
S1 B14: Kendi Kabileni Bulmak - Damla Çeliktaban
14 Mayıs 2025 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yazar Damla Çeliktaban ile kendi “kabile”ni oluşturma kavramını, dostlukla iyileşmeyi ve zorluklardan hep birlikte çıkmayı konuştuk. Kendi insanlarını bulmak ve anlamlı bağlar kurmak üzerine ilham verici bir bölüm.
#Ariadneninİpi #DamlaÇeliktaban #KabileniBulmak #KadınDayanışması #PsikolojiPodcasti #KişiselGelişim #ToplulukHissi #AnlamArayışı #annelik #labirent
Transkript
Ariadne'nin İpi Podcast'ta hoş geldiniz.
Ben Mukadder. Bugün geçtiğimiz bölümde de bizimle olan Damla Çeliktaban'la beraberiz.
Hoş geldin Damla. Merhaba.
Geçtiğimiz bölümde hem seni biraz daha tanıdık hem de kendi şifa arayışını hakkında sohbet ettik.
Bu bölümde biraz daha derinleşeceğiz.
Ariadne mitingindeki gibi kendine çıkışı olmayan bir yerde, labirentte gibi hissettiğin bir deneyim neydi?
Biraz bahsedelim isterim.
Yani o labirentler insana hayat boyu dönüp dönüp geliyorlar.
Kiminden çıkılıyor, kiminden çıkılmıyor.
Bunu söylemek istiyorum önce.
Yani ilk başta annesizliği nasıl otardım?
Koca bir kitap yazdım bununla ilgili.
İlk labirentim oydu bana kalırsa.
İçine düştüğüm ve çıkmanın hiçbir rehberimin olmadığı, yolu da bilmediğim.
O zaman bana kitaplar.
Yol göstermişti.
Sen 14 yaşındaydın.
14 yaşındaydım ve 10 sene boyunca diyeyim sana o labirentten çıkmaya çalıştım.
Tamamen bilinçsizce kitaplar yol göstermişti.
Ve arkadaşlarıma tutunmuştum.
Şimdi hiçbir o yaştaki insan için arkadaşlarına tutunmasını önermem açıkçası.
Ama bizim elimizdeki koşullar öyleydi.
Sonra vakit geçti.
İkinci büyük labirentime girdim.
İşte o annelikti. Ama bu konuda bir rehberi olmayan, kendi iç alemiyle çok da alakadar olmamış bir insan için anne olmak, benim için anne olmak kolay
değildi. Ne yapacağımı hiç bilmiyordum.
Kitaplardan öğrenmeye çalışıyordum.
Sen de biliyorsun ikizler hiç kolay değil.
Çocuk insandan çok fazla dikkat ister.
Çok fazla enerji ister.
Uykusunu ister. Kas gücünü ister.
Bir yandan da...
...böyle bizim gibi idealistsen...
...aman ben çocuğumu kendi büyüdüğümden...
...daha iyi büyüteyim diyorsan...
...senin kendinin farkında olmanı da ister.
Ama sen belli bir yaşa kadar...
...hiç kendinin farkında yaşamadıysan...
...ve bu konuda hiçbir bahis olmadıysa...
...hiçbir örneğin olmadıysa...
...nasıl varacaksın oraya?
İşte orası benim kuyunun dibine düştüğüm yerdi.
Oğlumun duygularını kapsayamadığımı...
...fark ettiğim yer...
İşin sadece yedirmek, içirmek, uyutmak, giydirmek olmadığını fark ettiğim yer.
Kendi içimdeki çocuğa yeniden annelik yapmam gerektiğini eğer onu yapmazsam geri kalan tüm çabalarımın boşa gideceğini fark ettiğim yerdi sanırım benim için kuyunun
dibi. Ve oradan işte arkadaşlarımın ittirmesiyle ilk olarak terapiyle başladım toparlanmaya.
Nedir? Ben niye böyleyim?
Niçin öfkeye dayanamıyorum?
Küçücük çocuğun öfkesinden kaçmak istiyorum.
Bu olacak bir iş mi? O duygu da kalamıyor.
Kalamıyorum. Yani sonra işte bunların hepsi geriye doğru düşünmeye sebep oldu.
Senin öfkende kalabildiğin değil mi Damlacığım?
Senin üzüntün, kederin, ağlamaların kapsanmış mıydı?
Ve bunların cevapları genellikle yok.
Ne alaka?
Bizim evde git içeride ağla.
Ağlayınca çok çirkin oluyorsun.
Evet bizde de öyleydi.
Ağlayınca çok çirkin olduğuna inanarak büyümüş bir insan.
Karşısında tepinerek ağlayan bir çocuğu nasıl kucaklasın?
Ona nasıl şefkat göstersin?
Bu açıdan oğlum benim rehberim oldu.
Ve onu büyütürken kendini büyütmeyi öğretti bana.
Benden önce anne olmuş arkadaşlarım.
Benim büyük şansım çok güzel bir topluluğun içine düştüm ben oğlum sayesinde.
Küçük Karabalık diye bir okul, yüveli inisiyatifi bir okuldu bu.
Etraftaki hiçbir okulu beğenmeyip kendi çocuklarına layık bir okul kurmak istemiş insanların bir araya gelip kurduğu bir okuldu.
Ve buradaki insanlar hakikaten kendi kalpleriyle, etraflarıyla barış içinde, idrakları çok geniş, bilim seviyeleri yüksek.
Onların içine düşmek...
Benim için bir kurtarıcı oldu.
Harika yani ezbere gitmeyen.
Hiç ve yani hep insaniyeti öne koymuş.
Hep böyle kendi içiyle çalışmış ve nasıl diyeyim sana böyle yani benim için şimdi baktığım yerden peri topluluğu gibiydiler.
Hala da öyleler.
Hala da çok iyi arkadaşlarım hepsi.
Onlarla gide gele gide gele Damlacığım gel sen azıcık kendi içine bakmayı öğren.
Şuralarda neler oluyor falan.
Ve o zamanlar çok yakın iki arkadaşım vardı.
Biri Nilüfer Devecigil.
Daha da iyi arkadaş olabilir mi acaba?
Biri de Seda Aydın.
Sağ olsun o da okulu kuran insan.
Biz o zamanlar tam 2012-2013 senesi civarında bunlar.
Her pazartesi buluşup Taksim'de yemek yiyorduk.
Nilüfer, Seda, ben. Ve konularımız hep içle ilgili konulardı.
Analık... içimiz, analık çocukluğumuz, analık bilmem ne.
Böyle bir, bir sene, 52 pazartesi beni yoğurdu.
Ve bu 52 Pazartesi'nin sonunda dediler ki sen artık terapiye gidiyorsun.
Senin ihtiyacını biz gördük, seni duyduk.
Gördük. Ben de böyle ne gerek var?
Ben her şeyden çok memnun oldum.
Hiç de ihtiyacım yok terapiye gitmeye falan.
Zeddettin başta. Gittiğim ilk seansa işte tabii soruyor terapist sen burayı sen iyi getiren nedir?
Arkadaşlarım zorladı. Ya ben terapiye gidip ilk bir ay reddettim yani adımın bayağı canını sıktım.
Sen kendi öz kararında mı geldin diyor.
Evet diyorum. O zaman anlat diyor.
Anlatmayacağım. Onun gibiydim.
Benim her şeyim çok iyi ama arkadaşlarım çok ısrar ettiler.
O yüzden geldim.
Evet böyle bir şey bizde oluyor kaçıngan yanımız.
Ama sonrasında terapiye başlamanla herhalde.
Oraya başlamanla yani yine de benim idrakım çok geç açıldı.
Ben aile tarafından yarı lazım.
Geç geliyor. Lazlara selam.
Yavaş yavaş geliyor.
Ama geldi mi tam geliyor.
Bilmem tam geliyor mu.
Senelerim böyle geçti.
Yani Seda ile Nilüfer'in benim üzerimde çok etkisi vardır.
Hala da yani haklarını ödeyemem.
Yine de böyle bir karanlığa düştüğüm zaman ilk onları ararım.
Bu konuda çok şanslıyım ve onlarla da kalmadı işte.
Bu yayıldı, yayıldı, yayıldı.
Böyle benim kocaman bir kabilem oldu.
Hepsi benim dilimi konuşan, beni anlayan, çocuklarını benim gibi yetiştirmek isteyen.
Dış dünyanın bizi zorlayan koşullarıyla.
Mücadele etmek isteyen ama bunu da sevgiyle yapan yani kavgayla dövüşlü değil.
Çocuklara iyi davranalım.
Onları iyi yetiştirelim.
Birbirimizi gözetelim.
Ben yürüdüğüm bir kabilem oldu.
Beni analığın kuyusundan çıkaran budur.
Yani doğduğun ailen değil de seçtiğin ailenle aslında yola devam etmişsin.
Aynen. Zaten doğduğum aile bir avuç insandı.
Onlar da erkekti.
Bu konularla hiçbir fikirleri yoktu.
Sağ olsunlar onlar da çok iyidir.
Çok severim ama. Güzel bir kabili buldum.
Kendime bir aile kurdum sonradan onlarla.
Hala da öyleler. Ve çocuklarımızı birlikte büyüttük.
Evet yani aslında oradaki destek mekanizması biraz daha kendi benzerlerini bulmakla ilgili de olabilir sanki sende.
Benzerlerimi bulma da benzerlerim beni tanıyıp buldular.
Yani gel buraya sen bizdensin'i duydum ben.
Çünkü ben kaçıngan bağlanma insan.
Yok ben yaklaşmayayım.
Aman fazla bağlanmayayım.
Çok da sevmeyeyim. İşte açık göstermeyeyim.
Hassasiyetlerimi ortaya sermeyeyim falan.
Yani bunları öyle diyeyim.
Pamukla, balla, şekerle yapabilirsin canım.
Bizden sana zarar gelmez canım.
Bak bir yap bak senin içinde neler var.
Biz görüyoruz sen görmüyorsun.
Gel açalım gel açalım diye yumuşak yumuşak aldılar beni öyle.
İvirip çevirip yoğurdular.
Ne güzel hem şanslıymışsın bir yandan hem de.
Oğlunun aslında sebep olduğu, açtığı bir yolla kendi yolunu yeniden inşa etmişsin.
Aynen öyle oldu. Ondan sonra seneler geçti.
2018'e falan geldik.
Ben 38 yaşındayım.
Dış dünya beni çok yormaya başladı.
Memleketimizin hali malum.
Sürekli umutlandırıyor, umutlandırıyor yere çakıyor.
Umutlandırıyor yere çakıyor ve öyle politik bir üst üste gelen.
Hatırlarsınız belki 2016-2017 bunlar İstanbul için çok karanlık patlamalar sürekli terör sürekli can havli yani sinir sistemi kolektif sinir sistemimiz sürekli
ayakta yaşıyoruz. Ve bu arada benim bu çok sevgili arkadaşlarımdan Seda ülkeyi bıraktı göçtü gitti İsveç'e taşındı.
Bu benim için büyük bir dumur oldu diyeceğim yani büyük bir bozgun oldu bu ayrılış.
Üstüne de memleket sürekli vuruyor, vuruyor, vuruyor, vuruyor.
Bir gün kalktım ve artık dayanamıyorumu hissettim.
Yani bu ülkenin bu hali, işte bu yaşantı, bu ayrılık bunların hepsi bana çok geliyor.
Orada kafama bir şey oldu.
Dedim ki ya ben bunu kontrol edemeyeceğim.
Ve bu böyle gidecek.
Dışarıyı değiştiremeyeceksin Damla kabul et.
İçeriyi değiştir ya. Ve meditasyona başladım düzenli.
İşte her gün oturuyorum sabah 20 dakika, akşam 20 dakika falan filan.
Böyle geliştikçe o zamana kadar baya ben bir sigara içicisiydim.
Zart diye sigarayı bıraktım.
O da büyük bir değişiklik.
Ağrılıktan kurtulmak.
Aynen. Meditasyon yani nefes gelince dumanın yerini aldı.
Bu çok güzel bir şey oldu ve meditasyonlarımda böyle değişik deneyimler yaşamaya başladım.
Bir tanesinde küçüklüğümden itibaren hallerimi gözümün önüne getirip hepsiyle hemhal olup ağlaşıp hepsini kucağımda...
Salladım. Falan böyle bir şeyler yaşar olmaya başladım.
Öyle değişik değişik. Gündüz düşleri mi?
Hayal mi? Hayal mi?
Şifa mı? İhtiyacım olan elime mi geliyordu?
Bunları yaşadıkça bir gaza gelmeye başladım.
Ya evet evet bir şeyler oluyor.
Ben iyileşebiliyorum. Kendimi iyileştirebiliyorum diye.
O senenin sonuydu.
İşte Clarissa'ya gittim.
Ve Clarissa'ya gittiğim o zamana kadar ben maneviyatı olmayan.
Bir kişi olarak büyütülmüştüm.
Maneviyatı olmayan bir kültürde büyüdüm.
Dolayısıyla da her şey sonuttu benim için.
Yapılacak her şey kendi kendine yapılır.
Senin becerebildiğin kadardır vesaire.
Her şey bilimle açıklanır.
Bilimle açıklanır. İşte öteki tükaka korkarız falan filan.
Ama klasaya gittiğimde orada yaşadığım deneyim manevi bir deneyim oldu benim için.
Ben hayatımda ilk defa kalbimle temas ettim.
Kalbimin içindeki kutsalla temas ettim.
Ve iki gece uyuyamadım.
Sonra eve döndüm.
Bu heyecan ve coşku gibi bir duygu.
Yani bu öyle çok yüksek bir heyecan.
Uyutmuyor ama bir yandan da çok zevkli.
Yani böyle bir şeyler oluyor bana.
Yükleniyor gibiydim. Bir şeyler yükleniyor.
Güncelleme. Güncelleme almak gibi.
Dönüş yolu boyunca ağladım.
Hüngür hüngür ağladım.
Günlerce ağladım.
Ayrılıktan gelen. Ayrılık.
Yine annemi kaybettim.
Orada ilk ayrılışımda yine annemi kaybettim.
Ama bu sefer duygularına izin vererek.
Evet. Hüngür hüngür ağlayarak eve vardım.
Hasta oldum. 10 gün boyunca hasta yattım.
Vücut bıraktı kendini. Kemiklerim ağrıyor.
Bana bir şeyler oluyor. Böyle bütün her şeyim yer değiştiriyor falan.
Sonra uyandım.
Hayat güzelmiş.
Oradan da öyle çıktım.
Bu da dördüncü labirentimde çıktığım diyelim.
Onun üstüne geçen sene kanser teşhisi aldım.
Ki o sağlıkla sınanmak, hayat ölüm döngüsüyle sınanmak sanırım en zor labirentlerden biri.
Yok diyemem ya. Vallahi diyemem.
Yani bir dert ötekinden daha zor olmuyor.
Neyin içindeyse onun ağırlığı senin için çok yorucu.
Yani depresyon kanserden çok daha zor olabilir bir insan için.
Neyse bu sefer kanser labirentine düştüm.
Ve bu sefer çok bozuldum.
Dedim ki ya ben o kadar çalıştım, ettim, meditasyon yaptım bilmem nerelere gittim.
Bu muydu bana reva görülen?
Küstüm. Ama bir yandan da şeyi biliyorum.
Ben 30 sene önce annemi aynı hastalıktan kaybettim.
Ve içimde bir his diyor ki Damla bunu iyileştirmen için buradan geçmen lazım.
Yani... Büyük çaplı bir aile dizimi yaşadım gibi diyeyim sana.
Kendin? Kendimi dizdim, hayatımı dizdim, annemi koydum, hastalığı koydum.
Ve sonuna şifayı yazmaktı benim görevim bunun içinde.
Öyle olur ya aile dizimi şeylerinde böyle bir problematik durumu patlaya bağlarsın.
Ve içimdeki ses diyor ki ya bu da senin bundan özgürleşmen olacak.
Çok zor bir süreçti tedavi süreci.
Fakat orada tutunduğum ipler de...
Yine insanlarımdı.
Yani insanlar mesela kematerapi süreçlerinde, hastalık süreçlerinde genellikle izole olurlar.
İnzivaya çekilirler. Yok virüs almayan bilmem ne.
Ben kafe işlettim.
Yani benim evim bir tekkeye döndü.
Sabah, öğlen, akşam, gece ayrı ayrı insanlar geliyor.
Biri geliyor yiyecek getiriyor.
Öteki geliyor masaj yapıyor.
Biri geliyor şarkı söylüyor.
Biri köpeğimi gezdiriyor falan.
Ve aylarım böyle geçti.
Bir sonbahar, bir kış, bir ilkbahar.
Dokuz aylık bir süreçti.
Yani bir günüm yok tek başıma kaldığım.
Bakım almaya da izin verdin aslında o arkadaşlar.
Benim öğrenmem gereken oymuş.
Çünkü annemin hastalığı ve onun ölümü sürecinde ben çok küsmüşüm etrafıma.
Çok büyük kalabalık bir ailem var benim.
Ama yasla nasıl durulur hiçbiri bilmeyen insanlar.
Biz de de öyleydiz. Dörtlü bir...
Hiçbiri yani çok kalabalık bir aile.
Hele bir çocuğun yasıyla nasıl durulur bundan hiçbir fikirleri yok.
Dolayısıyla bizi bırakmışlar öyle.
Biz kendi kendimize işte makarna nasıl yapılır da ben kala kalmışım.
Çünkü anne gidince yaşamsal şeyleri de yapacak insan kalmıyor.
Dolayısıyla hiç duyguya yer yok.
Ve bu beni küstürmüş. Yardım isteyemem.
Alamam. Kimse beni zaten...
İşte ilgilenmez, etmez falan.
Aynı süreçten kendim geçtiğinde saldım.
Dedim ki bana gelin, bana bakın.
Beni yedirin, içirin, sırtıma okşayın, beni yıkayın.
İnsanlarıma, akrabalarıma, babama, arkadaşlarıma.
Çok zor değil miydi peki bakım almayı?
Çok zor değildi. Ben mesela yorsalık sürecinde bakım almayı reddediyorum ama bakım almaya da ihtiyacım var.
Yani hani öyle bir ikilem ve sürekli inatlaşıyorum.
Biri yardım etmeye çalışıyor.
Sen ölümle burun buruna gelmemişsin orada.
Tabii o doğumdu, bebeklerin bakımıydı.
Evet yani ölümle burun buruna geldiğinde artık kendine yetecek kadar sen kalmadığında artık orada hiç ego yok.
Yani tamamen muhtaçlık var.
Yani şu sen yoksan ben yokum var.
Ötekinde ben her şeyi yaparım var.
Ben her şeyi yaparımdan orada özgürleştim.
Hiçbir bok yapamıyorum.
Allah aşkına gelin beni kurtarın, bana bakın, beni besleyin.
Çocuk gibi oldum ben, bebek gibi oldum.
Ve ınga ınga deyip durdum.
Gelin yardım edin, bakın.
Ve sonra bunu dedim ki, ya o genç kız Damla ne güzel iyileşti.
Yani tamam görünürde yetişkin ve kanserli Damla iyileşiyor.
Ama o içerideki o küsmüş, aradığı yardımı bulamamış, alamamış.
O Damla böyle...
Minik minik doymaya başladım.
Aa ben ne kadar seviliyormuşum ya.
Benim insanları meğer hazırlarmış bana yardım etmeye.
Meğer o kadar da zor değilmiş işte sırtımı okşar mısın demek.
O kadar da zor değilmiş bana bir çorba yap başımı okşa demek.
Bunları aydım.
Ve bir de benim köpeklerim var.
Şuradaki sahilde. Sokak köpekleri.
İkinci ipim de onlardı.
Onları görmeye çıkmak için.
Onları görmek için onları besliyorum her gün.
Ve onları beslemeye çıkmak, onlarla bir arada oturmak benim için çok büyük bir şifaydı.
Gidiyorum yanlarına. Çünkü orada bir can seni bekliyor biliyorsun.
Bekliyorum ve beni gördüklerine çok seviniyorlar.
Ve ne kadar böyle rezil olsam da hiç umurlarımda değil.
Geliyorlar biri kucağıma yatıyor öteki.
Onlarla çok güzel bir dostluğum var uzun zamandır ama pik noktasına ulaştı hastalık boyunca öyle diyeyim.
Onlar seni bekler oldular ve onlar için aslında tekrar enerji toplayıp belki çıktın dışarıya.
Aynen öyle. Bunlardı, bunlardı.
Yine terapime devam ettim.
Tabii seneler içinde aldığım terapi çeşitleri değişti.
Psikanalizle uğraşıyorum son iki buçuk senedir.
Psikanaliz de bayağı yoğun aslında.
Çok yoğun ve bir yandan sürekli terk etmek istediğim...
Ama bir türlü bırakamadığım bir yandan da çok sevdiğim garip bir ilişkim var.
Aşk-nefret ilişkisi. Aşk-nefret tam olarak aşk-nefret ilişkisi.
Dövsem mi sevsem mi arasında gidiyorum.
Haftada kaç gün? İki gün gidiyorum.
Üçe direniyorum hala.
Üç dür ideali galiba.
Yani üçe girdin mi bayağı hızlı gidiyorsun demektir.
Orada benim içimdeki direnen taraf hayır bütün hayatımı işgal etmene izin vermem falan diye.
O da çok büyük bir kaynaktı.
Terapistim. Ve o süreç hastalık boyunca bana hakikaten çok kuvvet verdi.
Terapistle de sınırlar oluyor ya aranda mesela ben kendi terapistimle o gün güzel bir şey fark ettiysek ve bana ciddi yardımı dokunduğunu hissettiysem böyle zihnimde sarılıyorum.
Ah canım ne güzel bir seanstı bu falan diye.
Oradaki o zihinsel bir şekilde de olsa o duygusal bağlanma gerçekleşiyor orada.
Peki zihinsel olarak tokatladığın da oluyor mu?
Tokatlamadım ama. Çok hınçlandığım oldu.
Şimdi bana ne demek istedi falan diye.
Ertesi seansla kavga etmeye gittim.
Bunlar işte tuzu güveriş.
Evet. Hem de onlarda sağ olsunlar.
Teşekkür ediyoruz katkılarından.
Yani böyle. Şarkılar.
Uzaktaki arkadaşlarımdan bana şarkı söyleyip kayıt atmalarını istedim.
Clarissa der ki sözcükler.
Aklın sesidir, şarkılar ruhun sesi.
Buna çok inanıyorum ben ve çok farklı alanlarda kutsal şarkılar çalışan arkadaşlarım var.
Sabahlarıma onunla başlıyordum.
Bugün işte onun niteliklerini özlüyorum.
Onun şarkısını dinliyorum.
Ertesi gün onun niteliklerini özlüyorum.
Onun şarkısını dinliyorum falan.
O büyük kuvvet oldu.
Bir dostunun sesini duyuyorsun.
Evet. Ve her dostla özdeşleştirdiğin şeyler vardır ya işte o mesela çok şefkatlidir.
Öteki çok kuvvetlidir.
İşte birisi çok incedir.
Öteki komiktir falan.
Şarkı sesiyle bunları duyarsın böyle.
O nitelikler o seste benim için ayağın olur.
Hiç denediğim bir şey değil ama kulağa hoş geliyor.
Öneririm çok güzel yani.
O dikkatle dinlersen belki duyabilirsin.
Yani kendimce bir takım büyülerin içinde bir sağ bir sola gidip geliyordum öyle diyeyim.
Yani hepsi aslında kulağıma gelen şey bağ kurmak ve bağlarını daha güçlü bir şekilde dokunmakla ilgili gibi geliyor.
Yani sanırım şifa hep bağdan geldi bana.
Öyle yani bütün ömrüm boyunca kaçındığım şey de bu.
Kaçıngan bağlanmak, sürekli bağ kurmak.
Ama ne zaman sıkıntıya düşsem beni oradan alıp çıkaran şey de bu.
Şeyde de terapi içinde şey derler, ilişkide iyileşiyoruz.
O terapi ilişkisi içinde aslında o kavganı terapistinle yaptığında ya da o duygusal bağı onunla yaşadığında aslında orada...
dışarının bir provasını yapmış gibi oluyorsun ve o ilişkinin içinde o bağlantının içinde iyileşiyorsun yani bu evlilik içinde geçerli bana kalırsa çünkü çok kolay çekip gitmek bırakmak işte yok artık olmuyor
demek falan hadi bakalım gözün yiyor mu yok artık olmuyor dediğin yerden de döndürmeyi ilişkide iyileşmenin bir tavrı da o şimdi yeni halinle Birbirini kabul ediyor musun?
Yeniden, yeniden, yeniden.
Bu arada tabii ki beni oralardan çıkar, run, ipla.
Eşimi de söylemeden geçmeyeyim.
Bizim... İlişkimiz de çok büyük dönüştü benim hastalık sürecimde.
Biz iki kaçıngan bağlanma 20 seneyi hangimiz ha gittik ha gideceğiz.
Ben seni bıraktım sen beni bıraktın böyle ruh bavulumuz hep kapıda yaşadık.
Ama bayan ölüm burnumuzun ucunda dans edip yatağımızda yatmaya başlayınca dur ya şu bavulu bir yerleştirelim dolaplara artık.
Bir dinlenelim.
Bir sakin olalım mı ne dersin?
Orada rahat etmeye karar verdik ve ilişkimiz dönüştü.
Bilmiyorum bundan sonra bir daha neye dönüşür, geriler mi, ileri mi gider falan ama şimdiki vaziyette farklı bir yere geldi.
Bu kurtlarla koşan kadınlar masallarından iskelet kadını ben hiç anlamazdım.
Hiç anlamıyordum. Anlatıyordum fakat anlamıyordum.
Ya ne diyor bu kadın burada?
Hepsini anlıyorum ama bir türlü bunu anlamıyorum.
İçselleştiremiyorsun. İçselleştir, içe bana değen yerini bulamıyorum.
Kanterle birlikte onu öğrendim.
Oradaki her masalın bir dokunduğu nokta var.
Sen de orada o noktada öğrenmişsin.
Aynen öyle. Çok şükür sağlıklısın şu anda.
Ve yeni labirentlere hep beraber hazırız.
Yeni labirentlere koşacağız. Hazırız bence.
Peki son olarak seni dönüştüren, hayatını etkileyen en önemli kitaplar nelerdi belki?
Burada arayanların ipiyle beraber de kitaplık oluştururuz diye de ümit ediyorum.
Senin kitapların neler?
Kurtlarla Koşan Kadınları bir kenara alıyorum.
Onu bir edebi eser değil bir çalışma haritası olarak algıladığım için bu.
İlk olarak Amak-ı Hayal'di.
20 yaşında elime geçti benim.
Ve dahası nedir diye sorar Filibeli Ahmet Hilmi.
1900'lerin başında yazmaya başlamıştır.
Gazetede tefrika halinde yayınlanır.
Ve ilk Türk fantastik mistik kurgu romanıdır.
İçinde işte bütün yani hayatın dahasının anlamın peşinde olanlar için bir sürü ipucu verir.
Ve bunların nasıl yaklaşılabileceği, nerelerden geçileceği, tuzakların ne olduğu, nasıl çıkılabileceği çok poetik bir şekilde anlatılır.
25 senedir okuyorum.
Yani her sene bir daha okuyorum.
Her sene bir daha seviyorum.
Başka bir şey buluyorsun. Başka bir şey.
Bazen içindeki bir hikayeyi seviyorum.
Senelerce onu seviyorum.
Sonra onun ağırlığı kalmıyor üzerimde.
Başka bir hikayeyi seviyorum.
Şu kadar da bir kitaptır yani.
Öyle ansiklopedi boyutunda da değildir.
O yüzden konulara birazcık meraklı olanlara Amak Hayali çok öneririm.
Yanlış şeye dikkat etsinler.
Eski bir eser olduğu için çok fazla yayın evi tarafından basılır.
Çevirlere dikkat etsinler.
Aslında hangi yayın evinden öneririz?
Yani düz anlamak isteyenler İş Bankası yayınlarının çevirisini okusun.
Biraz daha...
Böyle işin estetiğinin, edebiyatının peşinde olanlar ötekilere bakabilir.
Çünkü eski Osmanlıca'da yazılmış bir şey bu.
Mesela mütedeyyin bir yayın evi çok öyle bir yerden çevirir falan.
Yani çevirilerde çok fazla yoruma açıktır.
Yani bir iki tane farklı yayın evinden alıp hem poetiğinin hem de anlamının farkına varmakta fayda var bana kalırsa.
Sonra Ursula Le Guin kitapları tabii hepsi.
Ayrıdır ama Karanlığın Sol Eli benim için çok kıymetli bir kitap.
Çünkü orada çizginin dışında düşünmeyi öğretir Ursula.
Geten ve kış gezegeninde cinsiyetsiz insanlar yaşar.
Senede birkaç kere cinsiyet seçerler kendilerine.
Bu da kimden hoşlandıklarına göre değişir.
Eğer o sıralar kadın olmaktan hoşlanan biri...
...danoşlanıyorlarsa erkek olurlar.
Ve öyle bir ilişki kurulur.
Veya tam tersi bizim doğduğumuz andan itibaren...
...kadınlık ve erkekliğin üzerimize bu kadar yapıştığı...
...bir hayatta yaşadığımız için...
...bunun olmayışı ihtimali...
...bunun biri tarafından düşünülmüş olması bile...
...beni çok etkiler.
Yani peki ya kadın ya da erkek olmasan ne olurdu?
Sorusunun cevabıdır bu kitap benim için.
Harika çok merak ettim ben buna bakacağım.
Burada aklıma şeyler geldi.
Bazı böcekler ve hayvanlar da var galiba.
Evet doğru olabilir.
Bu neydi deniz atları falan mıydı?
Deniz atlarında erkek doğum yapıyor diyebiliyorum.
Tam bir hakim değilim ama insan da nasıl olur diyor.
Ursula çok güzel cevap vermiş.
Yani azıcık çizginin dışında düşünmeyi seviyorsanız bu güzel bir kaynaktır.
Bir de Kederin Vahşi Kıyısı.
Yağmura kavuşan toprağın kokusu bu iki kitap.
Bunların ikisi de yaz çalışmaları üzerinedir.
Yaz deyince sadece işte biri yakınımız öldüğü için yaşadığımız üzüntü değil de...
...insan olmanın ne kadar çok kolektif yazı var.
Doğduğumuz andan itibaren aslında bir yaz ağıyla örülü doğuyoruz.
Ve bu aslında bizim pek başımıza sorunumuz değil.
Yani hep beraber üzgün olduğumuz çok şey var.
Bakın onlar da bunlar diye işaret eder.
Bu benim gönlümü çok ferahlatan bir bakış açısıydı.
Çünkü demin de söylediğimiz gibi insan hep kendinde suç arıyor.
Ay bir tek ben böyleyim.
Ay niye bir türlü dertlerimden kurtulamıyorum.
İşte o kadar da terapiye gidiyorum bir türlü olmuyor falan.
Nasıl kaçılacak bir şey gibi görüyoruz ya belki içinde durulacak bir şeydir bir süre.
Hem kaçılacak bir şey değil hem de...
Çok değişik yaz kapıları var.
İşte Francis Wheeler Keder'in Vahşi Kıyısı'nda beş tane yaz kapısından bahseder.
Bunlardan biri mesela hak ettiğin, doğal olarak hak ettiğin fakat sahip olmadığın şeylerin yazıdır.
Bir kabileye doğmamak gibi.
Sadece işte bir anne, bir baba iki oda bir salon evde büyümek bir yaz kapısı.
Bundan bahseder.
Ya da dünyanın...
...ve bütün varoluşun birbirine geçik bir ağ olduğunu düşünürsek...
...o ağdaki tüm acıların sende karşılığı vardır.
Bir dil yok olur. Bir hayvan türü artık dünya üzerinde yoktur.
Bir ormanlar yanar.
Bir yerlerde insanlar zulüm görür.
Bunların hepsi hassas bir insansan eğer...
...sende karşılık bulur.
Buna da üzgünsün.
Kabul et. Çünkü sen ötekilerden ayrı bir şey değilsin.
Bunun gibi bir şeyler bir şeyler.
Bunları duymak beni çok rahatlatmıştı.
Onu da tekrar tekrar okurum.
Yok ya yalnız değilim.
Yok ya tek melankolik ben değilim.
Evet bu bizim insanlığımızın yası diye rahatlatır.
Bu kitapları severim.
Harika yani ihtiyacı olana illaki ulaşacaktır buradan verdiğimiz tavsiyeler.
Çok teşekkür ederim hem konuk olduğun için hem kitap tavsiyelerin için.
Umarım daha sonra da sıkça görüşürüz.
İnşallah. Çok teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
