
S1 B17: Yayıncılığın Arka Bahçesi - Deniz Yüce Başarır
18 Haziran 2025 · 30 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde Deniz Yüce Başarır’la Ben Okurum podcast’in mutfağını, kendi kitap yazma serüvenini ve sesin anlatıya kattığı derinliği konuştuk. Yayıncılığın görünmeyen emeğinden, bir metnin nasıl hayat bulduğuna uzanan içten bir sohbet oldu. Kitaplara, sesli anlatıya ve yaratım sürecine ilgi duyanlar için ilham verici bir bölüm.
#edebiyat #benokurum #podcaster #seslendirme #yazarlık #kentoyuncuları #denizyücebaşarır
Transkript
Ariadne'nin ipi podcast'a hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün konuğum Deniz Yücebaşarır'la beraberiz.
Hoş geldiniz Deniz Hanım.
Hoş bulduk efendim. Nasılsınız?
İyiyim valla çok güzel.
Güneş var dışarıda o yüzden mutluyum.
Evet biz de sizi gördüğümüz için mutluyuz.
Çok teşekkürler. Kilioslardan. Evet kilioslardan dalyanlara uzanan.
Bir deniz kıyısından öbür deniz kıyısına.
Tam öyle. Evet çok güzel oldu.
Öncelikle sizi tanıtarak başlamak istiyorum.
Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldunuz.
Öğrencilik yıllarınızda seslendirme ve çevirmenlik kariyerine başladınız.
Uzun yıllardır bu alanda çalışmalarınıza devam ediyorsunuz.
Çeşitli büyük yayın evlerinde editörlük, yayın direktörlüğü gibi alanlarda görev aldınız.
Benim de çok sevdiğim hep kitabın kurucuları arasındaydınız.
2021'den bu yana yine ilgiyle takip ettiğim Ben Okurum adlı podcast'ı sunuyor ve hazırlıyorsunuz.
Hazan'ın annesi, yazar Başar Başarır'ın da eşisiniz.
Evet efendim. Hepsi doğru.
Hepsi doğru. Dinleyicilerimize doğru bilgi verdik.
Şimdi size anlatırken biraz şunu fark ettim.
Sevdiğiniz ve ilgi duyduğunuz alanın peşinden gitmiş ve çok yönlü birisi olmuşsunuz.
Psikoloji kariyerinden devam etmemenizin özel bir sebebi var mıydı yoksa olaylar öyle mi gelişti?
Her ikisi de galiba.
Aslında olaylar biraz öyle gelişti.
Ben üniversiteye başladığım yıl babamı kaybettim.
Babam da oyuncuydu, aktördü ve çok da seslendirme de yapardı.
Ve yıllarca ben lisedeyken falan da hep benim seslendirme yapmamı çok isterdi.
Ben de tabii ki bir kız çocuğu olarak, genç bir kız olarak babasıyla çalışmayı hiç istemeyen biriydim doğal olarak.
Çünkü düzeltileceksiniz sürekli.
O öyle denmez, bu böyle denir falan.
Bir de onun ortamına onun kızı olarak gireceğim.
Bu benim pek bir hayat hayalim değildi.
Hayat planım değildi.
Tabii gerçekleşen kısmını da istemezdim yani babamın ölümüyle birlikte.
Ben daha üniversitede okurken TRT'den beni baban çok isterdi gel seslendirme yap diye çağırmaya başladılar.
Yine tereddüt ettim fakat sonra düşündüm ki deneyeyim ne kaybederim.
Denemeye başladım.
Gitmeye başladım oraya.
Onlar bana tabii çok kucakladılar.
Çok büyük bir sevgiyle çağırdılar.
Allah rahmet eylesin. Tülay ablanın burada özellikle adını anmak isterim.
Tülay Samurkaş. Seslendirme yönetmenlerinden de TRT İstanbul'un.
Ve ben baktım ki fena değilim.
Zaman içinde böyle küçük küçücük.
Rabarbalardan böyle küçük tek cümlelik seslere sonra böyle hafif rollere sonra başrole falan kısa sürede ilerledi iş.
Ve benim her zaman tam da babamın dediği gibi ikinci bir mesleğim olarak seslendirme orada durdu.
Ve seslendirme ile birlikte yani ben...
Bütün üniversite hayatım boyunca seslendirme yaptım.
Yani bir yandan sınavlara gidiyordum.
Eskiden de sistem hiç kolay değildi.
Böyle dururlardı beni beklerlerdi.
Benim şeylerimi toplarlar sahnelerimi.
Sonra işte hatta çok kızardı oyuncu arkadaşlarım.
Gene gidiyor işte bilmem ne falan diye arkamdan bayağı söylenirlerdi.
Neyse gelirdim sınavı verip tekrar seslendirmeye devam ederdim falan.
Dolayısıyla hayatım biraz televizyonun içine doğru kaydı.
Ama ben zaten baştan itibaren televizyonculuk benim gönlümde yatan bir aslandı aslında.
Psikolojiyi de biraz hayatı ve insanı anlamanın her alanda işe yaradığını düşündüğüm için tercih etmiştim sanırım.
Ama girdiğim zaman aslında acaba klinik psikoloji yapabilir miyim?
Klinik psikoloji masterı yaparsam terapist olabilir miyim?
Bunları düşündüm. Fakat benim bir de şöyle bir yapım var.
Fazla empatik biriyim.
Tabii ki bir empati gerekiyor elbette.
Ama kendini tüketmeden bir empati gerekiyor.
Biliyorsunuz bütün psikologlar ve psikiyatrlar kendileri de aslında terapi sürecinde oluyorlar sürekli.
Çünkü kendilerini sağlam tutmaları gerekiyor.
Doğrusu bunu hiç gözüm yemedi.
Bir yanda dertlerle hemhal olmak vardı, öbür yanda çok renkli, çok hareketli bir meslek vardı.
Televizyonculuk ve seslendirme gibi.
Bencilce davranıp renkli olanı tercih ettim.
Bence çok iyi etmişsiniz.
Yani evet ben memnunum. Evet yani aslında ilgi duyduğunuz alana kaymışsınız bir yandan.
Bir yandan da kendinizi tatmin eden, keyif aldığınız şeyi de yakalamışsınız.
O çok güzel. Peki editörlük var, seslendirme sanatçılığı var.
Onun dışında...
Bu podcast'e girişiniz var.
Farklı farklı alanlar gibi görünüyor ama aslında hepsi birbirini besleyen alanlar.
Editörlük kariyeri nasıl gelişti?
O da şöyle oldu. Arada bir televizyonculuk var.
Yine kitap programı yaptığım bir televizyonculuk var.
Ben seslendirme yaparken TRT'de aynı zamanda orada okudukça diye bir kitap programı vardı.
Sevgili Sevinç Yeşiltaş'ın hazırladığı, Can Kozanoğlu'nun sunduğu.
Ben de onun dış seslerinin metinlerini yazar ve seslendirir.
Dolayısıyla öyle bir programcılık başlamıştı.
Sonra CNN Türk kurulduğu zaman orada da başka bir program için girdim.
Can Kozanoğlu ve Cüneyt Özdemir'le birlikte bir program yapmak üzere girdim.
Sonra biz mitoz bölünmeyle çoğaldık.
Ve işte Can başka bir program yaptı.
Cüneyt başka bir program yaptı.
Sonunda ben de kitapçayı yapar oldum.
O da bir kitap programıydı.
Dolayısıyla kitap programı ile birlikte...
Zamanın bütün yayın evleriyle bir ilişkim olduğu yayın evleriyle, yazarlarla.
Böylece ben kitapçıdan eşimle tanıştım orada CNN'de.
Onunla evlenme kararını verdiğimiz zaman ben CNN'den ayrıldım.
O dönemde de Doğan Kitap'ın yayın yönetmeni Zeynep Çağlıoğlu bize bir kitap yapsana, editörlük yapsana, bir denesene falan dedi.
Dışarıdan bir kitap yaptım onlara.
Sonra içeri gelsene dediler.
İçeri girdim. Ama giriş o giriş.
Yapı yapı öğrenilen bir şey değil mi editörlük?
Yani tabii ki bir altyapı, okuma kültürü.
Karşılaştırmalı edebiyat diye bir bölüm var mesela artık.
Bizim zamanımızda yoktu.
Karşılaştırmalı edebiyatta ne kadar editörlük öğretiliyor onu bilmiyorum.
Ama en azından metinleri birbiriyle karşılaştırmayı öğrettiklerini tahmin ediyorum.
Evet biraz yolda düzülen bir kervan o da.
Gerçekten öyle. Şey gibi dersler ekleniyormuş mesela.
İşte atıyorum gazetecilik.
okuduğunda, yayıncılık okuduğunda illaki editörlükle ilgili bir bölümü oluyordur.
Bir dönem veriliyordur onun dersi.
Ama tek başına hani bu editörlük adına ya da kitap yayıncılığı üzerine bir bölüm bildiğim kadarıyla.
Kurslar oluyor öyle. Evet.
Geçici, kısa süreli oluyor.
Bir de tabii gazetenin editörlüğü çok başka.
Tabii. Yabancı bir çeviri editörlüğü çok başka.
Yerli edebiyattan, Türkçe edebiyattan editörlük çok başka.
Bunların hepsi çok başka yerler.
Proje editörlüğü çok Çok başka yani projeyi baştan sona siz geliştirerek o işin bütün çatısını çattığınız bir editörlük de var.
O da başka yani çok çeşitli editörlükler var aslında.
Ben Doğan'a ilk girdiğimde tanıtım editörlüğü yapıyordum.
Yani bütün arka kapakları ben yazıyordum.
Basın bültenlerini ben yazıyordum.
İşte yazarlar bir kısım ilişkileri ben yürütüyordum.
İlan metinlerini ben yazıyordum.
Aslında kitap yaparak başlamıştım ama sonra buraya dönmüştüm.
Sonra Doğan'ın yönetiminde bir değişiklik olunca beni o yüzden pazarlama direktörü yaptılar.
İyi metinler yazdığınız için ve tanıtıma katkınız olduğu için.
Evet sanki sadece bu yetermiş gibi.
Tabii işin öbür tarafı var bütçesi var falan ben itiraz ettim ama o bir geçiş süreciydi.
Yayın direktörü olman için pazarlama direktörü yapıyoruz gibi bir söylem vardı.
Nitekim ben pazarlama direktörüyken ayrıldım çünkü annem kanser hastasıydı çocuğum küçüktü ve o dönemi bütün o...
O hengame içinde geçiremeyecektim.
Bir kısa ayrılık oldu iki yıl kadar.
Sonra yayın direktörü olarak geri döndüm Doğan'a.
Dolayısıyla o yayın direktörlüğü süreci aslında yukarıdan bakan bir editör yayın direktörü.
Ve temel olarak yazarla ilişkileri kotaran, yayın planını yapan, benim zamanımda öyleydi en azından.
Yayın planını yapan, orada bir denge gözeten, bütçesini de o anlamda...
Tabii ki işin matematik kıskı ayrı ama bürçesini de düşünerek yapan falan böyle daha genel daha yukarıdan bakan bir editörlük benim doğanda ve hep de yaptığım.
Peki fuarlarda böyle çok heyecanlandıran projeler gördüğünüzde gelip ikna etme süreci nasıl oluyordu?
Mesela hep de onu çok yaşadık.
Şöyle oluyor o süreç şöyle aslında biraz onu anlatayım.
Yani zaten giderken aslında bir kısım bilgiye aiz oluyorsunuz.
İşte önden fuarda neyi tanıtacaklarını 3 aşağı 5 yukarı ajanslar size göndermiş oluyorlar.
Ajanslar ya da yayın evleri.
Sonrasında ama orada tabii böyle...
Orada konuşulan bir şey olur hep.
Birkaç kitap olur. Onu kim kapacak, kim alacak falan.
Bütün dünya yayıncıları için geçerli olan.
Ben HEP'i kurduğumuz yıl orada asi kızlara masallar projesini bana anlattılar.
Zor bir proje aslına bakarsanız.
Çünkü renkli kitap, hardcover ve dünyada her yerde aynı şekilde yayınlansın istiyorlar.
Yani baskı kalitesi olarak falan.
Fakat ben...
Şöyle düşündüm, bu projeyi biz yapmalıyız.
Yeni çıkan bir yayın eviyiz.
Müthiş bir çıkış kitabı olacaktır.
Çünkü hem çocuk alanında var olmayı planlıyorduk, hem yetişkin alanında var olmayı planlıyorduk.
Bir de benim varlığımdan dolayı kadın meselesine ve yazma meselesine mesela orada atölye serisi de yapmış.
Onlara çok daha yakın ve sıcak duran bir yayın evi olmayı planlıyorduk.
Ben geldim ve telif hakları ile ilgilenen arkadaşımıza dedim ki, Gülcan biz bu kitabı yapacağız yani yayın kuruluna.
Tamam ben söyleyeceğim yayın kuruluna ama hemen harekete geçelim.
Yani çünkü burada vakit kaybetmemeliyiz.
Ama normalde hep yayın kurulunda bu tabii önce konuşulur tartışılır falan ama orada çok aktif davrandığımı hatta proaktif davrandığımı söyleyebilirim.
Gerçekten de kitap patladı.
Çok da güzel kitap.
Çok güzel kitap. Yani baskısı da çok güzel, içeriği de çok güzel.
Ama sonra sen...
Sanki muzur kitap mı seçildi?
Evet sonra ben ayrıldıktan sonra.
Ama Türkiye'de. Türkiye gerçekleri.
Türkiye evet gittikçe gerilediği için.
Ki ne kadar güzel kadın model örnekler var.
Evet orada bir tane galiba gay biri mi vardı?
Çift vardı galiba. Transgender biri mi vardı şimdi unuttum.
Evet evet ben de öyle hatırlıyorum. Öyle bir şey vardı galiba o yüzden oldu o.
Transgender'dı galiba. Evet transgender vardı galiba.
Ama yani bu tür konuları üstünü bastırarak tabii ki.
Değiştiremiyoruz. Yani değiştirebileceğimiz bir şey değil bu zaten.
Ayrıca da dünya nereye gidiyor biz nereye gidiyoruz.
Hoş dünya nereye gidiyor derken buraya bir şerh düşmek gerekir herhalde.
Çünkü dünya da acayip bir yere gidiyor.
Yani insanlar, bireyler, toplumlar belli bir şekilde çok açılarak bazı şeyleri çok kabul ederken ya da işte filmler, diziler bunları hep işin içine katmaya
çalışırken ve katarken bir yandan da çok Tutucu bir anlayış da sürüyor öbür tarafta.
Dolayısıyla dünya da buraya gidiyor aslına bakarsanız.
Yani çok karışık.
Biz tabii daha sıkı gidiyoruz ama öncü durumdayız sayılabilir.
Ama bence dünya da buraya gidiyor.
Yani kürtaj yasaklamasından tutun da gay meselesine kadar.
Her konuda bir aşırılık. Her şeyde bir acayiplik var yani şu anda.
Evet evet haklısınız.
Ama yine de böyle heyecan duyup bu kitabı Türkiye'ye getirmiş olmanız, basılmasına vesile olmuş olmanız çok güzel.
Teşekkür ederiz. Aman efendim ben de çok mutlu olarak yapmıştım bunu.
Bu arada ben de böyle küçük bir yayıncılık girişimi olan birisi olarak yayın evini kurduktan sonra benim bunu öğrenmem lazım dedim.
Yani evet ben böyle idareten bir şey yapıyorum ama nereden öğrenebilirim?
Yayıncılar Birliği'nin bir kursu vardı Seven Gül Sönmez.
Çok güzeldi yani o editörlük atölyesi bana çok şey katmıştı.
Belki dinleyicilerden ilgisi olan olursa, bir yayın evi girişimi olacak olan insanlar varsa bu eğitimleri, atölyeleri takip edebilirler.
Evet, Seven Gül zaman zaman yapıyor onları hala sanırım.
Ayrıca başka yerlerde de yapılıyor şu anda.
Mesela galiba Ayfer'in yazmak atölyesinde de yapılıyor.
Yani benim bildiğim ama başka yerlerde de yapılıyor.
Artık daha genişledi bu alan.
Çünkü her ne kadar hep şey...
deniyor ya Türkiye'de okunmuyor, kitapları az satıyor falan ama garip bir şekilde insanların yazmaya, editörlüğe, seslendirmeye çok ilgisi var.
Çıkış yolu gibi de algılanıyor bütün bu alanlar sanırım.
Hani okumayı seviyorum o zaman editör de olabilirim.
Okumayı seviyorum o zaman yazar da olabilirim.
Tabii hiçbiri o kadar kolay değil.
Ama yine de bir çıkış yolu olarak algılandığı için de bu alanda öğrenmek için daha çok Çok imkan var gibi geliyor bana.
Evet artık hem atölyeler öğrenmek açısından güzel.
Hem de biraz daha ben mesela kendi açımdan düşündüğümde bir yerde stajyer olarak çalışsaydım daha çok şey görürmüşüm.
Kesin. Öncesinde değil mi? Boş Türkiye'de stajyerlik mekanizması çok doğru işlemez aslında.
Ama bir yayın evinin içinde çalışıp sonra yayın evi kursaydınız belki daha gerçekçi olabilirdi.
Daha gerçekçi bir plan olabilirdi.
Evet ben biraz hayallerle ilerledim ama neyse.
Ama güzeldi. İnsanın hayali olması da güzeldi.
Yani şeyler, girişimciler özellikle şey diyorlar.
İşte ilk beş yıl boyunca büyüt, devret.
Yaptığın işi. Ondan sonra ben de öyle bir şey yapmış gibi oldum yani.
7 sene boyunca büyüttüm.
Ondan sonra devrettim. Hala devam ediyor.
Marka devam ediyor. İşler devam ediyor.
En azından birilerine dokunabildiğim, temas edebildiğim bir iş yapmış oldum.
Tabii. Ne güzel. Kapanmamış oldu o da.
Şimdi bir de seslendirme kısmına geleceğim.
Benim en sevdiğim kısım.
Çünkü ben sizin maillerinizi bile sizin sesinizle okuyorum.
Ya bunu çok söyleyen var.
Demek ki çok mu belirgin tonlamam acaba ya da sesim?
Kulaklarda yer etti. Yani ben okurumu çok dinliyorum.
Ve o yüzden de büyük bir ihtimalle yerleşti.
Hatta Instagram postlarınızda bile.
Öyle geliyor kulağıma.
Peki şeyi soracağım.
Bu ben okurum seslendirmelerini yaparken nasıl seçiyorsunuz kitapları?
Gelen konukla beraber mi?
Yoksa siz bir kitap ilginizi çekiyor?
Yoksa konağa mı gidiyorsunuz?
Her ikisi de oluyor. Şöyle benim bir konuk listem bir de kitap listem var.
Sürekli güncellenen, eklenen ve ayrı zamanda da dinleyicilerden de gelen.
Kitap listesine göre hareket ediyorum öncelikle.
Önceliklilerim var. Yani bazı klasikleri muhakkak yapayım istiyorum mesela.
Ama hepsini bir anda ve üst üste yapmak da...
Olmuyor tabii. Mesela bir klasik yaptığım zaman arkasından bir güncel kitap yapmak, araya bir non-fiction, kurgu dışı kitap katmak falan gibi bir küçük dengem var.
Yani kadın erkek konuğu bile kendimce üç tane üst üste erkek varsa araya muhakkak bir kadın konuk alayım falan gibi böyle acayip dengelerim var.
Yani yayın planı yapmaktan gelen bir denge gözetme durumum var.
Dolayısıyla bazen kafamda bir kitap oluyor.
Bu kitabı muhakkak yapmalıyım ve sanki şimdi zamanı gibi takıyorum ona.
Ve onun için konuk aramaya başlıyorum.
Bazen çok kolay buluyorum onu.
Yani çünkü biliyorum işte bu kitabı çok seviyor bildiğim bir şeyse.
Ya da bir akademisyen tanıdığım bir akademisyen bununla konuşabilirim.
diye düşünüyorum. Mesela Yusuf Atılgan'ı Zeynep Uysal'la konuşmak kolay oldu hemen konuşur musun dedim.
Tabii dedi oldu. Ya da işte Middle March'ı aradım düşündüm.
Hatta Zeynep'e danıştım Boğaziçi Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı'nda.
Sence Middle March? Kiminle konuşulabilir falan.
O bana birini önerdi.
Hemen onunla konuştum.
Gibi böyle şeyler oluyor.
Ama bir de şu oluyor.
Arkadaşlarıma bir yerde rastlıyorum.
Ya biz seninle niye ben okurum yapmadık?
Diyorum. O da diyor ki mesela yapalım.
Ne yapalım? İşte o bir şey söylüyor bazen.
Ben bir şey söylüyorum. Bazen uyuşamıyoruz.
Sonunda ama bir yerde buluşuyoruz.
Yani buluştuğumuz bir yer bulmaya çalışıyoruz.
Bazen de ben zaten onların ilk teklifini kabul ediyorum.
Ya da onlar benim ilk teklifimi kabul ediyor.
Yani çok çeşitli şekillerde oluyor aslına bakarsanız.
Bazen de hem konuyu söyleyen meyiller alıyorum.
Falan diyorum onu yapıyorum.
Bu çok daha az oluyor ama.
Olduğu da oluyor. Yani değişik yöntemler var.
Yani konuk eşleşmesi önemli diye düşünüyorum.
Çünkü o kitapla... Çok düşünüyorum onu.
Değil mi? Bağ kurmuş birisiyle konuşmak daha keyifli oluyordur.
Çok düşünüyorum. Mesela Annie Erno'yu da uzun süredir yapmak istiyordum.
Hemen de yapmak istemedim.
Şöyle Annie Erno'yu ben 2021'de seneleri okudum önce.
Ve çarpıldım, bayıldım.
Bence çok... değişik bir tarzı var.
Çok sevdim.
Üstüne başka kitapları da geldi.
Onları da okudum. Hiçbirinden seneler kadar çarpılmasam da hepsini sevdim.
Kadının çok özgün bir sesi olduğunu düşünüyorum.
Yıllarca da ama dedim ki ya çok hani Erno hani Erno hani Erno ortada.
O kadar yapmak gelmedi içimden.
Dur yaparım falan. Sonra birdenbire Oya Baydar'ın kitabı çıktı.
Son kitabı çıktı. Dedim ki ya hafıza Aynı yıl doğmuşlar.
İkisinin de bir aktivist ve politik kimliği var.
Çok denk düşen bir şey diye düşündüm.
Ve mesela onu Oya Baydar'la yaptım.
Yani duruma göre değişiyor.
İşte Gaye ile Agatha Kristoff yaptık.
Ne yapalım diye konuştuk.
O bana aa dedim tamam Agatha Kristoff yapalım.
Çok değişken.
Ben şeyi hatırlıyorum. Teoman'la Saçmalıklar Çağını sohbet ettiniz.
O Teoman'la yapalım diye düşünürken Teoman'a en güzeli Saçmalık buldum.
Dolayısıyla tam onluk bir kitaptı gerçekten.
Gerçekten bir de adamım falan diye anlatıyor yazardan.
Evet. Yani biraz tanıdığım için Teoman'ı da artık.
Ben Teoman'la aslında daha iki sezon önce var olmanın dayanılma safifliği yapmak üzere konuştuk.
Önce tamam dedi sonra kaçtı.
Dolayısıyla bu sefer kendi kitabı da çıkmıştı.
Kaçmaz diye tahmin ettim.
Ve ona çok uygun bir kitap.
Yani var olmanın dayanılması hafifliği onda bir ağırlık yapacaktı.
Ama bu daha uygun düştü.
Ben sonra hemen aldım bu arada Saçmalıklar Çağrı Demiş diye.
Sattırdık o kitabı galiba.
Evet. Benim böyle çok yükseldiğim kitaplar oluyor.
Ben onu biraz şeye bağlıyorum.
Gerçekten konukla kitap iyi eşleştiyse ve sohbet çok akıcı gittiyse aldırıyor insana gerçekten merakı.
Her zaman öyle olmayabiliyor.
O zaman da ben...
Sohbetin dışında verdiğim bilgilerle o dengeyi sağlamaya çalışıyorum.
Yani illa Teoman'la saçmalık uyumunu yakalayamıyoruz herkeste.
Ya da senelerde olduğu gibi hani Erno ile Oya Baydar yakınlığını.
Ama sonuç olarak o zaman da ben devreye girmeye çalışıyorum.
Yani böyle bir kendince bir dengesi var işte.
Hem metnin yani bölümün kendi içinde hem de bölümlerin aralarında.
Çok da güzel oluyor. Teşekkür ederim efendim.
Teşekkür ederiz. Şimdi bir de babanızla ilgili kısma gelmek istiyorum.
Çok değerli bir tiyatro sanatçısı Kamran Yüce.
Kent oyuncuları arasında kendisi.
Ve sizin yazdığınız Perde Kapanmasa Görecektiniz adlı kitabınızda hem dönemin arşivini oluşturmuşsunuz.
Hem de babanıza mektuplarla duygusal bir alan açmışsınız.
Güçlü bir baba figürü olduğunu görüyorum.
Ön planda olan bir karakter.
Bir yandan da sizinle de güçlü bir bağı olduğunu anlıyorum metinlerden.
Babasının kızı derler ya sizin için öyle bir şey söylemek mümkün müdür?
Ya ben galiba hem babamın hem annemin kızıyım.
Biraz şundan da babama tabii ki çok hayrandım.
Evet babam dominant bir karakterdi ama şöyle bir dominant karakterdi.
Hani oyuncuların dominant karakter...
Olması egosantrik olmalarını da getirir çoğunlukla.
Her zaman değil. Ve daha bencil, daha ailelerini ihmal eden, mesleklerini ön plana alan.
Babam mesleğini elbette ön plana alırdı ama hiçbir zaman ailesini ihmal eden biri olmadı.
Baya bir aile hayatı sürerdik biz.
Ve hatta turnelerde bizi görmek isterdi.
Beraber turnelere giderdik falan.
Dolayısıyla çok...
annemin de o dengede çok büyük bir payı olduğunu düşünüyorum yani bu hayata uyum sağlayarak küçücükten itibaren beni her yere bütün turnelere babamla birlikte dolaştırmış biri annemin bir ev kadınıydı
ama çok becerikliydi yani annemi okutmamışlar yani üniversiteye başladığı yıl büyük babası yüzünden üniversiteden almışlar ve dolayısıyla eğer çalışsa çok başarılı bir meslek
hayatı olurmuş bu biraz içinde kalmış dolayısıyla Ev kadınlığını, eşliği ya da anneliği de bir meslek hayatı gibi icra ediyordu neredeyse.
Dolayısıyla biraz annemin de kızıyım.
O dengeyi her zaman tutturmaya çalışırım.
Mesela bütün feminizmime rağmen...
Yemek yaparım yani evle ilgim vardır her zaman yemek yapmayı da çok severim hani böyle ben çalışıyorum başka hiçbir şey yapmamcı değilimdir.
Anneliği de her zaman bir şekilde hayatımın önemli bir yerine koydum.
Yani dolayısıyla ben galiba hem...
Anneciyim hem babacıyım.
Babamın biraz önce söylediğim şeyi de şunun için söyledim.
O kadar egosantrik biri değildi diye.
Yani dominantlığında bir denge vardı sanırım.
Onun gölgesinde kalmamamı sağladığını düşünüyorum.
Ama şöyle de bir şey var.
Ben 19 yaşındaydım babamı kaybettiğimde.
Acaba o gölge daha ilerleyen yıllarda bana nasıl düşerdi?
Onu bilmiyorum. Yani onu bilmediğim için bu söylediğim biraz yarım bir yanıt.
Bunu da kabul ediyorum. Erken bir kayıp.
Evet erken bir kayıp olduğu için hani bilemiyorum ne olurdu nerede çatışırdık o gölgeyi daha mı çok hissederdim.
Onları kestiremiyorum tabii ama kimliğinde oyuncuların o egosantrik yapısı yani çok yoktu.
Neden yoktu? Olmadığını da çok net görebiliriz.
Böyle büyük gruplarla fotoğraf çekilir.
Babam hep arkada durur falan.
Yani hep başkalarını öne itmeyi seven biriydi.
O yapısından dolayı da çok da çatışmazdık diye umut ediyorum, düşünüyorum.
Muhalif de bir karaktermiş galiba değil mi tiyatro içinde?
Ama sizin kendi aranızda böyle çatışmalarınız, babakız çatışmaları...
Olurdu tabii elbette ama şöyle şeylerden olurdu.
Yani mesela bir edebiyat ödevi yapmışım.
Oradaki analizimi beğenmemiş.
Ben hayır bu böyle diyorum.
O hayır o öyle diyor falan.
Ya da işte şunu neden öyle vurguladın diyor.
Yani hayata dair de tabii dediğim gibi çok genç yaşta kaybettiğim için hani insan biraz idolleştiriyor da olabilir.
Ama hani böyle çok büyük çok birebir hayatımı etkileyecek bir kısıtlaması ya da bir karşı çıkışını hatırlamıyorum.
Şefkatli bir adamdı.
Sakin bir adamdı. Dolayısıyla iyi bir çocukluk ve ergenlik geçirdim sanırım.
Hatırladığım kadarıyla.
Kendinizi var ettiğinize göre öyle olmuş olsa.
Yani hepimiz var ediyoruz vallahi.
Peki kitabın sonunda babanıza yazdığınız mektup bana Meksika kültüründeki şu öğretiyi hatırlattı.
Bir insan üç kez ölür.
İlki kalbi durduğunda, ikincisi toprağa verildiğinde.
Üçüncüsü de adını son kez birisi andığında.
Bunu okuduktan sonra, sizin mektubunuzun son kısmını okuduktan sonra aslında babanızın isminin anılmasını, daha çok duyulmasını ve yaşamasını istediğiniz için de böyle bir projeye
girdiğinizi anlıyorum. Doğru.
Mektubu sizin sesinizden dinleyelim mi?
Dinleyelim. Ben okuyayım, siz dinleyin.
Neden hikayenizi yazmak istedim biliyor musun baba?
Yokluğunla başa çıkmayı öğrendim yıllar içinde.
Gençtim, yolun başındaydım.
Öğrenmeden ilerleyemezdim.
Benim için attığın tohumları biçtim ve kendime bir yol seçtim.
Seni anmayı da hep sürdürdüm, her fırsatta.
Çünkü derdin ya sen, insan anıldığı müddetçe yaşarmış.
Yaşattım seni içimde.
Yani yazmaya başlamamın nedeni seni yaşatmak, yokluğunla başa çıkmak değil.
Harika. Yani böyle bir vedalaşma mı diyeyim yoksa onu sürekli var etme?
Fikrimi diyeyim çok güzel oluşmuş bir kitap ve proje.
Belki biraz tekrar buluşma diyebiliriz.
Çünkü şöyle dediğim gibi 19 yaşındaydım babam öldüğünde.
Bir takım anılarımı biraz gömmüşüm aslında kendimi fazla acıtmamak için sanırım.
Bu kitaba çalışırken bütün o anıların içine tekrar girdim.
Onun yaptıklarına, onun ilişkilerine, onun aslında tiyatrodaki gerçek rolünü keşfetmek anlamında, onun alanının genişliğine.
Çünkü mesela babam bilirdim sadece oyuncu olarak yoktu kent oyuncularında.
İşte ilanları o alırdı, dergiyi o çıkartırdı, afişleri o yaptırırdı, basınla ilişkileri o yürütürdü.
Zaten o yüzden de bizde bu kadar yoğun bir arşiv vardı.
tekrar bakınca yani çocukluğumun gözünde gördüğüm dergiden çok başka bir şey gördüm mesela.
O kadar ciddi bir şekilde bir tiyatro dergisi çıkarmışlar ki hani şimdi bir oyuna gittiğimiz zaman rol dağılımının görebileceğimiz bir kağıt bile bulursak seviniyoruz ya.
Onlar her oyun için bir dergi çıkarıyorlar ve o derginin içinde sadece rol dağılımı yok.
O derginin içinde röportajlar var.
Eğer çeviri bir oyunsa yurt dışında hakkında çıkmış Yazıların çevirileri var.
İşte yazarı eğer güncel biriyse onunla ilgili bir yazı, röportaj var.
Yok Cheovs'a Cheov'un işte ilk oynandığı zaman Martin'in nasıl başarısız olduğunun hikayesi var.
Neyse yani Orhan Veli'den şiir var.
Özdemir Asaf'tan şiir var.
Böyle şiirler, yazılar, Aldın Toner'den yazı var falan.
Böyle dergiler ve bu dergiler gerçek bir kültür sanat dergisi gibi işlediği gibi ilan da almış.
Bunların hepsiyle babam uğraşıyordu mesela.
Sonra yaptıkları başka bir şey daha var.
Bence bu da çok önemli.
Baya tiyatro metni yayıncılığı yapmışlar.
Evet ilk kez oynanan telif eserler.
Örneğin pembe kadın gibi.
Onun kitabını çıkarıyorlar.
Ya da işte üç kız kardeşin ilk kez çevirisi varsa onun kitabını çıkarıyorlar.
Ve bunlar hep fuayede dergiler ve kitaplar satılırdı.
Bayağı yayıncılık yapmışlar.
Yani ben yıllarca oyuncu olmayacağım diye direndim çocukluğumdan itibaren.
Ama yine babamın yaptığı mesleklerden birinin dibine düşmüşüm aslında farkında olmadan.
Çok acayip bir şey bu.
Yani ben babamı... Yayıncılık kısmını işte tiyatronun her şeyiyle uğraşıyor başlığı şemsiyesi altında toplayıp bir kenara atmışım.
Fakat o dergiler aslında bu kitabın ana izleyini çıkardı.
Çünkü yaptıkları her şeyi neden yaptıklarını anlamak için müthiş bir kaynak.
Ve yani bilgi de veren bir kaynak.
Hem arşivcilik hem de bilgilendirici yönden dolu bir kaynak olmuş.
Ve siz de aslında farkında olmadan onun yayıncılığını almışsınız.
Öyle olmuşum. Harika.
Biraz sizi tanımış olduk zaten.
Bilenler biliyor ama bilmeyen insanlar için de çok güzel anlattınız diye düşünüyorum.
Teşekkür ederim. Çok memnun oldum.
İyi ki geldiniz. Bir sonraki yayında görüşmek üzere.
Sağolun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
