıplakla çıktın falan diyorsun.
O da beni başka labirentlere sokmaya devam ediyor.
Ama zaten labirentten labirente giriyoruz ya.
Hayat öyle bir şey ya.
Ama benim anladığım aslında gene kendi yaratıcılığını kullanarak hayal kırıklığına uğradığın bir yerden kendi yaratıcı yöntemini bularak çıkmışsın.
Ve bu çok değerli. Çok güzel.
Evet bu şekilde çok güzel bir cümleye koyman çok hoşuma gitti.
Evet. Kesinlikle. Çok teşekkür ediyorum konuk olduğun için.
Ben teşekkür ediyorum. Görüşmek üzere.
Görüşmek üzere. Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
