
S1 B20: Yeniden Başlama Cesareti - Mehmet Vefa
9 Temmuz 2025 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Konuğum Mehmet Vefa, 30 yaşında Avustralya'ya gitme kararı ve aile işini bırakma hikayesini anlatıyor. Yola çıkma, kendi hayatını inşa etme, bireyleşme ve tekrar başlama hikayesi...
Pek çoğumuza ilham olması dileğiyle
#ariadneniniği #mehmetvefa #wufiii #yüzmeeğitimi #psikanaliz #avustralya #podcast #arkadaşlık
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün bir önceki bölümde de bizimle olan Mehmet Vefa ile beraberiz.
Hoş geldiniz. Nasılsınız?
Hoş bulduk. Çok iyiyim.
Sizi sormalı. Ben de iyiyim.
Teşekkürler. Geçtiğimiz bölümde hem sizi biraz tanıdık hem de kariyerle ilgili bilgilerinizden biz de faydalandık diyeyim.
Bu bölümde biraz daha derinleşeceğiz ve her konuğuma sorduğum soruyu soracağım.
Ariadne metindeki gibi kendinizi çıkışı olmayan bir yerde, labirentte gibi hissettiğiniz deneyim neydi?
Ve sonrasında rehber olan ip ne olmuştu?
Çıkışı olmayan bir labirent ya da çıkışı olmadığını düşündüğüm bir labirent gibi miydi bilmiyorum ama ne yapacağımı, hayatımda ne yapacağımı bilemediğim tabii ki bir dönem oldu.
Ve o beni buradan çok uzaklara Avustralya'ya gönderdi.
Ve kariyerim de aslında öyle başladı.
Aslında ben... Çocukluğumda birazcık ümitsiz bakaydım.
Akademik başarılı bir insandı değildim.
Ailemde ailedeki tek erkektim.
Hem benden her şeyi bekliyorlardı hem de bundan da bir şey olmayacak galiba diye düşünüyorlardı.
Daha sonra da biraz böyle işte iş kurmaca, aile kurmaca, çocuk sahibi olmaca böyle bir sürü yani iş kurup aile kurup bir de çocuk sahibi olunca aile büyükleriyle tekrardan
bir bayram münasebetiyle görüştüm de Mehmet biz senden ümit kesmiştik aferin sana falan dediler de öyle fark ettim.
Yoksa insan nereden bilsin?
İnsan nereden bilsin? Sen kendini özellikle benim büyüdüğüm ekosistemde ben kendimi işte her şeyin başına geçeceğim.
Padişah ben olacağım.
Bunun sultanı benim.
Ben öyle zekiyim ki bu iş buralara yürüyecek.
Bir aile mesleği, aile şirketi bizim ailede çok baskındır.
Herkes gurur duyar.
Benim soy ismim Vefa ve bozacılık bizim ailede.
Birkaç jenerasyondur yapılan bir meslek.
Boza deyince zaten vefa bozacısı gelir herkesin aklına da bir yandan.
Ve çok da şeydir hani erkek çocuğun işi devralması hayali, bütün babaların hayalidir galiba.
Doğru. Dedem, hiç unutmuyorum.
Dedemlerde kalırken 4-5 yaşlarındaydım.
Belki 6 hatırlamıyorum ama çok küçüktüm.
Uyanıyordum dedem ve babanemin yatağında öğlen uykusu yapıyordum.
Ve uyanırken dedem bana boza çoğal, boza çoğal diye kulağıma fısıldadığını hatırlıyorum.
Ben de yani...
Verdim mi vermedim mi ama o anı net hatırlıyorum.
Ve kendimde büyük bir motivasyon olduğunu da hatırlıyorum çocukluğumda.
Ben bozacı olacağım.
Ben bu şirketi, bu markayı, bu ürünü yurt dışına, yurt dışlarına götüreceğim, taşıyacağım, büyüteceğim.
Holding olacağım.
İşte çok uluslu şirket olacağım.
Artık yeni zamanda ne söyleniyorsa.
Ama yıllar sonra bunun...
Aslında pek de mümkün olmadığı fiziksel yani maddi ve manevi sebeplerden dolayı bunun pek de mümkün olmadığını gördüm.
O bir çıkmazdı benim için.
Büyük bir hayal kırıklığı. Yani bayağı bildiğin o labirentin içine itilmişsin sen böyle.
Çoğu erkek çocuk da var ama benim ailemdeki erkeklerde de yani bizim işimizi siz devralacaksınız.
Ya da işte etrafımda gördüğüm aile şirketi olan insanlar da hep benden sonra sen devam ettir çocuğum hikayesi var.
Ama bu bayağı büyük bir sorumluluk.
Yani çocuğun karakterini bilmiyorsun, ilgi alanını bilmiyorsun.
Bayağı beş yaşında başlıyor beynini yıkamaya.
Bunların hepsi senin olacak falan diye sana da yapmışlar.
Bana da yaptılar ama şimdi mesela bizimle beraber yüzme ile ilgili tanıştığım insanlar bize gelen ailelerde bir sürü daha çok görüyorum.
Hocam mutlu olsun da.
Tabii artık değişti o evet evet.
Bizim nesilde daha çok vardı belki.
Bir arkadaşım bizim nesil için çocuklarını ve anne babalarını memnun etmeye çalışan arada kaybolmuş veya arada kalmış nesil demişti.
O gün düşündüm. Ne kadar çok insanları mutlu etmeye çalışıyoruz gerçekten diye düşünmüştüm.
Aklı taraflar olabilir, katılmayanlar olabilir ama enteresan bir tespit.
Evet canım yani ya çocuğumuzu mutlu ediyoruz şu anda ya anne babamızı.
Bir de geçen şeyi okudum bir yerlerde.
Dışarı çıkmak için ailesinden izin alan hem ergenlikte izin alıyorduk.
Hani dışarı çıkabilir miyim geç vakitte geleceğim diye.
Hem de şimdi çocuğu anneye falan bırakıyorsun ya.
Bu akşam dışarı çıkacağım anne izin alabilir miyim diye.
Hani kaç yaşına gelirse engel o şey bitmiyor.
O bağ kopmuyor. Gerçekten.
Ve çok dikkatimi çeken bir şey var.
Yeri gelmişken söyleyeyim. Havuza geliniyor.
İlk kez tanışıyorum. Önce mayonu giymek ister misin diye soruluyor.
Çocuk şimdi yüzümü öğrenecek çocuk.
Zaten yeni gelmiş havuza.
Yeni bir insan, yeni ortam, yeni kokular, yeni sesler, yeni ışıklar, yeni her şey yeni.
Hayır diyor. İşte hemen başlıyor çatışma.
Neyse yumuşak bir şekilde bir şekilde giydiriliyor.
Havuzdan beş merdiven çıkıp öyle duş tarafına geçiliyor.
Sonra da havuza giriliyor. Yürüyerek merdivenden yine basamak.
Yukarı çıkmak ister misin deniyor.
Çocuk istemiyor. Bir şekilde gel bakalım falan diye ben oradan tavsiye ediyorum.
Misin sorusu sormuyoruz. Sonra duşa girmek ister misin?
Diyor ki bu kural. İstemiyorum diyor çocuk.
O da bir şekilde yaptı diyor. Şey diyorum neden soru soruyorsunuz?
Şimdi yukarı çıkıyoruz. Şimdi duş alıyorsun.
Şimdi havuza gireceksin. Emir kipine gerek yok planlayarak anlatabilirsin.
Evet bu çok sık karşılaştığım ilginç bir şey.
Galiba birazcık da sosyal medyanın birazcık da bilgi bombardımanın da etkisi var.
Ebeveynler çok baskı altında kaldı bu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri.
Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri teknolojinin daha verimli kullanım alanları olabilir de.
Sosyal medyanın ebeveynler üzerinde yarattığı baskı ben de buna dahil oldum.
İki taraftan da. Çünkü ben de kolluk kullanmayın.
Çünkü yanlış öğrenilir, geç öğrenilir.
Bir de bağımlı olsa olur diyordum.
Ama bir yandan da başkalarından da eğer ona futbol topuna vurmayı öğretecekseniz önce tenis topuna vurdurun, sonra golf topuna vurdurun, sonra işte ona vurursa.
Yani böyle sadece kişinin deneyiminden yola çıkarak bulduğu, başkalarına sanki kesin geçerli bir, faydalı bir bilgiymiş gibi sunması beni çok zorladı ilk zamanlar ebeveynlik konusunda.
Bu benim sosyal medya paylaşımlarımı da etkiledi.
Artık daha az paylaşıyorum.
Çok sevdiğim konu hakkında başkaları stresi girebilir diye düşündüğüm için daha az paylaşıyorum.
Mesela kolluk konusunda da çok yumuşadım.
Yani bağımlısı olmasın yeter. Bir 10 dakika kullanıyorsa 10 dakika kullanmasın.
Hem kollukla hem kucakla ikisini dengeli bir şekilde yürütebilirsiniz.
Daha iyi olur. Bu palet içinde yaşarlı, bu simit içinde yaşarlı.
Ama tabii ki önermiyorum gibi.
Ama şimdi mesela bize şunu yapar mısın, ister misin diye çok fazla sorulmadı.
Ama bu seferki çocuklara da çok fazla soruluyor.
Mesela senin örneğinde seni direkt aileye o işe yönlendirmiş değil mi?
İster misin diye sormadılar sana.
Üniversitede seçtiğim bölümü de uluslararası ticaret seçtim.
Ben seçmedim de. Ben seçtim.
Ama ben seçmedim.
Şimdi yüzme öğretmenliği yapıyorum yani.
Şaşırdılar mı kariyerini bu kadar keskin bir şekilde değiştirmene?
Herhalde şaşırmışlardır.
Çünkü onlardan izin alıp...
Ben önce işi bırakmaya karar verdim, izin istedim.
Sonra da Avustralya'ya gideceğime haber verdim.
Hadi bakalım dediler. Oğlum paran pulun var mı?
Yok. Arkadaşımdan borç alacağım.
Peki evladım. Neden aylandın anladın?
Birazcık kendi ayakları üzerinde durmak istemek var galiba bizim hepimizin içinde.
İşte o baba şirketine sıfırdan, depodan başlamak veya en tepeden oturmak değil de kendi girişimini yapıp kendi başarılı olmak isteği de birçok.
Arkadaşımla da gördüm.
Bende de vardı. Benim de farklı girişimlerim oldu.
Bir battaniye işine girdim.
Koldu battaniye. Ondan sonra meyveli bozalar ürettik.
Böyle marketlerde satılmak üzere anlaşmalar yaptık.
Ondan sonra böyle kendi girişimlerimi de yapıp ben başardım deme hissi çok güzel bir şey.
O başardığımın hissini 30 yaşımdan sonra Avustralya'ya ne yapacağımı bilinmeden giderek.
Ve orada böyle hani tökezleyerek ve sonra gerçekten ne istiyorum bilmeden.
Bütün olasılıklar açık bir şekilde.
Oradaki şansımı değerlendirerek ya da önüme çıkan fırsatları değerlendirerek bir hayata başlamış oldum.
Yani ailenden maddi bir destek almadın.
30 yaşındasın. Gittin Avustralya'ya.
Ve ne yapacağını bilmiyorsun.
Bir şeyin de yok, garantin de yok.
Sonrasında ne yaptın?
Nasıl geçindin? Nasıl hayatını sürdürdün?
Can kurtaranlık eğitimi almışsın ama gene de...
Çok da süper bir şeyi yoktur herhalde.
Tabii babamın kuzeni olan amcamın şöyle dediğini hatırlıyorum.
Oğlum hayatın sonuna kadar can kurtaran mı olacaksın?
Çünkü bizim ülkemizde öyledir.
Bir şey yapıyorsan ya o beğenilir ve güzel kıyafetler giyilen ve düzenli işe gidip gelinen bir iş ise.
Bankacılık, avukatlık, muhasebecilik vesaire eski tip bildiğimiz geleneksel konvansiyonel meslekler.
Onlar takdir edilir aile büyükleri tarafından ama böyle yeni nesil ya da pek de alışık olmadığımız şeyler ki amcam da çok vizyon sahibi bir insandır ama yine de o bile çok şey yapmamıştı.
Çok böyle beni çok desteklememişti.
Yine hadi bakalım diye kapatmıştı telefonu.
Ben tabii ilk başta annemden ablamdan öyle bir borç almadım ama.
Sonra param bitti çünkü Avustralya çok pahalıydı.
Sydney çok pahalı. Yani ev kirasından tutun bütün yaşama.
Tabii tabii çok zordu. Modernlüğü yüksek olan bir yer.
Bir yerde destek aldım yine.
İlk başta ana desteği arkadaşımdan çok sevdiğim arkadaşım Eren Kısmet'ten almıştım.
Allah rahmet eylesin onu da kaybettik 5 yıl önce.
Ondan sonra ailemden de destek aldım.
Ama çok şükür bir sene içinde.
Önce kebapçılarda çalıştım.
Flyer dağıttım. Ne işler yaptım bakayım.
Sosyalistliği sattım. Garsonluk yaptım ama garsonluk yapamadım.
Ben bozacıyım, patron adamım.
Eller arkada insanlara nasılsın falan diye soruyordum.
İki günde kovuldular beni.
Üç tane şeyden.
Türk restoranından. Birinden bir gün diğer ikisinden de iki günde paketlendim.
Sonra işte birini bir yerde daha buldum.
Bir festivallerde çalıştım.
Sonra o sırada Cankurtanlık belgemin şeyi geldi.
Randevu zamanı geldi.
Oradan iki günde aldım zaten.
Ondan sonra Cankurtanlık yapmaya başladım.
Öbür işlerde biraz çalıştım sonra.
Sonra bıraktım onları. Ve Cankurtanlık'a yüzme eğitmenliği olarak devam ettim.
Ama ayakta durmak, insanın kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmesi.
Benim vakamda 30 yaşımı bulmuş olması biraz beni üzüyor.
Ama hayat bu. Kim bilebilir?
Ama yani zamanı o zaman gelmiş demek ki.
Her şey vaktiyle. Hiçbir çiçek vaktinden önce açmaz.
Hangi güneş vaktinden önce doğar ki?
Öyle. Kesinlikle katılıyorum.
Hem vakti o zaman gelmiş.
Sen hem ruhsal olarak ben gidiyorum demeye kendini o zaman hazır hissetmişsin belli ki.
Ondan sonrasında da...
Aslında çok da konforlu bir hayat beklemiyormuş seni yani hani zorlukların içine atlamışsın bir yandan da.
Bunu göze alabilmek çok zor.
O göze alabilmekten sonrasında o mücadele kısmı nasıl devam etti?
Yani işte ben ayakta duruyorum, farklı yerlerde çalışıyorum, kendimi bir şekilde döndürmeye başladım.
Sonra şey aramaya başladın herhalde değil mi?
Kendi bir meslek, iş. Şunu hatırlıyorum.
Cankurt Ananlık yaparken mesleğimin yani Avustralya'daki yılımın 6.
ayı. Şunu dediğimi hatırlıyorum.
Ben bunu Türkiye'de yaparım.
Çünkü havuza baktım. Bir sürü eğitmenler var.
Bir sürü çocuklar var. Sistem çok belirgin.
Çizgilerle ayrılmış. Herkesin seviyesine göre yüzeceği metreye kadar belli.
Havuzun köşesi, kenarı, derinliği, suyunun sıcaklığı, değerlerin referans aradıkları her şey belli.
Ve hepsini kontrol ediyorum her gün.
Ve artık öğrendim. Ve eğitmenlik çok zor görünmüyor dışarıdan.
Ama yaptığım bir şey değil. Ama bununla ilgili bir korkum da yok.
Bunu düşündüğümü hatırlıyorum. Ben bu işi Türkiye'de yaparım ya.
Kârlı gibi gözüküyor dedim. Ama hiçbir pazar araştırmam da yok.
Bu bir hissiyat. Sonra 6 ay sonra işte önce Asya'yı gezdim.
Önce kazandığım parayla bütün borçlarımı verdim.
Sonra kalan parayla bir tane bilgisayar, bir tane fotoğraf makinesi, bir tane de telefon.
Aynen öyle. Bir bilgisayar, bir fotoğraf makinesi, bir de telefon aldım.
Ve Asya'ya yolculuğa çıktım.
Tek başına. Önce Bali'ye gittim.
Bir ayda iki ay kaldım tek başıma.
Sonra canım sıkılınca Singapur'a uçtum.
Singapur'dan başladım. Singapur, Malezya, Tayland, Kamboçya.
Aslında devam etmek istiyordum Vietnam ve Laos'a ama Kamboçya'da telefonu çaldırdım.
Maalesef gece hayatı.
Ondan sonra moralim bozuldu.
Öyle olunca da bir Aralık günü hani yeni yıla ailemle girerim, dostlarımla girerim diyerekten böyle 20-21 Aralık gibi döndüğümü hatırlıyorum Türkiye'ye.
Ondan sonra da gitmedin. Sonra da 6 ay sonra tekrardan gitmeye karar verdim.
Belki 9 ay sonra. İlk denememde vizem reddoldu.
Ama ikinci denemede kabul ettiler.
Tekrar Avustralya'ya gittim. Ve bu sefer çok sevdiğim bir yaşam koçu arkadaşım vardı.
O da yeni başlıyordu o işlere. Dedi ki ben işte bir şeyler yapıyorum.
Seninle çalışabilir miydik 3 seans?
Tabii ki dedim. Seve seve. Ve onunla bu yolu çizdik.
Oturduk. Bir seans, iki seans Aslı Yalın sağ olsun.
Çok sevdiğim ortaokul arkadaşım.
Şans eseri ben ortaokulu Marmarokoloji'nde liseyi Nişantaşı Anadolu Lisesi'nde üniversitede yetim üniversitesinde okudum.
Çok akademik başarılı olan bir insan değilim demiştim.
Ama Aslı hep yanımdaydı.
Şans eseri aynı okullara düştük.
Evet. İlk double date'imde arkadaşımın kız arkadaşı Aslı'ydı.
O iyiymiş. Evet.
Ondan sonra liseye gittim kayıt olmaya.
Bir baktım Nüçhantaşı Anadolu'da Aslı da orada.
Daha sonra Yedik'te B'ye başladım ama bütün arkadaşlarım Savancı ve Koç'ta okuyordu.
Onların arkadaşı olmuştu Aslı.
Şans seri orada da beraber oldum.
Ve hala devam ediyorduk.
30 yaşımda Avustralya'ya ikinci gidişimde bu üç tane seans yapalım dedik.
Ve o kadar faydalı oldu ki.
Allah Allah ilginçmiş.
Adeta. Yolu beraber çizdiniz yani.
O yolu beraber çizdik.
Ve bir baskı yok, bir zorlama yok.
Sadece tavsiyeler verdi. Ben de ikna oldum.
Bu iş biraz psikolojik.
İnsan kendi isteyecek. Yani iyileşmek istemeyen hastaya hangi doktor yardımcı olabilir ki?
Doğru. Ve... Her şey yoluna gitti.
Daha önce hiç rehberlik servisinden ya da işte ne bileyim arkadaşlarından ben şöyle bir şey istiyorum şunu tutkuyla seviyorum vesaire gibi planlama yaptığın olmamış belli.
Beni çok destekleyen Eren Kısmet.
Ne yapsam desteklerdi. O anlamda çok mutluydum.
Çok şanslıydım. İşi bırakırdım.
İyi ki bıraktın derdi. Yeni işe başlardım.
Yeni proje geliştirdim. Şunu yapacağım kanka.
Böyle yapacağım. Şunu düşünüyorum. Böyle başarılı olmuş.
Ben de şöyle yaparım. Abi sana coşuyorum.
Ne kadar güzel yapıyorsun derdi. Çok bir sürü farklı kız arkadaşlarım olurdu.
O anlamda hareketli bir hayatım vardı.
Kendisi öyle değildi. Ne kadar iyi yapıyorsun.
Ne kadar şanslısın. Sürekli yeni birileriyle tanışıyorsun derdi.
Hep beni desteklerdi.
Şimdi tüylerim diken diken oldu söylerken.
Çünkü artık onunla konuşamıyorum.
Ama düşünmek çok iyi geliyor.
Çok ağladığım zamanlar da oldu.
Eşim de bana çok güzel bir tavsiye vermişti hiç unutmuyorum.
Yine anılar üretemeyebilirsiniz ama diğer anılar hala orada.
Bütün anılarınızı beraber geçirdiniz.
Hepsi orada hep seninle beraber yaşayacak.
Biz 12-18 yaş arasında Eren'le çok yakın geçirdik.
O yüzden de biraz duygulandım.
Çok normal yani bir de çok yakın bir kayıp aslında değil mi?
Beş yıl olmuş. Bir beklenmedik bir şekilde de olmuş.
Orası da ayrı bir labirent aslında.
Onun yasını nasıl tuttun?
Sonrasında hayatını nasıl devam ettirdin?
Eşinin söylediği de çok kıymetli bu arada.
Yani o anılar hep seninle ve senin yanında.
Bir yandan da arkadaşın ne kadar büyük bir destek noktasıymış.
Bütün kararlarımı destekleyen bir insan herhalde insanın terapisi de olabilir bir tek.
Evet. Genelde anne babadan veya kardeşten böyle bir yaklaşım gelmiyor.
Ben 3-4 yıl önce terapiye başladım.
Orada da onu fark etmiştim ilk.
Ne kadar ilginç. Ne söylesem.
Kabul. Kabul. Yargı yok.
Evet. İşte duvara yumruk attım.
Peki bir düşünelim. Hangi duygular?
Veya işte kendime şöyle bir zarar dokundum.
Tamam. Öyleyse bir bakalım.
Sakin, hep kabul.
Her şeyi olduğu gibi kabul etmek bana da çok şöhretti.
O anlamda çok güzel bir süreçti.
Ama bir süre sonra zorlanmaya başladım.
O yüzden de terapiye ara verdim.
Terapide neyden zorlanmaya başladın?
Çok derinlere, eskilere gittik.
Ve benim işte aile, şirket, ürün, marka, bir padişahlık vaadi ve altı borç olduğu ile karşılaşılan gerçekler.
Ve daha sonrasında veya esnasında yaşanan diğer ailevi olaylar, kayıplar bir herkesin hayatında yaşanan şeyler.
Ben bunları çok zor bir hayatım oldu işte diye anlatmıyorum ama o yaşadıklarım bende bir yaralar açmış olmalı ki.
Oralara gittiğimde o zaman duyduğum kokular, o zaman gördüğüm olaylar gözümün önüne gelmeye başladı ve...
Aslında yattığım yerde analitik terapi görüyordum.
Yani haftanın üç günü. Psikanaliz.
Psikanaliz. Haftanın üç günü bir kanepede yatıyorum.
Duvara veya tavana bakıyorum. Terapistim de arkamda.
Artık zorlamaya başlamıştım bu alanlara gittiğimde.
Gidiyordum, yukarı çıkmıyordum, arabada oturuyordum.
Yukarı çıkıyordum, oturuyordum, anlatmıyordum.
Yukarı çıkıyordum, yatıyordum ve uyuyordum.
Uyandırıyordu. Bitti bugünlük bu kadar tamam.
Siyas uykuda da geçti.
Psikanalizi ben hiç kendim deneyimlemedim.
Böylesini de ilk defa duyuyorum.
Vallahi herkesin kendini dolu.
Benimki de böyle oldu. Bir altı ay falan uyudum.
Rüyalarda artık. Artık konuşmak, kendini ifade etmekle ilgili bir zorluklar yaşıyorum.
Mesela sizinle de ilk bölümü çekerken çok özgüvenli olduğumu söylemiştim.
Gerçekten de kendimi iyi hissediyorum.
İnsanlara yardım edebildiğim için de iyi hissediyorum.
Ama mesela burada biraz daha derinleşeceğiz ve bir şeyler ifade etmek zorundayım.
Kendi kendime tuvalette yüzümü yıkayıp şöyle üstüme başıma aynada bakarken ya acaba ilk bölüm gibi sohbet akıcı olacak mı?
Anlatabilecek miyim yoksa zorlanacak mıyım diye kendi kendime düşündüm.
Çünkü terapide de insan bir beklenti yok orada.
Sonra da sormuyor. Evet bugün ne yaptınız Mehmet Bey?
Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Denmiyor. Hoş geldiniz deniyor.
Ondan sonra da... Duruyoruz birbirimize bakalım kim konuşmaya başlayacak.
Konuşmakta zorlandığım çok zamanlar oldu.
İşte uyuduğum zamanlar, çıkmadığım zamanlar seansa veya gidip de öyle göz göze baktım.
Gözüne de bakamıyorsun yere bakıyorsun, rubara bakıyorsun.
Tak düşünüyorsun şimdi ayıp mı oluyor bir yandan para veriyorum seansa.
Ben enayi miyim yok yok bu benim bu da bir işin parçası diyorum.
Artık kafamın içinde konuşmalar da konuşmalar.
Keşke dile gelebilseydim diye düşündüğüm zamanlar oldu.
Şimdi zaman zaman tabii dönsem mi diye düşünüyorum ama.
Bakalım kısmet eğer ki böyle bir yine kendimi hazır hissedersem bir gün dönmek de istiyorum ama.
Yani terapide aslında bir çıkış yollarından bir tanesi ama bazen de tabii daha zorlayıcı ve senin üstüne gelen bir şeye de dönüşebiliyor.
Bu arada az önce terapi deneyimini anlatman çok güzel oldu.
Çoğu insanın beklentisi çok yüksek ya terapiye gideceğim ve her şeyi çözeceğim diye.
Çözmeye de biliriz.
Orada biraz kaybolabiliriz.
Orada bazen hiçbir şey anlatmayabiliriz.
Ama o da aslında sürecin bir parçası bir yandan da.
Onun dışında Avustralya'ya gitmek büyük bir tercih.
Ondan sonrası oradan bir uzmanlıkla beraber gelmek.
Türkiye'de tanıtıyor olmak aslında bayağı senin için gurur verici bir şey olmuş olabilir.
Sonrasında kendini nasıl hissettin?
Bir şeyleri başarmış olmakla beraber.
Öncelikle işi kurdum ve bir eğitmenlik yapmaya başladım.
Daha sonra eğitmen arkadaşlarım olmaya başladı.
Biz bir ekip olduk. Sonra evlendim.
Sonra çocuk sahibi oldum.
Bu hayatın herhalde gelişimi.
Bunun hiçbiri olmayabilirdi ve ben hala gelişmekte olan bir insan olacaktım aslında.
Evet. Onu da öyle düşünelim.
Ama bakınca şöyle arkama dönüp bakınca kendine bu kadar da acımasız konuşma, davranma.
Bak neler başardın demekte fayda görüyorum.
Çünkü ben biraz öyle bir karakterim.
Biraz yargılayıcı.
Kendiyle konuşmalarında biraz acımasız olabiliyorum.
Dediğiniz gibi güzel şeyler oldu.
Güzel şeyler yaşandı. İyi ki de olmuş.
Geç olmuş. Erken olmuş.
Bunu kimse bilemiyor. Her şey vaktiyle yaşanıyor çünkü.
Ama güzel bir duygu.
İyi bir duygu. Bir şey denemek bence güzel bir duygu.
Denemezsem merak edecektim Avustralya'ya gitmeyi.
Ben ilk başta Valencia'ya gidecektim biraz önce.
Sonra gidemedim bir sebepten hatırlamıyorum.
Kuzenim İspanya ile çok ilgiliydi.
O yüzden oraya gitmeyi düşünüyordum. Aslında yola çıkmış olmak oradaki en büyük karar.
Yani sonrasında hiçbir şey olmayabilirdi söylediğin gibi.
Bu dar eğitimleri almayabilirdin.
Bir meslek edinmemiş olabilirdin.
Gene aile mesleğine geri dönecek olabilirdin.
Ama sonuç itibariyle o cesareti gösterebilmiş olmak, o adımı atabilmiş olmak orada önemliydi sanırım.
Orada senin için destek noktası da biraz arkadaşlar oldu galiba.
Evet başta söylediğim arkadaşım Eren Kısmet gibi.
Daha sonrasında da çok yakın arkadaşlarım her zaman destekçim oldular.
Ailem de destekçim oldu.
Ben arkadaşlarıyla çok sıkı bağları olan biraz da...
Eren'le olan yakınlığımızdan dolayı ve Eren'in çok birleştirici bir tarafı vardır.
Ben Eren'in komşusuydum.
Eren'in ilkokul arkadaşlarıyla yakınlaştım ve biz bir grup olduk.
Sonra Eren'in okul arkadaşları da bize dair oldu.
Ve onlarla bir grup olduk ortaokulda.
Sonra lisede bütün herkesin lise arkadaşları birbirine yakınlaştı.
Sonra da üniversitede her şey birbirine karıştı.
Eren kesişim noktası.
Evet Eren her şeyin arkasında olan kişi.
Ve hepimiz koskocaman bir erkek grubu olduk.
O anlamda arkadaşlar...
Tek tek isimlerini saymak mümkün değil.
Yok mümkün de yani hepsi yakın arkadaşım olduğu için mümkün de.
Anlamsız olur ama asıl anlamlı olan bana her kuşulda güvenen arkadaşlara sahip olmak.
Bence benim en büyük kurtarıcım oldu.
En büyük şansım da oldu.
Çünkü bazen insanın kendine olan güvenini ya da inancını kaybettiği zamanlar da oluyor hayatta.
İşte orada sana inanan başkası olduğunu gördüğün zaman yeniden bir tohum filizleniyor mu diye.
Bir şeyler meydana çıkmaya başlıyorsun.
Yeniden çiçek açmaya başlıyorsun insan.
Gibi hissediyorum şimdi böyle konuşurken.
Arkadaşların aslında senin en büyük dayanak noktanı olmuş diye anlıyorum.
Evet burada Ariadne'nin ipi oluyor sanırım.
Evet biraz öyle oldu. Kontekstin içinde.
Kontekstin içinde öyle oluyor.
Sağ olsunlar var olsunlar.
Evet ne kadar güzel çok değerli anlattığın şeyler.
Arkadaşlarımızı iyi seçelim o zaman.
Çocuklarımız hakkında temenni de bulurken Allah iyi insanlarla karşılaştırsın dediklerinde anlamazdık.
Ama anne olunca anlarsın.
Anne olunca anladım.
Sen de baba olunca anladın mı?
Yani işte biri söylemişti.
Hakikaten ya ben de şanslıysa o insanlarla tanıştım.
Çünkü işte Dragos'a taşınmasaydım Eren'le kısmetle arkadaş olmayacaktım.
Evet. Suadiye'de oturuyorduk biz.
Orada da çok değerli dostlarım vardı.
Ama biraz şans bu işler.
O yüzden iyi insanlarla karşılaşsın çocuklarımız.
Yoksa tabii ki arkadaş seçmek.
Seçmek ve seçilmek birazcık karmaşık kavramlarsa arkadaşlıkta.
Biraz denk geliyorsun. Birazcık bulunduğun ortama maruz kalıyorsun o insanlara ve birileri sana yakın geliyor gibi görüyorum şu anda kendi oğlumun arkadaşlık ilişkilerinde.
İşte ama yakın gelenleri de seçmiş oluyorsun.
Tabii bir de seni seçiyor, sen de onu seçiyorsun.
Bir kadar birliği, bir kadar dostluğu, bir gönül bağı.
Çok güzel, kıymetli bunları yaşamak.
Hele ki eski dost daha değerli.
Bazı yıpranmışlıklar da farklı bir boyut katıyor eski dostluklara.
Özellikle... Bir şeyler yaşayınca annelik babalık gibi majör böyle grandiyoz olaylar.
Orada da yeni dostluklar çıkıyor ve onlar da çok kıymetli oluyor.
Bir kadar birliği de orada oluşuyor.
El ele yürünüyor bir yollar. Evet.
Dertler paylaşılıyor.
Hepsinin yeri ayrı herhalde.
Hepsinin yeri ayrı kesinlikle.
Anlattığın aslında hikayeden benim aldığım şu.
Cesur olup kendi yolumuzu çizebiliriz.
Ama bu arada yola çıktığımızda bizi bir sürü şey bekliyor.
Zorluklar da bekliyor.
Fırsatlar da bekliyor.
Orada en büyük destek noktalarımızdan birisi seçtiğimiz doğru arkadaşlar gibi görünüyor.
Tabii ki. Destek almaktan, destek istemekten çekinmeyelim.
Evet. Çok teşekkür ediyorum yayınımıza katıldığın için.
Ben teşekkür ederim. Çok teşekkürler. Eren'i de anmış olduk.
Evet. Onun da nikahını cennet olsun diyelim.
Amin. Çok teşekkürler kadın.
Sağ olun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
