
S1 B21: İyi Mimari Nedir? - Yük. Mimar Banu Uçak
30 Temmuz 2025 · 41 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Mimar Banu Uçak ile şehirlerin mimari kimliğini ve kent tasarımını konuştuk. İstanbul’un mimari yapılarından, kamusal alanlara ve dünya şehirlerinden örneklere uzandık. Mimarlığın sadece bina değil, yaşam biçimi oluşturma gücü üzerine sohbet ettik. Kent, mekân ve insan ilişkisine mimar gözüyle bir bakış yayında!
Bölümde bahsi geçen yapılar:
- Botter Apartmanı - İstanbul
- Pompidou Center - Paris
- Metropol Parasol - Sevilla
- OMM - Eskişehir
#mimari #metropolparasol #dünyamimarisi #botterapartmanı #banuuçak #artnouveau #modernmimari #iyimimari #yapımimari #istanbulmimari #yüksekmimar
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugünkü konuğum Yüksek Mimar Banu Uçak.
Hoş geldiniz. Merhaba, hoş bulduk.
Nasılsınız? İyiyim, çok iyiyim.
Siz nasılsınız? Ben de iyiyim, teşekkür ederim.
Öncelikle sizi tanıtarak başlamak istiyorum.
Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık eğitimi sonrası İTÜ'de mimari tasarım yüksek lisansını tamamladınız.
Uzun yıllar yapı endüstri merkezi ve özel firmalarla çalıştınız.
Son yıllarda ise daha esnek bir çalışma modeli benimseyerek yarı zamanlı öğretim üyeliği, Tasarımcı ve mimarlara yönelik kurumlar için uzun vadeli proje geliştirme, farklı mecralarda konuşmacı ve moderatörlük
ve Dünya Mimarlık Festivali de jüri üyesi olarak görev yapıyorsunuz.
Ve oldukça dolu bir kariyer.
Mesleğinizi çok seviyorsunuz sanırım.
Evet mesleğimi gerçekten çok seviyorum.
Türkiye'de aslında kime sorsanız mesleğiyle ilgili dertleri anlatır.
Ben de uzun şeyler sıralayabilirim ama mimar olmaktan çok mutluyum.
Mesleğimi farklı bir biçimde icra ediyorum.
Mimarlık pratiği yapmıyorum ama evet çok mutluyum.
Seviyorum. Tasarımı da seviyorsunuz.
Evet, doğruyu söylemek gerekirse aslında mimarlığı sevme sebebim biraz böyle romantik gelecek ama insanı sevmekle ilgili.
İnsan eliyle üretilen işlere karşı büyük bir hayranlığım var benim.
Mimarlık da bunun çok kalıcı, görünür ve hepimizin paylaştığı bir boyutu.
O yüzden de mimarlık üretimine, mimarlık düşüncesine, kaliteli fiziksel mekana.
Bizi bağlayan bağlar olarak bakıyorum.
Aslında insan üretimi ya da insanın becerdiği başka bir sürü şey de seviyorum.
Mesela dansı da çok seviyorum.
Edebiyatı da çok seviyorum.
Sanatı da çok seviyorum. Ama mimarlık bu anlamda benim tutkum.
Size hitap eden şeyi bulmuş olmanız erken yaşlarda çok da güzel aslında.
Şimdi ben sizi araştırırken TRT'de yayınlanmış olan izdüşüm programını buldum.
Youtube'da iki tane bölümü var.
İstanbul'dan Arnuvo, Ankara'dan da modern mimari yapıları detaylarıyla anlatıyorsunuz.
Bu arada dinleyiciler hala bulabilirler.
Benim çok ilgimi çektim mimariye de ilgim olduğu için.
Sizin en sevdiğiniz, kendinize yakın bulduğunuz mimari akım nedir?
Bu konuya hiçbir mimar şudur diye cevap vermez bu çünkü böyle aslında yasaklı bir soru.
Öyle bir akımı bir şey beğenmemiz beklenmiyor.
Ben bilmeyen olarak soruyorum.
Ama şunu söylemek zorundayım.
Aslında hepsinin iyisini seviyorum doğruya doğru.
Eskiden postmodernizm deyince böyle hafif bir tüylerim diken diken oluyordu.
Şimdi artık onu da şefkatle kabullenmeyi ve sevmeyi, onun içindeki bütünlüğü görmeyi de öğrendiğimi söyleyebilirim artık.
Ama bu bahsettiğiniz...
İki bölüm aslında en sevdiğim ikiliyi temsil ediyor.
Bu da bir tesadüf değil. Arnavut'u çok seviyorum.
Yani böyle fırfırlı, oyuncaklı ve çiçekli ve neşeli ve...
Hayata dair oluşunu ve gerçekten organik formları çok çok seviyorum.
Arnavut'u dinleyiciler nereden tanır?
İstanbul'da birkaç örnek verebilirim.
Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin çok büyük başarıyla restore ettiği İstiklal Caddesi'ndeki Botter Apartmanı.
İstanbul'daki Arnavut'un çok özel ve güzel bir örneğidir.
İlgilenenler hakikaten izdüşüm belgeselini ben çektim diye söylemiyorum seyredebilirler.
Arnavut yeni sanat demek aslında.
Ve 19. yüzyılın...
Son döneminde dünyadaki son izm Arnavut.
Ondan önce işte biliyoruz ki baroktu, gotikti hani biliyorsunuz bir sürü izm var arka arkaya gelen.
Endüstri devrimiyle birlikte bu hikaye başka bir yere doğru dönecek.
Stiller başka bir şey olacak.
Arnavut bunun son örneği.
Binanın cephesinde mesela Botter Apartmanı'nda görebileceğiniz gül motifleri var.
İşte bir dövme demir bir balkon var.
Oradan dışarı çıkan gül.
formunda, çiçek formunda meşaleler var.
Çiçeklerden, floral desenlerden bir tür Arnavut'u tanıyabilirsiniz.
Bir ikinci tür Arnavut'u daha var.
O da geometrik desenler.
Aslında bir tür süslemecilikten bahsediyoruz.
Bu da gene aynı mimarın, Raimondo D'Aranco'nun onun da adını anmış olayım.
Arnavut'u merak edenler için ilginç bir isim olabilir.
Raimondo D'Aranco, Türkiye'ye davet edilmiş bir İtalyan mimar ve davet edildiği dönemde Osmanlı hükümetinin Yurt dışındaki o büyük ekspolardaki pavyonunu tasarlamak üzere buraya davet ediyor.
Ve sarayın çok büyük beğenisini kazandığı için burada saray mimarı olarak çalışmaya devam ediyor.
Beşiktaş'ta benim okulumun hemen altında yıldızda Şeyh Zafiri Türbesi vardır.
Bu küçük mücevher gibi bir yapıdır.
Böyle bir prizma ve üstünde böyle soğan kubbesi olan.
Onun cepheslerinde geometrik şekiller...
var, bezemeler var. Bu ışıkların oradaki.
Evet, ışıkların oradaki.
Bu iki eser Arnavut'un iki farklı yaklaşımını temsil ediyor.
Çünkü dünyada Arnavut mesela Sezasyon olarak da bilinir, Yüdgen Stil olarak da bilinir.
Her ülke yeni sanatına bir isim vermiştir.
Bu endüstrileşmeden önce bu insani ve neşeli ve zanaatle olan son birleşme denebilir buna.
Bir üçüncü Arnavut var.
O İstanbul Arnavutu.
Ona bir endemiktir diyebiliriz.
Bu daha çok adalarda gördüğümüz, Büyükdere Caddesi'nde Sarıyer'de gördüğümüz bir ahşap Arnavut stili.
Bazıları anonimdir bu binaların.
Ahşap köşklerde bu floral desenleri, geometrik desenleri görmek çok mümkün.
Hala Sarıyer'de, Büyükada'da bunun örneklerine rastlayabiliriz.
İkinci çok sevdiğim akımsa bunun tam zıttı ki ben hani caiz mi bu programda bilmiyorum.
Bahsedebilirsiniz. Ben bir Başak Burcu'yum.
Yükselimde yaymış. Yani bir tarafım aman otur öbür tarafımda koş koş kop diyor.
İşte bir tarafım bu Arnavut'u çok severken.
Başak da böyle titiz düzenli.
Evet öyle bir tarafım var ama böyle değişik yani.
İlk ayda seni yoldan böyle çıkarttın.
Aynen hadi hadi bekleme yapmadı yani tarafım.
İşte o tarafımda.
Modern mimarlığı çok seviyor.
Modernizmi çok seviyor daha doğrusu.
Burada modern mimarlık deyince mimarlığa aşina olmayan dinleyicilerin belki gözünde işte füturistik binalar falan canlanabilir.
Aslında modernizm... mimarlıkla sadece ilgili bir kavram değil.
Bu endüstri devriminin hemen arkasından toplumun dönüşümüyle ilgili çok daha geniş bir kavram.
Biz mimarlıkta modernizmden bahsettiğimiz zaman aslında rasyonel, herkese eşit, optimum hava, mekan, yaşayacak alan.
...sağlayacak bir yaklaşımdan o yıllarda bahsediyoruz.
Şey mi? Bu Baos ekoli modernizmin altında mı?
Evet, onun altında.
Şöyle hayal edin.
İşte 19.
yüzyıl bitmiş, 20. yüzyıl başlamış.
Endüstri devrimi olmuş. Ve kentlerde fabrikalar açılmış.
Siz köyden binlerce insan, yüz binlerce insan hatta milyonlarca insan bir anda kentlere akın ediyorsunuz.
Ama tabii el alemin ülkesinde, kıta Avrupa'sında kimsenin aklına gece konu yapmak gelmiyor.
Çünkü her toprak parçasının bir sahibi var orada.
Kamuya ait bir arazi olmadığı için bunlar denetlenebiliyor.
Bunun sonucunda korkunç...
İnsan haklarına hiç uygun olmayan yaşam koşulları.
Bir küçük odanın içinde 40 kişinin, 50 kişinin yaşadığı bir hayat.
Bir anda 200 binden 2 milyona çıkan bir nüfusta salgın hastalıklar.
Berlin'den bahsedilirdi. Berlin, Londra, bütün dünya kentleri.
Yani Endüstri yaşayan bütün dünya kentleri bunu yaşadı.
Salgın hastalıklar, çocuk ölümleri ve bu dönemde...
Bu sorunlar son derece fiziksel görüngüleri olan şeyler olduğu için mimarlar da tanrısal bir role bürünüp bu hayatın çözümünün kendilerinde olduğunu düşünmüşler.
Yani bunu beğenmemek, bu düşüncelere hiç samimiyet duymamak mümkün değil.
Şimdi tabii boğuk kültürü böyle konuşmamıza engel ama dolayısıyla bizim bildiğimiz Le Corbusier gibi, Mies van der Rohe gibi, Bauhaus gibi ekoller ve yaklaşımlar,
isimler bu soruna...
Çeşitli yaklaşımlar getirmişler.
Mesela Kor Müziği'nin cevabı konutların içinde yaşanacak bir makine olduğu.
Bir makine gibi tasarlanmaları gerektiği.
Uzun uzun bunun detayını anlatabilirim ama aslında burada gene insana hizmet bu sorunları fiziksel olarak çözmek.
Ama tabii bunlar bugünkü aslında çarpık kentleşme dediğimiz apartmanların atasını da oluşturuyor.
Ama sizin evinizde çok kanıtsadığınız Ancastre mutfak dediğiniz şeyin keşfedildiği günleri de oluşturuyor.
İşte bu yatay bant pencereleri, işte yerden yükseltilmiş altı boş apartmanları, konutları da görmemizi sağlıyor.
Değişen hayata değişen çözüm aslında.
Benim çok saygıyla orada da adını anmak istediğim hocam Prof.
Dr. Uğur Tanyeli. Mimarlık toplumun kalemi der.
Gerçekten de öyle. Çok sosyolojik bir şey.
Ama bu arada tabii yani bilmiyorum buraya bir gastronomi uzmanını çağırsanız o da aslında benzer bir şey.
İnsana dair hemen hemen...
Her alanda toplumun değişimine dikkatle bakarsanız izlersiniz.
Sadece bizimki biraz yüzyıllar boyu görünmeye devam edebiliyor.
Ama temel gereksinim ya barınma.
Yani barınmayı da siz mimarlar daha estetik hale getiriyorsunuz ya da işlevsel, fonksiyonel hale getiriyorsunuz.
Yani öyle başlamış diyebiliriz.
Yani bu çok konuşulur bize okulda hocalarımız ne kadar önemli olduğumuzu en baştan anlayalım diye şey anlatırlar.
Birincisi artık tabii kimse böyle şeyler söylemiyordur diye düşünüyorum üniversitelerde.
Mimar bir orkestra şefidir.
Yalan. En iyi ihtimalle bir enstrüman çalıyorsunuz bir yerlerde.
Artık en azından. İkincisi de sanırım UNESCO'nun belirlediği dünyada insanlığın devamlılığı için üç tane vazgeçilmez meslek alanı var.
Hukuk, tıp ve mimarlık.
Yani sağlık, barınma ve adalet bir toplumun devamlılığı için zaten çok gerekli.
O yüzden biz de kendimizi önemli hissetmeye çalışıyoruz hala.
Çok güzel. Peki iyi mimari nedir sizce?
Daha önce sohbet ettiğim bir mimar vardı Ankara'dan.
Aktan Hoca, Aktan Acar.
İyi mimari hava gibidir.
Siz içindeyken alanda akarsınız diye bahsetmişti.
Valla Ankara'ları çok seviyorum zaten.
Aktan Hoca'da çok katılıyorum.
Tanımı çok doğru.
Ben biraz daha duygusal bir cevap verebilirim.
Bence kendinizi iyi hissettiğiniz her mekan iyidir aslında.
Bazen... Bunun kusurluluğu da iyidir.
Yani mükemmel olması, iyi tasarlanmış olması falan gibi gereklilikler her zaman yok.
İyi mimarlık dediğimizde ben bu tanımı bugün adına altına mimarını yazabileceğimiz binalarla ve yapılarla sınırlı tutmuyorum.
Aslında mimarlık tarihsel bir bilgi, katmanlaşan bir bilgi.
Anonim mimarlığı da, kendiliğinden oluşan mimarlığı da.
Doğanın bize sunduğu ve içinde yaşadığımız bazı kovuklukları da bunun içine dahil ediyorum.
Dolayısıyla bir mekanda kendinizi iyi hissediyorsanız orası büyük olasılıkla iyi mimarlıktır bir bölümüyle.
Bunu tabii bu eğitime almış olanlar illa mimarlık olmasına gerek yok.
Tasarım disiplinlerinden gelenler biraz artikül etmeye becerirler.
İşte oranları iyi derler.
İşte ne bileyim ritim var derler.
Denge, ritim, uyum.
Bitriyus mimar.
üzerine yazdığı on kitabı işte binlerce yaşında şu anda işte o mesela sağlamlık, güzellik, kullanışlık olarak tanımlıyor iyi mimarlık.
Bir ton bunu çeşitlendirebiliriz.
Hayattaki her durumda olduğu gibi hepsi doğru.
Ama mimarlık gene çok sevdiğim bir tanırım.
Gene bugün Uğur Bey'i çok andım ama Yanlışı olan ama doğrusu pek olmayan bir şey.
Doğrusu çok karmaşık ve göreceli.
Topluma göre, insana göre, kişiye göre, iklime göre, zamana göre, coğrafyaya göre değişiyor.
Bugün modern dünyada mimarlık üretildiğinde, bence onu zaten biz mimarlık topluluğu değerlendiriyoruz sadece.
Hani iyi mimarlık, kötü mimarlık, hayat bunun içine akmaya devam ediyor.
Biz bunu biraz daha bağlamsal, biraz daha ne vaat etmiş ve ona ne kadar tutarlı?
diye bakıyoruz yani kendi bütünlüğüyle.
Yoksa işte Paris'i hayal edin.
Benim de sizin de sanıyorum en sevdiğim binalardan biri Pompidou.
Evet. Yani şimdi Paris'in nesine uygun.
Hani uyum derseniz tam tersi yönde.
Pompidou'yu da biraz bahsedelim belki bilmeyenler için.
Bahsedelim. Lego gibi bir bina aslında ve 70'lerde tasarlanmış.
Ve Paris'in o klasik manzarasına baktığınızda çok aykırı ve ayrıksı duruyor.
Ve çok da sevilmemiş ilk başta.
Her şeyde olduğu gibi.
Aslında Pompidou bir yarışma projesi.
Mitterrand döneminde Paris'te imar etme, mamur etme, yeniden düzenleme...
için çok fazla proje yapıldı.
Ve bunlar için keşke ülkemizde de böyle olsaydı.
Kamusal alanda yapılan projeleri nitelikli olarak elde etmenin en iyi yöntemlerinden biri olarak yarışmayla yapıldı.
Yarışmalar aslında demokratik ortamlar.
Çünkü şimdi bugün böyle bir alanı siz tasarlatmak isteseniz bilinen en iyi beş mimardan teklif alırsınız değil mi?
Ama o gün o yarışmayı kazananlar kimsenin adını bilmediği Renzo Piano ve Richard Rogers ikilisiydi.
Ama bugün Dünyanın en önemli isimleri olarak karşımıza çıkıyor.
Ve neredeyse ilk projelerinden biri.
Kimse onlara onu yaptırmaz yani.
Biri üniversiteden yeni mezun öbürü beş senelik mezun.
Ve aslında son dakika katılmaya karar veriyorlar.
Ve projenin iki tane temel noktası var.
Bir önündeki dev meydanı kamuya bırakmak.
Çünkü orada büyük bir arazi var ve bir dikdörtgenler prizması var geriye çekilen.
İki, o bina...
Bir açıdan modernizmin kreşendosu, bir açıdan postmodernizmin doğuşu olarak nitelendirilebilir.
Çünkü... Bir şeyin sonuyla başlangıcı arasında bir noktadayız.
Aynen. O tepe noktasında.
Çünkü o binanın her şeyini dışarıdan görebiliyorsunuz.
Bu ne demek? Şeffaf demek. Bütün ısıtma, soğutma, havalandırma boruları cephede.
Bizim projede onları izlediğimiz renkte.
İşte mavi, kırmızı ve yeşil.
İşte pis su, temiz su, havalandırma falan bunları bizim projede izlediğimiz renkleriyle boyanmış.
Bütün çelik konstrüksiyon yani binanın taşıyıcı sistemi de dışarıda.
Siz o binaya dair hiçbir kaplama göremiyorsunuz.
Benim şu anda iç organlarımı ve taşıyıcı sistemimi yani omurgumu görmeniz gibi bir şey.
Ve aslında ilk yapıldığı zaman döşemelerin yerlerini de değiştirebileceğiniz bir tasarım yapılmış.
Yani bir prizma ama. Tabii çelik bir sistem var.
Bu döşemeyi kaldıralım. O zaman orası bir galeri katı olsun.
Büyük bir sanat eseri koyalım. Ondan sonra onu geri koyalım gibi bir yaklaşım var.
Baya Lego'ya inanılmaz.
Bu hiç yapıldı mı derseniz tabii yapılmadı.
Ütopya'nın bazı şeyleri var.
Ama müthiş bir bina.
Yürüyen merdiveni de aslında...
Kenti izleyebileceğiniz bir seyir terası.
Çünkü yürüyen merdivenine çıkmak için para ödemeniz gerekmiyor.
Ve oradan gerçekten o Paris'in Eyfel'e kadar her tarafını görebiliniz.
Müthiş bir manzarası var. Ve en güzel gören yerde bence orası.
Yani Sacré-Cœur'dan daha güzel bence.
Ve Paris'ler nefret etmiş projeden.
Önündeki meydanı açılışta kapatmış polisler.
Çünkü... Meydanlar kapatılır ya biliyorsunuz.
Genel olarak dünyada da şey budur.
Mimarlar yaka paça bölgenleri dağıtarak açmışlar.
Şu anda oranın en canlı mekanlarından bir tanesi.
Çok da sevilen bir bina.
Ben de en son birkaç ay önce gördüm.
Vedalaşmaya gittim. Beş sene boyunca göremeyeceksiniz arkadaşlar bu podcast dinleyenler.
Çok özür diliyorum ki. Çünkü bir renovasyona giriyor.
2030'da artık. 2030'da artık.
İşte ben 50 yaşında bir daha göreceğim diye düşünerek koştura koştura gittim oraya.
Ama buradan tekrar başa dönersek.
Mesela Fransızların bence avantgard ve efsane tutumu uyamıyorsan abart.
Bu da okey. Ama çok yaklaşık bir tutumda yapı yapmak da.
Okey. Dolayısıyla bunun bir formülü yok.
Ama ne yaparsan iyi yapmak zorunda olduğun bir dünya.
Artık oyun çok iyi oyuncular var.
İyi mimarlık o açıdan tarifi çok kolay olmayan.
Öğrencilerim de ben Özel Üniversitesi'nde 5-6 yılda ders veriyordum.
Bir formül isterler her zaman.
Şimdi mesela bizde stüdyo dersi vardır.
O stüdyo dersinde bir konu belirlenir.
10-12 öğrenci bir dönem boyunca sizinle çalışır.
Her hafta bir tasarım getirir.
Onun üstünde konuşursunuz. Onu geliştirir.
Saha gezilerine gidersiniz vesaire.
Ve sonunda da o projenin sunumunu yapar.
Arada da jüriler olur. Şimdi getirir.
Yorum yaparsınız.
Ertesi hafta getirir. Tekrar yorum yaparsınız.
Ama hocam geçen hafta böyle demiştiniz.
Yaptım. Şimdi o sürecin bir yerde bir yorumla tamamlanıp bitmesi bekleniyor.
Oysa... Aslında inşa edilen her bina bitimsiz bir düşünce sürecinin bir yerde donmuş hali.
Daha vaktiniz olsa o daha devam edilebilir.
Çünkü bunun bir doğrusu yok.
Her zaman daha ilerisi var.
Denenebilecek çok fazla şey var.
Bir sürü parametre var.
Mesela başka bir açıdan bakıldığında.
Değişime açık olmak, versatil olmak da bazı coğrafyaların bazı fonksiyonları için çok öncelikli bir konu olabilir.
Hayat değişiyor. Her şey değişiyor.
Yani değişim dediğinde de aslında aklıma şeye geldi.
İstanbul'daki bir kentsel dönüşüm dediğimiz mevzu.
Yani biz buraya gelirken baya bir kamyon iş makinası gördük.
Yollarda kaldık vesaire.
Ama bu kadar devinimle beraber diyen bütünlük ve estetik açısından.
Ben çok güzel bir şeyler göremiyorum.
Yani işte eski binaları ben yaşlı kafadan mı beğeniyorum?
Yani dışında mesela çok güzel seramik sanat eserleri var.
Eski apartmanların bu bölgeyi gezenler görür.
Ya da işte daha geniş daireler.
çekimi yaptığımız, kayda aldığımız bina gibi eski işlevselliğini koruyan ama bir yandan da insana böyle ferahlık veren mekanlar ya bunlar.
Ama şimdi buraya yeni bir bina dikildiğini düşünelim.
2 artı 1 sıkışık, yerlerde parlak bir zemin.
Ondan sonra işte buna benzer ya da banyonun çok abartıldığı, coşkulu şeylerin yapıldığı, Araplara mı yapılıyor bu binalar dediğimiz binalar.
Ya buna beklendiği gibi bir cevap vermem çok Mümkün değil çünkü beklenen bunu lanetlemek, çirkin olduğunu söylemek.
Öyle de buluyorum bu arada hani bunda bir beysi yok ama biraz pompüde örneğini de akılda tutmak gerekir.
Evet şimdi onun üstüne geldiği için.
Kent yaşayan bir organizma.
Sizin beğendiğiniz her şey aslında...
...doğrunun etrafında ortak bir konsensusun oluştuğu bir dönemin ürünü.
Yani gotik mimarlıktan bahsettiğiniz dönemde her şey gotikti yapılabilen.
Ve evi yapmanın bir yolu vardı.
Çünkü teknik olarak o şekilde yapmayı biliyorlardı.
Sonra bu değişti. Şimdi her şeyin benzer ve türdeş şekilde yapıldığı...
...ve o dönemi tanımlayan ortak bir zeitgeistin...
...ortak bir teknolojinin, ortak bir ruhun olduğu bir zamanla...
...bugünü karşılaştırmak...
Çok adil değil. Bugün artık ben buraya pullu abiye eteğim ve spor ayakkabımla da gelebilirim ve bunun birbirine uyumlu ya da ömsüzlüğü üzerinde konuşamazsınız.
Her şey, herkesin her şeyin bir sesi olduğu ve eş zamanlı olarak değiştiği, özellikle metropoller zaten bunların karşılaşma alanı.
Metropolin zenginliği de burada.
Metropol tekinsizliğin, metropol kuralsızlığın, metropol sürprizin, metropol hayatın aktığı bir yer.
İsviçre'nin bir daha kasabasından bahsettik zaten bunlar konuşulmaz.
Tabii şu boyutun altını çizmek zorundayım.
Yani yasal süreçlerin herkese eş işlemediği bir dünya.
Ya da yıkarak yapmanın bir norm olduğu bir dünya.
İçinde kendini konforlu ve rahat hissetmesi mümkün olan bir dünya değil.
Bu sadece güzellikle ilgili bir şey değil.
Bahsetmiştik senle yani aslında dönüştürülebilir binalar var.
Mevcut yapıyı yıkmaya gerek yok her zaman.
Oraya gelmeden önce işin duygusal boyutundan bahsetmek istiyorum.
Yani bir insanın aynı kafeye 30 yıl boyunca gidebilme hakkı var.
Ama bu mimarlıkla ilgili bir şey değil.
Bu onu destekleyen ekonomi ve sosyolojiyle de çok ilgili bir şey.
Kelebek korse kapanmasın.
Okey de kelebek korse 50 yıl boyunca kirada da oturmasın.
Yani o sürdürülebilir bir işletme olmadığı durumda bunu başka şekilde desteklemenin mümkün olmadığı bir şey.
Mimarlık... Her zaman gücün ve paranın yanında konuşabileceğimiz bir şey.
Güç ve paranın hamise olmayan bir mimarlık olamaz.
Michelangelo'nun da vardı yani işte.
Koca Vatikan hala hami yani baktığınız zaman.
Dolayısıyla güç ve paranın pusulası burada estetik pusulayı da gösterecektir.
Ama... İçinizi ferahlatmak için söylüyorum.
Bizim ömrümüzü vefa eder miyim?
Bu da geçici olacak. Yani koca piramitler geçti.
Yani Pompei geçti.
Bu da geçecek. Ama bizim ömrümüzü vefa etmeyecek büyük bir ihtimal.
Ya bir de ben şeyi seviyorum yani.
Mesela gerçi onu bahsetmiştik yani.
Atıyorum Amerika'da Manhattan'da.
50 yıl boyunca, 100 yıl boyunca aynı kafe, aynı köşede durmuş ve ortak bir hafızası var insanların.
Ya da o bina senelerdir orada ve işte hep oradan tarif ediyorlar ve hafızasında.
Ama biz de işte aa orayı yıkıldı ya, onun yerine yeni bir şey yapıldı.
Boyner diye tarif ederdik, boyner yok.
Doğduğun evi gösteremiyorsun, boyneri bırak.
Yani bu kentte doğup kendi doğduğu evi gösterebilen 3-5 tane insan vardır.
Ama yani...
Şunu da akıldan çıkarmamak lazım.
Biz tarihin yıkılan son imparatorluğuyuz.
Ve yaklaşık 350-400 yıllık bir sancılı ergenlik dönemi geçiriyoruz.
Kafamız doğuya mı dönelim, batıya mı dönelim?
Kendi ekonomimizi nasıl var edelim?
Ve metropol, üstünde oturduğumuz metropol yani 2500 yıllık bir metropol.
2500 yıl önce de metropoldu.
Dolayısıyla bu böyle sosyolojik süreçlerin bir gecede...
Tamam artık ya olduk biz cumhuriyet falan.
Öyle bir şey olmasında mümkün olmadığı çok açık.
Ankara belki daha şey.
Yine kendi belgeseline referans.
Ankara daha güzel. Çünkü aslında modernist binaları Ankara üzerinden konuşmuştuk orada.
Çok sevdiğim arkadaşım ve bu konularda çok...
da çalışmaları olan Müge Cengizkan ve eşi Ali Cengizkan'ın danışmanlığında yaptığımız bir bölüm olmuştu o.
Bu konulara ilgi duyanlar için Ankara Modernizmi için onların izlemelerini ben tavsiye ederim.
Ankara aslında tabiri caizse Cumhuriyet'in reklam panosu denebilir.
Bütün cumhuriyetin kazanımlarını okuyacağımız binaları teker teker oraya bilinçle inşa edip sipariş etmişler.
Sümerbank dediğiniz şey aslında işte bu devletçilik ve devlet eliyle kalkınmanın simgeleştiği bir bina.
Ankara Sergi Evi dediğiniz bina bütün cumhuriyet kazanımlarını herkese göstermek için yapılan bir bina.
İşte orada yapılan Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi, İsmet İnönü Kız Enstitüsü falan bunlar eğitim seferberliğini göstermek için yapılan binalar.
Ama dikkat ederseniz bir sürü insana hiç sevimli gelmiyor.
Ben çok tutkuyla bağlayayım bunu ama iyi de yapılsa totaliter bir anlayışla yapılan budur.
İşte modernizm derdi biraz oydu.
Yani birileri bir şeyleri bilecek ve bize de bu doğrudur diyecek.
Üstten biraz daha. Yani bu doğru da olsa ki doğrunun ne olduğunu zaten her zaman tartışılır ama bu bilgiyi artık içselleştirmek durumunda olan insanlar için antipatik bir tarafı da oluyor.
Hele zaten bugün Z kuşağı falan dediğimiz şeylere bunları yapmak da çok mümkün olmazdı ama Ankara modernizmi evet daha homojen, daha bütünlüklü bir...
Evet yani İstanbul tabii tarihi bir kent olduğu için.
Her şeyi görebilirsiniz burada.
Evet. Yani Bizans'ta görebilirsiniz, Osmanlı'da görebilirsiniz.
En iyi binayı da en kötü binayı da görebilirsiniz.
Sultanahmet tarafına gitmiştim bir şey için.
Böyle kemerli bir çarşı arasından geçtim.
Fotoğraf çekiyordum. Böyle bayağı bir bina yapmışlar.
Arada şey kalmış sütün parçası kalmış.
Sütünün o süslü kısmı kalmış.
Ama belli yani o tarihi bir kalıntı.
Üstüne atmışlar binayı.
Yani şimdi böyle... Bakarsanız dünyada çok az yer var.
Roma, Atina, İstanbul.
Ama Roma daha korunmuş değil mi?
E tabii. Daha korunmuş. Yani çünkü İtalya korunma üzerine.
Tabii doğru. Ama şöyle söyleyeyim bir mimar olarak İtalya'da yaşamak, mimarlık yapmak bence Türkiye'dekine göre daha sevimsiz.
Çünkü yani tamamen muhafaza üzerine bir yerde genç olduğunuzu hayal etsenize.
Bir de şöyle bir kabul var tabii bunun altında alt metin olarak.
En iyi günlerini. Bin yıl önce yaşamış bir toprakta yeni bir söz söylemen hiç beklenmiyor senden.
Senden sadece nezaketle ince bir şekilde bunu korumanı zamanın izni göstermen bekleniyor.
Yani buralar en manyakça kötü ve en manyakça iyi şeylerin eş zamanlı olabildiği topraklar.
Ya da ben öyle düşünmek istiyorum bilemiyorum.
Peki şimdi biraz seyahate de girmiş olduk aslında Roma ile beraber.
Seviyoruz ikimiz de seyahat etmeyi.
Gezdiğim yerlerde en çok beni etkileyen şeyin aslında mimarisi olduğunu fark ettim.
Yani o renk paleti benim İtalya'da olduğumu hissettiriyor.
Ya da işte oradaki binaların dokusu, yapısı.
Onlar bana işte atıyorum Amsterdam'da olduğunu direkt anlıyorsun ha burası diye.
Onlar baya bir hissiyat, yoğun bir duygu veriyor.
Sizce mimari bize bir duygu vermek açısından?
Bulunduğun yerle ilgili ne kadar etkili?
Şüphesiz çok etkili.
Yani ben tabii seyahatten başlayarak bu soruyu anlatayım.
Bence seyahat etmek insana kendini dünyanın merkezine koyma saçmalığını uzaklaştıran şeylerden biri.
Dolayısıyla bir hayatın binbir şekilde yaşanabildiğini, bir kentin binbir farklı yüzünün olabileceğini gördüğümüz şeylerden biri.
Ama bir kenti kent yapan şey ne kadar mimarlık onu bilmiyorum.
katılıyorum yani İtalya için bu örnekler doğru ama aslında hayat hayatın aktığı mecralardan biri mimarlık çünkü Onu destekleyen gastronomi, onu destekleyen
ses, onu destekleyen müzik olmasa mimarlık zaten öyle olmuyor.
Çünkü o öyle insanlar öyle mimarlıklar üretebiliyorlar.
Aslında zemin gibi bir yerde. Aynen öyle.
O zemin ilişkisi gibi.
Yani bas gibi işte müzikte arkadaki bas gibi.
Olduğu zaman çok iyi de olmadığı zaman olmadığını çok o kadar fark etmeyeceğin durumlar da olabiliyor.
Ama bir derinlik kazandırıyor bu işe.
Bir de bütün bu hikayede konuştuğumuz şey aslında bir...
Aura, bir atmosfer.
Evet. Bu atmosferi ben mesela en etkilendiğim kentleri, mimarisi en iyi kentler gibi düşünmüyorum.
Çünkü öyle bakarsan architecture zoo gibi bir sürü kent var.
Mesela Doha gibi yeni yapılmış her bir binanın.
Ama hiçbir duygusu var mı? Olağanüstü nitelikli mimarlar tarafından ve kendi içinde çok iyi yapıldı.
Ama bir araya geldiğinde bir kent olmuyor.
Evet. Çünkü bir kent olmak için.
Zamanın sınavından geçmek gerekiyor.
Bir sürü acı yaşamak gerekiyor.
Bir sürü mucize yaşamak gerekiyor.
Ve bu onların sağda solda kusurluklarını da bırakmış olmaları ve buna da hayatın izin vermesi gerekiyor.
İnsanların da buna barışık yaşaması gerekiyor.
İşte İstanbul'dan örnek verirsek çıkmaz sokak.
Yani Doha'da insanlar çıkmaz sokak tasarlar mı yani?
Bir şey bulamaz. Anlamsız çünkü sokak bir yerden bir yere gitmek için var.
Niye gidemeyeceğim bir sokak olmaz.
Ama İstanbul denize açılan sokakları olmadan İstanbul olmaz.
Tabii. Ya da ne bileyim. Mesela Atina'da Akropol'ün zeminleri.
Bilmiyorum giden dikkat etmiş midir?
1950'lerde, adamcağızların adını unuttum, Pekinatis diyeceğim geliyor mu?
Herhalde neyse araştırırsanız bulursunuz.
Öğrencileriyle birlikte sanat eğitimi de alan bir mimar tarafından orada bulunmuş arkeolojik taşların yerleştirildiği dev bir patchwork.
Bence yani...
Bir arada yaşantıyı ve katmanlaşmayı ve yeni müdahaleyi ondan daha iyi anlatabilecek bir yüzey daha yoktur bu dünyada.
Ya da benim kriterimi soruyorsanız bir kentte eğer çocuklar, kadınlar, yaşlılar mutlu ve gece eş zamanlı olarak sokaktaysa orası iyi bir yerdir ve muhtemelen de mimarisi iyidir.
Yani bu nerelerde oluyor?
Gelelim mi seviyeye? Aynen Sevilla'da oluyor.
Sevilla'da oluyor. Sevilla ben iki kez gitmiştim.
İlk interrail seyahatimde öğrenciydik.
Ve böyle şey gerçekten siyesta varmış burada ya falan demiştik.
Ve ondan akşam altıya kadar.
Evet. Hani biraz siyesta değil.
Abartmışlar tamamı siyesta.
Çünkü o sıcakta mecburlar yani.
Şimdi nasıldır düşünemiyorum yani.
50 derece falandır herhalde şu an.
Ve şey o siyestayı gördük falan.
Sonra bir yer gördük böyle.
Şemsiye gibi bir şey beyaz daha yapılıyor inşaat halinde.
Arkadaşlar bu ne falan diyorum.
Akşam üzeri gecenin mavisiyle o parlament mavisiyle çok daha güzel oldu o beyaz fon zemin ilişkisi.
Sonra ne olduğunu o zaman çok anlamamıştım.
Çok da araştırmadım gencim ya zaten.
Ondan sonra bir 4-5 yıl önce eşimle beraber gittiğimizde.
Tekrar araştırdım.
Burası dedim fotoğraf için muazzam bir yer.
Yani gökyüzüne inanılmaz bir etki veriyor o delik delik delik olan şemsiye.
Gölgelik veriyor insanlara ve insanlar için bir toplumsal buluşma alanı aslında.
Metropol parasol. Aynen metropol parasol.
Bunun da belki görsellerini ekleriz daha sonra.
Ay ekleyin. Ve inanılmaz bir buluş bence.
İstersen sen daha detaylı anlat.
Canım arkadaşım Yürgen Mayer'in tasarımı Metropol Parasol ve büyük oska siz oralarda gezerken biz Yürgen'le bu proje üzerinde konuşuyorduk.
Bir Alman mimarın tasarımı ve genç bir Alman mimar.
İşte tam da bundan bahsediyorum.
Ancak Seviyeliler öyle bir şey sipariş edebilir.
Çünkü Metropol Parasol nedir?
Bir kent meydanında...
Dev ahşap bir şemsiye.
Bir arada olma kültürü olan, bir arada olmaktan mutluluk duyan, birlikte dans eden, şarkı söyleyen, uzun masalarda yemek yiyen, bunu destekleyecek bir tapas kültürü gibi bir şey olan insanlar dev
bir meydana. Kocaman ahşap bir şemsiye yapıyorlar ki altında insanlar toplansın.
Çünkü neye ihtiyaçları var? Gölgeye ihtiyaçları var.
Ki toplanıyorlar da yani çocuklar kaykay yapıyor, bisiklete biniyor.
Altında alışveriş yerleri var, kafe var ama bizdeki gibi bir kapalı AVM değil.
Ve stüktür kapalı da değil.
Yani burada olsa klimanın basıldığı kapalı böyle bir şey yaparlar.
Sen de fanus gibi otursun.
Çünkü o insanlar sokakta olmayı da seviyorlar.
Bunun da altını çizmek istiyorum.
Ben bizimki kadar şimdi...
Böyle linç yiyorum böyle şeylerde ama hani garibanız yani ülkemiz maddi olarak çok şey değil.
Bu kadar da lüks beklentisi her şeyin kusursuz olma beklentisi hiçbir şeyin azıyla yetinmemek görmedim.
Mesela bu klima beklentisi bizden çok daha sıcak yerlerde bile bu kadar yüksek değil.
Kapalı yer yani bir yerde bir...
Yani saçak varsa üç gün sonra o camakanla kapatılıyor ve onun için klimatize ediliyor falan.
Çünkü insanlar hiçbir şekilde dış koşullarla ilişki içinde yaşamak istemiyorlar.
Orası çok daha sıcak bir yer.
Ama hayat sokakta yaşanır kardeşim.
Yani bu bir gerçek yani.
Çocuklar da bisiklete sokakta biner.
Sen sokakta aşık olursun.
Ayrılacak olsan sokakta ayrılırsın.
Birini terk etmek bile sokakta güzeldir.
Yani kapalı kapalı bu işler olmaz yani.
Yeterince dramatik olmaz.
En sevdiğim roman da bundan bahsedeceğim zaten.
Ama yani yapının güzelliği toplumun refleksleriyle çok ilgili.
Ve o yapıyı güzel bulmayacak çok insan vardır.
Ama o hayatı herkes güzel bulur.
Orada iyi hissedersin kendini.
Evet orada ben çok iyi hissettiğimi hatırlıyorum.
Ve bunun mesela öyle bir şeyin sipariş edilmesi.
Çünkü iyi iş her zaman iyi brifle olur.
Teklif edildiğinde kabul edilebilmesi, sahiplenilmesi, ahşap gibi sürdürülebilir bir malzemenin orada seçilmesi, başka farkındalıkların olduğunu da gösteriyor.
Bu anlamda hakikaten toplumun kalemi.
Yani bunu burada Beşiktaş Meydanı'nda öyle bir şey göremeyeceğimizi herhalde biliyoruz.
Ama bak ben şimdi nereden bahsedeceğim?
Eskişehir, benim üniversiteye yüksek lisans yaptığım yer Eskişehir'de OM Müzesi mesela.
Ne kadar güzel. Odun pazarında ve odun...
Ahşap bir bina yani.
Bir yandan işte modern müzem olması.
Mesela orası biraz daha büyük her şeyin galiba isteğiyle mi yapıldı?
Yani bir sürü taraftan üst üste gelen bir vizyon.
Ben de çok etkileyici bir yapı olduğunu düşünüyorum.
Utanıyorum ama gitmedim biliyor musunuz yani oraya?
Gitmedim ama yani onunla ilgili tabii şöyle bir eleştiri demeyeyim ama üzüntüm var.
Bu bizim Türk yapı kodlarıyla ilgili bir şey.
Orada gördüğünüz ahşap bir kaplama.
Öyle mi? Evet. Aslında biz ne bekleriz?
O ahşapın istiflenerek o yapının stüktürünün kendisi.
Yani Pompidou'daki gibi daha gerçek, daha kendi.
Orada böyle küçük bir rezervasyonum var ama onun da sebebinin ne olduğunu üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz.
Ekonomik muhtemelen. Ekonomik ayrıca şey yani Türkiye'deki yapı kodlarının.
Bu ahşap stüktürlü olan sınavı daha yeni başlıyor.
Dünya bu konuda çok ileride yangın kodları, yapı statiği vesaire gibi alanlarda çünkü öyle ol deyince olabilen bir şey değil.
Arkasında bir takım şeyler gerekiyor ve tabii ki pahalıdır da büyük olasılıkla.
Hikayeyi bilmiyorum ama eminim Ken Goku mu bunu düşünmüştür.
söylüyorsam o hayli hayli düşünmüştür.
Ama ben de Odunpazarı gibi bir yerde öyle bir müzenin olmasını ve onun böyle kaskatlı bir şekilde yer almasını falan çok fikir olarak beğendim.
Ama kendi bağlamı içinde açıkçası hiç görmediğimi söylemek zorundayım.
Yani mesela o arkadaki yapılarla olan ilişkisini merak ediyorum.
Çünkü eğer Tarihi Safranbolu evleri gibi işte Odunpazarı evleri varsa o bina biraz büyük olmuş olabilir orada.
Var öyle evler. Yani o kontrast tabii büyüklük kötü de olacaktı anlamında değil ama görmek lazım.
Evet yani işte parçayı bütünle beraber görmek de lazım bir yandan.
Ama işte şey o toplumun o belediyenin ne kadar açık olduğu ve vizyonuyla da ilgili.
Ve sevilen de bir bina anladığım kadarıyla sahiplenilen de bir bina müthiş bir şey.
Evet yani en azından bizde de var bir küçük örnek.
Var var birçok var hiç yok değil.
Peki son sorumu şöyle bitireceğim.
Yine bizim podcast'ın...
Başlıklarından birisi labirent.
Labirent şeklinde tasarlanan şehirler var diye okumuştum ben ama senle konuştuğumuzda sen şundan bahsettin.
Şehir zaten tarihi olduğu için.
Şehir tasarlanmıyor. Kendi kendine oluşuyor.
Ama sen öyle hissediyorsun.
Evet ben mesela ilk gittiğim yerde bir kaybolmayı çok severim.
Benim gibi navigasyon duygun çok kötüyse her yerde kaybolabiliriz.
Navigasyon açmamayı mesela navigasyon açmadan ben bir gezeyim burada kafası var bende.
İnterrail yaptığımda telefon yoktu.
Haritayla falan geziyorduk.
O kadar yaşlı değilim ama.
Şeyle bakıyorduk yani.
Haritayla bakıyorduk.
Yolumuzu buluyorduk. O güzel bir duyguymuş yani kendi kendine bulmak, kaybolmak, yanlış sokağa girmek, orada bir şeyle karşılaşmak.
Yani bu bir kentle ilgili bence bir duygu oluşturmak için aslında bir insan tanımaya benzemiyor mu yani?
Hani onunla ilgili bütün ipuçlarını eşiyle dostla konuşarak bir şey iletişime mi başlamak istersin yoksa deneyimlemek mi istersin?
Biraz böyle bir şey. Kentinde sana ilk başta açtığı gizleri yüzleri var.
Biraz vakit geçirince açtığı gizleri yüzleri var.
Büyük olasılıkla bu hani paylaştığın çevreyle de çok ilgili.
O günkü ruh haline de çok ilgili ama.
Genius loci diye bir kavram var.
Yerin ruhuyla da çok ilgili. Yani bir katmanlaşma var çünkü orada.
Sorunu hep böyle bir yere dağıtıp geri alıyorum ama ne olur kusura bakma.
Yani şöyle bir örnek vereyim.
Mesela kapalı çarşı bin yıldır falan bir çarşı.
Ya da Ayasofya.
Hristiyanlıktan önce de bir sunak yeriydi.
Yerin ruhu o yeri o tip bir fonksiyona doğru, o tip bir varoluşa doğru.
Buna ezoterik de bakabilirsin, fonksiyonel ve teknik de bakabilirsin ama götürüyor.
Kentlerde de böyle bir şey var.
Bir liman kentinin ruhuyla mesela bir Marsilya'nın ruhuyla bir ticaret banker başkenti Venedik'in ruhu bugün bile o fonksiyonlar ortadan kalktıktan sonra dahi aynı değil.
Genel olarak bu labirent hissini veren kentler aslında tarihi kentler.
Yani ya ortaçağ kentidir işte ya da doğudaysa Osmanlı kenti olabilir.
Tam da sana bahsettiğim gibi aslında bu bir varoluş biçimi.
Yani bir yere bir şey yapılıyor.
Bu da genellikle bir ticari fonksiyon.
Eğer doğudaysa bir cami.
İşte efendim yanında bu imareti.
Onun etrafında işte üç beş tane ev.
Sonra yani oturup birisi New York'un planını çizdiği gibi grid bir plan çizmiyor oraya.
Onun yanına bakkalın yanına bir ev onun yanına bir şey daha orada işte ağaç varmış çok da eğimli onunla yapmayalım da üstüne yapalım yani.
Teknik ve fiziksel gereklilikler ve imkanlar dahilinde o kendi kendine büyüyor.
Damat da geldi şuraya da bir ev yapalım gibi.
Hani bunu egzajere ediyorum.
Hani durum biraz böyle.
Öyle olunca da çok kendiliğinden gelişen bir şey oluyor.
Ve burada bazı bugünden baktığında ben anlattığımda öyleymiş diyeceksin ama uzaktan ilk gittiğinde de fark etmeyeceksin.
Eğer sen Marrakeş'teysen gölgelenme çok önemli bir konu olduğu için o sokaklar dar oluyor.
İşte başka bir yerde ışık almak çok önemli olduğu için oralar geniş oluyor.
Kimin de aslında daha önce mesela İslam coğrafyasında kaç göç olduğu için zemin katında hiç pencere olmuyor da ikinci kattakiler bir tarafa doğru cumba gibi bakıyorlar karşı karşıya bakmamak ve ışık almak için
gibi. Yani bunların o günkü hayattan gelen bir duygusu oluyor.
Sen sadece onların işte ya da deveyle dolaşılan bir sokağın genişliğiyle atla dolaşılan, at arabasıyla dolaşılan sokağın bir genişliği farklı oluyor.
Dolayısıyla onların içinde kayboluyorsun.
Ama şuna geleyim.
Sen kalkıp cumbalı bir evi imite ettiğinde yani onu tekrar bugüne getirmek istediğinde onu gerçekleştiren sebepleri getiremeyeceğin için zaten sen onu aslında bir türlü beğenemiyorsun.
Yapay oluyor. Yani beğendiğini düşünenler bile kendilerini iyi hissetmiyorlar.
Yıllar önce Serenit'te çalışırken bir belediyeyle görüşüyorum.
Hangi belediye olduğunu söylemeyeyim ama bunlardan çok vardır.
Ve işte böyle yanda büyük bir arazi var.
Genellikle de mimar olduğumu duyunca insanlarda böyle şey bir tavır oluyor.
Yani illa bir şey sormak, bir şey söylemek, bir yorum yapmak.
En kötü bizim ev rutubetli ne yapalım gibi sorular geliyor.
Belediye başkanları daha büyük ölçekli sorular soruyorlar tabii.
Ya dedi mimar hanım dedi yani ben bu yeni binaları hiç beğenmiyorum.
Yani şöyle çok güzel eski evler yapsanız yeni bize güzel olmaz mı?
Adam eski yeni ev yapmamı istiyor tek cümle içinde böyle.
Yani bunu söylerken de bunun içindeki absürtitenin farkında değil.
Arzu ettiğimiz şey bu biraz Portekizlerin saudade kavramı gibi yani.
Hiç olmayacak bir güzelliği arıyorsun.
Aslında sahip olmadığın, bugün de olmanın bedelini ödemen gerekmeyen.
Çünkü aslında o evlerde yaşamak çok zordu.
Sıcak suyu olmayan, asansörü olmayan, yani yerleri fırçaladın fırçaladın asla ağarmayan, ısıtması zor olan, geceliğin üstüne kar yağan falan bir evde yaşamak çok romantik bir
şey değil. Ama görsel olarak ona nostaljik verildiği için o onu bekliyor birazdan.
Evet çünkü başka bir hayatın imgesi var orada.
Hani o kaybettiğimiz sıcak aile, işte geleneksel yaşantı bekleyenler için o...
Hayatın daha az karmaşık olduğu günler.
O zaman yeni yaptığı şeyi mimar öyle bir sunacak ki ikna edecek bizi.
Aslında kimsenin kimseye öyle bir şey ikna etme sorumluluğu da yok.
İmkanı olduğunu da zannetmiyorum.
Sen neyi satın almak istiyorsun? Var ya böyle anlatıyorlar işte ön cephesinde yeşillikler, arka tarafında bilmem neler.
Başımıza ne geliyorsa bundan geliyor.
Onun alıcısı da var ve o da bir şey ve okey.
Ama bana sorarsan su yolunu buluyor.
Yani zaten şunu söylemek zorundayım ki mimarlık...
Tasarım öyle çok talep edilen bir meslek hizmet değil.
Bunun paperwork iş tarafı olmasa kimse mimar falan çalıştırmaz da.
Senin hayal ettiğin, tarif ettiğin türde bir mimarlık hizmeti almak alan insan için bizim beğenmediğimiz bir sonuç ortaya çıksa da aslında şuradan gelen bir ihtirası var
demektir. Bir hayali var ve onu gerçekleştirecek.
Birine ihtiyaç duyuyor demektir.
Artık meşrebince yani.
Ona da biz karışmayalım. Ama tabii benim gönlüme göre yapılsa memnun olurum.
Ama işte biraz estetik zevkler.
Daha onları ön plana çıkarma.
Yaşadığı yere daha ait hissetme.
Mesela onlar da pompidiyi görsen mideleri bulanır öyle söyleyeyim.
Dolayısıyla hepsi doğru.
Hepsi yanlış yani.
Çok teşekkür ediyorum bu bölüm için.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
