
S1 B18: Bırakma Cesareti - Deniz Yüce Başarır
25 Haziran 2025 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Deniz Yüce Başarır ile yayıncılık hayatında bırakma cesareti gösterdiği işlerini ve zorluklardan geçerken kendine nasıl ipuçları bulduğunu konuşuyoruz.
#denizyücebaşarır #yayıncılık #benokurum #edebiyat #vazgeçmek #labirent #ariadneninipi
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün geçen bölümde de bizimle olan Deniz Yüce Başarır'la beraberiz.
Hoş geldiniz Deniz Hanım.
Hoş bulduk. Geçtiğimiz bölümde hem sizi biraz tanıdık hem de kariyer yolculuğunuz, seçimleriniz hakkında sohbet ettik.
Bu bölümde biraz daha derinleşeceğiz.
Ariadne mitindeki gibi kendinize çıkışı olmayan bir yerde, labirentte gibi hissettiğiniz deneyim neydi?
Ve sonrasında size rehber olan ip ne olmuştu?
Bunun üzerine biraz sohbet edelim isterim.
Evet bu zor bir soru.
Çünkü insan hayatta hep zaman zaman böyle hissedebiliyor ve zaman zaman kendine çıkış yolları buluyor.
Benim için böyle işte bu diyeceğim aslında hani böyle büyük bir travma yok.
Düşündüğüm zaman. Ama tabii ki hayatımın en önemli travmalarından biri erken yaşta babamı kaybetmemdir belki.
O travmadan nasıl çıktığımı gençtim her şeyden önce.
Üniversitede okuyordum ve hayatın hayhuyu içinde bir şekilde önümde bir gelecek olmasının getirdiği bir dinamizm vardı.
Hayata yeniden tutunarak çıktım.
Hem işte seslendirmeye başladım hem okulum vardı dolayısıyla birkaç işi bir arada yapmak benim kendimi şanssız hissetmek gibi böyle bir lüksü yaşatmama izin vermedi.
Dolayısıyla kendimi mümkün olduğunca çok...
Çalışarak tuttum, meşgul tuttum.
Meşguliyet terapisi gibi bir şey aslına bakarsanız.
Bunu da hayatımın çok çeşitli zamanlarında da yaptığım bir şeydir bu.
Mesela geçtiğimiz yıl kızım yurt dışına gidince de aynı şeyi yaptım.
Böyle daha kendimi kıstırılmış hissettiğim tam labirentte ya da kıstırılmış hissettiğim zamanlardan biri de sanırım meslek hayatımda oldu.
İçinde bulunduğum yayın evinde artık benim görüşlerimle, benim anlayışımla yönetimin anlayışının uyuşmadığı duygusu beni bayağı sıkıştırıyordu.
Yani hiçbir zaman tam bir uyum...
Yakalanamaz zaten öyle bir şey çok kolay değil ama o duygu bana gitgide daha çok çarpıyordu.
Çeşitli örneklerle, tavırlarla, insanların yaklaşımıyla.
Bırakmak için de kolay bir pozisyon değildi.
O pozisyonlar kolay kolay bırakılamaz ya.
Yönetici pozisyondan bahsediyorsunuz.
Kolay kolay bırakılamaz.
Yani sonuç olarak Türkiye'nin en önemli yayın evlerinin birinin yöneticisisiniz.
Öyle çok kolay bırakılacak bir pozisyon değil gibi görünüyor dışarıdan.
Zaten bıraktığım zaman da herkes çok şaşırmıştı.
Fakat ben biraz şeye bakıyorum galiba.
O ipin bu ucu mu?
Bilmiyorum. Biraz kendi huzuruma bakıyorum.
Yani çünkü hepimize verilen bir tane hayat var ya.
Varsa da başka ben bilmiyorum en azından.
Benim bildiğim şu anda bir tane var.
Dolayısıyla o bir taneyi ben böyle huzursuz inanmadığım bir şeyin içinde mi yaşayacağım?
Daha ne kadar böyle yaşayacağım diye düşündüm.
Dolayısıyla o duygu öbürünün...
Önüne geçti zamanla.
Buna neler yardım etti?
Mesela o dönemde Elizabeth Gilbert bu Ye Dua Et Sev diye bir kitabın yazarı olan Büyük Sihir diye bir kitabını yayınlamıştık biz.
Büyük Sihir'i hazırlıyoruz yayına.
Ben de kişisel gelişim kitaplarından falan hiç hazeden biri değilim itiraf edeyim.
Ben daha şeyim edebiyat severim.
Kurgu dışında da daha böyle biraz daha bilimsel hani popüler psikoloji falan tercih eden biriyim.
Bu birazcık aslında...
Kişisel gelişime yakın bir kitaptı.
Fakat bana çok acayip bir şekilde yapmam gerekenin aslında kendimi mutlu hissedeceğim...
Yerde durmak ve bu eğer bir vazgeçişi barındırıyorsa vazgeçmeyi başarmak olduğunu gösterdi.
Bir şekilde bu fikrimi güçlendirdi o kitap mesela.
Yani güçlü bir şekilde neyi istemediğimi biliyordum.
Neyi istediğimi çok bilmiyordum.
Zaten hayatta aslında neyi istemediğini bilmek de neyi istediğini bilmek kadar önemli bana sorarsanız.
O pozisyonda durmak istemiyordum.
O sıkıştırılmış pozisyonda durmak istemiyordum.
Çünkü bana şöyle bir şey söylenmişti.
Ya burası senin kendi yayın evin mi?
Niye bu kadar ciddiye alıyorsun?
Niye bu kadar benimsüyorsun? Ben öyle biriyim ki benimsemeden yapamıyorum.
Yani kendi yayın evinmiş.
Kendi evinmiş.
Kendi işimmiş gibi yapmadan yapamıyorum.
Yanlış olabilir. Profesyonellik bunu gerektirmiyor olabilir.
Gerçek profesyoneller böyle çalışmıyor olabilir.
Ben gerçek bir profesyonel de değilim zaten o anlamda.
Çünkü gerçek bir profesyonel olsaydım Boğaziçi'ni bitirdikten sonra insan kaynakları müdiresi olurdum.
Çok daha iyi paralar kazanırdım.
Uluslararası şirketlerde belli bir yerlere gelirdim.
Zaten onu tercih ettim.
Ben niye yayıncılık sektörünü tercih ettim?
Mutlu olmak için, bir şey üretmek için ve benimseyeceğim bir işe sahip olmak için.
Çok sahiplendiğiniz bir noktadaydınız.
Elbette öyle. Dolayısıyla eğer...
Bunu yapamayacaksam bunun bir değeri yoksa yukarıdakiler aşağıdakiler nezdinde neyse aşağıdakiler her zaman buna değer vermişlerdir bu arada.
Hep çok iyi ekiplerle çalıştım.
Yoksa ben niye uğraşıyorum ki?
Çok saçma değil mi? Sizin bu özelliğinize değer vermeyen insanlarla aynı yolda yürümek mantıksız yani.
Dolayısıyla bu düşünceleri çok kafamda yoğurdum.
Adel'in bir şarkısı vardır.
Million Years Ago tam ismini hatırlamıyorum.
Bir de o şarkıyı çok dinledim o dönem.
Sürekli bu şarkıyı dinliyordum.
Yani hani şey der ya şimdi İngilizcesini söylemeyeyim.
Hayat bir parti gibiydi.
Verilen bir parti gibiydi zamanında.
Yahu yine olabilir aslında.
Ve hiç...
Önünü arkasını sağını solunu düşünmeden şunu demeye çalışıyorum yeni bir iş bulmadan garantim olur mu diye düşünmeden kararımı verdim ve ayrılacağımı söyledim.
Aslında teşekkür borçluyum beni o kararı vermeye zorlayanlara.
Aslında o bir büyüme ya.
Bir kere sonraki gelen hep kitap macerası benim için her ne kadar sonu çok tatlı bitmese de benim için çok yayıncılıkta doyurucu bir dönem oldu.
Yani tam kendi istediğim gibi.
Sanki benimmiş gibi istediğim biçimde yayıncılık yapma şansını bana tanıyan aslında hep kitaptır kabul etmek gerekir ki.
Yani orada işte atölye serisini başlatarak yazma üzerine kitaplar yaparak bir önceki bölümde anlattığım gibi işte Asil Kızlar'a masalları yaparak
çeşitli edebiyatçıları ve dünyadan iyi kitapları toplamaya çalışarak falan çok daha beni tatmin eden bir yayıncılık yaptım.
Oradaki travma tabii.
bir başka bir şey oldu. Benim sandığım dünya değilmiş o.
Meğerse başka şeyler dönüyormuş orada benim haberim olmayan çünkü işin maddi kısmına bakmadığım için.
O da bir travmaydı ama orada sıkışmış hissetmedim kendimi.
Kısa süren bir şeydi.
Rahatlıkla bıraktım ki çok tatmin olarak yaptığım halde.
Dolayısıyla galiba benim için o ipin ucu, Ariadne'nin ipinin ucu hep içimi dinlemekten Yani içimde eğer bir şeyler beni
rahatsız etmeye başlıyorsa onlardan vazgeçmem gerektiğini biliyorum ve vazgeçebiliyorum.
Çünkü ben şuna inanıyorum, koltuklara inanmıyorum itiraf edeyim ki.
Kaç kere koltuk bıraktık.
Yani bir başkanlık koltuğu değil ama işte herhangi bir yöneticilik koltuğunu bırakamayan çok insan var hayatımızda.
Dolayısıyla hiç umurum değil benim koltuklar.
Yani ben bunu bırakırım.
Başka bir şeye başlarım duygusu benim içimde hep var.
Yani hep de öyle oldu hayatım zaten.
CNN'den ayrıldığımda hemen TRT'li bir belgesele başlamıştım mesela.
Olacaktır. Olmayacaksa da demek ki biraz evde oturup kitap okumam gerekiyordur.
Yani kendime dönmem gerekiyordur.
Böyle zorlamıyorum.
Bir de şunu da yapmadım. Bunu da söylemek istiyorum.
O ipin ucu bence asla bir yere kızarak ayrılıyorsunuz.
Eş, iş.
Ne olursa olsun. Ülke.
Ne olursa olsun. O kızgınlığınızın sizi yönetmesine izin vermemeniz gerekiyor.
Yani içinizi dinlemek.
Bir büyük yayın evinden ayrılma örneğinden verirsek başka bir büyük yayın evine yayın yönetmeni olarak geçerek göstereceğim ben onlara duygusuyla değil.
Ben ne yapmak istiyorum duygusuyla hareket ettiğim için de çok mutluyum.
Ama diğer türlüsünde zaten aslında öfke seni yönetmiş oluyor.
Tam da bunu söylemeye çalışıyorum.
Evet öfkenizle değil de.
İç sesinizle yani bak kişisel gelişim sevmiyorum deyip kişisel gelişim kitapları gibi konuşur gibi oldum ama gerçekten hani bunu samimi bir şekilde söylüyorum.
Dönüp baktığımda ben ipin ucunu hep orada sen Deniz ne yapmak istiyorsun?
Yani bak dikkat et burada seni öfke yönlendiriyor bir dur demişimdir kendime.
Uzun bir dönemde böyle sıkışmışlıktan çıktığınız zaman aslında öfkeniz hemen sönmüyor.
Yani şimdi size öyle anlatıyorsam da yanlış anlaşılmasın.
O öfke içinizde sizi sürekli kaynatıyor aslında.
Sadece kendinize kaynama dur fokurdama bir sakin kısalım ateşin altını demeyi...
Unutmamak gerekiyor.
Onu nasıl görebiliyorsunuz?
Yani içsel olarak kendimi...
Hissediyorum. Takıyorsunuz çünkü.
Tabii o düşünce zaten düşüncenin böyle geviş getirilmesi diye bir şey var.
Dönüp dönüp o öfkelendiğin kişiye cevap veriyorsun, kızıyorsun.
İçinde de olsa. Tabii içsel olarak durmadan o kavga devam ediyor içeride.
Zaman orada. Şunu biliyorsunuz artık belli bir yaşa geldikten sonra.
Zaman... Eğer siz özellikle fokurdatmazsanız kendinizi zaman her şeyi biraz daha indiriyor.
Yani altını o zaman zaten kısıyor.
Bunu bildiğiniz zaman kendinizi fazla fokurdatmadığınız zaman zamanla öfkeniz azalmaya başlıyor.
Aslında o kişilerin ya da o yönetimin ya da...
Türkiye düzeninin, medya düzeninin, yayıncılık düzeninin hiç de önemli olmadığını, sizin o biricik hayatınızda asıl önemli olanın sizin kendi küçük hayatınız ve küçük tercihleriniz
olduğunu. O pozisyonlara delice tutunanların aslında kendilerine ettiklerini.
Yani sonuç olarak oralarda kalabilmek için verdiklerinin hiçbir şeye değmeyeceğini.
Aileniz, çoluğunuz, çocuğunuz, kendi alışkanlıklarınız, kendi küçük mutluluklarınızın çok daha değerli olduğunu zamanla öğreniyorsunuz.
Yani herkes öğrenmiyor olabilir ama en azından ben kendi adıma bunlara değer veriyorum.
Ben öyle biriyim zaten. Dolayısıyla zamanla o öfke diriliyor.
Yani şimdi bana sorsanız bana haksızlık ettiğini düşündüğüm...
İnsanlar var tabii, olmaz mı?
Ama yani o da onların meselesi.
Yani onların tiğneti, der geçerim.
İşte bunu diyebilmek çok önemli.
Bir de dönüştürebilmek, duyguyu dönüştürebilmek.
Yani oradaki öfkeyi siz zamana bırakabilmişsiniz, nadasa bırakabilmişsiniz.
Bir yandan da şeyi de merak ediyorum.
Edebiyat mesela size destek olan şeylerden biri olur mu?
Tabii, kesinlikle öyle.
Okumak bana çok destek olan şeylerden biri.
Şimdi okumak şöyle bir şey.
Üretmeseniz bile üretiyorsunuz.
Yani birebir bir şey üretmiyorsunuz ama sonuç olarak kafanızda bir düşünce, bir bağlantı kurulmaya başlıyor.
Dil zaten öyle ya. Dil düşünmenin bir biçimi.
Yani hatta özü.
Dolayısıyla o sizi meşgul ediyor.
Meşgul etmek kendini.
Okuyarak, sinema, film, dışarıya açılarak, arkadaşlarını ihmal ettiğiniz dostlarla görüşerek o dönemleri hep öyle geçirmişimdir ben.
Ve bunlar sonuçta, orada da acele etmem, sonuçta bir üretime dönüşüyor.
Yani şimdi mesela hep olayından, hep kitap travmasından sonra seslendirmeye daha ağırlık verdim Storytel'deki seslendirmelere.
Sonra işte Ben Okurum çıktı.
Oradan çıktı Ben Okurum.
Ben hepe devam ediyor olsaydım ben okurum bu yapamazdım büyük olasılıkla.
Çünkü bakmayın siz yani bayağı emek verilen bir iş.
Çok vakit alıyordur eminim ki yani kitabı da okuyorsun sorusunu oluşturuyorsun.
Hangi bölümleri okuyacağınıza şeyde podcast'te karar veriyorsunuz.
Evet yani bayağı bir iş o.
Ben mesela bir yazarı yapıyorsam ve o yazarın başka kitapları varsa onların da bir kısmını en azından okumaya çalışıyorum.
Yani dolayısıyla böyle olunca çok yoğun bir iş.
Benim için çok daha iyi oldu ben okurum.
Yani bir yerde yönetici olmaktan çok daha tatmin olduğum, çok daha zevk aldığım, insanlarla çok birebir ilişkiler kurabildiğim.
Yani yöneticiyken ekip arkadaşlarınızla kuruyorsunuz, yazarlarla kuruyorsunuz.
Oysa ben okurum bu.
Bugün yani bir sürü direkt mesajla bana ulaşan dinleyiciyle de bizim kendimize göre bir topluluğumuz var aslına bakarsanız.
Dolayısıyla bu ilişki beni besliyor.
Bu ilişki bana bir şeyler katıyor.
Hayatıma bir hem anlam hem renk katıyor.
Hem de işte kızımın yokluğunda gibi hani o emptiness dedikleri şeyle başa çıkmamda da çalışmamın.
Ben o kurumun hepsinin ya da elim kalemde tutar kadehtenin ve tabii ki Storite'le yaptığım seslendirmenin, iş yapmanın, işi üretmenin çok etkisi var.
Kitapların tabii baştan yani kitaplar benim hayatımı kurdular aslında.
Yani benimki tam kitaplardan oluşan bir hayat.
Çok acayip ama öyle.
Tabii ki insanın sadece kendi için okuması çok güzel.
O yüzden de yazın ara veriyorum zaten podcastlere.
Ama aynı zamanda başkasına anlatmak için okumasının da ayrı bir güzelliği var.
O zaman kitaba da çok daha başka açılardan bakmaya alışıyorsunuz.
O size başka bir okuma rotası çiziyor.
Ve dolayısıyla o rota sadece kendiniz için okuduğunuz zaman da aslında sizin kafanızda olduğu için.
Okuma maceranız da değişiyor ve dönüşüyor.
Evet yani kitap aslında çok yalnız okunan bir şey ve tek başına bir eylem.
Ama siz bunu bir grupla beraber okuyunca, podcastta konu edince işte bunu paylaşmalıyım deriz ya mesela bunu eşimle paylaşayım, bunu arkadaşımla paylaşayım.
Siz daha büyük bir grupla paylaşıyorsunuz.
Bunu podcastta paylaşayım, şu bölüm herkesin ilgisini çeker dediğiniz bir noktaya geliyor.
Ve aslında şunu duyuyorum anlattıklarınızdan.
Anlamlı işler yaparak, size anlamlı gelen işleri yaparak labirentten çıkıyorsunuz.
Tamamen öyle, evet. Yani benim için ipin ucu bir, o kararı verebilme gücü diyeyim.
Yani kendi sesimi, kendi iç sesimi dinleme becerisi diyelim.
Sonrasında da kendimi oyalama.
Ben zaten hep şey derim, hayat insanın kendini oyalama sanatıdır.
Benim için öyledir.
Çünkü yani düşünürseniz gelmişiz bu dünyaya.
Niye? Niye yani?
Niye biz bu dünyada debelenip duruyoruz değil mi?
Yani bir manası yok ki aslında.
Hani böyle birbirimizi niye ayağına basıyoruz?
Niye üstüne çıkıyoruz? Neden kavga ediyoruz?
Niye savaşıyoruz?
Niye öldürüyoruz? Hiç anlaşılabilecek bir şey değil.
Çünkü kısıtlı bir zaman.
Hepimiz öleceğiz.
Bunu baştan biliyoruz.
Yani hayatımızın travmasıyla zaten birlikte doğmuşuz.
Yani ekstra travmaya ihtiyacımız yok aslında.
Bir anlamı yok.
Yani ölümlülük bilgisini unutmak üzere aslında kendimize meşgaleler bulup keyifli bir hayat kurmaya çalışıyoruz.
Dolayısıyla bunu hiç unutmamak bir yanımızda unutmamak aslında gerekiyor.
Kendimize oyalı geldik madem oynayacağız bu oyunu yapacak bir şey yok.
Ve de biraz hani neşeyle oynuyor.
Bazen neşemizi çalıyorlar çaldılar.
Bunu kabul etmek lazım ama yine de ben hep şunu söylüyorum.
Yani kahkaha en güzel direniş yoludur derler ya.
Gerçekten öyle. Oynamak, oynamayı hayatı bir oyun olarak görmek gerçekten.
Çünkü kendimiz biz bizim neşesiz olmamızı istiyorlar.
Bunu düşünelim bakın. Onlar bizim neşesiz olmamızı istiyorlar.
Neşelenmemizi istemiyorlar.
Küstüm oynamıyorum diyelim.
İnadına neşeleneceğiz.
Neşeleneceğimiz işleri yapacağız.
Neşelenirsek, neşelenebilirsek başkalarının işine de yarayabiliriz belki.
Bir umut. Evet yani biz ne kadar canlıysak kendi içimizde canlılığı bulduğumuz yerde devam ediyorsak hayata diğerlerine de temasımız daha fazla oluyor.
Yani ben o kurumun birilerine temas ettiğini her hissettiğimde her gelen tepkiden bana yazanlardan falan mutlu oluyorum.
Hani birlikte direnmek, birlikte neşelenmek, birlikte düşünmek adını ne derseniz deyin.
Hep değişiyor zaman zaman kitabından kitabına, bölümünden bölümüne, durumdan duruma ama birlikte bir şey yapmak.
Evet kesinlikle.
Kesinlikle o çok büyük bir etkisi var.
Birlikte olmanın gücünün çok büyük bir etkisi var.
Bir de bizim daha önceki konuklarla bahsettiğimiz mitolojinin ya da hikayelerin, anlatıların, edebiyatın bize şöyle bir katkısı olduğunu düşünüyorum
ben. Siz de katılır mısınız bilmiyorum.
Bir adım geriye çekilip başkasının hikayesine bakarken kendinde ne olduğunu anlamak.
Bu içe bakış, kendi içime bakarım diyorsunuz ya.
Bu aslında zor bir şey.
Yani terapi almadan içe bakışı sağlayabilmek zor bir şey.
O yüzden sizce edebiyatın böyle bir etkisi var mıdır?
Ya da sizde nasıl işliyor o kitaplarla ilişkinizde içe bakış?
Dediğiniz çok doğru.
Bir başkasının hikayesini dinlemek.
Tabi yetenek aslında empati dediğimiz şey aslında bir başkasının hikayesini dinleyip içine girmek.
Edebiyat bence empatiyi geliştiren bir şey.
Empatiyi geliştirirken aynı zamanda kendini o hikayenin içinde bulmak da çok önemli.
Buna katılıyorum. Ama ben her kitapta kendimi bulmaya...
Kendime bir şey çıkarmaya, kendimle bir bağlantı kurmaya çalışan okurlardan değilim.
Yani ben hikayenin ve hikaye kişilerinin dünyasına girmeye çalışanlardanım.
Ama o her girmeye çalışmak da tabii ki size bir deneyim yani yaşamadığınız bir deneyim olarak geri dönüyor.
Ve özdeşlik...
Kurduğunuz yerler, anlar, durumlar da oluyor.
Edebiyatın gerçekten bu anlamda çok güçlü bir yanı olduğunu düşünüyorum.
Yani bir empati için iki kendini bulmak konusunda.
Ama şunu da söylemek zorundayım.
Her çok okuyan insanın da empati geliştiremediğini de gözlemliyorum.
İşte o yüzden de...
hep kendiyle ilgili bir bağlantı kurmaya çalışmak metinlerle sağlıklı bir şey değil.
Dolayısıyla zaman zaman size bir şey söyler o metin özellikle size ama genellikle Başkalarına bir şey söyler.
Başkalarını görmek de kendinizi birazcık görmeyi de getiriyor zaman içinde.
Yani başkalarına bakışınız da sizi geliştiren bir şey ya.
Başkaları da sizi değiştiren, dönüştüren bir şey.
Dolayısıyla çok açılı olarak bence edebiyat insana iyi gelen bir şey değil.
Rehabilite eden bir şey değil ama...
Eşeleyen bir şey aslında. Eşeleyen bir şey.
Eşeleyen, direnme gücü veren bir şey.
İyi geliyor mu bilmiyorum. Kesene gerek yok edebiyatın.
Öyle bir işlevi de yok. Ama bence bakmayı, sormayı, deşelemeyi, eşelemeyi getirdiği kesin.
Çok teşekkür ediyorum o halde.
Bence güzel açılımlardan bahsettiniz.
O sıkışmışlık hissiyatı, oradan labirentten çıkış için kullandığınız ipler.
Hayatla daha canlı, daha enerjik, daha neşeli bir şekilde hemhal olma hali aslında en büyük çıkış yolu.
Benim için öyle. Herkes için nasıldır bilmiyorum ama benim için öyle.
Belki birilerinin içinde de yankılanır bu.
Çok teşekkür ederim katıldığınız için.
Ben teşekkür ederim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
