
Sembollerin anlatım dilinden sonra kendi labirentinden çıkı hikayesini dinliyoruz. Mitoloji modern zamanlarda bize nasıl rehber olur? Yoga, meditasyon ve rüya anlama teknikleri bize nasıl iyi gelir? Bu bölümde ise Senem’in kişisel hikayesine uzanıyoruz: Yaşadığı zorluk neydi ve çıkış yolunu nasıl buldu?
#MitolojiPodcast #PsikolojiVeMitoloji #rüyaanalizi #KahramanınYolculuğu #Ariadne’ninİpi #JosephCampbell #yoga #meditasyon #nefes #rüya
Transkript
Merhabalar, Ariadne'nin İpi Podcast'e hoş geldiniz.
Geçtiğimiz bölümde hem Ariadne'nin hikayesini hem de sembollerin anlatım dili üzerine konuşmuştuk Senem Rabia ile.
Bu bölümde ise Senem'in kendi kişisel hikayesine gireceğiz biraz daha.
Onun zorlandığı noktalar neydi ve sonrasında çıkış için nasıl bir ip, nasıl bir rehberi takip etti?
Kendi seçtiği bir zorluk hikayesiyle başlayabiliriz.
Hoş geldin Senem. Evet bu kadar zorluk deyince hakikaten insanın aklına hayatın bulunduğun yaşa gelene kadar sunduğu bir sürü hikaye şu an hemen beliriveriyor gözümün önünde.
Ama en temelde bence benim hayatımın kırılma noktalarından biri ergenlik dönemi bence çoğu insanın zaten hayatında yaşadığı bir yer.
Ben oradan başlayayım isterim.
İlk tutunduğum ipi hatırlıyorum çünkü.
Zaten bir önceki bölümde bahsetmiştim hani günlükler bir araçtı.
Ama böyle aile hayatımda kalabalık bir aileydik.
Kadın olmak bir şeydi.
Yani kadın olmak, kız çocuğu olmak.
O yüzden bunun belirli bir şeyleri vardı.
Kuralları, kısıtları.
Yaşıtlarım bambaşka yaşamlar sürerken ben daha böyle gerçekten kendi içinde izol edilmiş bir kültürün...
Fanus. Evet fanusun, aynen fanusun çocuğuydu.
Burada kendimi gerçekleştirmek isteyen, içimdeki o aslında asi olan, kendini bulmak için bir tutku hisseden, sanat ile kendini ifade etmek isteyen bir çocuk vardı.
Bu yüzden mesela ahiremde işte klasik, her insanın yaşayabileceği iflaslar, kayıplar falan bunların hep arda arda geldiği bir dönemde gitar edinmek istedim.
Gitar benim o dönemde hakikaten en yakın ipim oldu.
Ne zaman böyle kaybolduğumu hissetsem gitarı elime alırdım.
Tanımaya çalışmak ama çalmaya çalışmak değil de hatta hiç unutmam la sesi benim tutunduğum ip olabilir biliyor musun?
La teli. Saatlerce la telini tınlatır tınlatır buraya buraya tekrar varırdım hani bulunduğum yere.
Tabii bu gitarla kurduğum muhabbet, bu ip beni şöyle bir çıkışa götürdü.
Ben konservatuar okumak istiyorum dedim.
Yani sahne sanatlarında olmak istiyorum.
Hadi bakalım. Geneksel Türk ailesine ben sahne sanatlarına giriyorum dedik ve başımıza neler geldi.
Ve dediler ki asla böyle bir şey mümkün değil.
Hobi olarak yap. Tabii hobi olarak aynen öyle sen amatör olarak yine yap zaten ama hayatında işte böyle ele tutulur bir mesleğin olsun.
Fakat benim içimdeki çağrı o kadar güçlü ki hakikaten nasıl var olacağımı bilemedim.
Okul sıralar.
O sistemler hiçbir şekilde içimde karşılık bulmuyor.
Derslerin içerisinde ben sürekli şarkılara gidiyorum, yeni hayallere gidiyorum ve orada durmak çok zor.
Zaten soyuta meyili yüksek bir çocuktum.
O yüzden o soyut anlama çabası başlamıştı.
Rüyalar, günlükler ve anlam arayışı.
Velhasıl konservatuar okumama izin verilmedikten sonra ve aslında böyle yapmak istediğim bir sürü şey daha var.
Onlar da engelleniyor falan.
Bir yandan da araya gireceğim ama ailenin ilk kız çocuğusun.
İlk doğanısın ve kız çocuğusun.
Anne baban da tecrübesiz.
Nasıl davranacaklarını da çok bilemiyorlar.
Şimdi anne olarak da ben de bir devreye gireyim istedim.
Aynen ama mesela bak çok ilginç.
Ben uçaktan atlayacağım dedim.
Güzel. Evet paraşüte gideceğim dedim.
Annem de babam da ne okey dediler.
Tam böyle bir yer yani öyle keskin uçların olduğu bir yerde.
Şu olmaya başladı ben daha çok rüya görmeye başladım.
Çünkü dışarı hayatta gerçekleştiremediğin ya da ifade edemediğin duygular o zaman insanı şuna getiriyor zaten bence genel bir pattern ve sonra ben bunu yoga dünyasında daha da iyi anladım bu yolu
üzerine çalıştıkça. Ne zaman ki biz...
Bulunduğumuz ortamın hakikatiyle uyumlanamıyoruz.
O zaman burada olmaktansa başka bir yerde olmaya dair bir entelekt geliştiriyoruz.
Bir hayal dünyası geliştiriyoruz.
Bu da aslında şöyle sancılar yaratıyor.
Uyumlanma sancısı.
İçinde bulunduğun doğa döngüsüyle, yaşamın kendi döngüsüyle tamamen bambaşka bir ritimde çalmaya başlıyorsun.
Bu da varoluşsal sancıları iyice tetikleyen bir yere getiriyor.
O dönemde meditasyon yapıyordum.
Neden yapıyordum ama? Bu soyuta olan merakımdan.
Yok efendim işte böyle öteler var mı, astral seyahat bilmem ne mi falan.
Merakım hep o taraflardaydı.
Çünkü neden? Burada olmak istemiyor ve bir görüş geliştirmek istiyor ki buradan ötesine bakabilsin.
İşte iki tane ip gibi gözükse de bu soyuta olan merakım ve işte enstrümanım.
Sonra zamanla...
Bu müzikle uğraşmak, konservatuar okuyamamak, işte istenilen bölümlere gitmek, hatta sayısal mümkünse.
Sayısal da bilişim gibi bir şey okudun değil mi?
Aynen, bilgisayar işte teknolojilerini daha yakından tanıyordum.
Üçüncü sınıfa kadar okudum.
Bir şekilde orayı ama nasıl okuyorum biliyor musun?
Yani gerçekten...
Ben yokum, bir sarhoşluk hali var üzerimde ve mutsuzluktan gerçekten çatırdamak üzereyim.
Yani olmuyor, böyle bir sancı, hani hakikaten iliklerini de hissettim.
Hatta o dönem şey diyordum, benim bir rahatsızlığım mı var acaba?
Çünkü damarlarım kaşınıyor.
Fizikte olarak da aslında rahatsız hissediyorsun.
Aynen öyle hissediyordum. Tam o sırada yazın, bir yazdı, su altı dalışa başladım.
Doğa sporları hayatımda hep oldu.
Ailem de sağ olsun o kısmı çok destekledi.
Aynen sevdiler. Su altı dalışta bir ölümden döndüm.
Boğulma tehlikesi yaşadım.
Ve o suyun altından belirli bir metrenin altında olduğunda yukarı çıkışın aslında bir süresi var.
Burgun yeme ihtimali var. Aynen öyle.
Aynen. Fakat ben 30 saniye ile burgundan kurtuldum.
Çok şükür 30 saniye kadar bir dilimde yukarı çıkabildik.
Fakat orada gerçekten ister öldüm geri geldim de ister ölmeden döndüm.
Ama içinde bir yerde ölümü kabul ettiğin bir eşik oluyor.
İşte bu da gölgenle yüzleştiğin.
Aslında belki de Ariade'nin ipinde o minotaur yani labirentin göbeğine gittiğin artık bir eşikte canını kaybettiğin ve yeniden başladığın bir oyun gibi.
Oyuna en baştan başlıyorsun.
Doğru. O yüzden yeni labirentler falan çıkıyor karşına.
Tekrardan tekrardan gire çıka gire çıka.
O ölümden dönüş hali o bütün yaza yayılan bir semboller ve işte o dediğim hissediş, anlama ve hissedişi açtı.
Hal bu olunca ben su altında bir sergi olduğunu öğrendim.
Ve dedim ki tamam benim sanatçı olmama izin verilmiyor.
Ama ben sanat yönetimi diye bir bölüm olduğunu öğrenince...
Tamam dedim işte bu tarafından sanatta olabilirim.
Dolayısıyla gittim aileme dedim ki ben üçüncü sınıfta olabilirim ama buradan mezun olmayacağım.
Çünkü bir kere öldüm geri geldim artık hayatımın başka bir gerçeği var.
Bundan sonra ölüme gerek kalmadan olsun hepsi inşallah.
Ve öyle de oluyor çok şükür.
Dedim ki sanat yönetimi.
Babam dedi ki nasıl yani sanat falan.
Vallahi dedim bak gece mece çalışmayacağım.
Sahnelere falan çıkmayacağım.
Böyle dediğiniz sergiler falan hani böyle o tamam kültür sanat ve entelektüelite babamın bayıldığı şeyler.
Sanat yönetimi okudum.
Okurken de bütün bölüm boyunca şeydim.
Hani hala öğrenciyim öğrenciyim öğrenciyim ne yapacağımı tam bilmiyorum.
Evet içimde küratör olmak üzere girdiğim bir yolculuk ama o kadar çeşitli ki festival yönetimleri var.
Müzik, prodüksiyon yani.
Çok çeşitli alanlarda çalışabilirsin bölümden müzecilik.
Ben müzelere zaten bayılıyorum.
Çocukluğumdan beri en çok çekildiğim yerler.
Sonra sanat yönetimini bitirdiğimde önce Biennale'de rehberlik yaptım falan.
Hani böyle orada rehberlik ve anlatan olmak çok iyi geldi derken İstanbul Modern'de işe başladım.
İstanbul modern de yani buranın şeyi en bilinen en önemli yerlerinden birisi İstanbul.
Aynen ve tabii ailem ne oldu bizimki güzel bir yere geldi diyerek öyle bir kabulleri oldu tabii ki.
Heyecanlandılar aldığım kararı biraz daha destekler bir yerde.
Bireyselleşmeme ve benim artık ayaklarımın üzerinde durabilen bir birey olarak.
Daha farklı yaklaşmaya başladılar.
Aslında içinde bulunduğumuz genel aile yapısından babam zaten hep asi ve farklı olandı ama işte o içine doğduğun ailenin hikayesi ve oradan çıkmaya çalışma çabasıydı
benim bütün yolculuğum. Sen babanın...
Zorlayan kızı olmuş olabilir misin?
Çünkü sürekli onu zorlayıcı şeyler istiyorsun ve o dur demek zorunda kalıyor sana.
Ve sürekli bir karşılaşma, bir zıtlaşma.
Onun üzerinden sen kendi yolunu bulmaya çalışıyorsun.
O sana nerede dur diyeceğini bilemiyor, zorlanıyor.
Aynen tam öyle, tam tam öyle oldu.
Sanat yönetiminden mezun olup müzede çalıştığında...
Hayatımdaki en güzel zaman dilimi açıldı diyebilirim.
Çünkü sanatçılarla tanışmak, müze içerisinde birbirinden çeşitli ifade biçimleriyle tanışmak, gerek grup sergilerinde, gerek tematik sergilerde
ya da kişisel sergilerde, retrospektiflerde o kadar fazla deneyim dinleme ve şahit olmam mümkün oldu ki her baktığım çalışma beni başka bir şeye dönüştürdü.
Burada organizasyonel beceriler gelişirken bir yandan o sırada evlendim bu arada müzedeyken.
O da yeni bir kurum.
Şimdi ben zaten kendi geleneksel ailem gibi bir kurumdan çıktım.
Başka bir kuruma transfer olarak çıkabildim.
Sonra bir de evlenerek başka bir aile kurumu inşa ettim.
Sonra bana bir sıkıntı gelmeye başladı.
Ne biliyor musun? Temsiliyet sıkıntısı.
birilerinin bir şeyse olmak temsiliyetinin insanın içinde ne kadar büyük yükler barındırdığını daha böyle üzerine düşünmeye başladım.
Ve bu temsiliyet baskısını o ilk işte ergenlik döneminde konservatuar okumak isteyen ben ve o sırada içimde bunlar daha da artarken çok çeşitli krizlerin yaşandığı bir zorluk
zamanda detaylara girmeyeyim.
Baktım ki ben bedenen bir şey yapmak istiyorum bedenimle.
Yogaya başladım. Meditasyon çocukluğumdan beri vardı zaten.
O soyuta olan merakımla vardı.
İlk defa yogayı bedenle deneyimleyince bir dakika nefes ve beden acayip bir hakikat barındırıyor içerisinde.
Bedenli olduğumuzu unutuyoruz aslında değil mi?
Düşünce dünyasına girdiğimizde çok fazla o bedeni bir bırakalım.
Zihinsel olarak bir yerlerde olalım.
Aynen öyle. Çok fazla kitap okumak olabilir bu.
Çok fazla bir şey izlemek olabilir.
Ama bedenini daha az kullanmak.
Aynen öyle. Bedeninle daha az temasta olmak.
Ben de pilates yaptığım dönemde ertesi gün vücudumda...
Buramı arıyor, şuramı arıyor diye fark ettikçe kolumun arkasında şöyle bir kas varmış.
İşte boynumu çok fazla kasmışım dün falan gibi bedenimdeki farklı yerleri, duyumları fark etmeye başladım.
Ve aslında o düşünsel dünyadan çıkıp daha burada olduğumu, dünyada olduğumu, fiziksel bir canlı olduğumu fark etmeye başladım.
Ama o sanırım eğitim sistemiyle de alakalı ve birazcık fazla neredeyim, ne yapıyorum.
Anlam arayışı, kimim sorularını çok fazla sormakla da alakalı.
Bir süre sonra o bedenle olduğumuzu unutuyoruz.
Unutmaya başlıyoruz ister istemez.
Onu fark etmek için de sporlar, yoga, pilates gibi şeyler bayağı etkili oluyor.
Kesinlikle, kesinlikle çok etkili oluyor.
Yoga'nın da şöyle bir tarafı oldu.
Tam dediğin gibi yani bedenimde kaslarını hissetmek, kanlılığı, canlılığı, kalbinin ritmini, nefesine değişen hisleri.
Bu organım da varmış, burası da varmış.
Ama bir yandan yoganın fiziksel olarak bu farkındalığı arttıran tarafının yanında bir de şunu görmek çok iyi geldi.
Bir tavır sanatı aslında.
Dolayısıyla hayatta nasıl bir tavırla mevcut oluyorsun?
Yoga şunu öğretiyor.
Özellikle yeni yoga da bunu çok deneyimledim.
Hani bir yerde hepimiz bir zorluktan geçiyoruz da elinde sonunda da geçeceğin yani o...
Geçer. Bu da geçer yahu.
Hiçbir şey kalacak. O iğne deliğinden bir geçeceksin.
Aynen. Ama hangi tavırla geçtiğin değerli?
Yogada bunu araştırmak mümkün.
O yüzden çok değerli. Şimdi ben senden yoga eğitimi de aldım.
Yoga dersleri de aldım bireysel.
O yoga derslerindeyken hatırlıyorsan zor bir harekete pozisyona girdiğimde ben söylenmeye başlıyorum.
Bu kadar derdim. Söylenme tatlım.
Nefes al. Doğru nefes al.
Senin böyle söylemelerinle beraber...
Nefes almak mantıklı ki daha önce de yoga dersleri almama rağmen geçtiğimiz yazda bile sen nefes al demesen ben nefes almayı unutacağım.
Tutmaya çok meyilliyiz çünkü.
Ve o işte tam da bu.
Nefesi tuttuğun an buradan aslında dünyadan bulunduğun andan uzaklaşıyorsun.
Ama dikkatini nefesine getirdiğinde o senin için bir çapa hatta Ariyade'nin ipi olmuş oluyor.
Ve bence burası da şu anlamda çok değerli.
Daimi labirentler var, daimi ipler var ve hangi meselenin, hangi konunun içerisine girersek girelim orada kendimize ip bellediğimiz, tutunduğumuz, bu dünyada bizi mevcut
kılan, yaşama tekrar dönebileceğini, içe dip dalış yaptıktan sonra yaşama tekrar dönebilirim dediğin bir araç haline geliyor.
Bu araçlarda işte...
Herkes için çok çeşitlilik gösteriyor muhtemelen.
Sen de bu yüzden bu podcast'ı yaptın.
Şimdi benim aklıma da şey geldi.
Nokia telefonlarda labirent oyunu vardı ya sürekli bir yılan geçiyordu.
Ve gitgide seviye zorlaşıyordu.
Birinci seviye çok basitti.
İkinci, üçüncü yaşla beraber sence bu labirentlerin karmaşıklık ve zorlanma...
Seviyesi artıyor mu ne dersin?
Bence kesinlikle artıyor. Kesinlikle artıyor ama olaylara ele alış biçimimiz değiştiği için yani mutlaka bir çıkış olduğunu öğrendiğimiz için galiba daha dirayetli olduğumuzu hissediyorum.
Zorlaşan şeyler her nasıl zorlaşırsa zorlaşsın ama biliyoruz ki bir çıkış var.
Bu da kıymetli yani yaşla birlikte genel.
Evet. Önce çünkü şu şekilde çıkmıştım ben bu konudan diyorsun.
Aynen. O bilgiyi de cebine aldığın için ha dur bir dakika şimdi işte nefesi kullanabilirim.
Şu an çok çocuğa sinirlendim.
Kızıma sinirlendim. Ama ben bunu başka bir yerde eskiden kullanmıyordum.
Sinirlendiğim zaman nefes alıp bir 10 saniye bekleyemiyordum.
Şimdi bir bekleyeyim. Ondan sonra iletişime geçeyim dediğin yerde aslında oradaki zorlandığın belki kavgaya dönüşecek konuyu değiştirebilir hale geliyorsun.
Ve aslında ipler bağlana bağlana örüle örüle kendi içinde sana bir yeni yol oluşturuyor.
Çok güzel söyledin çünkü galiba o yumağı Ariadne'nin ipini oluşturan yumağı biz hayatta kendimize topladığımız bu araçlarla örüyoruz.
Yani heybemiz boş olduğunda böyle dönüp mesela zorlukla baş başa kaldın ipim var mı ya da çantamda ne var dedi ben şu anda nasıl başa çıkabilirim ama o kriz anı gelmeden evvel zaten kendine
bu hayata seni tutan yaşama bağlayan iplerini içeride örmeye başladığında biliyorsun ki bir zorluğa girdiğinde ben onun girişine bu ipi bağlarım bu da benim çıkışıma yardımcı
olur. Şimdi de işte yogada da bunun.
içsel yolculuğunu oradan sürdürüyorum.
Peki senin çevrende insanlara baktığın zaman kadınların meyli biraz daha fazla mı?
Kendine yol bulmayla alakalı olarak ya da o ipi üretmeyle alakalı.
Çünkü bu mitolojik hikayede de baktığımızda mesela Teseus kas gücüyle geliyor.
İşte dirayet ve inanmışlıkla geliyor ama şeyi yok.
Geri dönüşle ilgili bir planı yok.
Bir planı olmadığı için de oradan çıkış planı olmadığı için de aslında belki o da orada yok olup gidecekti.
Erkekler sanki daha böyle eril güçle olaya dahil oluyorlar ya da işte öfke, sert duruş ondan sonra daha eril karakter özellikleriyle
giriyorlar. Ama o sezgisel ya da daha ince olan kısmı biraz kaçırıyorlar gibi geliyor bana.
Çok güzel söyledin.
Belki burada şunu ekleyebilirim.
Bana şunu düşündürdü. İçinde feminen nitelikleri yani dişil nitelikleri genişletmiş çoğaltmış erkekler de var.
Doğru. Ama eril nitelikleri fazlasıyla arttırmış olan kadınlar da var.
O yüzden galiba bu kadın ve erkek doğasındansa doğanın içinde var olan dişil ve eril prensipleri düşünmek daha değerli gibi hissettirdi şu anda.
Onu güzel söyledin.
Değil mi? İyi geldi yani sen onu söyleyince.
Şimdi buradan bakmak iyi geldi.
Evet erkekler sonuçta tasarım itibariyle kasları, kemikleri, ne bileyim leğen kemiği yapıları bile farklı.
Hormonal yapısı yani. Her şeyleri farklı ve evet bir şeyleri taşımaya, savaşmaya kuvvet gerektiren alanlarda daha meydanda oluyorlar.
Kadınlar da hakikaten daha o bilinçaltının getirdiği kadın sezgisel.
Kadının o içindeki sezgisel doğası çok değerli.
Bu mağara döneminden geliyor olabilir mi?
Avcı toplayıcı erkek dışarı çıkıyor işte testosteron var gidiyor.
Ondan sonra kadın daha mağarada kalıyor hikayesi vardır ya bilmiyorum ne kadar şey yapılır buna itibar edilir ama kadın daha içeride daha içsel olan daha yuvayı korumayla alakalı.
Bu tabii daha karikatürize edilmiş bir şey.
Sonra gitgide uygarlık geliştikçe ya da işte.
toplumsal olarak daha iç içe geçtikçe bu roller gitgide kadının içindeki erkek erkeğin içindeki kadın gibi Jung'dan zaten Jung'un anlattığı gibi erke
tiplerden biraz daha iç içe geçmişlik artıyor ve onu dengelemeyi öğrenmeye başlıyorsun tam olarak galiba bu dengelenme esas ihtiyacımız olan dengelenme kısmı ya şey var yine
ne kadar itibar edilir bilmiyorum ama aklımda kalan bir şey hani bu Ateş'i ilk kadın buldu derler.
Kadın bulduğu için yemek pişirmek ona kaldı diye bir şey var.
Onu bilemiyorum tabii kim buldu ama Ateş'in keşfiyle bu rollerin dağıldığına dair de bir yaklaşım vardı bir yerlerde şu an hatıramda kalan.
Erkek mağaranın dışını kolluyor kadın çünkü doğum yapıyor.
İçeride kalması lazım. Aynen yani kadın...
içindeki hormonlarla, süt veren olmakla ve içinde tabii ki bu ne demek?
Şefkat barındırıyor. Aynı Ariadne'nin Teseus'a arşık olduğunda içinde doğan onu koruma ihtiyacı gibi.
Çünkü Teseus da onun hayatına doğuyor o anda.
Ve aslında bu bütün kadın erkek karşılaşmalarında bir anda hayatına doğan bir kişi imgesi ve o kişiyle birlikte içinde uyanan duygular.
Şimdi Senem çok güzel bir sohbet oldu.
Hepsini toparlayacak olursak.
Senin girdiğin labirentte zorlandığın ve kaybolduğunu hissettiğin anda çıkış için rehber olan ipin neydi?
Bu hikaye özelinde.
Galiba şu anda içime bakınca bir sacaya var.
Sanki benim ruganım böyle örülmüş gibi.
Rüya, sanat ve meditasyon.
Yani bu üçünü birbirinden ayıramıyorum.
Çünkü gerçekten birlikte çalışıyorlar artık.
Hayatımda farklı farklı zamanlarda iplerim oldular ama şu an bu bir üçlü olarak tam yerine hizmet ediyor.
Çünkü yeri geldiğinde sanatla tutunuyorum.
Yeri geldiğinde zaten meditasyon ve nefesimle buraya gelmek kolaylaşıyor.
Rüyalar zaten her zaman benim gündelik hayatta görmekte zorlandığımı, benim iç kaynaklarımdan bana dile getirdiği için yaşamsal merakımı besliyor.
Harika. Çok güzel bir sohbet oldu.
Benim için de çok keyifliydi bu kadar.
Çok teşekkür ederim. Umarım dinleyenlere de ilham vermiş oluruz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
